29 Kasım 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Mehmet KARA

Bakan siyasetçi midir, değil midir?


A+ | A-

İşte 10 puanlık bir uzmanlık sorusu… Milletvekilleri genellikle tabandan gelen insanlardır. İlçe, il başkanlığı yaptıktan sonra milletin vekili olurlar. Ama istisnaları da vardır. Bazı milletvekilleri –ki bunlara teknokrat da deniliyor- seçilir seçilmez bakan olmalarına kesin gözüyle bakılır.

Biz bugüne kadar bakanlarında siyasetçi olduğunu biliyorduk. Ama bir bakan çıkıp bir milletvekiline “siz siyasetçiler” dediğinde anladık ki, meğer onu söyleyen bakan kendisini siyasetçi görmüyormuş.

AKP’nin geçtiğimiz hafta sonu Kızılcahamam’daki “14. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı”nın kapalı bölümünde geçen bir diyalog birçok gazetede yer aldı. Muhatapları da bunu yalanlamadıklarına göre demek yaşanmış böyle ilginç bir diyalog...

Erdoğan iktidara geldiğinden bu yana bu tür toplantılar yapıyor. Son toplantıda da AKP Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç bakan ismini vermeden bir olay anlatmış. “İlimde bir göletle ilgili problem var. Çözmek için sayın bakanın yanına gittim, ödenek istedim. ‘Köylüler için bu önemli, küçük paralarla da bu göletler yapılabilir’ dedim. Bakan olumsuz yanıt verdi. ‘Bürokrat değil, siyasetçi gözüyle bakın’ diye tepki gösterince, ‘Siyaset gözlüğü ile baktığınızdan memleket bu hale geldi. Siz siyasetçiler hep böylesiniz’ karşılığını verdi” diyerek Erdoğan’a şikâyette bulunmuş.

Erdoğan’ın “Kimmiş o bakan. O da siyasetçi değil mi?” diye sormuş. Bunun üzerine Şimşek yerinden kalkarak, “Benim efendim” karşılığını vermiş. Erdoğan ikisine dönerek, ilginç bir çözüm bulmuş. “O zaman şimdi ikiniz bir odaya giriyorsunuz, duman çıkıncaya kadar da o odadan çıkmıyorsunuz” demiş ve onları başbaşa bir odaya göndermiş.

Şimşek olayın üzerinden bir gün geçtikten sonra yaptığı açıklamada, “Talepleri karşılama imkânımız yok. Bu nedenle Maliye Bakanları popüler olmaz” diye bir açıklama yaparak kendini suvundu. Bu açıklamaya bakılırsa, duman çıkmadan odadan çıkmışlar ve milletvekilinin talebi yerine getirilmemiş.

KUŞ POLEMİĞİ (!)

Siyasetin “sol” kanadında ilginç gelişmeler yaşanıyor. CHP’de yaşanan “Dersim depremi”nin ardından partiden kopmalar oldu. Bir taraftan Mustafa Sarıgül meydan meydan gezmeye başladı. Birkaç aya kadar partisini kuracak. Diğer yandan da bir parti daha kuruldu.

1985 yılında kurduğu DSP’den ”Ecevit’in ölümünden sonra partinin çizgiden saptığı”nı düşünen 90 yaşına merdiven dayamış Rahşan Ecevit, 24 yıl sonra partisinden istifa ederek ikinci partisini de (DSHP) resmen kurdu, ya da doğru tabirle kurdurttu. Şimdiki partisi de ilki gibi “demokratik sol” ifadesini içeriyor. Yeni partiye buna ek olarak “halk” kelimesi girdi.

Eski partisine benzerlik sadece ismiyle kalsa iyi. Bir de ambleminde güvencin olunca eski partisi ile yeni partisi arasında “kuş polemiği” başladı. (İki kuş arasındaki fark, yeni partideki kuşun ağzında buğday başağı var.)

Başka bir benzerlik ise yeni partinin başında Bülent Ecevit gibi gazeteci olması. Ulusalcı görüşleri ile tanınan ve ART’te “Ceviz Kabuğu” isimli programını devam ettiren Hulki Cevizoğlu yeni partinin genel başkanı oldu. Cevizoğlu, görevine devam eder mi, yoksa Rahşan hanım görevi alır mı bilemiyoruz ama Cevizoğlu partinin kuruluşu için geldiği İçişleri Bakanlığında “benzerlikler”le ilgili sorulara muhatap oldu. Sorulara cevap verirken de, esprili bir dil kullandı, “Kimsenin kuşunda, taşında gözümüz yok. Hem DSP hem de SHP’yi içinde barındıran bir parti kurduk. Bu zaten Ecevit`in güverciniydi, Ecevit’in sembolüydü. Bunun için başkaları düşünsün, biz bu yolda gidiyoruz…” dedi.

Yeni partiye DSP’den kopan bazı milletvekillerinin katılacağı ve Meclis’te temsil edilmeye başlanacağı söyleniyor. Önümüzdeki günler ne getirir, ne götürür bilemiyoruz ama aklımıza şu soru takıldı. DSP artı SHP, eşittir DSHP eder mi?

CİVANIM DELİKANLI…

Siyasetçiler milletten aldıkları emaneti yine millete harcamak için çok çalışırlar. Geceleri gündüzleri olmaz. Hele ki, bir ülkenin başbakanıysanız sorumluluğunuz katlanır. Bu da siyasetçilerin görünüş itibariyle yıpranmasına sebep olur. Bir kaç sene içinde saçları beyazlar ya da dökülür, çeşitli hastalıklar ortaya çıkar.

Temposu çok olan siyasetçilerden birisi de Tayyip Erdoğan. Özellikle seçim dönemlerinde 2-3 ilde aynı günde miting yapmak için koşuşturup durur. Tabi bu temponun insanı yıpratması da gayet tabiîdir. Erdoğan’ın bu yıpranmışlığını enteresan şekilde yardımcısı Bülent Arınç yorumladı. “Bak Tayyip Bey bile ne halden ne hale geldi. O civanım delikanlının şimdi gözlerinin altı morardı, düşünüyor. İktidar sorumluluk ister, yorulmak ister, bazen ağlamak ister…”

Evet, iktidar olmak çok çalışmayı gerektirir. Bu yorgunlukta milletin hayrına olursa görevini yapmış olursun. Yoksa boşuna yorulmuş olursun…

29.11.2009

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

“Fitne”cinin endişesi!


A+ | A-

Ocak ayında Türkiye’ye gelecek olan Hollanda heyetinde yer alması beklenen, aşırı sağcı “Özgürlük Partisi” Lideri Geert Wilders’in Türkiye’ye gelme ihtimali küçük çaplı da olsa diplomatik bir sıkıntıya sebep oldu. Ankara’nın “Irkçı görüşleri nedeniyle kendisini istemiyoruz” açıklaması yapması, “Fitne”ciyi daha da hırçınlaştırmış.

Türkiye’nin Avrupalı bir siyasetçiye ‘istemiyoruz’ demesi pek alışılmış bir tavır değil. Ama Wilders’in durumu biraz farklı. Wilders, daha önce hazırlattığı “Fitne” adlı bir filmle, zaten ‘eksik bilgi’ye sahip olan Avrupalıları tamamen İslâmın aleyhine çevirmeye çalışmış bır siyasetçi. Üstelik Wilders, bu tavrını hâlâ sürdürüyor, hiçbir pişmanlık emaresi göstermiyor. Bununla birlikte herhangi bir ‘yabancı’ siyasetçiye “Türkiye’ye gelme” demek mi fayda verir, yoksa onu ‘yok sayma’ mı daha faydalı olur, o tartışma ayrıca yapılabilir. Çünkü maalesef Hollandalı ‘fitne’ci gibi düşünen, ama ‘siyaset’ gereği bunu ifade etmeyen çok sayıda siyasetçi Türkiye’de de vardır...

Aslında ‘fitne’ci çok önemli şeyler de söylemiş. Bunlardan birisi şu: “Avrupa giderek İslâmlaşıyor ve bu da beni endişelendiriyor.” (HaberTurk, 27 Kasım 2009)

Tabiî ki “fitne”ciyi endişelendiren gelişmeler bizi ziyadesiyle sevindiriyor. Zaten bu sebeple ‘fitne’ çıkarıp, Avrupalıların İslâma teslim olmasını engellemeye çalışmıyorlar mı? Ama kaderin cilvesi, onlar İslâmı söndürmek için üflemeye çalıştıkça İslâm daha gür sada ile sesleniyor...

“Fitne”cinin bir tesbiti daha var ki, o da bizim belki de öz eleştiri yapmamızı icap ettiriyor. Şöyle demiş: “İslâmın hoşgörülü denilen tarafının Avrupa’da işlemediğini görüyorum. İnanın Avrupa’daki Müslümanlar çok radikaller ve giderek daha da radikalleşiyorlar.” (agg.)

“Fitne”cinin sözleri yanlış olabilir, ama bu noktada Müslümanlara çok iş düştüğü de bir gerçek değil mi? “Doğru İslâmı ve İslâmiyete lâyık doğruluğu yaşama”nın önemi ortaya çıkmıyor mu? Sadece Avrupa’dakiler değil, bütün dünyadaki Müslümanlar “İslâmiyete lâyık doğruluğu” hakkıyla ortaya koyabilmiş olsa, belki de “fitne”lere hiç kapı açılmayacak...

İslâm dini hakkındaki yanlış bilgileri sebebiyle bütün dünyada tepki toplayan Hollandalı siyasetçi Geert Wilders, Akşam gazetesine verdiği beyanatta da başka bir ifşaatta bulunmuş ve şöyle demişti: “Atatürk’ün İslâm hakkında neler söylediğine bakarsanız, benimkinden çok da farklı değil.” (25 Kasım 2009)

“Evet” ya da “Hayır” diyenlerin, Wilders’in bu sözlerine ‘belge’lerle cevap vermesi gerekmez mi?

Netice olarak; “Fitne”ye imza atan Hollandalı siyasetçinin Türkiye’ye gelip gelmemesinden dana önemli olan, dile getirdiği “endişe”sidir. O kendince ‘haklı’ olarak endişelendikçe, dünyadaki 1,5 milyar Müslüman seviniyor ve ‘fitne’cilerin ‘endişe’lerinin artması için de duâ ediyor...

Ya Rabbi! Bu mübarek bayram günlerinin hürmetine ‘fitne’cilerin endişelerini arttırırken, İslâma teslim olanların da sayılarını arttır... Âmin.

29.11.2009

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Kurban üzerine


A+ | A-

Vildan Hanım: “Zilhicce'nin onunda neden kurban kesilmektedir?”

Zilhiccenin onunda, yani Kurban Bayramı gününde kurban kesmenin temel sebebi emirdir. Bu bir Allah emridir ve bizzat Peygamber Efendimiz (asm) uygulamıştır.

Ebu Bekre Nufey’u’bnu’l-Hâris es-Sakafî (radıyallahu anh) anlatıyor:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: “Zaman, döne döne Allah’ın arz ve semâvâtı yarattığı gündeki düzenini tekrar buldu. Sene on iki aydır. Bunlardan dördü haram aydır. Haram aylar da üç tanesi peş peşe gelir: ‘Zilkade, Zi’lhicce ve Muharrem. Bir de Cumâdî ve Şâban ayları arasında yer alan Mudarlılar’ın Receb’i” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sordu:

“- Bu ay hangi aydır?” Biz: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dedik. Bir müddet sustu. Biz ayın ismini değiştirecek zannettik. Ancak şunu söylediler:

“- Bu zilhicce değil mi?”

“- Evet!” karşılığını verdik. Devam etti:

“- Peki burası neresidir?” Biz:

“- Allah ve Resûlü daha iyi bilir” cevabını verdik. Yine sustu ve biz bölgenin ismini değiştirecek vehmine kapıldık.

“- Burası haram bölge değil mi?” dedi.

“- Evet” dedik.

“- İçinde bulunduğunuz gün nedir?” diye tekrar sordu, biz yine:

“- Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dedik. Tekrar sustu ve biz yine günün ismini değiştirecek zannına düşmüştük ki:

“- Kurban günü değil mi?” dedi.

“- Evet” cevabımız üzerine sözüne devam etti:

“- Bilin ki, kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız birbirinize kesinlikle haramdır, tıpkı bu yerde, bu ayda şu gününüzün haram olması gibi. Rabbinize kavuştuğunuz zaman sizi yaptıklarınızdan hesaba çekecek. Sakın benden sonra birbirinizin boyunlarını vuran kâfirler olmayın. Bu söylediklerimi duyanlar, duymayanlara ulaştırsınlar. Bazan söz kendisine ulaştırılan kimse, ulaştırılan sözü, bizzat dinleyenden daha iyi beller.” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sonra şunu ekledi: “Tebliğ ettim mi, tebliğ ettim mi?” Üç defa tekrarladı.

“- Evet” cevabımız üzerine:

“- Ya Rabbi şâhid ol!” dedi.

“Sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) beyazı galebe çalan alaca iki koyuna yöneldi ve onları kesti. Sonra da koyunun bir parçasını alıp aramızda taksim etti.”1

Kurbanın özünde Cenâb-ı Allah’a bir şey adayarak Allah’a yaklaşma vardır. Cenâb-ı Allah’a ilk kurbanı Hazret-i Âdem’in (as) ilk çocuklarından Hâbil ile Kâbil adamışlar ve Hâbil bir koyun, Kâbil ise bir deste buğday takdim etmişlerdi. Kur’ân bu olayı şöyle anlatır: “Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden), “And olsun seni öldüreceğim” dedi. Diğeri de “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder” dedi.”2

Keza bir başka Zilhicce gününde de Hazret-i İbrâhîm Aleyhisselâm çok ağır bir imtihana tâbi tutularak oğlunu Allah’a kurban etmesi emrini aldı. Zilhicce’nin sekizinci günüydü ve rüyasında oğlunu Allah’a kurban ediyordu. Bu rüyanın sâdık bir rüya olup olmadığını araştırırken, Zilhicce’nin dokuzuncu günü aynı rüyayı tekrar gördü. Zilhicce’nin onuncu günü (Kurban Bayramının birinci günü), üçüncü defa aynı rüyayı görünce bunun bir vahiy olduğunu anladı. Cenâb-ı Hak bu emrini kesin bir şekilde bir defada indirmemiş, arka arkaya rüyalarla Hazret-i İbrâhim’i (as) psikolojik olarak buna hazırlamıştı. Bu emre Hazret-i İsmâil de (as) teslim olmuştu.

Kur’ân’ı dinleyelim: “(Hazret-i İsmâil:) Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, demişti. Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca: Biz ona: ‘Ey İbrahim!’ diye seslendik. Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktı: ‘İbrahim’e selâm!’ dedik. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, bizim mü’min kullarımızdandır.”3

Hazret-i İbrâhim (as) Cebrâil’in indirdiği koçu Zilhicce’nin onuncu günü kurban ediyor. Böylece Zilhicce’nin onuncu günü kurban kesmek bir İbrâhîm Aleyhisselâm sünneti olarak sâbit kılınıyor. Ve koçla berâber Cenâb-ı Hakk’ın sırf nîmet için rahmet hazînesinden indirdiği dişili erkekli sekiz hayvanı 4 Kurban Bayramlarında kurban etmek bir Allah emri olarak dînimizde teşrî kılınıyor. Bu sekiz hayvan Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin ifâde buyurduğu gibi, etinden kılına, boynuzundan bağırsaklarına, sütünden dışkısına her yönüyle nimet olan dişili erkekli koyun, keçi, sığır, manda ve devedir.5

Dipnotlar: 1- Buhârî, Hacc 132, Edâhî 5; Tefsîr, Berâe 8, Bed’i’l-Halk 2, Fiten 8, İlim 9; Müslim, Kasâme 29, (1679); Ebu Dâvûd, Hac 63, (1947); 2- Mâide Sûresi: 27. 3- Sâffât Sûresi: 100-111. 4- Zümer Sûresi: 6. 5- Lem’alar, s. 368.

29.11.2009

E-Posta: [email protected]



Yasemin GÜLEÇYÜZ

Buruk bayram


A+ | A-

Meslek Liselerini tercih eden öğrencilerin üniversite imtihanlarında katsayıdan kaynaklanan bir farklılıkla puanlarının kırılması 28 Şubat post modern darbesinin öğrencilerimize hediyelerinden bir tanesi!

Tıpkı Kur’ân kurslarına getirilen yaş sınırı gibi…

Tıpkı yıllardır üniversitelerimizde devam eden başörtüsü yasağının daha bir sıkı uygulanması gibi..

2008-2009 eğitim döneminin bitiminde, (12 Eylül İhtilâlinin üniversitelerimize ayrı bir hediyesi olan) YÖK’ün meslek liselerindeki katsayı farkını kaldıracaklarını ve bu şekilde eğitimde fırsat eşitliği sağlanacağı yolundaki açıklamasını sevinçle karşılamıştık.

Bu yıl meslek liselerine her zamankinden daha fazla öğrencinin başvurduğunu yine gazetelerden öğrendik. Zira meslekî eğitim almaları öğrencilerin üniversite eğitimi yapmalarında bir sınırlama getirmeyecekti. Sözgelimi meslek liselerinin elektronik bölümünden mezun olan bir genç, üniversitede gayreti ve bilgisi doğrultusunda istediği bölüme katsayı bariyerine takılmaksızın girebilecekti. Böylece daha kaliteli, daha vasıflı, daha bilinçli olarak gençler hayata atılacaktı!

İstanbul Barosunun YÖK’ün kararını iptal için Danıştay’a başvurması ve Danıştayın aylar sonra iptal kararını tam da bayram öncesi açıklaması gazetemizin Cuma günkü manşetinde olduğu gibi “Gençleri kurban ettiler!” dedirtti… Aslında imam hatip liseliler için düzenlendiği her halinden belli olan katsayı engeli kararının devam etmesi bütün meslek liselileri mağdur etti!

Bu uygulamanın “Eğitimde eşitlik” adına yapıldığı açıklaması ise aslında hiç de şaşırtmadı! Üstelik önceki kararıyla çelişmesine rağmen…

Başından beri başörtüsü yasağı, katsayı problemi meselelerini çözeceğini söylerken meseleyi daha da içinden çıkılmaz duruma getiren hükümetin durumu da ayrı bir konu…

Şimdi gelin de hukuk ve adalet kavramları üzerine düşünmeyin: Adaletsiz hukuk olur mu? Hukuk siyasîleşir mi? İlâhî adalet nedir? Mahkeme-i Kübra nasıl olur?...

Kara kaplI kİtap…

Fıkra bu ya…

Derler ki Nasreddin Hoca’nın kadılığı da vardır. Yani vazifeli olduğu beldede insanların dâvâlarına şeriat ölçüleri dairesinde bakar, hak ve hukuklarını teslim eder. Hakimlik yapar…

Adamın biri Nasreddin Hoca’nın makamına telâşla girer. Tarlasına giren bir ineğin mahsûle zarar verdiğini, ineğin sahibinden dâvâcı olduğunu anlatır. Hoca adamı dinler, hak verir. İnek sahibinin derhal cezalandırılması gerektiğini söylemeye davranacakken yanındakilerden biri o ineğin Nasreddin Hoca’ya ait olduğunu söyler.

Hoca oturduğu yerden cübbesini şöyle bir savurur ve “Gelsin o zaman kara kaplı kitap” der. Alır kitabı eline. Hemen karar verebilecekken dâvâyı uzatır da uzatır…

Anlayacağımız yargının siyasallaşması, son sözü söyleme makamında olanların kararlarını adaletin yerini bulması için değil de belli ideoloji ve menfaatler için vermesi belki de insanlık tarihi kadar eski bir meseledir…

Âlim değil, ama arif olan insanımız Nasreddin Hoca’nın şahsında yargının adaletsiz karar verebileceği gerçeğini böyle mizahlaştırmıştır işte…

Kan İçen hükümdar…

Kimi zaman gülmek yapılan haksızlıklara karşı en etkili tesellilerden biridir..

Risâle-i Nur’larda Bediüzzaman Hazretlerinin verdiği misallerden bir tanesi tam da bu gerçeğe işaret eder…

Zamanın birinde ülkenin hükümdarı tedavisi bulunamayan dertlere düşer. Hekimlerden bir tanesi eşkalini verdiği çocuğun kanını içtiğinde iyileşeceğini söyler hükümdara. Hükümdar derhal aratır, buldurur çocuğu.

Hakim çocuğa başına gelecekleri anlatıp kararı ilettiğinde çocukcağız gülmeye başlar. Sorarlar neden güldüğünü.

“Benim hakkımı koruması gereken hükümdar kanımı içmeye karar vermiş. Beni koruması gereken babam da bu karara rıza göstermiş. Hakkımı müdafaa etmesi gereken hakim gelmiş bu kararı bana iletiyor. Ben gülmeyim de ne yapayım” cevabını vermiş. Pencerelerden seyretmek… Elinden gelen bütün gayreti gösterdikten sonra neticeyi Rabbimize havale etmek yani tevekkül etmek, kadere rıza göstermek, kederden emin olmanın en güvenli yolu. İbrahim Hakkı Hazretleri gibi “Hak şerleri hayreyler Zannetme ki gayreyler Mevlâ görelim neyler Neylerse güzel eyler” diye düşünüp Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle “Pencerelerden seyredip, içlerine girmeyerek” ye’se, ümitsizliğe düşmeden gayretli çalışmalara devam…

29.11.2009

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Kurbanı tartışmayalım, kurban!


A+ | A-

Her sene kurban tartışmaları yapılır. Kimi şarlatanlar da, tavuk, horoz, hindi de kurban olur, diye bu tartışmalara katılır! Bu abesle iştigaldir. Psikolojık, sosyal, ekonomik boyutlu kurban konusunda milletimiz oldukça duyarlı. Hassas konularla kafaları karıştırmaktansa kurbanın psiko-sosyal ve ekonomik boyutları ve daha nezih ortamlarda kesmenin metotlarını tartışmak daha mantıklı…

Hemen hemen bütün dinlerde varolan kurban kesmenin, Hz. Âdem (as) ile başlamış bir ibadet olduğu Kur’ân-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk.”1 Ayrıca kurban kesmek, tıpkı ezan, cemaat ile namaz, Cuma ve bayram namazları ve hac gibi İslâmî bir şeairdir. Şeâir ise; bir şeyi özellikleriyle tanıtan, bildiren semboldür. Ayrıca, hüküm, kanun, yol anlamları da vardır.

İslâm’da fıkhî hükümler ferdî ve sosyal olmak üzere iki çeşittir. Sosyal cephesi öne çıkan, ağır basan hükümler genelin hukukuna taalluk ettiği için en küçüğü bile sembolik değer taşıması açısından en büyük bir hüküm gibi önemlidir. Kurban Bayramında nisap miktarını aştığından zengin olup, imkânı olan Müslümanların kurban kesmeleri Hanefîlere vacip, Şafii ve Malikîlere ise terk edilmesi istenmeyen müekked sünnettir.2

Şu hususa dikkat çekelim: Şafiilerde, Hanefi anlayışındaki gibi, “zannî farz” hükmünde olan vacip kavramı yoktur. “Terki istenmeyen sünnet-i müekkede”, vacibe yakın diye düşünülebilir. Hanefilerin delilleri:

Kur’ân’da Peygamberimize (asm), “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes”3 diye emredildiğine göre, ona kurban kesmek farzdı. Ona farz olan, ümmetini de kapsar. Zira Peygamberimiz (asm) ümmeti için bir rehberdir. Fakat âyetteki emrin ümmete delâleti zannî olduğundan vaciptir.4

Kevser Sûresi’nde geçen, “Venhar” emrinin, İslâm bilginlerinin çoğu, Kurban Bayramı günlerinde kesilen kurban olduğu görüşündedirler ve dayandıkları diğer hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:

“Kurban kesecek güçte olup da, kesmeyen namazgâhımıza yaklaşmasın!”5 Bu ifade üslûp olarak belli bir tehdit ihtivâ etmektedir. Bu tarz ifadeler vacip veya farzın terkinde söz konusudur.6 Bayram namazından önce kurbanını kesen birisine Allah Resulü (asm), yeniden kurban kesmesini emretmiştir.7 Peygamberimizin yeniden kesmesini emretmesi, kurban kesmenin vacip olduğunu gösterir.8 “Kurban kesin; çünkü o atanız İbrahim’in sünnetidir.”9 Buradaki emir mutlaktır ki, bu da amelen vacip olduğunu gösterir. Hz. İbrahim’in sünneti demek onun yolu demektir. Bu da vacip olduğunu nefyetmez.10 Abdullah b. Ömer; “Peygamberimiz, Medine’de on yıl ikamet etti ve hep kurban (udhiyye) kesti.”11

Peygamberimizin (asm) muvazebeti yani sürekli yapması vacip olduğuna delâlet eder. Üstelik bu fiili, kurban kesmeyi terk edene ‘namazgâhımıza yaklaşmasın’ tehdidi ile birliktedir.12

Kurban kesme, Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar uygulana gelen sosyal bir ibadet ve şeâir olduğuna göre meselenin bu boyutunu tartışmamalı. Kurban kesmek Hanefilerde vacip (zanni farz), Şafii ve Malikilerde “terk edilmesi istenmeyen sünnet-i müekkededir (kuvvetli sünnet).”

İmkânı olanların kurban keserek bu şeairi yerine getirmesi; sosyal dayanışma içine girmesi, ekonomik canlılığa katkıda bulunması, dolayısıyla fakir üreticilere de yardımda bulunması güzel bir dini hakikattir. Kesmemeyi değil, kesmeyi teşvik etmek gerekir.

Diğer bir önemli nokta: İbadetler ihlâsla ifa edilmeli. Yani, yalnız Allah rızası gözetilmeli. Başka bir şey illet gösterilirse o ibadet battaldır. Kurban da Allah rızası için kesilir. İmkânı olan, şartları tutan, zengin olan kurbanı keser. İmkânı olmayan, keserse, güzel bir ibadeti îfâ etmeye çalışmış olur.

Ne var ki, “Komşum kesti, benim neyim eksik, o kesecek de ben niye kesmeyeyim?” gibi bir anlayış, ihlâsa aykırı.

NOT: Mübarek Kurban Bayram-ı Kebîrinizi (Cuma gününe rastladı) tebrik eder; ülkemiz, İslâm âlemi, özellikle muztar ve mağdur Müslümanlar, mazlûmlar ve insanlık âlemi için hayırlara vesîle olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederim.

Dipnotlar: 1- Kur’ân, Hac, 34.; 2- Tahavi, Muhtasaru İhtilâfi’l-Fukaha, 3/220; Nevevî, el-Mecmu, 8/275.; 3- Kevser, 108/2.; 4- Kasanî, Bedaiü’s-Sanai, 6/277; el-Mevsuatu’l-Fıkhiyye, 77.; 5- İbn Mace, Edahi, 2; Müsned, 2/321.; 6- Serahsi, el-Mebsut, 12/8; Kasanî, Bedaiü’s-Sanai, 6/279.; 7- Buhârî, Edâhî 1; Müslim, Edâhî 16.; 8- Kasanî, Bedaiü’s-Sanai, 6/280.; 9- Serahsi, Mebsut, 12/8; İbn-i Mace, Edahi, 3.; 10- Kesani, a.g.e 6/277; Serahsi, Mebsut, 12/8.; 11- Tirmizi Edahi, 11.; 12- Tehanevi, İ’laü’s-sünen, 17/223-224.

29.11.2009

E-Posta: [email protected] [email protected]



Hüseyin GÜLTEKİN

Kusurlarımızı görmek basîretin; itiraf etmek kemâlâtın işaretidir


A+ | A-

Peygamberlerin dışında, bütün insanlar hata işlerler. Kusur ve hatalar insanlara mahsus. Günahlara girmek de yine insanlara ait bir fiil. Böyle olduğundandır ki “Gül dikensiz, kul da hatasız olmaz” atasözü halkın en çok kullandığı sözler arasına girmiştir.

İnsanların bazısı az, bazısı çok; kimisi küçük, kimisi büyük hata ve kusurları işler. Bazısı bilerek hem de büyük hata ve günahları işlemekten çekinmezken; bazıları da değil büyük günahları, küçük hata ve kusurları dahi işlememenin gayretindedir. Kısacası, kişinin inancı, itikadı kuvvetlendikçe hata ve günahlardan sakınma hassasiyeti arttığı gibi; iman ve inançtaki zaafiyet durumu da kusur ve günahlara girme oranını arttırır.

Hata ve kusurlarının farkına varmada, kusurlarını itiraf etmede ve Yüce Allah’tan af dilemede din büyükleri ilk sırayı alıyor. Bunların başında da peygamberler geliyor. Meselâ; gecenin bir zifiri karanlığında, denizin fırtınalı ve dağdağalı dalgaları içinde, balık tarafından yutulmakla, boğulmakla yüzyüze kalan Hz. Yunus’un (as) “Sen’den başka ilâh yoktur. Seni her türlü kusur ve noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum” (Enbiya Sûresi: 87) diyerek Yüce Allah’tan kurtuluşunu istemeden önce hatasını itiraf etmesi ve ondan sonra da kurtuluşa ermesi câlib-i dikkattir.

Yine, din büyüklerinden Malik bin Dinar’ın, kendisine bir kuraklık mevsiminde yağmur duâsına çıkalım dediklerinde: “Değil yağmur duâsına çıkmak; korkarım ki benim yüzümden başınıza taş yağar” diyerek Allah nezdindeki kusur ve hatalarının büyüklüğünü ve çokluğunu çekinmeden itiraf etmesi de dikkat çekicidir.

Öte yandan Mısır’da bir yağmursuzluk mevsiminde halk, bir din büyüğü olan Zünnûn-i Mısrî’ye gelip yağmur duâsı için yalvardıklarında; o bu kuraklığın sebebi olarak kendini gösterir ve bunun için de ülkeyi terk eder ve gerçekten de yağmur yağmaya başlar. Zünnun tekrar döndüğünde, bunun sebebi sorulduğunda şu cevabı verir: “Bilirsiniz ki kötü insanlar yüzünden hayvanların dahi rızkı azalır. Baktım ki Mısır’da benden daha kötü insan yok. ‘Demek benim yüzümden yağmur gelmiyor’ diye düşündüm. Halkı sıkıntıdan kurtarmak için memleketi terk etmeye karar verdim.”

Yine Mevlânâ Hazretlerinin “Ne mutlu kusurunu anlayabilene” sözü, ders alınacak önemli bir tesbittir.

Ferdinand Von Kotzebue’nin; “İnsanlar hata yapabilirler. Ancak büyük insanlar hatalarını anlayabilirler” sözü de, üzerinde tefekkür etmemiz gereken bir sözdür.

Son asrın büyük âlimi Bediüzzaman’ın; “Ben nefsimi terbiye etmemişim” itirafı, “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum” sözü, “Bütün dünya beni meth-ü sena etse, beni inandıramaz ki, ben iyiyim” ibretli sözü; “Ben bir hiçim…”, “Ben bir kuru çubuk hükmündeyim…” gibi derin mesajlar yüklü söz ve ifadeleri, onun eriştiği tevazu ve mahviyetteki mevkii ve mânevî makâmâtındaki derecesini bize gösterdiği gibi, bu meyanda bizim için de nümûne-i imtisâl olduğunu haber veriyor.

Kusur ve hataları görüp itiraf etmek, elbette kolay değil. Çünkü insanda her an nefis ve şeytan hükmediyor. Bediüzzaman’ın, “Şeytanın bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki istiğfar ve istiâze yolunu kapasın” (Lem’alar, s. 138) sözünü kulak ardı etmemek gerekir.

Bazı din büyüklerinin haricinde kusurunu, hatasını, yanlışını görebilme kemâlâtını gösteren insanlar çok azdır. Görebilse dahi onu kabullenmekten ziyade, te’vil ve yorumlara saparak suçunu, kabahatini hafifletmeye çalışır. Böyle bir durumda olan insanın aklına, istiğfar ve istiâzede bulunmak, Allah’tan af talebinde bulunmak gelmez.

İsterseniz her zaman olduğu gibi, bu derdin devâsını da yine Bediüzzaman’dan öğrenelim:

“Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse affa müstehak olur.” (Lem’alar, s. 138)

29.11.2009

E-Posta: [email protected]



Raşit YÜCEL

“Kurbanım”


A+ | A-

Kurbanı hayatımıza kattık.

Her değerli şeyimizi sevdiklerimiz ile paylaştık.

Verdik, karşılığını beklemedik.

“Sana kurban olayım yavrum”

“Canım sana kurban olsun”

“Kurbanım sana”

Her insanın kurbanı ayrı ayrıdır.

Bir fedakârlıktır kurban.

Özellikle doğu illerimizde çok yaygındır.

İki kelimenin arkası “ha kurban”dır.

Bir samimiyet ve civanmertlik alâmetidir.

Kurbanı kendi dünyamızda yaşarız.

“Vücudunu Mucidine fedâ et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın” diyor Bediüzzaman.

Cenâb-ı Hak bize bunu emrediyor.

“Emanetimi bana satınız, karşılığında size mükâfat vereceğim” buyuruyor.

Kim bu emanetleri kurban etti ise kazanmıştır.

“Cimrilikten Sana sığınırım” dedi Peygamberimiz (asm).

Bütün maddî ve mânevî varlığını kendi içinde heder edenlere hep yanmışımdır.

Fedakârlığın zirvelerini hep annelerin hayatlarında gördüm.

Canavar yapılı anneler bile yavrularına her şeyini kurban ettiler.

Cömertlik bu anlamda mânâ kazandı.

Verenler hep sevdi ve sevildi.

Ketum davrananlar terk edildi.

“Kurban olam kalem tutan ellere,

Kâtip halimi yaz yâre böyle.”

İşte hep böyle yaşandı bayramlar.

Kurbanlıklar kurban sahibine mahşerde burak oldu.

“Baba bayramınız mübarek olsun”

Yollar uzak, imkânlar sınırlı.

Kim istemez anne ve babasının dizinin dibinde bayram yapmayı?

Bayramlar bize bunları öğretti.

Rabbimiz bize bütün nimetleri kurban etti.

Ne mutlu bizlere.

Kurban edecek o kadar şeyimiz var ki...

Heder edilen ve murdar edilen hayatıma hep yanarım.

Besmelesiz geçen her hâlime kahrolurum.

Azrail Aleyhisselâm bir kurban başıdır aslında.

Kurban oluruz.

Vazifemiz bitmiştir.

Kurban ettiğimiz şeylerin mükâfatını almaya gideceğiz.

Feda edecek hiçbir şeyi olmayanlara yanarım.

Ve bu konuda hissiz–ruhsuz olanlara…

Bayram böyle yaşandı asırlarca.

Hasretlikler kavuşunca başladı bütün akan gözyaşları.

Kalpler ve gönülden taşan sevinçler sevenleri birbirine bağladı.

Kurbanınız mübarek olsun efendim.

Cenâb-ı Hak kurban hasletlerimizi canlandırsın.

Kurban olmadan hiçbir şeyi aşmamız mümkün değildir inanın.

29.11.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl