25 Ağustos 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Sami CEBECİ

Güneş sistemi


A+ | A-

Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır” hadis-i şerifi çerçevesinde tefekkürî yazılar yazmaya devam ediyoruz. Cenâb-ı Hak da “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik..” (Kaf Sûresi âyet: 6) ferman etmekle, kudret ve azametinin en büyük delillerinden olan gökler âlemine ibret nazarıyla bakmamızı istemektedir.

Kâinatta var olduğu tahmin edilen yüz milyar galaksiden sadece birisi olan Samanyolu Galaksisinin uzunluğu yüz bin ışık yılı, eni ise, elli bin ışık yılı olarak hesaplanmıştır. Spiral bir galaksi olan Samanyolu içinde bir santimetrekarelik yer işgal ettiği resimlerde görülen Güneş Sisteminin çapı otuz ışık yılı olduğu kabul edilmektedir. Galaksimizde dört yüz milyar yıldız olduğu sanılmaktadır.

Sonsuz bir kudretin sahibi olan Yüce Allah (cc), cin ve insanların imtihanına sahne olması için, uçsuz bucaksız kâinat içinde güneş sistemini, sistem içinde de dünyamızı seçmiştir. Bildiğimiz türden hayat yalnızca dünyamızda vardır. Allah (cc), dünya dışındaki bütün âlemleri, melâike ve ruhâniler denilen canlı, akıllı ve şuurlu varlıklarla şenlendirmiş, yıldızları onlara seyyar saraylar yapmıştır. Onlar dahi, insanlar gibi kâinat sarayının seyircileri ve bu kâinat kitabının hayretle temâşa eden mütalâacılarıdır.

Güneşin kütlesi, sistemin toplam kütlesinin yüzde doksan dokuzunu teşkil eder. Geri kalan bütün gezegenler ve uyduları yüzde bire tekâbül eder. Güneş kendi ekseni etrafında saatte 70.000 km hızla döner. Dünya günüyle bir dönüşünü 25 günde tamamlar. Bu dehşetli süper dönüşten meydana gelen hareketten hararet, hararetten kuvvet, kuvvetten de cazibe denilen muazzam bir çekim gücü ortaya çıkar. İşte bu çekim gücü kanunudur ki; Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve Plüton olarak sıralanan gezegen yıldızları ve uydularını tutar ve onların fezâya fırlayıp kaçmalarını önler. Gezegen yıldızların da belli matematiksel hesaplara göre baş döndürücü hızlarla yörüngelerinde dönmelerinden meydana gelen merkez kaç kuvvetleri, onların güneş tarafından kendine çekilmesini engeller. Yüce Yaratıcı çok ince hesaplarla mükemmel bir denge ve âhenk kurmuş. Bu mânâyı Bediüzzaman şöyle tasvir eder: “Güneş, nurânî bir ağaçtır; seyyareler onun müteharrik meyveleri. Ağaçların hilâfına olarak güneş silkinir, tâ o meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar.” (Sözler, s. 636)

Genel bilgi çerçevesinde bakıldığı zaman, güneşe en yakın gezegen yıldız Merkür’dür. Güneşe uzaklığı 58 milyon kilometredir. Ekseni etrafında bir dönüşü 58 günde, güneş etrafındaki dönüşünü de 88 günde tamamlar. Yörünge üzerindeki dönüş hızı saatte 35 bin kilometredir. Aşırı sıcak olan gezegenin uydusu yoktur.

Çoban yıldızı, Akşam yıldızı, Sabah yıldızı gibi isimlerle anılan Venüs en parlak yıldızdır. Güneşe olan mesafesi 108,4 milyon kilometredir. Yörüngedeki dönüşünü 225 günde tamamlar. Bütün gezegen yıldızlar soldan sağa doğru hareket ettiği halde, Venüs sağdan sola doğru hareket eder. Doğudan batıya döndüğü için de güneş orada hep batıdan doğar.

Dünya, canlıların yaşamasına elverişli tek gezegendir. Güneşe olan uzaklığı 149,5 milyon kilometredir. Tek uydusu Ay’dır.

Mars gezegeni, güneşe 208 milyon kilometre mesafededir. Güneş etrafını 687 günde döner. Yani bir yılı, 1 yıl 322 gündür. İki uydusu vardır. Son yapılan çalışmalarda, sanılanın aksine dünyadaki gibi bir hayat olmadığı anlaşılmıştır. Mars ile Jüpiter arasında on binlerce astroid olduğu biliniyor.

Beşinci sıradaki gezegen Jüpiter’dir. Dünyadan 310 kat daha büyüktür, 12 uydusu vardır. Ekseni üzerindeki dönüşünü 10 saatte tamamlar. Güneş etrafındaki dönüşünü ise bize göre 12 yılda ancak bitirir.

Satürn gezegeni, 1,4 milyar kilometre mesafeye yerleştirilmiştir. Yörünge dönüşünü 29,4 yılda tamamlar. 10 uydusu vardır. Etrafını çevreleyen halkalarıyla ayrı bir güzelliğe sahiptir.

Uranüs gezegeninin güneşe uzaklığı 2,8 milyar kilometredir. 84 yılda dönüşünü tamamlar. Ekseni etrafındaki dönüşünü 11 saatte bitirir. 6 uydusu vardır.

Neptün, 4,5 milyar kilometre uzaklıktadır. Ekseni etrafındaki dönüşünü 17,5 saatte, yörünge dönüşünü de 164 yılda tamamlar. 2 büyük uydusu vardır.

Plüton güneşe en uzak gezegendir. 6 milyar kilometre uzaklıktadır. Uydusu yoktur. Ekseni üzerindeki dönüşü, bize göre 6 gün 9 saatte, yörünge dönüşünü de 248 yılda ancak tamamlar. Dünya dışındaki bütün gezegenlerin sıcaklıkları 400 santigrat dereceden, -200 derecelere kadar değişmektedir. Atmosferleri de canlıların yaşamasına müsait değildir. Her birisi çok ince matematiksel hesaplarla yörüngesine yerleştirilen ve dönüş hızları da ona göre plânlanan bu muazzam sistem, o sistemi kuran ve o nizamı tanzim eden Sani-i Zülcelâl’i akıl gözüne gösteriyor.

Kur’ân gözlüğüyle semâvât âlemini rasat eden ve on iki gezegen yıldızdan bahseden Bediüzzaman der: “O camid cirimleri, o şuursuz büyük kütleleri nihayet derecede intizam ve mizan-ı hikmet içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesafelerde, muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek ne derece bir kudreti ve bir hikmeti ispat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre miktar tesâdüf karışsa öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak.” (Sözler, s. 1096)

Evet atomlardaki düzenden güneş sistemine, galaksilerden topyekûn kâinata kadar, en küçükten en büyüğe bütün varlıklardaki nizam, mizan, kurulmuş düzen ve sistemler, o Yüce Yaratıcı’dan haber veriyor ve O’nun varlık ve birliğini ispat ediyor. Ne mutlu O’na iman edebilenlere!..

25.08.2010

E-Posta: [email protected]



Banu YAŞAR

Ölüm oyunu


A+ | A-

- Bir terapi öyküsü -

“Babamla oyun oynamayı çok severdim. En çok da ölüm oyununu… Ben silâhımı alır ve seni vurdum baba, bam bam diye bağırırdım. O da yere düşer, hareket etmeden ölmüş gibi yapardı. Sonra kalkıp beni gıdıklardı, güldürürdü. Daha sonra o beni vurmuş gibi yapardı, ben de kendimi yere atardım. Sanki vurulmuş gibi, sesimi çıkarmadan yere uzanırdım. Ama bu sefer öyle olmadı. Babam kalkmadı. Öyle uzun yattı ki yerde, hiç kalkmadı. Baba, diye seslendim, hadi oyun bitti, sıra bende dedim ama, beni duymadı sanki.”

“Eşimle geç yaşta evlendik, dolayısıyla geç çocuk sahibi olduk. O doğduktan sonra hayatımız renklendi, her şeyin tadı değişti sanki. Eşim oğlumuzla oynamayı çok severdi. Ben işteyken onunla eşim ilgilenirdi. Bir güvercin ailesi gibi nöbetleşe büyüttük onu. Anaokuluna başladıktan sonra daha da açıldı oğlum, kendini daha güzel ifade eder oldu. Babasıyla okulda öğrendiği oyunları oynamaktan zevk alırdı. Ayrıca kendi aralarında ürettikleri bir oyun daha vardı. Ölüm oyunu… Birbirlerini vurmuş gibi yapıp, ölmüş taklidi yaparlardı…

Benim işte olduğum bir gün eşim ve oğlum evdeydi. Bıraktığımda birlikte oyun oynuyorlardı. O gün işe giderken içimde müthiş bir sıkıntı vardı. Sebebini anlamadığım bu duygu kalbimde daha da yoğunlaştı. Evi aramak istedim. Telefonu beş yaşındaki oğlum açtı. Anne biz ölüm oyunu oynuyoruz ama babam kalkmıyor. Uyudu galiba… Sıra bende ama babam oynamıyor, diye söyleyince bir şeylerin yolunda gitmediğini anladım… Hemen eve koştum… Eşim hareketsiz bir şekilde yatıyordu. Bu sefer oyun uzun sürmüştü… Oğlum hâlâ oyun devam ediyor zannediyordu. Sanki eşim onu bu oyunla hazırlamıştı ölümün ani ve acı haline… Bir oyunun içinde aramızdan ayrılıp gitmişti... Ambulans çağırdım ve eşimi hastaneye kaldırdık. Çoktan hayatını kaybetmişti. Yapılacak bir şey kalmamıştı. Oğluma o an söyleyemedim. O da sanki anlamış gibi hiç soru sormadı. Ona nasıl anlatacaktım babasının artık yanımızda olamayacağını, artık onunla oynamayacağını…”

“Son günlerde çok sessizdi. Okulda arkadaşlarıyla konuşmuyor, oyun oynamak istemiyordu. Eskiden ‘öğretmenim’ diye koşar sarılırdı, ama şimdi donuk bakışlarla bana bakıyordu. Onun bu hali beni öyle üzüyordu ki, yüzüne baktıkça, çaresizliğin dibini yaşıyordum. Ölümü ben anlayabilmiş miydim ki, ona anlatabileyim, ben acı duyarken, onun acısını nasıl dindirecektim… Hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim kendimi… Ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Sadece onun yanında ve yakınında olduğumu hissettirmeye çalışıyordum.

Sınıf içinde sadece resim yapmak istiyordu… Sürekli çizip boyarken rahatladığını hissediyordum. Diğer oyunlara katılmak istemiyordu. Duygusal bir tepkisi de yoktu. Belki ağlasa rahatlayacak diye düşünüyordum ama onu da yapmıyordu.

Sonra bir gün çocuklarla sohbet ederken, yanıma geldi ve ‘biliyor musun öğretmenim, benim babam öldü, ben bunu biliyorum.. Kimse bilmediğimi zannediyor ama ben biliyorum işte… o artık hiç gelmeyecek. Onu artık hiç göremeyeceğim’ diye konuşmaya başladı. Bir taraftan da ağlıyordu… Bunu duyan diğer arkadaşları yaşlarının üstünde bir olgunlukla onu teselli etmeye çalıştılar. Benim de dedem öldü, gibi kendi hayatlarından örneklerle sanki onu anladıklarını hissettirdiler. Onların bu hali beni öyle şaşırtmıştı ki, kendimi uzun süre toparlayamadım… Ona sıkıca sarıldım… Onu çok sevdiğimizi, çok üzüldüğünü anladığımızı ve her zaman yanında olacağımızı söyledim… İlk zamanlar buna alışmanın zor olacağını, babasını çok özleyeceğini ama zamanla bununla yaşamayı öğreneceğini de ekledim… Babasının onu her zaman çok sevdiğini, sevmeye de devam edeceğini, ölümün gerçekten bir kayıp olmadığını, onun şu an olduğu yerde iyi ve mutlu olduğunu, onunla konuşmak istediğinde dua etmesini söyledim…

Bu itiraf ediş, sonraki günlerde onun daha iyi olmasını sağladı. Yavaş yavaş oyunlara da katılmaya başladı. Yemek düzeni son günlerde eski haline döndü. Hâlâ arada durgunlaşıyor, hüzünleniyor. Böyle zamanlarda onunla konuşuyoruz. Babasını çok özlediğini, onunla oyun oynamayı çok istediğini anlatıyor. Ben ise onu dinliyor ve anladığımı hissettirmeye çalışıyorum… Biliyorum ki, ifade edilen duygu, ne kadar acı olsa da, yine de iyi geliyor. Ağrısı hafifliyor. Üstünü kapatmanın, bu konuda hiç konuşmamaya çalışmanın daha zarar verdiğini de biliyorum. Belki de özlemenin tek şifası da bu… Söyleyebilmek, ifade edebilmek…”

25.08.2010

E-Posta: [email protected]



H.İbrahim CAN

İsrail-Filistin doğrudan görüşmeleri başlarken!


A+ | A-

2008 yılından bu yana kesilen Filistin-İsrail doğrudan görüşmeleri gelecek yıl yeniden başlayacak. 1993 yılındaki Oslo Barış Anlaşmasından bu yana bir başlayıp bir duran görüşmelerde bu kez bir yıllık süre konulmuş. ABD’nin baskısıyla gelinen bu noktayı Ortadoğu Dörtlüsünün diğer tarafları AB, BM ve Rusya da onaylıyor.

“Temel sorunlar” bu bir yıl içinde görüşülüp karara bağlanacak. Bunlara Filistin devletinin sınırları, Kudüs’ün bölünmesi, Filistin’in silâhsızlandırılması ve mültecilerin yurtlarına dönüş hakkı dahil.

Buraya kadar her şey tamam.

Peki Netanyahu’ya güvenerek bu görüşmelere girilebilir mi?

Obama’ya söz verip peşinden Doğu Kudüs’te yeni yerleşim izni veren, Gazze’ye bütün uluslar arası savaş kurallarını ve insanî ilkeleri ihlâl ederek saldıran, halen de bu bölgeyi abluka altında tutan İsrail’e nasıl güvenecek Filistinliler?

Nitekim Filistin lideri Abbas da Netanyahu’nun güvenilmez bir müzakere ortağı olduğunu, bu yüzden teminat beklediklerini Amerikalılara iletti. Ancak bu konuda Obama’nın da yeterince etkin teminat olabileceğini söylemek güç. Durdurulmasını istediği Doğu Kudüs yerleşimleri konusunda geri adım atmasından bu yana çok vakit geçmedi.

Öte yandan Netanyahu görüşmeleri ancak önşartsız olması halinde kabul edeceğini açıkladı. Yani yerleşimlerin durdurulması sözkonusu değil. Zaten Batı Şeria’da kısmen durdurduğu yeni inşaatlar için verdiği süre de gelecek ay dolacak ve inşaatlar yeniden başlayacak.

Tarafları bu noktaya getirmek için haftalardır uğraşan tecrübeli arabulucu George Mitchell (İngiltere’de İRA ile yapılan barışın da mimarlarındandı) şu an Abbas’ı buna ikna ettiğine memnun. Ancak görüşmelerin üçüncü tarafı olması gereken Hamas, müzakerelerin tekrar başlatılmasının hiçbir yararının olmayacağı kanaatinde.

Onlarca yıldır İsrail aynı taktiği izliyor. Aşırı baskı altında kaldığında müzakerelere başlıyor. Ama bunu süre kazanmak için bir bahane olarak kullanıp, yine bildiğini okumaya, Filistin topraklarındaki işgalini kalıcı hale getirmek için yeni yerleşimler kurmaya, Filistin’i açık hapishaneye çeviren duvarları yükseltmeye devam ediyor.

İşte bu sebeple Filistin yönetimi bir yıllık sürede bir çözüm olmaması halinde tek taraflı olarak devletliğinin bütün unsurlarını kullanmaya başlayacağını ilân etti.

Maalesef gelinen noktaya sevinemiyoruz. Zira doğrudan görüşmelerde de hiçbir sonuca varılamayacağını, her şeyden önce Gazze’nin kontrolünü elinde bulunduran Hamas’ın yok sayıldığı bir çözümün nihaî olamayacağını biliyoruz. Daha önce defalarca belirttik şimdi tekrarlayacağız: Filistin sorununun çözümü için öncelikle el Fetih ile Hamas’ın birleştirilmesi, Filistin’in tek ses haline gelmesi gerek. Sonrasında İslâm âleminin tek ses halinde Filistin’in ardında durduğunu göstermesi önemli. Ancak o zaman İsrail, Filistin’i ciddiye alabilir. O zaman etrafındaki bütün komşularının sıcak nefesini ensesinde hissedip barışa yönelebilir. Bu noktaya gelinmesi ise—maalesef—uzak bir hayal gibi görünüyor.

Şu mübarek günlerde abluka altındaki Gazzeli masumlara duâ etmeyi ihmal etmeyelim. Bir aile için kurulmuş sofralarımızdakilerin Filistin ve Pakistan’da belki on ailenin bir ayda yediğine bedel olduğunu unutmayalım.

25.08.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Zor, ama müjdeli ölümler


A+ | A-

Beyza Mutlu: “Bundan iki hafta önce çok yakın bir arkadaşım barajda boğularak hayatını kaybetti. Cenazesinden bir gün sonra bir arkadaşım onunla algılarıyla konuştuğunu söyledi. Bu ne demektir? Böyle bir şey olabilir mi? Selâm verdiğinde cevabı geliyormuş gibi hissediyormuş.”

Öncelikle arkadaşınıza Allah’tan rahmetler diliyor ve size taziyetlerimi sunuyorum.

Adına berzah ya da kabir âlemi veya ahiret dediğimiz ölüm ötesi âlem, bize çok uzakta bir yerlerde değil. Bize yakın, oldukça yakın. Peygamber Efendimiz (asm) buyuruyor ki: “Cennet size ayakkabınızın tasmasından daha yakındır. Cehennem de yakındır!”1 Bediüzzaman Hazretleri de “Şu âlem-i maddiyât ve şehâdet, âlem-i melekût ve ervâh üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir” diyerek gördüğümüz âlem ile göremediğimiz ahiret âlemleri arasında ince ve şeffaf bir perdenin olduğuna işaret eder.

Keza tabutuna konmuş, kabre doğru götürülen ölmüş bir kimseden sesler, sitayişler, serzenişler geldiği bildiriliyor. Biz işitmiyoruz. Ama işitmiyor oluşumuz, bu seslerin ve sitayişlerin olmadığı mânâsına gelmiyor. Peygamber Efendimiz (asm) buyuruyor ki: “Cenaze tabutuna konulup insanlar onu omuzlarına yüklendiklerinde, iyi bir kimse ise, ‘Beni mekânıma çabuk ulaştırın! Beni mekânıma çabuk ulaştırın!’ der. Cenaze iyi bir kimse değilse, ‘Vah bana! Bırakın beni! Beni nereye götürüyorsunuz?’ diye feryat eder. İnsandan başka her şey onun bu feryadını işitir. İnsan bu feryadı işitecek olsaydı düşüp bayılırdı!”2

Bediüzzaman hazretleri, ölenlerin ruhlarıyla aramızda muhtelif şekillerde münasebetler geliştirdiğimizi, manevi hediyelerimizin onlara gittiğini, onların nurani feyizlerinin de bizlere geldiğini bildiriyor.3

Bu temel bilgilerden anlıyoruz ki, ölen dostlarımızla aramızda her şey bitmiş olmuyor. Manevi bir iletişim ağı bizi onlara, onları bize ulaştırıyor. Bizim duamızı onlara götüren, onların feyizlerini bize getiren manevi bir radyo ağı aramızda bulunuyor. Bu ağı bazen çok canlı hissedebiliriz. Bazen hislerimiz, bazen rüyalarımız, bazen yakaza hallerimiz bizden onlara, onlardan bize haberler getirip götürür. Bazen ve genelde duyarsız kaldığımızda ise hiçbir şey hissetmeyiz. Hissetmemiz, ölen kişinin ruhen canlılığının ve şuurunun devam ettiğinin, ölüm ötesi âlemin bir canlılık ve şuur âlemi olduğunun ayrı bir göstergesidir.

***

Fatoş Kılıç: “Yanarak veya boğularak ölen çocuklar anne-babasına ahirette şefaatçi olamaz diyorlar. Benim kardeşim iki yaşında iken kuyuya düşerek vefat etti. Durumu nedir? Anne babasına şefaatçi olmayacak mı?”

Kardeşinize Allah’tan rahmetler diliyor ve size taziyetlerimi sunuyorum.

İslâm kaynaklarında bu böyle geçmez. İslam kaynaklarında ölen çocuklar zaten sorgusuz sualsiz cennettedirler ve bu çocuklar için, anne ve babalarına şefaatçi olabilme müjdesi verilmiştir. Peygamber Efendimiz (asm) buyuruyor ki: “Ergenliğe ulaşmadan ölen çocuklar, Cennette çok canlıdırlar, hareketli balık gibidirler. Onlar anne ve babasını karşılar, elbisesinden tutar, Allah kendisiyle birlikte anne ve babasını da Cennete koyuncaya kadar bırakmaz.”4

Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, ahirette çocukların böylesine sevimli ve şefaat eder bir halde anne ve babalarını karşılamalarının temelinde, elbette, onları Allah’ın bir meyvesi bilmek, Allah onları aldığı zaman arkalarından isyana düşmemek ve Allah’ın hükmüne teslim olmak, sabır içinde şükretmek, verenin de, alanın da Allah olduğunu bilmek, onları bir hediye ve emanet olarak kabul etmek ve Allah alırken de, yani onları mezara koyarken de onları mezara değil, Allah’ın rahmetine teslim ettiğini bilmek inançları vardır. Bu inanç ve anlayışlar tevhid inancının gerekleridir. Aynı zamanda en acılı bir olayda kişiye dayanma gücü veren şey de, Allah’a dayanmak ve Allah’a iman etmiş olmaktır.

Anlaşılıyor ki, çocukları ölen anne ve babalar bu tevhid inancını gösterdikleri ve isyan etmeyerek Allah’ın emrine ve takdirine teslim oldukları takdirde âhirette inşâallah çocukları onlar için bir kurtuluş vesilesi olacak ve çocuklarına Cennette de ebediyen kavuşacaklardır.

***

Elanur Bahçe: “Diyelim ki benim takılarım 5 bin tl tutuyor. Zekâtı nasıl hesaplayacağım? Bir de, asgari ücretle çalışan bir işçinin aldığı maaşın zekâtı olur mu?

1- Beş bin lira üzerinden hesaplama yaparsak, yüzde 2,5 (kırkta bir oluyor) oranından: 125 tl yıllık zekât tutarınız var. Bunu durumunuza göre bir iki taksite bölüp ödeyebilirsiniz.

2-Asgari ücretle çalışan birisi yıl sonunda elinde para kalmıyorsa ona zekât farz değildir. Elinde para kalıyor ve bu para 80 gram altını aşıyorsa buna zekât düşer.

***

İstanbul Maltepe’den Cem Gür: “Altmış bir günlük kefaret orucu ardı ardına mı yoksa araya birer gün koyarak mı tutulması gerekir. Bir de kefaret orucu tutmadan yerine bir başka şey yapılabilir mi?”

1-Kefaret orucu ardı ardına ve araya gün koymadan tutulur. Hatta bayrama rast gelse de ara verilmez. Bunun için baştan hesap edip bayrama rast getirmemek lâzım.

2-Kefaret orucunu tutmaya sıhhatimiz elverişli değilse ve iyileşme ümidimiz de yoksa her günü için bir fidye verebiliriz.

Dipnotlar:

1- Riyazu’s-Salihin, 53-3/445; 2- Riyazu’s-Salihin, 53-2/444; 3- Sözler, (yeni), s. 841; 4- Câmiü’s-Sağîr, 3/1121

25.08.2010

E-Posta: [email protected]



Saliha FERŞADOĞLU

Şehir çocukları


A+ | A-

Gökyüzüne yakınmış gibi duran, aslında çok uzakta bulunan apartmanın on birinci katındaki balkonda üç çocuk helecanla bağrışıyor, semaya neşeli kahkahalar savuruyorlardı. Ellerinde sıkı sıkıya tuttukları ipler, naylon market poşetlerine düğümlüydü. Rüzgâra teslim ettikleri bu poşetler, bir uçurtma edasında süzülüyor, bulutlara ulaşmak istercesine yükseğe daha da yükseklere kanatlanıyordu.

Salına salına uçuşan poşetleri izlerken çocuklar, güneş gülümsüyordu onlara; her birinin iliklerine kadar işliyor, ısıtıyordu. Hazır fırsatı bulan rüzgâr da kayıtsız kalamadı masum yavrucakların umut dolu hülyalı bakışlarına; koyu sarı, kahverengi ve kuzguni siyah saçların arasına girdi, karman çorman etti hepsini. Yanaklarına dokundu; yumuşacıktı. Dudaklarını inceledi; tebessüm ve kıkırdamalar eşliğinde açılıp kapanıyordu. Eşref-i mahlûkat olan insanoğlu ne kadar mükemmel yaratılmıştı; önlerinde uzanan görkemli geleceği görür gibi oldu rüzgâr.

Ancak, rüzgâr tahmininde yanılmıştı. Şehir çocuğuydu onlar, gökdelenlerin arasına sıkışmış, market poşetleriyle uçurtma uçurmaya çalışan. Ve rüzgâr bilmiyordu, az sonra içeri giren üç çocuk bağımlıklarının esiriydi; koyu sarı saçlısı televizyon, kahverengi saçlısı internet ve kuzguni siyah saçlısı bilgisayar oyunları bağımlısıydı.

Her biri teknolojiye yenik düşen bu asrın acınası yavrucaklarıydı; oyunları sanaldı, gerçekten olabildiğince ırak… Hiç biri toprak kokusunu nedir bilmiyordu, bir yağmur sonrası ıslanan toprağa şekil vermemişti körpecik elleri… Sokak aralarında adrenalinle yüklü ebelemeç oynamamış; bağıra çağıra tekerlemeler söyleyip komşu teyzelerin başlarını şişirmemişlerdi. Tuhaf, beş taş oynayacak taşları bile olmamıştı. Kızlar bebeklerine hiç kıyafet dikmemişti; çünkü internetten kız giydirme oyunları oynuyorlardı.

Küreselleşen dünyaya bakıp, birbirimize yakınlaştığımızı düşünüyor ve seviniyoruz. Oysa bilincimize etki eden her bir teknolojik ve kültürel gelişmeler sadece çocukları değil, bizleri de esir aldı. Gaflet deryasına daldık; ebedlere uzanan ihtiyaç, istek ve emellerimiz karşısında şaşkına döndük. Haz, arzu ve mutluluk kavramlarımız yeniden tanımlamalar kazandı; asıl manalar önemini ve anlamını kaybetti. Hedonizmin çılgınlığına kapılıp matah bir ruhla hayatımıza devam ediyor; ruhumuzun septisizm kurtçuklarıyla kıyım kıyım doğranmasına boyun eğiyoruz; çünkü farkında değiliz kendimizin. Küçük mutluluklarla yetinmek diye bir şey yok artık lügatimizde. Sulu bir Bursa şeftalisinden ısırık almak yahut eski bir tanıdığa, köşe başında rast gelmek mutlu etmiyor bizi.

İnadına dudaklarımızı büküyor, beğenmediğimizi en abartılı haliyle anlatabilmek için yüzümü şekilden şekle sokuyoruz; kelimelerimize güzaf mefhumlar yüklüyoruz. Hep daha fazlasını, daha güzelini, daha pahalısını, daha iyisini istiyoruz. Bunlar yetmiyor; sanal zevklerin peşinden koşuyoruz. Bir noktadan sonra lezzet vermiyor hiç biri; tatmin olmayan, huzursuz, hodbin, karamsar ve aşırı sinirli bir canavara dönüyoruz.

Efendim, o üç çocuk mu? Gittikçe can, anlam, huzur ve sürur kaybediyorlar. Yeniden hayata kazandırmak için elimizden geleni yapıyor, duânıza muhtaç bekliyoruz!

25.08.2010

E-Posta: [email protected]



Suna DURMAZ

Can Pakistan! Pakistancan!


A+ | A-

Pakistanlılar bir kişiyi çok sevdiler mi, ona seslenirken, isminin hemen sonuna “can” eki getirirler. Bu ek, Türkçe’deki sevgiyi çağrıştıran “ciğim” eki gibidir. Örneğin: Anneciğim, Babacığım, Fatmacığım yerine; Babacan, Annecan, Fatmacan, Hasancan derler. Soyunda Azerîlik olan annem de bana “Kızımcan!” veya “Sunacan! “ diye seslenirdi çocukluğumda. Ve hâlâ zaman zaman bu şekilde seslenir. Farsça’dan, Urduca’ya ve Azerî şivesine giren “ can” eki, Türkçe’deki “ciğim” ekinden daha hoş gelir kulağa ve daha da mânidardır.

Bir kişinin menfaatsiz dostluğunu tarif ettiğimiz zaman “Çok candandır” deriz ya, işte bu söz Pakistanlıların Türklere olan dostluğunu çok güzel tanımlar. Hakikaten de, onlar bizim can dostumuzdur. Ben Pakistanlıların Türklere karşı olan dostluklarını bizzat yaşadım. Bu yüzden, Pakistanlılarla ilgili çok değerli hatıralarım vardır.

Kuveyt el- Kabes gazetesi, Pakistan’ın Kuveyt Büyükelçisi olan İftihar Aziz ile sel felâketi üzerine 21.8.2010 tarihinde bir röportaj yapmış. “İftihar” ismini okuyunca, Kuveyt’teki ilk Pakistanlı dostumuz ve komşumuz olan İftihar Niyazi Ağabey aklıma geldi. Allah rahmet etsin, karşılıksız dostluk ve misafirperverlik onun şahsiyetinde zirveye varmıştı. Bir çok insanın onun evinde aylarca misafir olarak kaldığını bilirim.

İftihar Abinin evindeki yemek davetleri meşhurdu. Tabiî bu yemekleri, İftihar Abinin eşi Kevser Abla tek başına yapardı. Etrafa zarar vermesin diye sürekli elinden tutmak zorunda kaldığı beyin özürlü çocuğu “Ömercan” olmasına rağmen, onlarca insana nefis yemekler hazırlardı. Kevser Ablanın sofrasında, bir anda 50-60 kişi ağırlanırdı. Büryâni, Şâmi kebab, Pukora, Çapâti ve Rasmalay gibi daha nice nefis Pakistan yemeklerini onun evinde tatmıştım.

Kuveyt'e geldiğimde; “Hello”, “ How are you?”, “ Fine, Thank you” gibi birkaç kelimenin dışında İngilizce bilmiyordum. Dolayısıyla da, Kevser Ablanın davetlerine dil bilmeden katılıyordum. Lâkin, hanımların sohbetlerini dinleye dinleye, ben de çat-pat İngilizce konuşmaya başlamıştım zamanla. İşte bu dâvetler, kısa bir süre gittiğim İngilizce dil kursunda öğrendiklerimi uygulayacağım bir dershane hükmüne geçmişti benim için.

Pakistan’ın geleneksel kıyafeti olan işlemeli “Şarwar-Kamîs” i de ilk defa Kevser Ablanın üzerinde görmüş ve son derece rahat olan bu kıyafetleri çok sevmiştim. Bizdeki “Afgan Kıyafeti” ne benzeyen “Şarwar- Kamîs”, rahat ve şık kıyafet isteyenler için idealdi.

Başlarına gelen âfet dolayısıyla, şu sıralar Türk kardeşlerinin maddî-manevî dostluk eline muhtaç olan Pakistanlılarla olan hatıralarım çok fazla. Son olarak birini daha aktarmak istiyorum sizlere:

Yıl, 1988 idi. Henüz dört yaşında olan oğlumu Kuveyt’teki İngilizce eğitim veren Pakistan Okuluna kaydettirmiştik. Ne var ki, servis problemini çözememiştik bir türlü. O sıralar, İftihar Abinin çocukları da aynı okula gidiyordu. Ona “Bizim oğlumuz da sizin çocukların gittiği okula gidecek. Çocukların okula götürülme işini paylaşalım. Birimiz götürsün; birimiz de getirsin” dedik. Kendisiyle fazla samimiyetimiz olmamasına rağmen, bu değerli insan, “Pakistanlılar dahil bir çok insan benden böyle ricada bulundu. Hatta para dahi teklif ettiler. Ama ben kabul etmedim. Siz Türk olduğunuz için sizi kabul edeceğim. Merak etmeyin; ben çocuğunuzu hem götürür, hem de getiririm. Katiyen para da almam” diye cevap verdiğinde ne kadar çok sevinmiş ve rahat etmiştik anlatamam.

Bu yaz Türkiye’ye izine geldiğimde, bir kısım muhterem okuyucum, değişik kültürdeki insanlarla olan hatıralarımı zaman zaman dile getirmemin ilgi çekeceğini söylemişlerdi. Ben de bu tavsiyeye uyarak, dostluk duygularını harekete geçirir diye “Pakistan –Türk” dostluğunu dile getirmek istedim. Umarım faydalı omuştur.

Not: Bildiğiniz gibi Pakistan büyük bir felâket içinde. Muson yağmurları sebebiyle ülkedeki ekili arazinin % 20'si sular altında kaldı. Yapılan taramalara göre 40 milyon insan selden zarar gördü. Binlerce köy âdeta haritadan silindi. 2000 kişi öldü. Binlerce yaralı var. Binlerce hayvan öldü. UNESCO’ya göre 6 milyon çocuğun âcil yardıma ihtiyacı var. 800 bin kişi kolera tehlikesiyle karşı karşıya. İlk etapta, içecek su, çocuk maması, çocuk peti, ilâç, battaniye ve su geçirmez çadırlara âcilen ihtiyaç var. Acil ihtiyaçlar için gereken miktar 500 milyon dolar olarak belirlenmiş. Uzun vadede ise 40 milyar dolara ihtiyaç var.

Ramazan ayında yapılan ameller diğer aylara göre daha faziletli. Fırsat önümüzde. Maddî yardım olmasa da, duâların kabul olunduğu bu mübârek ayda “Pakistancan” için duâ edelim.

25.08.2010

E-Posta: [email protected]@hotmail.com



Faruk ÇAKIR

Herkesin bildiği sırlar


A+ | A-

Radikal gazetesi yazarı İsmet Berkan’ın, dönemin MİT müsteşarının kendisine “ajanlık” teklifi yaptığını açıklaması medyada epey tartışıldı. Ama bu tartışmayı, ‘duyanlar şok oldu’ anlamında değerlendirmek mümkün değil. Biraz, ‘Benzer teklif ve iddiaların yabancısı değiliz’ diyenler çoğunluktaydı demek mümkün. Cihan Haber dergisine (Sayı: 34, 2010) konuşan Berkan, ‘doğuştan gazeteci’ diye tanıtılan bir isim. Annesi de gazeteci olduğu için hayatı gazetecilerle yoğrulmuş.

Berkan, Türkiye’de pek çok şeyin, “Herkesin bildiği sırlar” kapsamında olduğunu tesbit edip şöyle demiş: “Türkiye’de darbe teşebbüsleri olduğu, muhtıra hazırlıkları yapıldığı vs. herkesin bildiği sırlar bunlar; fakat onları direkt hedef alan iddianameler yok. Onun yerine işte bu çeşit tertiplerde doğrudan ya da dolaylı işbirlikçi olarak bilerek ya da bilmeyerek rol aldığı iddia edilen insanlarla ilgili soruşturmalar yapılıyor. (...) (Darbe) Planı hazırlayanların tamamı devlet memuru asker kişiler ve mesailerini buna harcamışlar. Bu planın varlığını hükümet 2004 yılının Şubat ayında biliyordu ve hiçbir şey yapmadı. (...) Bu darbe teşebbüsü 2004’te ortaya çıkarılabilirdi. Ama ne oldu? (...) Üstü örtüldü.”

Berkan, “Herkesin bildiği sırlar”ı şöyle sıralıyor: “Türkiye’nin 3. Ordu’sunun komutanı bir dava iddianamesinde terör örgütü üyesi olmakla suçlanıyor. Bu örgütün üyesi ve yöneticisi olmakla suçlanıyor ve görevde. Ya hükümet savcının iddianamesini o kadar da ciddiye almıyor ya da başka bir şey var. Hukukun hepimize eşit işlemesi gerekir ve hükümetin de başlıca görevi kanunların uygulanmasını sağlamaktır. (...) Ya ciddiye alacaksın savcıların yazdığı iddianameleri ya da ciddiye almayacaksan neden ciddiye almadığını ortaya koyup bunu düzeltecek çareleri üreteceksin.”

Tabii “Herkesin bildiği sırlar” bitecek gibi değil. Berkan devam ediyor: “EMASYA protokollerini iptal etti hükümetimiz. Göstermelik bir şeydi. Esas kanunda yazıyordu. Daha önemlisi şu: Bizim bir Milli Güvenlik Siyaseti belgemiz var. İşte devletin gizli anayasası, kırmızı kaplı defter filan böyle diye abartılı ifadelerle anlatılıyor. ‘Nedir bu kardeşim, bir hukuk devletinde bunun geçerliliği nedir? Sıfır.’ İç tehdit diye bir kavram var. Oradan da iç düşman diye bir kavram var. Kim bu iç tehdit, düşman? Bizim vatandaşlarımız. Bunlar suç mu işlediler? ‘Yo hayır. Ama işleyebilirler. O yüzden tehditler.’ İşlesin, savcı gitsin yakalasın. İşlemediyse adamı niye fişliyorsun. ‘Fişliyoruz abi biz.’ Bu mantık buradan geliyor. Bunu tersyüz etmeden; iç düşman diye bir şey olamayacağını içtenlikle kabul etmeden hiçbir yere varamayız.”

İsmet Berkan, “ajan gazeteci”lerle ilgili olarak da şöyle demiş: “Yeni Yüzyıl gazetesini çıkartırken TDN gazetesiyle bir nevi haber ortağıydık. TDN’in Ankara haberlerini de kullanırdık. H.B de TDN’nin Ankara’da çalışan gazetecilerinden biriydi. İyi de bir gazeteciydi. Hepimiz bilirdik, H.B MİT ajanıydı. Herkes bilirdi. (...) Onun haberlerine o gözle bakıyorsun. Bazen çok önemli, çok ilginç haber getiriyor size. Bazen de sizi manipüle etmeye çalıştığını fark ediyorsunuz. (...) Ankara’da bu, hep bilinen bir şeydi. Fakat dedikodu seviyesindeydi. (...) Bugün H.B. gazetecilik yapmıyor. MİT’de çalışıyor.”

Bu ‘bilgi’ler de duyanları şaşırtmıyor ve ‘tabii!’ karşılanıyorsa Türkiye sıkıntılardan kurtulabilir mi? Ne zaman ki “Herkesin bildiği sırlar” azalır, o zaman problemleri de aşmış oluruz inşâallah.

25.08.2010

E-Posta: [email protected]



Ahmet DURSUN

Bir Robinho kaç Pakistanlı eder?


A+ | A-

Flaş, flaş, flaş… Robinho Türkiye’ye geliyor. Ünlü futbolcu, yaklaşık 25 milyon avroluk bir maliyetle Beşiktaş’ın formasını giyecek. Kadrosunu Guti ve Querasma gibi yıldızlarla güçlendiren Beşiktaş, futbol severlerin rüyalarında görse inanamayacağı bir kadroyu kurmuş durumda. Beşiktaşlılar çılgınca seviniyorlar. Kaç liraya geldi, nasıl geldi, değer mi, değmez mi? Hiç önemli değil, yeter ki gelsin. Bir adama bu kadar para verilir mi? Bu nasıl bir çılgınlık, bu nasıl bir rüya?

Bu hafta sonu, Büyükşehir’in çimdiği Beşiktaşlıları rüyadan uyandırır gibi oldu; lakin Robinho’nun gelecek olması, taraftarları külliyen bir rüya âlemine daldırdı. Ah şu Pakistan olayı olmasaydı; ne güzel rüyada kalacaktık. Ne referandum, ne Heron skandalı, ne de terör… Robinho hepsini unuttururdu ya, şu Pakistan olmasaydı…

Kadim dostumuz, can kardeşimiz Pakistan’ın beşte biri sular altında. Kurtuluş Savaşı’nda bizi yalnız bırakmayan, bizden maddî-manevî desteğini esirgemeyen Pakistan, son yılların en büyük felaketini yaşıyor. Bereketli muson yağmurları bu sefer felâketin habercisi oluverdi. Ülkenin büyük bir bölümünü etkileyen sel, iki binden fazla kişinin hayatını kaybetmesine yol açarken binlerce kişi evsiz kaldı.

Kurtuluş Savaşı sırasında, takılarını, ellerindeki bir avuç yiyeceğin parasını bize gönderen fedakâr Pakistanlılar, mükellef sofralarımızda iftarı beklerken açlıkla, salgın hastalıklarla imtihan olunuyorlar. Her yönüyle bir oruç ayı olan Ramazan’da göbek büyüten bizler mi daha çetin bir imtihana tabiyiz, çamur deryalarında yaşama mücadelesi veren, bir parça ekmeğin ve bir yudum temiz suyun yolunu gözleyen Pakistanlılar mı? Anasının kucağında can çekişen yavrucak mı imtihan olunuyor, bananeciliği bir hayat felsefesi haline getiren bizler mi? İmtihan, dilini bilmediğim çocukcağızın sele kapılan babasının ardından feryatları mıdır, ahları mıdır; bütün rabıtalarını koparmış bir ümmetin adam sendeciliği midir? Bilemiyorum.

Ah Pakistan! Acıların ülkesi… Kader ortağımız… Darbenin, kan ve gözyaşının eksik olmadığı ihanetler ülkesi… Yanlış zamanda felakete uğradın. Şimdi referandum zamanı, sana ağlayacak vaktimiz yok. Şimdi Robinho’yu transfer ediyoruz, sana verecek paramız yok. Şimdi karnımız acıktı, iftarı bekliyoruz, seni düşünecek halimiz yok. Çok işimiz var çok.

450 milyon dolar… Beşiktaş’la Fener’in toplam değeri… Pakistan’ın, bir insanlık felaketinin habercisi olan bu içler acısı durumdan kurtulabilmesi için gerekli olan para da şimdilik 450 milyon dolar… Avrupa Komisyonu 39 milyon, ABD 10 milyon dolar yardım sözü vermiş. Birleşmiş Milletlerin daha önemli işleri varmış. İslâm âlemi ise iftar için cacık hazırlamakla meşgul. Koca dünya 450 milyon doları bir araya getiremiyor. Yirmi tanecik Robinho parası… Sahi, bir Robinho kaç Pakistanlı eder acaba?

Ah be! Gücüm olsa, üç büyükleri satar Pakistan’ı kurtarırdım. Gücüm olsa, Robinho’-dan vaz geçer, parasıyla Pakistanlı yetimleri sevindirirdim. Gücüm olsa… Gücüm de yok, param da. Parası olmayanın duâsı kabul olur mu acaba?

25.08.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri




Son Dakika Haberleri

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.