26 Haziran 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Süleyman KÖSMENE

İçimizdeki riskli inci: Nefis (1)


A+ | A-

Ethem Bey: “Nefis nedir? Nefis ile şeytanın görevleri aynı mıdır? Nefsimizi ne zaman ve nasıl yeneriz?

Kişi ve zat demek olan nefis, hayra da, şerre de kabiliyetli olan ve insanın maddî-mânevî öz varlığını oluşturan bir iç mayadan ibarettir. Kur’ân’da nefis aşırı ve ilkel istek sahibi mânâsında “emmâre” 1; kendisini yargılayan, kınayan ve günahlardan içi darlaşan bir öz varlık olarak “levvâme” 2; hayvânî ve şehvânî isteklerin hükmünden kurtulup ubudiyet makamında İlâhî nurla tatmin olan öz varlık anlamında "mutmainne" 3 sıfatlarıyla anılır. Kur’ân ayrıca nefislerin bazen ilham aldıklarını 4; bazen kemâlâtta felâha erdiklerini ve kurtulduklarını 5; bazen Rabb-i Rahîm’den razı olduklarını, Rabb-i Rahîm’in de kendilerinden razı bulunduğunu 6 kaydeder. Ve Cenâb-ı Hak razı olduğu nefislere, “Has kullarım arasına gir! Cennetime gir!” 7 buyurur.

Nefsin bu sıfatları hiç şüphesiz durağan değildir. Yani bu sıfatları bir merdivenin basamakları kabul ettiğimizde, nefisler için yükseliş ve iniş, ölüme kadar her zaman mümkündür. İman, ibadet ve itaat yükselişine; isyan, tuğyan ve günahlar inişine sebep olur. Nefs-i emmârenin, levvâme veya mutmainne makamlarına yükselişi hâlinde bile, silâhlarını ve cihâzâtını âsâba devrettiğini beyan eden Bedîüz-zaman Hazretleri, asâb ve damarların o vazifeyi, yani “emmâre” vazifesini ömrün sonuna kadar gördüğünü, dolayısıyla nefs-i emmâre çoktan ölmüş olsa bile eserlerinin damarlarda yaşadığını; bundan dolayı çok büyük asfiyânın ve evliyanın nefisleri “mutmainne” makamında oldukları halde, nefs-i emmâreden şikâyet ettiklerini kaydeder. 8

Nefisle savaşımız ölünceye kadar sürer; ölünce biter. Şüphesiz, belirli hususlarda onu susturabilir, ikna edebilir, irşat edebiliriz; ama o hep bizi alt edecek bir şeyler bulur ve hep karşımıza çıkar. Soldan olmazsa sağdan ve sûret-i haktan gözükerek karşımıza çıkar. İmtihan gereği bu böyledir. Bu durumda nefsi yenmek gibi bir iddiâdan ziyade; nefsimize karşı hüşyar (müteyakkız, uyanık) bulunmak gibi bir vazifeden bahsetmek daha doğru olur.

Nefisle şeytanın görevleri aynı değildir. Şeytan sırf şerlerin, kötülüklerin, seyyiâtın temsilcisi, dâvetçisi, çağırıcısı, hoş göstericisi, yönlendiricisi ve sevk edicisidir. Nefis ise aldığı sıfat ve niteliğe göre şeytanın bu isteklerine bazen karşı koyan, bazen aldanıp gönlü yatışan, fakat sonunda kendisini sorgulayan bir özelliğe sahiptir. Meselâ, bazen nefsi işletemeyen ve söz dinletemeyen şeytanın, damarlardan girerek veya sûret-i haktan gözükerek yanlışa yönlendirme işini rahatlıkla sürdürdüğü gözden kaçmamaktadır.

Bedîüzzaman Hazretleri dört hatvede nefsin dört aşağılık hâline dikkat çeker ve nefsin “emmâre” halinden sıyrılarak “mutmainne” makamına doğru yükselmesini sağlayan kapıları gösterir. Kısaca hatırlayalım:

Birinci Hatve (Acz Tarîkı): Âyette geçen, “Nefislerinizi temize çıkarmayın” nehyi, bizi nefsin en ilkel hâline karşı uyarmaktadır. Şöyle ki: İnsan nefsini sever. Başka her şeyi nefsine fedâ eder. Hatta Mabuda lâyık bir tarzda nefsini metheder, nefsini ayıplardan uzak görür. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez. Kendini şiddetle müdafaa eder.

Neticede, gerçekte “acz” içinde yuvarlanan nefis, kendisini üstün görür, kendisiyle gururlanır, kendisini beğenir. Oysa kulluk makamı, Allah’ın azameti ve büyüklüğü karşısında, kendi acziyetini idrak etmeyi gerektirmektedir.

İşte bu mertebede nefsin arındırılması, nefsi te- mize çıkarmamak ve günahlardan uzak görmemektir. “Acz” içinde olduğunu idrak eden nefis, gururlanmaz, kendisini büyük görmez; “ubudiyet” tarîkına girer. Ubudiyet tarîkı ise onu, mahbûbiyete, yani Allah’ın sevgili bir kulu makamına yükseltir. Bu tarîk, aşk tarîkından daha sâlim, yani güvenlidir.

Yarın İnşallah devam edelim.

Dipnotlar:

1- Yûsuf Sûresi, 12/53; Şems Sûresi, 91/10

2- Kıyâme Sûresi, 75/2; Tevbe Sûresi, 9/118

3- Fecr Sûresi, 89/27

4- Şems Sûresi, 91/8

5- Şems Sûresi, 91/9

6- Fecr Sûresi, 89/28

7- Fecr Sûresi, 89/29,30

8- Mektûbât, s. 316

26.06.2009

E-Posta: [email protected]



Şaban DÖĞEN

Aşk ve şevk oldukça


A+ | A-

20-21 Hazian’da Nevşehir Kozaklı Divaibis tesisinde Yeni Asya temsilcilerinin katıldığı istişare toplantısında güzel çalışmalara imza atıldı. Ramazan-ı Şerifte asgarî üç yüz bin kişiye gazete ve kitap ulaştırılacaktı. Arkadaşlar daha oradayken birşeyler yapabilmenin heyecanını hissetmeye başladılar. Büyük bir aşk ve şevkle kolları sıvadılar.

Hayırlı işlerin muzır manileri bulunur ya! Biz de böylesi muzır manileri defetmek için var olduğumuzu biliyoruz ya!

Farz edelim ki şevk bozucu olaylarla karşılaştık. Gam değil. “Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz. Zira, kâinatı nağamatıyla raksa getiren hakaikın esrarını ihtizaza veren musika-i İlâhiye hiç durmuyor. Mütemadiyen güm güm eder”1 diyen bir Üstadın talebeleriyiz.

Yine, “Azîm hayırların müşkilâtı çok oluyor”2 diyen bir Üstadımız var. Müşkilât çoğaldıkça ehl-i himmet fütûr göstermek şöyle dursun, gayret ve sebatını arttırır.2

Mesleğinin dört esasından birini “şevk-i mutlak”3 olarak nitelendiren bir Üstadın talebelerine düşen her hâl ü kârda şevkle, iştiyakla hizmetlere koşmaktan başka ne olabilir?

Hayatı bir faaliyet ve hareket, şevki de onun bineği4 ve çalışmanın buharı olarak5 gören bir Üstadın talebelerine ancak gayret yakışır.

İnsanlar hakikat ve garip şeyleri keşfetme yolunda canlarını, mallarını feda edecek kadar bir şevk ve merak gösterebiliyorsa6 imana, Kur’ân’a hizmet etme gibi yüksek bir ideale hayatlarını adamış hizmet fedâilerinin çok daha büyük bir şevk ve aşkla meselelerine sarılmaları kadar tabiî ne olabilir?

Madem ki arkadaşlar meşveret edip karar aldılar: 300-500 binlere gazetemizi tanıtmak, kitapları ulaştırmak imkânsız bir mesele olmaktan çıkar. Hedefe kilitlenmek artık bir onur meselesi olur. Bunu gerçekleştirmek için ise nasıl bir gayret gerekiyorsa o yapılır.

Cenâb-ı Hak şu mübarek üç ayların feyz, bolluk ve bereketi hürmetine güzel sonuçlara ulaştırır İnşaallah.

DİPNOTLAR:

1. Münâzarât, s. 46.

2. Barla Lâhikası, s. 175.

3. Mektûbât, s. 19.

4. Münâzarât, s. 136.

5. Münâzarât (Teksir, s. 4).

6. Mesnevî-i Nûriye, s. 23.

26.06.2009

E-Posta: [email protected]




Nejat EREN

Dost imtihanı ve sarımsak tarlası


A+ | A-

Genç adamın biri, babasına her gün “Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi” dermiş. Baba, itiraz eder, “Olmaz öyle çok dost, hakikisi. Belki bir, belki iki, fazlasını bulamazsın gerçek, hakikisini” der dururmuş.

Devam eder durur konuşma...

Aralarında başlar bir tartışma, neticede karar verirler bir imtihana. Dostun hakikisini anlamaya... Bir akşam bir koyun keserler. Ve koyarlar çuvala. Baba der ki oğluna, “Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna.”

Çuvaldan kanlar damlamakta. Sanki öldürmüşler de bir adamı, koymuşlar çuvala. Dıştan böyle sanılmakta.

Delikanlı sırtlar çuvalı. Gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı. O dost, bakar ki arkadaşının sırtındaki çuvala, hem de kanlı. Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına. Almaz içeri arkadaşını. Sonra gider diğer arkadaşlarına. Böylece tek tek dolaşır delikanlı. Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını. Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır. Evlât geriye döner. Ama içten yıkılır. Babasına dönerek; “Haklıymışsın baba” der. Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.

Babası itiraz edip “Hayır evlât” der, benim bir dostum var bildiğim. Hadi, çuvalı al da, bir kere de git ona.

Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar. Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar. Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir. O dost, delikanlıyı alır hemen içeri. Geçerler arka bahçeye.

Bir çukur kazarlar birlikte. Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye. Üzerine de toprağı serpiştirirler. Sonra da belli olmasın diye sarımsak dikerler. Genç adam gelir babasına; “Baba, işte dost buymuş” diye konuşunca, Babası; “Daha erken, o belli olmaz daha” der. “Sen yarın git ona, çıkart bir kavga. At iki tokat, hiç çekinmeden. İşte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi. Sonra gel olanları anlat bana.”

Genç adam, babasının dediğini aynen yapar. Maksadı dostun hakikisini anlamaktır. Babasının dostuna istemeden basar iki tokadı!

Der ki tokadı yiyen dost: “Git de söyle babana, biz satmayız sarımsak tarlasını böyle iki tokada!”

Dost dediğin:

Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile seni sevmeli...

Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile sana sarılmalı...

Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile sana dayanmalı, katlanmalı...

Dost dediğin:

Bütün dünya seni üzdüğünde sana moral vermeli.

Güzel haberler aldığında seninle mutlu olmalı.

Ve ağladığında, seninle ağlamalı...

Ama hepsinden daha çok;

Dost matematiksel olmalı;

“Sevinci çarpmalı...

Üzüntüyü bölmeli...

Geçmişi çıkarmalı...

Yarını toplamalı...”

Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı... Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı... İşi bitince veya işi olmayınca seni bir tarafa atmamalı.

Ve fani dostlara bedel hakikî dostunu, Yaratanını, Malikini, Sahibini, Rezzakını, Mahbubunu hiçbir zaman ve an unutmamalı.

NOT: Bütün dost ve kardeşlerimin Regaib Kandilini ve üç aylarını tebrik ediyor, İslâm ve insanlık âlemi için hayırlara vesile olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ediyorum. N. E.

26.06.2009

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Tatmin olan yok


A+ | A-

Günlerdir kamuoyunu meşgul eden “irtica ile mücadele eylem planı”yla ilgili olarak yeni bir safhaya girildi. Genelkurmay Askeri Savcılığı, daha önce Taraf gazetesinde yayınlanan ‘belge’ ile ilgili olarak “Aslını bulamadık. Genelkurmay’da böyle bir belge hazırlanmamıştır. Bundan sonrakı görev ‘sivil’ savcılarındır” diyerek ‘dosya’yı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına havale etti.

Bu gelişmenin duyulmasından sonra bazı TV kanalları, “Tamam, bu belge mutlaka sahtedir” kanaatini ortaya koyacak şekilde yayın yaptı. Ancak aradan saatler geçip biraz daha akl-ı selim ile karar verenler, açıklamada “Belge sahtedir” şeklinde açık bir beyan olmadığına dikkat çektiler.

Dünkü gazetelerde yer alan yorumlarda da ekseriyetle bu tartışmanın burada bitmeyeceği, aksine yeni bir şekil alarak alevleneceği söyleniyordu. Normalde beklenen, böyle ‘sahte’ bir belge karşısında ‘yetkililer’in bir iki saat, bilemediniz bir iki günde ‘kesin’ açıklama yapması olurdu. Ancak bu ‘belge’ sonrası yapılan ilk açıklamalarda da, son açıklamalarda da ‘kesin’ bilgiden ziyade, yoruma dayalı ‘ucu açık bilgi’ler vardı. Bu durum da, “Büyük bir ihtimalle bu belgenin ‘aslı’ vardır, ama kamuoyu ile paylaşılması için ‘uygun an’ bekleniyor” yorumlarına yol açtı.

Hadiseye “Geçmişte yapılanlar, gelecekte yapılacak olanların teminatıdır” zaviyesinden bakınca; böyle belgelerin hazırlanma ihtimâli her zaman daha yüksek görünüyor. Velev ki son günlerde tartışılan ‘belge’ hazırlanmamış olsun, ‘ihtilâlciler’ temize çıkabilir mi?

Aslında iş dönüp dolaşıp ihtilâlcilerle kanun önünde hesaplaşamamakta düğümleniyor. Hiç değilse komşumuz Yunanistan’da olduğu gibi ihtilâlcilerle hesaplaşabilseydik; bugün bu ‘belge’leri tartışıyor durumda olur muyduk? İhtilâlciler, yaptıklarının yanlarında kâr olarak kaldığını gördükçe cesaret buldular ve ortalama her 10 yılda bir yönetime el koydular. Ve bunu alışkanlık hâline getirdiler.

Bakınız, bugün bile ihtilâlcilerle hesaplaşmak gerektiği söyleniyor; ama bu konuda nedense müsbet bir adım atılmıyor. Herkesin bildiği gibi yürürlükteki ihtilâl anayasası, ihtilâlcilerin yargılanmasına engel. Tek başına iş başına gelen iktidar bile bu konuda cesaretle adım atamıyor. Hatta, son günlerde muhalefetin “Getirin Meclise, ihtilâlcileri yargılayacak düzenlemeye destek verelim” sözleri de destek bulmuyor. Daha acı olan, Başbakan’ın bir soru üzerine “Mevcut anayasa ile devam edeceğiz” demesidir. (AA, 25 Haziran 2000)

2009’u da yarılayan ve AB yolunda ilerlemeye çalışan bir ülkenin, çeyrek asır önce yapılan bir ihtilâlin ürünü olan mevcut anayasa ile işe devam etmesi mümkün mü? Bu şekilde devam edemeyeceğini en başta Başbakanın bilmesi gerekir. “Zaten biliyor” demekle işin içinden çıkamayız. Biliniyorsa, mutlak sûrette bu bilginin gereği de yapılmalıdır.

Netice olarak kapılar çalındığında ‘Sütçü geldi’ diyemeyen bir ülkede, “Belgenin aslını bulamadık” demek kimseyi tatmin etmiyor. Bakalım kamuoyunun beklentisi doğrultusunda “belgenin aslı” ortaya çıkacak mı?

26.06.2009

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

Darbelerin yargılanması ve yeni anayasa…


A+ | A-

Türkiye günlerdir “gizli belge”yi tartışıyor. İçişleri Bakanı Atalay’ın, CHP Genel Başkanı Baykal’ı sürpriz ziyarette, “Emniyet’in elinde olan belge de orijinal değil, fotokopi” olduğunu söylemesi, “belge”nin boyutunu değiştirdi. Bu şok gelişme, dünden beri kulislerde konuşuluyor.

Bütün iddialara karşılık Bakan’ın, “metnin orijinalini görmüş değiliz” açıklamasıyla başlayan “Fotokopiden imza tahlili tam olarak yapılamıyor” tespiti, “belge”deki “imzanın sahte olup olmadığı” konusunda daha uzun süre kamuoyunu meşgul edeceği görülüyor.

Şüphesiz “belge”nin “gerçek” veya “sahte” olması ve “hazırlanma amacı”, bu ve benzeri belgelerin, tahribini ortadan kaldırmıyor. Bu bakımdan “irtica belgesi”nin mâhiyeti ve maksadı ne olursa olsun fâillerinin bulunup cezâlandırılması, demokrasinin geleceği için büyük önem taşıyor.

Bu durum, Demokrat Parti Genel Başkanı Cindoruk’un, daha baştan, “içeriği itibariyle akla ziyan bir belge” tespitini de te’yid ediyor. Ve DP ile ANAP’ın ortak açıklamasındaki, “Bu yapılanmanın, gözümüz gibi üzerine titrediğimiz demokrasimizi kimlerin, neden hedef aldıklarının ortaya çıkarılması, meselenin özgürce ve tüm şeffaflığıyla tartışılması” gereğini zarurî kılıyor.

Sözkonusu bildiride de peşinen belirtildiği gibi, Türkiye’yi AB üyeliği müzâkere sürecinden uzaklaştırmayı hedefleyen, demokratik yapıyı tahrip etmeyi ve seçimle iktidara gelmiş hükûmeti demokrasi dışı yollarla devirmeyi, farklı kesimleri çeşitli komplo ve iftiralarla karşı karşıya getirerek toplumsal barışı bozmayı amaçlayan bu tür toplum mühendisliklerinin derhal deşifre edilip hesâba çekilmesinin önemini ortaya koyuyor…

BÜTÜN DARBECİLER

YARGILANMALI…

“Fotokopi”nin aydınlanmaması, elbette tek başıyla “sahte” olduğunun ispatı olamaz. Aksine, demokratik irâde ve dirençten yoksun Türkiye’deki demokrasinin bir “fotokopi”yle sarsıntıya uğrayacak derecede ne denli zâfiyet içinde olduğunu bir defa daha su yüzüne çıkarıyor.

Geriye doğru bütün ihtilâllerin, postmodern darbelerin, demokrasi dışı dayatmaların, demokrasiye müdahâlelerin, kargaşa ve kaosla darbe ortamına zemin hazırlamaların, “darbe günlükleri”nin, “darbeye teşebbüs notları”nın tek tek sorgulanması, darbe ve darbecilerin yargılanması, demokratikleşmenin olmazsa olmaz önceliği olarak Ankara’nın önünde duruyor.

Bundandır ki vakit geçirilmeden “demokrasiye balans ayarı vermek için” tankları sokaklarda yürütenler, gazetecilerden işadamlarına, bürokratlardan yüksek yargıçlara kadar herkesi “irtica ile mücadele brifingleri”nde toplayıp dakikalarca ayakta alkışlatanlar da “Ergenekon” kapsamında yargılanmalı.

Millet irâdesinin temsilcisi Meclis’i kapatanlar, halkın seçtiği hükûmeti silâh zoruyla alaşağı edenler, anayasayı ilgâ edenler, siyasî partilerin kapısına kilit vuranlar, demokrasiyi, hukuku, insan hak ve özgürlüklerini yerle bir edip ülkenin itibarını yerlerde süründürenler de artık “iddianâmeler”e girmeli.

28 Şubat sürecinde “irtica tehlikesi”yle ortalığı kasıp kavuran, DYP-RP hükûmetine karşı bayrak açan, son yedi yılda ise “AKP iyi yolda” diye iktidara medhiyeler dizen, “ABD’nin Avrasya’daki stratejik vizyon ve çıkarını destekleyen “birileri” de yargı önüne çıkarılmalı.

Başbakan Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanı Gül’ün de “cesâret ödülü” aldıkları Amerika’daki Yahudi lobisinden İbranî ilâhiler eşliğinde ekmek ve şarabın dağıtıldığı dinî törenlerle “laikliğe hizmet ve liderlik ödülü” alan “postmodern darbeciler” de hesap vermeli.

FIRSATSA İŞTE FIRSAT…

Yine birileri gece yarısı e- muhtırayı dayatıp iktidarı mağdur göstermekle seçimde siyasî avantaj sağlayanlar “e-bildiriciler” açık açık mârifetlerini anlatıyorlar…

Olmayan, “başarılmayan” darbelerin teşebbüsçüleri içerde. Lâkin olan, başarılan ve ülkenin başına belâ edilen darbelerin hazırlayıcıları ve dayatıcıları ellerini, kollarını sallaya sallaya geziyorlar.

Darbeciler, AKP iktidarı döneminde son beş-altı yılın “darbe teşebbüsleri” ve “darbe ortamı hazırlayıcıları” “Ergenekon iddianâmesi”yle tek tek içeri tıkılırken, 28 Şubat’ta, 12 Eylül’de, 12 Mart’ta ve 27 Mayıs’ta darbeleri dayatan darbeciler, âdeta ödüllendiriliyorlar.

Oysa Meclis içi ve dışı muhalefet ilk kez darbeye karşı birleşti. ‘İrtica ile Mücadele Eylem Planı’ belgesinin Türkiye’deki temel siyasal gerginlikle düğüm noktasında kilitlediğini belirten Baykal, “Darbeciler yargılansın, 12 Eylül’le hesaplaşılsın” diyor. MHP Genel Başkanı Bahçeli, milletin iradesine yönelen bütün talihsiz demokrasiye müdahale arayışlarına karşı ortak mücadeleyi öneriyor. DTP, andıçlarla ilgili Meclis Araştırma önergesi veriyor.

Ve bütün bunlar, Türkiye’nin gerçek gündeminin gerçek bir demokrasi ve demokratikleşme olduğunu belirliyor.

İşte fırsat. Demokrasinin birinci şartının, bütün darbecilerin derhal yargılanması ve âcilen yeni ve demokratik bir anayasa olduğunu herkes deklâre ediyor.

Siyasî iktidar, “mayın yasası”nda gösterdiği gayretin beşte birini neden bu demokratikleşmede göstermeli.

AKP daha neyi bekliyor?

26.06.2009

E-Posta: [email protected]



Mehmet KARA

Adı geçici, ama 27 yıldır değişmedi


A+ | A-

Demokratik bir ülkede olmaması gereken bir tartışma Türkiye’de hep yapılıyor. Darbeler 1960 yılından beri Türkiye’nin gündeminden hiç düşmüyor. 1960, 1971, 1982 darbeleri yaşayan Türkiye, postmodern darbeyi de gördü, ara dönemleri de… Darbe girişimlerinin eksik olmadığı AB yolundaki Türkiye artık bu tartışmalardan kurtulmalı. Malûmdur ki, demokrasi ile yönetilen bir ülkeye darbe yakışmaz.

16 geçici ve 177 esas maddeden oluşan 1982 Anayasası’nın toplam 83 maddesi değişik tarihlerde değiştirildi. Ancak, anayasanın sivilleşme kriteri olarak görülen geçici 15. maddesi değiştirilemedi. Şimdi madde yeniden siyasetin gündeminde. Adı “geçici” olmasına rağmen 27 yıldan beri maddeye kimse dokunamadı. Bir tek son fıkrası değiştirildi. 27 yıldır geçici madde olur mu? Adı üstünde “geçici…”

Konu CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın son grup toplantısında “12 Eylül’ü yargılayabiliriz. Hükümet getirsin geçici 15. maddeyi, değiştirelim” sözüyle tekrar gündeme geldi.

Baykal’ın sözünü ettiği ve 12 Eylül darbecilerini koruyan, darbe yapanların yargılanmasına engel teşkil eden “geçici” madde şöyle: “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Millî Güvenlik Konseyinin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz…”

12 Eylül darbesini yapan generaller hakkında suç duyurusunda bulunan ve Kenan Evren’e dava açma girişiminde bulunan bir savcının başına gelmeyen kalmamıştı. Suç duyurusunu 1999’da yapan, Kenan Evren’e davayı ise 2000 yılında açmayı planlayan Savcı Sacit Kayasu, 2003 yılında HSYK tarafından meslekten atılmıştı. Kayasu şu anda avukatlık dahi yapamıyor. Kayasu AİHM’ye başvurmuştu. Kayasu’nun başvurusunu inceleyen AİHM, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğüyle ilgili 10. maddesinin ve etkili soruşturma hakkıyla ilgili 13. maddesinin ihlâl edildiği” görüşüne varırken, Türkiye’yi 41 bin Euro tazminat ödemeye mahkûm etmişti.

Bazı hukukçuların “zaman aşımı” olduğu için darbe yapanların yargılanamayacağını söylemesine rağmen, zaman aşımının 13 Eylül 2010’da dolacağını, bunun için hazırladığı iddianamenin şu anda geçerli olduğunu söylüyor Kayasu. Geçici maddenin de bu yüzden kaldırılmadığını ve zaman aşımının dolduğu günden itibaren de kaldırılabileceğini ileri sürüyor.

Ergenekon soruşturması “mevcut hükümeti yıkmak ve darbeye teşebbüs etmek”ten devam ediyor. Ancak darbe yapanlar yargılanamıyor. Hukukçular bu çelişkiye dikkat çekiyor.

Peki, Baykal’ın “Eğer, Türkiye’de 12 Eylül ile ilgili bir hesaplaşmayı, siyasî iktidar, gerekli, yararlı, doğru buluyorsa, elini tutan mı var? Gereğini yaparsın. Anayasanın 15. maddesi var. Değiştirme ihtiyacındaysan, getirirsin, değiştiririz” sözünden sonra yeni bir fırsat doğar mı?

Baykal’ın bu sözünden sonra, Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, darbecilerin yargılamasının önünde engel olan Anayasa’nın geçici 15. maddesinin değiştirilebileceğini söyledi. Şimdi, her iki partide “değiştirilsin” diyor. Ancak şurası da bir gerçek. Eğer bu gündeme gelirse, Baykal “dokunulmazlıkları da getirin” diyecek, o zaman AKP farklı yaklaşacak. Geçmiş tecrübelerden de gördüğümüz gibi “iş yine konuşmakla kalacak” endişemiz var.

Her şeye rağmen tartışılması dahi önemli bir mesafe. Ancak artık sözü bırakıp icraata geçme vakti geldi. İcraata geçirmek içinde irade lazım. Ve iki senedir bu irade gösterilmedi. Bu iradeyi parlamento artık göstermelidir.

Diğer taraftan kafamıza takılan sorular da var. Meclis 1 Temmuz’da tatile girecek. Bu yüzden bu konunun gündeme getirilmesi, üzerinde çalışılması yeni döneme kaldı. Yeni dönemde de kim bilir hangi tartışmalar içinde kendimizi bulacağız. Yine unutulup gitme ihtimali yüksek. Neden böyle bir dönemde gündeme getirildi? Baykal’ın bu çıkışı birçok kişiyi olduğu gibi bizi de şaşırttı. “Acaba gündem mi değiştirilmeye çalışılıyor” sorusunu akıllara getirdi. Bu da işin başka bir yönü…

İki yıldan fazla bir zamandır değiştirilmesi için çalışmalar yapılan anayasa artık yeni dönemde değiştirilmeli. Geçici 15. madde de bu safhada değiştirilmeli. Demokrasi ile yönetilen Türkiye’de darbeler konuşulmamalı. Türkiye artık darbelerle, darbecilerle hesaplaşmalı ki tam mânâsıyla bir demokrasiye kavuşulsun.

26.06.2009

E-Posta: [email protected]



H. İbrahim CAN

Obama’nın yeni Guantanamo’su: Bagram!


A+ | A-

Meğer Guantanamo’yu kapatacağını açıklayarak dünyada sempati kazanan ABD Başkanı Obama, o toplama kampının daha acımasızını dünyanın görmediği bir yerde, Afganistan’da yeniden kurmuş. Hem de Kabil’in yalnızca 60 km kuzeyinde.

11 Eylül saldırıları sonrasında el-Kaide yada Taliban mensubu olduğu şüphesiyle yakalananlar burada sorgusuz sualsiz tutulmuş. Bir kısmı altı yıl sonra serbest bırakılırken; “pardon kusura bakmayın yanlışlık oldu” denmiş.

BBC’nin 27 eski Bargam tutuklusuyla yaptığı görüşmelerle ortaya çıkan skandalla anlaşıldı ki, tutukluların fiziksel, kötü muamele, stres pozisyonlarında tutulma, aşırı sıcak yada aşırı soğuk, aşırı gürültü, kadın askerlerin önünde çırılçıplak soyulma, köpeklerle tehdit edilme gibi Guantanamo’da bile görülmeyen, Ebu Garib’tekilere eş muameleler yapılmış insanlara.

Orada tutulanlardan Dr. Handan olarak bilinen bir tutuklu: “Kış günü buz gibi su, yaz günü ise sıcak su döküyorlardı. Bize karşı köpekleri kullanıyorlardı. Kafamıza silah dayıyorlar öldürmekle tehdit ediyorlardı” diyordu; “Uykusuz bırakmak için su ya da meyve suyuna bir tür ilaç koyuyorlar, sonra da sorguya çekiyorlardı”.

Aslında bu üs 1980’li yıllarda Sovyet ordusu tarafından inşa edilmiş. Sonra Amerika devralmış hazır tesisi. 2008 yılında da devasa bir tesis inşasına girişilmiş. Anlaşılan o ki, Guantanamo kapatıldıktan sonra, Amerika hukuk, insan hakları gibi gereksiz ayak bağlarından korunabileceği yeni bir mekan hazırlıyormuş kendisine.

Şu ana kadar 50 milyon dolar harcanan yeni toplama kampı 1000 kişi kapasiteli. Halen 600 kişi orada tutuluyor. Ancak son sekiz yılda binlerce kişi tutulmuş bu yeni Guantanamo’da. Bunların çoğu Afganistan’da değil, başka ülkelerde yakalananlar. Mesela; 2004’te Irak’ta İngilizlerce yakalanan iki Pakistanlı buraya getirilmiş beş yıldır da orada tutuluyorlar sorgusuz sualsiz. Yani İngilizler de ortak bu insanlık suçuna.

Geçen nisan ayında üç yıldır burada tutulan üç kişi Amerikan mahkemesine hakim önüne çıkarılmaksızın tutulmalarını şikayet etti. Tıpkı Bush gibi Obama yönetimi de mahkemeye “savaş bölgesinde tutukluları süresiz olarak yargı önüne çıkarmaksızın içeride tutabilecekleri” savunmasını yaptı. Yargıç John. D. Bates ise tam 53 sayfalık kararında başka yerlerde yakalanıp Bagram’a taşınan üç kişinin Guantanamo’da ordu tarafından tutulanlarla “hemen hemen aynı” durumda olduğunu vurguluyor, temel haklardan yararlandırılmaları gerektiğine hükmediyordu. Çünkü ikisi Yemenli biri Tunuslu olan bu üç tutuklu, savaş bölgesinde yakalanmamış, oraya Amerikalılar tarafından getirilmişti. Obama yönetimi de şimdi temyize başvurmaya hazırlanıyor.

ABD Savunma Bakanlığı Afganistan’ın aktif savaş bölgesi olduğunu, buradaki tutuklulara yasal haklar verilmesinin Obama’nın askerî operasyon yapma yetkilerini sınırlayarak “silahlı çatışmada başarılı olma ve Amerikan silahlı kuvvetlerini koruma yeteneğine” zarar vereceğini savunuyor.

Hangi Obama gerçek? İslam dünyasına sıcak mesajlar veren, bozulan ilişkileri düzeltmeye gayret gösterdiği görüntüsü veren, özgürlükçü, insan hakları yanlısı Obama mı, yoksa bir yandan Guantanamo’yu kapatırken öbür yandan yenisi ve daha büyüğünü inşa eden Obama’mı?

Umarız sayın Obama bu çelişkiyi kısa zamanda görür ve dünyanın hiçbir yerinde insanların insan olmaktan çıkmadığını, insanca muamele görmeyi hak ettiğini anlar ve yeni Guantanamo’lar inşa etmekten vazgeçer. Çünkü bu yapılanlar İslâm dünyasında Amerika’ya karşı yeni düşmanlar kazandırmaktan başka işe yaramıyor.

26.06.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.