17 Nisan 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR Mobil İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Yasemin YAŞAR

Şefkat açılımı


A+ | A-

İlâhî ahlâkın bir tecellisi olan şefkat hissi, Cenâb-ı Hakk’ın Rahîm isminin bir cilvesidir. Rahîm ismi ise, mazarrâtları def anlamında olup, insanın mânevî mekanizması içinde kalbe tecelli eder. Yani insan kalbi, Rahimiyetin tecellileriyle lezzet alır. Kalbin ameli ise imandır. (İşârâtü’l-İ’câz). Ancak iman sahibi olan bir kalp, Rahimiyet tecellilerinden beslenir. Kalbin içindeki imanın tesirini arttırıp, hayata nüfuz eden bir hâle gelmesi ise, takva ve ihlâs ile mümkündür. Yani kalbi takva ile günahlardan temizlemek ve muhabbetullahın merkezi olan bu alanı korumak gerekecektir.

Şefkat hissi, her insanda mevcuttur. Fakat bu fıtrî hâl, kadınlarda daha fazla hissedilir. Bunun bir sebebi, toplumun çekirdeği hükmünde olan aile hayatında huzuru sağlamak ve evlâtları terbiye etmek içindir. Ancak bu fıtrî his sayesinde annelik san'atı daha kolay icra edilecektir.

Hiç şüphesiz şefkat hissi sadece bunun için verilmemiştir. Dünya ahiret dengesi kurularak inkişaf ettirilen bu his, insan hayatında birçok erdemlerin, ulvî ahlâkın tecellîleri olan davranışların merkezi hükmünde olacaktır.

Nasıl âlî ahlâkın üssü’l-esâsı sıdktır. Aynen onun gibi sosyal hayatın ve aile hayatının huzuru ve selâmeti için de şefkat üssü’l-esastır.

Risâle-i Nur mesleğinin bir ayağı da şefkattir. Bu his iman hizmeti noktasında himmet geliştirmeye sebep olacaktır. Zaten Risâle-i Nur Talebeleri bu noktadan hareketle, kendi kemâlâtıyla beraber en yakın daireden başlamak üzere, bütün insanlar ve hatta kâinatın her mahlûkunun saadetine, kemaline çalışmaktadır. Böyle bir hizmet tarzının da elbette olmazsa olmaz şartı, şefkat hissidir. Ancak bu hissi kalbinin derinliklerinde doğru bir biçimde inkişaf ettiren en başta nefsine şefkat edip, günahlar ile ona zulmetmeyecektir. Daha sonra en küçük daire olan aile hayatının günah ve haramlardan muhafazası için çaba sarfedecek, bu cehd ve gayret daire daire büyüyecektir.

Nasıl, acziyeti anlamak insanı kulluğa, o da makam-ı mahbubiyete götürüyor. Şefkat hissi de insanı iman, Kur’ân noktasında aksiyonel bir hâle getirip, hamiyet duygularını geliştiriyor. Üstelik içinde ihlâs barındıran bu duygu sayesinde bütün amellerine ruh katmış oluyor. Çünkü ihlâs, karşılık beklemeden, samimiyetle amel etmek mânâsındadır. İşte bu mânâyı kolay yaşanılır hale getiren his ise, şefkattir.

Doğru şefkat iman ile doğru orantılı olarak inkişaf eder. İmanın nuru şefkat hissinin gelişmesine sebep olurken, şefkat hissi de imanı inkişaf ettiren bir histir. İşârâtü’l-İ’câz adlı eserde, Bakara Sûresi’nin 14 ve 15. âyetlerini tefsir eden Bediüzzaman, münafıklık özellikleri ile iman sahiplerinin özelliklerini mukayese eder. İmanın üç hassasından birisi de şefkattir. Buna mukabil münafık ruhların özelliği ise, ifsâdâttır tesbitinde bulunur. İşte bu noktadan hareketle kalbinde iman bulunan bir insan şu mevcudata ahbap, kardeş sıfatıyla bakar. İmansız bir bakış ise, mevcudâtı kendisine düşman ve ecnebî tevehhüm eder. (İman Küfür Muvazeneleri). Böyle hisler taşıyan bir insanın da ne kendisi için, ne de kendi dışındaki mevcudat için yapacak bir şeyi olamaz.

Risâle-i Nur mesleğinin dört esasından biri olan şefkat, mânevî hayatın istikameti için, elbette tek başına yeterli olmayacaktır. Dört esasın da sağlam olması ancak insanı kemâlâta taşıyacaktır. Meselâ, aczini hissetmeyen birinin nokta-i istinat ve istimdat arayışına girmesi mümkün değildir. Ancak bu his ile kulluğunu idrak eder ve yardım ve dayanak noktasını Cenâb-ı Hak olarak tesbit eder. Bu his ile imanı kazanır.

Risâle-i Nur mesleğinin ikinci ayağı ise, fakr hissidir. Bu his insanı Rahmâniyete mazhar eder. Bu mazhariyet sayesinde bütün zîhayatla alâkalı olan insan, her zîhayatın Rahmaniyet tecellileriyle, yani nimetlenmeleriyle, saadetlenmeleriyle saidleşir ve elemleriyle müteessir olur. Bu his sayesinde kendisine verilen nimetlerin farkına varır ve Cenâb-ı Hakk’ın kişinin kendisi dışındaki mahlûkatı da nimetlendirdiğini anlar. Böylelikle mânevî mekanizmasının bir diğer ayağı olan nefis, Rahmaniyetin cilveleriyle böylece lezzetlenir.

Risâle-i Nur mesleğinin üçüncü esası olan şefkat hissi ile insan, nasıl annesiz, aç bir çocuğun ağlamasından müteessir olur, acır. Bu düşünce ile bütün validelerin çocuklarına olan şefkatinden zevk alır, memnun olur. Böylelikle umum validelere bu hissi veren hakikî şefkat sahibi Zat’a ulaşır. Hamd ve şükrünü derinleştirir.

Tefekkür ise, mânevî mekanizmanın akıl ayağını besler. Akıl, hakîmiyetin tecellileriyle zevk alır. Allah, Hakîm isminin gereği olarak her şeyi hikmetle yaratmıştır. İşte bu hikmetleri çözdükçe, anladıkça akıl zevklenir. Çünkü insanı, hikmetini çözemediği, anlamadığı şeyler rahatsız eder. Akıl, doğruyu yanlışı, batılı hakkı ayırt edebildiği zaman otomatik olarak şehvet ve gadabı da kontrol edecektir.

Risâle-i Nur, bu dört esası, insanın mânevî mekanizmasının sağlıklı işlemesi için, fıtrî olarak Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği duygulardan, hislerden yola çıkarak işlettirir. Bu hisler ve duygular (acz, fakr, şefkat, tefekkür) keşfedilip, doğru kullanılıp, bozulmaktan kurtarılmaya ihtiyacı vardır.

Şefkat hissine bağlı olarak gelişen bazı seciyeler mevcuttur. Meselâ fedakârlık, affetmek, sabır, muhabbet, hürmet gibi. Bu seciyelerin ölçülü olması temelde şefkat hissinin ölçüsüyle, dengesiyle alâkalıdır. İşte bu açıdan bakıldığında şefkat ve buna bağlı gelişen seciyeleri bozulmaktan kurtarmanın çaresi, insanı maddî ve manevî sağlıklılık hâlini bozmadan inkişaf ettirmenin yolu, dini terbiyedir. Bediüzzaman, Yirmi Dördüncü Söz’de bu konuyla ilgili şu tesbiti yapar: “Bu ulvî hisleri bozulmaktan kurtarmanın çare-i yegânesi daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyedir.” Dünya ve ahiret saadetine sebep olacak bu ulvî seciyeler Allah’ın Rahim isminin tecellileridir. Allah’ın Rahmet tecellisi sayesinde insanın sınırsız ihtiyaçları karşılanmakta, ihtiyaç duyduğu rehberler olan peygamberler gönderilmekte bu rahmet tecellileriyle insan Allah’a dost ve ebedî hayata müştak olmaktadır.

Hâsılı, maddî manevî sağlıklılık hâli için, Rahmet tecellisi olan peygamber terbiyesinden geçmek, bu hislerin doğru kullanımını, onun örnek hayatından öğrenerek uygulamak gerekecektir. Aksi halde, ahireti kazanmaya vesile olan bu hisleri dengeyi bozarak, sadece dünyaya hasretmek dünyayı da kaybettirecektir.

Not: Geçtiğimiz hafta sonu eşimle birlikte Afyonkarahisarlı Nur Talebelerinin arasındaydık. Eşim, “Risâle-i Nur’da Manevî Hastalıklar ve Tedavi Önerileri” seminerini erkeklerle paylaştı. Biz de, “Risâle-i Nur’da Mutlu Aile Modeli” seminer çalışmasını hanımlarla paylaştık. Hanım Nur kahramanlarıyla tanışma ve Risâle-i Nur’la beslenmiş şefkat örnekleriyle bolca karşılaştık. Risâle-i Nur’da Mutlu Aile Modeli’nin temelinde yine şefkat açılımı kendini gösteriyordu. Bu iki günlük yoğun hafta sonu seminer programı çerçevesinde yüksek şefkat yansımalarını aldığımız abla ve kardeşlerimizden Risâle-i Nurlardaki hakikatlerin davranışlara yansımış derslerini almış olarak döndük. Her program, herkes için içinde yeni yeni mânevî hediye paketleri saklıyordu.

Medresetü’z-Zehra’nın Afyon şubesinde, hanım talebe-i ulûm arasında, çalıştığımız dersimizi paylaştık ve müzakereler yaptık. İlme Hizmet Vakfı’nın değerli hanım yöneticilerine teşekkür eder, duâlarını beklediğimizi belirtmek isterim. (Y.Y.)




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

*************************************************************************************************************************

17.04.2010

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

Paradokslar…


A+ | A-

“Anayasa paketi” tartışmaları, Başbakan Erdoğan’ın son Amerika temaslarının paradoksların âdeta üzerini örttü.

Erdoğan’ın başbaşa görüşme sonrası “soykırım” kelimesini kullanmayacağını inandığını” duyurduğu Obama’nın “24 Nisan’da neyi söyleyeceğini merak etmediğini” ve “Mevlâ görelim neyler…” mısraıyla geçiştirmesi, “anlamlı” bulundu.

Nitekim peşinden Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, “45 dakikalık çok samimî görüşme”de Obama’nın Erdoğan’ı Ermenistan’ın Karabağ işgaline hiçbir atıfta bulunmayan “Ermeni protokolleri’nin onaylanması için ‘teşvik’ ettiği” belirtildi. Böylece Ankara’nın “Karabağ konusu”nu gündem dışı bırakmasını telkin ettiği resmen açığa çıktı.

Ancak Obama’nın Erdoğan’a telkinleri bununla kalmadı. Amerikan Dışişleri Bakanı Clinton’la Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Kafkasya ve Ortadoğu ile ilgili “ortak çalışmaları sürdürdüğü”; ABD’nin Türkiye’yi İran’ın “nükleer programı” konusunda yaptırımlara “ikna” etmeye çalıştığı resmen belirtildi.

Başbakan, Türkiye’nin İran’la yüzyıllara dayalı inanç birliğini, dostluk ve komşuluğunu hatırlatıp “İran’a yaptırıma destek vermeyeceğiz” diyor. Diplomatik çözüm “yaptırımsız plân” öneriyor.

Ancak İsrail’in dayatmalarıyla İran’a ekonomik ve askerî yaptırımları temel politikasının başına koyan Obama yönetiminin, “İran’a karşı yeni yaptırımlarda Türkiye’nin desteğine inandığı” haberleri Amerikan ve Batı medyasında peşpeşe çıkıyor. Clinton’nun, “Davutoğlu ile her gün çalışıyoruz ve ilerleme kaydediyoruz” ifâdesi, bunun göstergesi…

TÜRKİYE “SİSTEM”İN İÇİNDE…

Bu meyanda her fırsatta İran’a karşı İsrail’i gündeme getiren Başbakan yerden göğe kadar haklı.

Defalarca Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun denetiminden temiz çıkan ve sırf barışçıl amaçlı nükleer enerji üretimine çalışan İran’a “yaptırım”a kalkışan ABD ve Batılı savaş ve işgal ortaklarının dikkatinin İsrail’in nükleer silâhlarına çekilmesi, isâbetli bir tesbit.

ABD ve işgalci müttefiklerinin, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na üye olan ve nükleer silâhlarının yayılmasının önlenmesini öngören NPT’yi tanımayan İsrail’i bütün dünyanın gözü önünde “muâf” tutmalarına karşılık sürekli İran’ı ileri sürmeleri, yaman bir çelişki. İsrail’in yüzlerce nükleer silâh başlıklı füzesini görmezden gelip, İran’ın salt “nükleer enerji edinme hakkı”nı “tehdit unsuru” sayma propagandaları, tam bir çifte standart…

Ne var ki bu çelişkiyi nazara veren Erdoğan ve hükûmeti de bir başka açıdan aynı tenâkuza düşüyor. Zira ABD ve ortaklarının İran ve İsrail ikileminde ikiyüzlü politikalarını deşifre eden Erdoğan, Irak’ta ve Afganistan’da aynı sistem içinde yer alıyor.

İsrail’in Gazze saldırısında fosfor bombalarıyla acımasızca çoğu çocuk, kadın ve yaşlı binbeşyüz mâsum insanı katledip beşbinini yaralamasını kınayan Erdoğan, işgal yüzünden Irak’ta gün aşırı yine çoğu çocuk, kadın ve yaşlı onlarca-yüzlerce sivilin bombalarla, saldırılarla öldürülmesini tek kelimeyle kınamıyor.

Keza Kerkük’ün statüsünün tahribi ve terör örgütünün himâyesi gibi Türkiye’nin “kırmızı çizgileri”nin çiğnenmesine, askerinin başına çuval geçirilmesine sessiz kalıyor.

Yine yedi yıldır süregelen ABD’nin Irak işgalinde iki milyon Irak’lı öldürüldü. Afganistan’da yüzbinlerce Afgan katledildi. Müslüman komşu İran’a “ekonomik ambargo” ve “yaptırımlar”a karşı çıkan Başbakan ve siyasî iktidarı, ne garip ki Türkiye ile ortak inanç, kültür ve tarihî bağları bulunan Müslüman komşu Irak’ta ve Afganistan’da sürdürülen sistemli soykırıma ve katliâma karşı kayıtsız. Hiçbir tepki vermiyor.

İNCİRLİK’TEKİ AMERİKAN

NÜKLEER VARLIĞI!

Bu arada milyonlarca sivilin evlerinden edilip perişan edilmesini, ülkelerin resmen çökertilmesini “mesele” etmiyor. Dahası AKP hükûmeti, çıkardığı “destek hamûlesi”yle mâlûm “tezkere”ye izin vermeyen Meclis’i by pass ederek Irak’ta Amerikan işgaline destek veriyor. Başta İncirlik Üssü olmak üzere havaalanlarını ve limanlarını işgalcilerin her türlü lojistik desteğine, silâh, mühimmat ve savaş malzemesinin nakil ve dağıtımına açmış.

Millî Savunma Bakanı, bundan dört yıl önce, İncirlik’ten havalanan Amerikan savaş uçaklarının Irak üzerine 3995 sorti yaptığını ve “tezkere”nin açığını telâfi ettiklerini ikrar etmişti. Sorti sayısı iki katına çıkmış. İncirlik’ten kalkan Amerikan savaş uçakları, Irak şehir ve köyleri üzerine düzenlediği sortilerde Iraklı çocukları, sivilleri katletmeye devam ediyor.

İşin ilginç yanı, bu dönemde İsrail’in nükleer silâhlarını dile getiren Ankara, İncirlik’teki Amerikan nükleer varlığını sözkonusu etmiyor, gözardı ediyor.

Neticede Afganistan’da cepheye sürülen Türk askeri Amerikan hegemonya ve çıkarlarını koruyor. Daha ABD’den “resmî talep” gelmeden AKP hükûmeti Afganistan’da conilere kalkan edilen Mehmetçiğin sayısını iki katına çıkarıyor.

AKP’li Dışişleri Bakanları, Türkiye’nin bölgede ABD ile aynı “vizyonu” paylaştığını, Irak ve Afganistan dahil bölgede çıkarlarının ve politikalarının tam bir uyum içinde olduğunu yüksünmeden belirtiyorlar.

Türkiye, Müslüman komşu Irak’ta ve İstiklâl Savaşına destek veren Afganistan’da işgalcilerin yanında, Amerikan küresel emperyal savaşının ortağı oluyor…

Ankara’nın İsrail’e karşı İran, Irak, Afganistan paradoksu devam ediyor…




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

*************************************************************************************************************************

17.04.2010

E-Posta: [email protected]



Mehmet KARA

Muhalefet boşluğu ya da alternatifsizlik


A+ | A-

Anayasa değişikliği teklifinin TBMM Anayasa Komisyonunda kabul edilmesinin ardından teklif önümüzdeki Pazartesi gününden itibaren Genel Kurul’da görüşülmeye başlanacak. 1982 Anayasasına yeni bir yama daha atılacak atılmasına da siyasetteki çekişme yine meseleyi başka taraflara götürdü. Her zaman ki gibi yine bir kavga konusu ortaya çıktı.

Bu vesile ile iktidar-muhalefet çekişmesinden Türkiye’de birçok konunun yapılamadığı konusunu ele almak istiyoruz. Öncelikle şunu söyleyelim. Türkiye’de ciddî bir muhalefet eksikliği her geçen gün daha fazla kendisini hissettiriyor. Bu görüş, sadece bizim görüşümüz değil, bunu pek çok kişi dillendiriyor.

Demokrasinin vazgeçilmezlerinden birisi olan muhalefet, maalesef artık “muhalefetlik görevi”ni yapamıyor. Peki muhalefetin görevi nedir? İktidarın her yaptığına karşı olmak mıdır? Yoksa iktidarı yanlış yapmaktan döndürmek, milletin hayrına ve iyiliğine olan şeylerin yapılmasını sağlamak mıdır? Yani, yanlışa yanlış, doğruya doğru demek midir? Özellikle 2007 seçimlerinden bu yana muhalefet görevi konusunda yapılan sadece iktidarın her dediğine “olmaz” demek olarak uygulanıyor.

Bunun yanında bir de son yıllarda “siyasetteki kavga görüntüsü” millet tarafından tasvip edilmiyor. Karşılıklı ağır hakaretler millete de yansıyor. Bu kavga birçok alanda kutuplaşmalara sebep olurken, bunun neticesinde de köklü sorunlara çözüm üretilemiyor.

«««

İktidar söz verdiği ya da yapması gereken birçok işi sözle geçiştiriyor. Bir işe başlıyor, sonrasında yarım bırakıp başka işe girişiyor. Yeni ve sivil anayasa meselesinde, demokratik açılım konusunda hep bunları Türkiye yaşadı, yaşıyor.

Bunun karşısında da Meclis içindeki muhalefet de çözüm üretmiyor. Sadece iktidarın yanlışlarını gösteriyor, doğrusunu söylemiyor. “Bizi iktidara getirin biz iyisini yapalım” diyor.

Bu konuda pek çok örnek vermek mümkün. Bunun son örneğini AKP’nin hazırlayıp Meclis’e gönderdiği anayasa değişikliğinde de yaşıyoruz. Yine her zaman ki gibi, birinin “ak” dediğine diğeri “kara” diyor.

AKP’nin hazırladığı ilk taslak sivil toplum kuruluşları ile görüşmeden sonra genişletildi. Muhalefet bu aşamada da herhangi bir çözüm üretmedi. Birisi kapağını dahi açmadı, diğeri baştan “şimdi olmaz” dedi. “Bunlar halkın yararına değişiklikler değil. Gelin şöyle değiştirelim” diye parlamento içinde herhangi bir taslak gelmedi. Böyle olunca da teklifi getirenler eksiklerini, yanlışlarını ancak komisyonlarda gördüler. Başka eksiklikler varsa da genel kuruldaki görüşmelerde görebilecekler.

Sadece “istemezükle” ya da “önümüzdeki döneme bırakalım” demekle 12 Eylül ihtilâl anayasasının antidemokratik yapısı değiştirilmiş olmuyor, ömrü uzatılmış oluyor. Madem değiştirilmesi gerekiyor, imkân varken niye yapılmıyor, anlamak mümkün değil.

Halbuki muhalefetin, “Gelin siz yanlış yoldasınız. Şöyle yapalım, bunu şöyle değiştirelim ki, milletimizin hayrına olsun. Anayasa daha çok demokratik olsun, özgürlükler genişlesin” demesi gerekmez mi? Ancak, bunu söyleyecek şu anda Meclis’te bir partinin olmadığı görülüyor. İşte, bu yüzden de “muhalefet boşluğu var” diyoruz.

«««

Son tartışmalarda milletin gözünün önünde cereyan eden olaylara bakılırsa bu konuda ne kadar haklı olunduğu bir kez daha ortaya çıkar.

Baştan beri Anayasa değişikliğine karşı olan ve “bu hükümet anayasa değişikliği yapamaz” diyen Baykal, bir manevra yaparak ya da siyasî taktik geliştirerek, paketten üç maddeyi çıkartıp, diğer maddelerin referanduma gerek kalmadan çıkartılabileceğini, paketten çıkacak üç maddenin de millete götürülebileceğini söyledi. O sırada ABD’de olan Erdoğan, “Yasal zemini varsa buna varız” diyerek karşı atak yaptı.

Baykal bunun üzerine başka bir manevra yaptı, bu sefer o üç maddenin seçimden sonraya bırakılmasını istedi. Halbuki, Baykal bu teklifini sunduğu gün parti yetkilileri diğer partilerin kapısını çalıp, Baykal’ın birinci teklifini sundular.

Sonrasında ise, mesele başka boyutlara kaydı gitti. Erdoğan ABD’den dönerken, Baykal’a kapılarının açık olduğunu söylerken, iğnelemeyi de ihmal etmedi. “Baykal buyursun. Kamera getirmesin, gizli kameram yok, merak etmesin” dedi. Bunun üzerine Baykal, “Umarım Başbakan açtığı kapıyı kapatmayacaktır” diye tartışmayı sürdürdü. Erdoğan buna da cevap verdi, “Sulandıran bir yaklaşım” dedi. Baykal’da son noktayı koydu, “Başbakan oyun oynuyormuş, halka anlatacağız. Başbakan sınıfta kalmıştır…”

Böylece her iki taraf da uzlaşma arıyor görüntüsü verirken, sonrasında aslında uzlaşmaya değil, birbirlerini köşeye sıkıştırmaya çalıştıkları ortaya çıkmış oldu.

Şu anda görülen, yeni bir oyun oynanıyor, millet de bu oyunu seyrediyor. Böylesine ciddî bir meselede bile tansiyonu düşürmek, sağduyulu olmak, meseleyi çözmek yerine bir süredir oynanan oyun tekrar sahneleniyor. Uzlaşma ve diyalog ise hak getire…

Muhalefet noksanlığı ya da iktidar alternatifsizliği dediğimiz bu… Ciddî bir muhalefete her zamankinden çok ihtiyaç var. Haksız mıyız?




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

*************************************************************************************************************************

17.04.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Millet unutmaz


A+ | A-

Geçen hafta bir vesile ile Rize’ye gitmemiz icap etti. İstanbul’dan başlayan yolculuğumuz ‘özel taksi’ ile gerçekleştiği için hem yol, hem de güzergâh üzerindeki il ve ilçelerde meydana gelen değişiklikleri kısmen de olsa görme imkânımız oldu.

Hemen ifade edelim ki, geçen yıllara nisbetle ‘yol’larda iyileşmeler var. Fakat her zaman olduğu gibi bazı küçük ‘hata’lar yolculuğu çileli hale getiriyor. Bu bakımdan, ‘hata’ları yerinde görmek için Türkiye’yi ‘idare edenler’in zaman zaman kara yolu ile seyahat etmesinde fayda var.

Samsun’dan başlayan ve Hopa’ya kadar devam eden ‘Karadeniz Sahil Yolu’ndaki çalışmalar da büyük ölçüde tamamlanmış. Açılan tüneller ve yapılan ‘köprüyol/viyadük’lerle; deniz mavisi ve fındık/çay yeşili arasında ilerleyen yolda seyahat etmek mümkün.

Bu ve benzeri yollarda seyahat eden sürücülerin haklı bir şikâyeti var: Bölünmüş olan bu yollar, neredeyse otoban kadar güvenli olduğu halde hız sınırının düşük olması garip karşılanıyor. Gerçi bu yollarda uygulanacak hız sınırının yükseltilmesi ile ilgili teklifler TBMM’de kabul görmüş durumda, ama uygulama henüz başlamış değil. Meselâ, Trabzon sahil yolundaki ışıklı yol üstü levhalarında “azamî hız sınırı 65 km” ikazları yapılıyor. Bu ikazları okuyup da şaşmamak mümkün mü? Bir uygulama yapılması isteniyorsa bu makul, uyulabilir bir talep olması lâzım. Herkes biliyor ki o yolda seyahat eden araçların bu kurala uyması kolay değil. Çünkü bahsettiğimiz yolun ‘otoban’dan bir farkı yok. (Gerçi ‘sahil yolu’ bu noktadan sonra ‘şehir içi’ne giriyor, belki de ikazlar bunun için yapılmış. Fakat levhalara bakıp bunu anlamak kolay değil.)

Tabiî ki araçların makul bir hız sınırıyla seyretmesi gerekir. İtiraz edilen nokta, ‘alkollü araç kullanan’lara bile kısmen müsamaha gösterilirken ‘hız limitini aştığı’ için sürücülere yüksek miktarlarda ‘para cezası’ verilmesidir.

Kısa süren ‘sıla-i rahim’ günlerinde bir nokta daha dikkatimiz çekti: Milletimiz, inançlarına saygı gösteren; devleti ve milleti için çalışan, kendisi gibi düşünen ve yaşayan siyasetçileri de unutmuyor. Aradan yıllar geçtiği halde merhum Adnan Menderes için hâlâ duâlar okunduğuna şahit olmak bizi böyle düşündürdü. Yaşı 90’ı aşmış, “Topalın İsmail” ünvanıyla bilinen ve Çayeli’nde ikamet eden İsmail Amca, “Menderes’li yıllar”ı anlatırken, “Demokrat Parti ile Türkiye’ye güneş doğdu. ‘Tek Parti’ devrinde hiçbir şeyimiz yoktu. Para yoktu, yiyecek yoktu. Ayağımızda çarık bile olmazdı. Köyden Çayeli’ne yürüyerek inerdik ve Çayeli’ne yaklaştığımızda yoldaki ‘çarık yamaları’nı toplardık, daha sonra kendi çarıklarımızı yamamak için... Jandarma baskısından ve korkusundan Kur’ân okuyamazdık. Kur’ân okuyanı yakaladıklarında karakollara götürür, sopa atarlardı” diyordu heyecanla... Menderes ismini anarken ise “Allah ondan razı olsun” diye duâ etmeyi de ihmal etmiyordu.

Evet, milletimiz inancına saygı gösteren ve kendisini ‘insan’ yerine koyan yöneticileri unutmuyor. Tabiî ki fenalık edenleri de unutmuyor. Türkiye’yi idare edenler, hangi cenahta yer almak istiyorlarsa ona göre davransalar iyi ederler...




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

*************************************************************************************************************************

17.04.2010

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

Paket soruları


A+ | A-

Anayasa Komisyonundan geçip Meclis Genel Kuruluna intikal eden mini pakette yüksek yargı organlarınca dile getirilip Cumhurbaşkanının tavassutuyla iktidar partisine iletildiği ve büyük ölçüde dikkate alındığı söylenen değişiklikler, nihaî sonucu nasıl etkiler?

Yani, paket iptal talebiyle Anayasa Mahkemesine götürüldüğü takdirde red kararı çıkar mı?

Paketi yetersiz de olsa olumlu bir adım olarak görüp destekleyen hukukçuların “HSYK’ya üye seçiminde TBMM niye devredışı?” sualiyle ifade ettikleri eleştiriye, “HSYK üyelerini Meclise seçtirmeyin dedim” diyen Gül’ün cevabı ne olur?

Keza, aynı hukukçular “Askerî Yargıtay ve Askerî Yüksek İdare Mahkemesi tamamen kalkmadan bu alanda reform yapılmış olmaz” derken, bunun hiç telâffuz edilmemesi, dahası yine Gül’ün tavsiyesiyle AYM’de Askerî Yargıtay’a da bir kontenjan tahsisi hangi gerekçeyle açıklanır?

“Sorumsuz” Cumhurbaşkanının mevcut haliyle zaten fazla olduğundan şikâyet edilen yetkilerini özellikle yüksek yargı atamalarında daha da arttıracak değişiklikler pratikte neler getirir?

Paketin askerle ilgili maddeleri komisyonda görüşülürken Genelkurmay’ın talepleri doğrultusunda yapılan değişiklikler ne anlama geliyor?

Genelkurmay Başkanıyla kuvvet komutanlarının Yüce Divanda yargılanmasına dair düzenlemeyle, komutanların Meclis Başkanı, Başbakan ve Bakanlarla aynı statüye yükseltildiği noktasındaki itiraz ve eleştiriler niye kaale alınmadı?

Komisyonda yapılan değişikliklerden sonra paket ne getiriyor, ne götürüyor? Genel Kurul aşamasında da değişiklikler söz konusu olur mu?

AYM, HSYK ve parti kapatmaya dair üç madde için evvelâ Gül’e çağrı yapıp “Sadece bunları referanduma götüreceğini açıklasın, diğer maddeleri destekleyelim” diyen ve ardından bunların askıya alınıp seçim sonrasına ertelenmesini isteyen CHP’nin teklifini AKP’nin reddi ne getirir?

Peki, paketi bölerek ayrı ayrı oylama cihetine gidilir mi? Böyle yapılırsa nasıl bir sonuç ortaya çıkar? Mecliste yapılacak gizli oylamada hangi parti ne kadar fire verir? Kabul oyları referandum için asgarî sayı olan 330’un üzerine çıkabilir mi?

Çıkar ve ardından Gül paketi onaylayıp Resmî Gazete’de yayınlatırsa, akabinde CHP, itiraz ettiği maddeler için, şimdiden koyduğu muhalefet şerhindeki “değişmez maddelere aykırılık” gerekçesiyle bir kez daha AYM yolunu tutar mı?

Tutarsa, bu başvuru referandum yolunu keser mi? Yani, paket için nihaî kararı halkın vermesi, AYM kararıyla engellenir mi? O noktada, “Paketle ilgili yasal süreç tamamlanmadan, yani referandum yapılmadan iptal dâvâsı da açılamaz” diyen görüş mü esas alınır, yoksa “Resmî Gazete’de yayınlanması yeterli” denilerek CHP başvurusunun önünü açacak bir yorum mu yapılır?

İkinci şıkkın geçerli olması halinde gündeme gelmesi kesin görünen erken seçimin ana tema’sı “yeni bir anayasanın kaçınılmazlığı” olur mu?

Bu konuya bina edilecek bir kampanyada partiler nasıl bir tavır alırlar? 2002 seçimi öncesinde de halktan “tek başına anayasayı değiştirebileceği” bir güç vermesini isteyip, buna çok yakın bir Meclis çoğunluğunu elde ettikten sonra bir ara transferlerle o sayıyı da yakalayan, ama ne o zaman, ne de oy oranını mâlûm sebeplerle arttırarak çıktığı 22 Temmuz seçiminden sonra “yeni anayasa” taahhüdünü yerine getirmeyen AKP, aynı vaadlerle bir kez daha seçmenin önüne çıkıp destek talep ederse ne ölçüde karşılık bulur?

Ve diğer partiler bu konuda nasıl bir tavır alır?

Bunlar, şu haliyle köklü bir anayasa reformu beklentisini karşılamaktan çok uzak olan, ancak buna rağmen statüko bekçilerini direniş hattında sıkı bir mevzîlenme pozisyonuna iterek, “İsa’ya da, Musa’ya da yaranamama” meselinin ilginç bir örneğini teşkil eden paketin gündeme getirdiği suallerden bazıları. Cevabı halen belirsiz olan daha birçok soru var. Ve cevapları, önümüzdeki süreçte yaşanacak gelişmeler verecek.

Neticeleri hayırlı olur inşaallah...




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

*************************************************************************************************************************

17.04.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Yeni Asya Gazetesi - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat-Promosyon - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım