20 Eylül 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Baki ÇİMİÇ

Risâle-i Nûrlardan istifade şartları


A+ | A-

Azamet ve kibriya ve nihayetsizlik noktasında, ya gaflete veya mâsiyete veya maddiyâta dalmak sebebiyle darlaşan akıllar, azametli meseleleri ihâta edemediklerinden, bir gurur-u ilmî ile inkâra saparlar ve nefyederler.” 1

Bedîüzzamân Saîd Nursî

Bâ’zen Risâle-i Nûrları okuduğumuz hâlde istifâde edemediğimiz zamanlar oluyor. Sanki zihin tutulmasına uğruyoruz. Elimizin altında ve en yakınımızda olan eserler çok uzağımızda kalıyor gibi. Akıl ve zihin tefekkürü kesiyor; kalb yoruluyor, başka şeylerle uğraşıyor.

Yoksa kendimize çok mu güveniyoruz? Veya şahsımızı ve bilgimizi yeterli mi görüyoruz? Belki de bunun acele bir cezası olarak Risâle-i Nûrlar kendini bize kapatıyor. Sanki bir nev’î ucuz hesaplarımızın cezasını çekiyoruz. Keyfemâyeşa nefsin mütemerrid hallerine aldanıyoruz. Belki de şiddetli îkaz olunuyoruz. Çünkü “Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden ve merhametinden ve adâletinden, iyilik içinde muaccel bir mükâfat ve fenâlıklar içinde muaccel bir mücâzat derc etmiştir.”2 Onun için de acele olarak bu bîbehre hâller yaşanıyor olmalıdır. Bazı zamanlar çok şiddetli münkâbız hâlleri yaşadığımız durumlar da oluyor. Bu hâl günlerce hatta bâ’zen haftalar ve aylarca sürebiliyor.

Hâlbuki bizim bir şeyler anlamamız veya anlatmamız bize ait değildir. Cenâb-ı Hakk’ın aczimize binâen bir lûtfu ve ihsânıdır. Bu ma’nâda insana arız olan münkâbız halleri bir rahmettir diyebiliriz. Çünkü devamlı inbisât ve inkişâf halinde olsak, Allah korusun, bizdeki ma’lûmâtı, ma’rifeti ve meziyeti kendimizden bilebiliriz. Bu hallerin Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu ve ikrâmı olduğunu unutabiliriz. Yaptığımız hizmetin öncelikle bize faydası var olduğunu bilmeliyiz. Öncelik, her dâim kendi nefsimiz olmalıdır. Allah bize mânevî yaralarımızı tedâvi etsinler diye hizmet ettiriyor.

Cenâb-ı Hak bizim ibâdetimize, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat biz ibâdete muhtacız; çünkü mânen hastayız. Allah Ganiyy-i Mutlak’tır. Bizim hizmetimize ve ibâdetimize ihtiyacı yoktur. Bizler hizmet ettik diye övünemeyiz. Çünkü Allah bu dini günahkâr birisinin eliyle de kuvvetlendirir. “Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da teyid ve takviye eder.”3 Onun için de belki biz kendimizi o recül-ü fâcir bilmeliyiz. Hizmetimizi, ubûdiyetimizi, geçen nimetlerin şükrü ve vazîfe-i fıtrat ve farîze-i hilkat ve netice-i san’at bilip, ucub ve riyâdan kurtulmalıyız.

Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Hizmette, sırr-ı ihlâsta istihdam kerâmeti vardır. Hizmetimizin esâsı ve rûhu sırr-ı ihlâstır. Bizler ihlâs sırrı ile hizmet-i Kur’ân’iyede istihdâm ediliyoruz. Bizim haberimiz olmadan Cenâb-ı Hak bizleri koşturuyor, konuşturuyor, hizmet ettiriyor ve te’sîr ettiriyor. Muhâtabımızı da bizim dilimizle terbiye ediyor. Böyle bilmeliyiz ve bu şartlarda Risâle-i Nûrlara ve hizmet-i Kur’ân’iyeye dâhil olmalı ve devam etmeliyiz.

Risâle-i Nûrlardan istifâde edemediğim veya münkâbız halleri yaşadığım zamanlarda Onuncu Lem’a olan Şefkat Tokatları Risâlesi’nde bir bölüm hep dikkatimi çekmiştir. “Sekiz senedir ben Üstadımın hem muhâtabı, hem müsevvidi (müsveddeyi, ilk nüshaları yazan), hem mübeyyizi (yazıları temize çeken, kâtibi) olduğum halde, sekiz ay kadar Nûrlardan istîfâde edemedim. Bu hale hayret ettik. Ben de ve Üstadım da, ‘Bu neden böyle oluyor?’ diye esbâb arıyorduk.

“Şimdi kat’î kanâatimiz geldi ki, o hakâik-i Kur’âniye nûrdur, ziyâdır. Tasannu’, temelluk, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için, bu nûrların hakîkatlerinin meâli benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak bana yabanî görünüyor, yabanî kalıyordu. Cenâb-ı Hak’tan niyâz ediyorum ki, bundan sonra Cenâb-ı Hak bana o hizmete lâyık ihlâs ihsân etsin, ehl-i dünyâya tasannu’ ve riyâdan kurtarsın. Başta Üstadım olarak kardeşlerimden duâ ricâ ediyorum. Pürkusur Şamlı Hafız Tevfik.” 4

Bu açıdan baktığımızda, yaşadığımız münkâbız hallerin sırrını keşfetmiş olduğumuzu düşünüyorum. Özellikle hakâik-i Kur’âniyenin ehl-i dünyaya karşı tasannu’, temelluk, tezellül zulmetleri ve gösterilen riyâ ile birleşememesi ve bu nûrların hakîkatlerinin meâllerinin bizlerden uzaklaşması çok önemli bir noktadır diye inanıyorum.

Risâle-i Nûrlardan istifâde şartlarını, yöntem ve metodlarını yine Risâle-i Nûrlar veriyor. Yeter ki atlamayalım ve ciddî olarak samîmâne onlara yönelelim ve muhtaç olduğumuzu hakîkî olarak hissedelim. Çünkü “Onlar gösteriyorlar ki, ulûm-u îmâniye, husûsân doğrudan doğruya ihtiyâca binâen ve yaralarına devâen Kur’ân-ı Hakîm’in esrârından mânevî ilâçlar alınsa ve tecrübe edilse, elbette o ulûm-u îmâniye ve o edviye-i rûhâniye, ihtiyâcını hissedenlere ve ciddî ihlâs ile istimâl edenlere yeter, kâfi gelir. Onları satan ve gösteren eczacı ve dellâl, ne halde bulunursa bulunsun, âdi olsun, müflis olsun, zengin olsun, makâm sahibi olsun, hizmetkâr olsun, çok fark yoktur.” 5 Harîka bir reçete değil mi? Ne mutlu o adama ki tam ihtiyacını hissetmiş ve ciddî ihlâs ile o edviye-i Kur’ân’iyeyi hayatında tatbik etmiş.

Risâle-i Nûrlara muhâtabiyetin farklı mizaçlara göre farklı istifâde şartları ve yöntemleri olduğunu düşünüyorum. Çünkü her bir insan aynı mizâc ve fıtrata sahip değil, algılama ve öğrenme farklılıkları var. Her bir Nûr Talebesi farklı bir esmâ tecellisine mazhar olabilir. O ismin hâkimiyet tecellisi hizmette sırr-ı ihlâs ile iştirak ederek devam ediyor olmalıdır.

Risâle-i Nûrlar hepimizin ihtiyacını karşılayabilecek seviyede târîh-i beşer noktasında emsâli olmayan bir eserdir. Çünkü “Evet, târîh-i beşer, Risâle-i Nûr gibi bir eser göstermiyor. Demek anlaşılıyor ki: Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın emsâlsiz bir tefsiridir.” 6 Bu nedenle o eserlerden azamî derecede istifâde etme yollarını ve şartlarını aramalıyız.

Risâle-i Nûr eserleri, elbetteki bu asrı ve gelecek istikbâl asrını kendisi ile alâkadar edecek. Bu Kur’ân hakîkatlerini anlamaya, istifâde etmeye ve onlarla beşeriyetin hem her iki dünya saadetini, hem de sulh-u umûmîyi temin edecek şekilde ilgilenecek ve beşer bundan başka bütün yolları denedikten sonra Kur’ân’a sarılacak ve Kur’ân’ın hakîkatlerini de ancak Risâle-i Nûrlar ile anlayacaktır. Ve o Nûrlara öyle bir sarılacak ki beşeriyet Asr-ı Saadet dışında belki de böyle bir insicâm ve salâbeti yaşamamış olacak. Böylece “Bu asrın Kur’ân’a şiddet-i ihtiyâcını hissetmekte İsveç, Norveç, Finlandiya’dan geri kalmamak size elzemdir” 7 hakîkati tezâhür edecek İnşâallah.

Risâle-i Nûrlar öncelikle kendi kendisini şerh ve îzâh eder. Kendi istifâde şartlarını içinde toplayan nâdîde eserlerdir Risâle-i Nûrlar. Çünkü Bedîüzzamân Hazretleri bu mâ’nâda bizlere gerekli açıklamaları yapıyor. Risâle-i Nûrlardan istifâde şartlarını, şerh ve îzâhın da yollarını irâe ediyor. Bu noktaya da şu îzâhlarla temâs ediyor: “Evet, Risâle-i Nûr size mükemmel bir me’haz olabilir. Ve ondan erkân-ı îmâniyenin her birisine, meselâ Kur’ân kelâmullah olduğuna ve i’câzî nüktelerine dair müteferrik risâlelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı burhanlar cem edilse ve hâkezâ, mükemmel bir îzâh ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir.” 8

Risâle-i Nûrlardan istifâde ve istifâza etmek için öncelikle araştırılan konuların müteferrik kısımları bir araya getirilmeli ve böylece Risâle-i Nûrları öncelikle kendisine şerh ve îzâh ettirmeliyiz. Sonra o müteferrik kısımlar üzerindeki tefekkürlerimizi paylaşmalıyız ki, hakîkate mugayir bir husus ortaya çıkmasın. Risâle-i Nûrların orijinal metinleri çok mühimdir. Çünkü aklımız anlamasa da kalb, rûh, vicdan ve lâtîfelerimiz hisselerini alırlar. Bunun için o metinlere muhtacız. Îzâh edilen noktalar ise belki bir nebze aklımıza hitap ettiği için önem arz ediyor olabilir. Ancak hakîkî metnin yerini tutmayacağı da bir hakîkattir.

Müceddidler tecdid yaparken Kur’ân’ın rûh-u aslîsini bozmadan ve zerre kadar Kur’ân’a gölge olmadan tecdidlerini yaparlar ki, Risâle-i Nûrlar da bu noktada en parlak bir tecdiddir. Bizler de Risâle-i Nûrları okurken, şerh ve îzâh ederken Risâle-i Nûrların rûh-u aslîsine zarar vermemeye çok dikkat etmeliyiz. Bu noktadan bütün gayretimizle Risâle-i Nûrları nazara vermeye ve îzâh yaptığımız noktaların öncelikle orijinal metninin okunmasına, alıntılanmasına ve nazarlara verilmesine azamî dikkat etmeliyiz.

Madem Risâle-i Nûrlar me’hazdaki kudsiyeti bütün şeffâfiyeti ile göstermiş ve Kur’ân’a parlak ve şeffaf bir âyine olmuş; bizler de Risâle-i Nûrlara öylece ayine olmaya çalışmalıyız.

Üstad Bedîüzzamân Hazretleri vefatından sonra tasarrufu devam eden zâtlardan birisidir diye inanıyorum. Bu sebeple de Risâle-i Nûrlar hayattar ve canlı eserlerdir. Çünkü Üstadın şahsiyet-i mâ’nevîyesi vazîfesinin başındadır. Bu cihetten de her Risâle-i Nûr okuyuşumuzda, Üstadımızı hazır olarak bizimle berâber olduğunu hissetmek gerekir. Zaten Üstad Hazretleri de “Kat’iyen size haber veriyorum ki, Risâle-i Nur’un herbir kitabı bir Said’dir. Siz hangi kitaba baksanız, benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır, hem hakikî bir sûrette benimle görüşmüş olursunuz” buyuruyor. Üstadın “Hem mâdem Sözler senin vicdanınla konuşabilirler” 9 sözü de bir hakîkattir. Öyleyse Üstadımızın rûhâniyatı ve şahsiyet-i mâ’nevîyesi Sözler’de temerküz ederek bizim de vicdanımızla konuşmaktadır. Yânî Risâle-i Nûrlara bu cihetle muhatap olabilirsek te’sîr-i azîmi ve istifâde ciheti çok büyüktür İnşâallah. Öyleyse Risâle-i Nûrları acz ve fakrımızı anlayarak okumalıyız. Çünkü acz ve fakr ile tevekkül ve iltica ile nûr kapıları açılır zulmetler dağılır İnşâallah.

Dipnotlar:

1- Şuâlar, 2006, s: 171.

2- Lem’alar, 2005, s: 652.

3- Buhari, Cihad: 182.

4- Lem’alar, 2005, s: 165.

5- Mektubat, 2005, s: 599.

6- Sözler, 2004, s: 1253.

7- Emirdağ Lâhikası-II, 2006, s: 376.

8- Barla Lâhikası, 2006, s: 588.

9- Barla Lâhikası, 2006, s: 119.

20.09.2010

E-Posta: [email protected]



Yeni Asyadan Size

Yeni hizmet dönemi


A+ | A-

Tatil bitti, ilk ve orta dereceli okullar açıldı, kayıt işlemleri büyük ölçüde tamamlanan üniversiteler de yakında birer birer yeni ders yılına girecekler.

Bütün bunların bizim açımızdan taşıdığı anlam, önümüzde yeni bir hizmet sezonunun daha açılmış olduğu.

Nitekim, şehir merkezlerinde yaz ayları boyunca tenhalaşan nur sohbetleri yeniden eski canlılık ve hareketliliğine kavuşuyor.

Ders müdavimlerine, üniversiteyi kazanan yeni ve genç simalar da ekleniyor.

İnşaallah bu gençler, hem üniversite tahsillerini başarıyla sürdürecek; hem de Medresetüzzehra’nın birer şubesi olan kaldıkları mekânlarda Risale-i Nur tedrisatını tamamlayacaklar.

Ve ilimle imanı, salâhatla mahareti buluşturan nesl-i cedîdin mensupları olarak, kendilerini bekleyen hizmetlere koşacaklar.

Türkiye’nin ve dünyanın her yerinde.

***

Yeni dönemin başlaması, gazete ve neşriyat hizmetlerinde de yaz durgunluğunun aşılması ve belirlenen yeni hedeflere yönelik çalışmalara hız verilmesi anlamına geliyor.

İnşaallah bunu da hep birlikte yapacağız.

Bu vesileyle, şu hususu ifade etmekte fayda görüyoruz:

Yeni döneme girerken, referandum eksenli tartışmalara da artık bir nokta koymalı ve önümüze bakmalıyız.

Benzer her olay gibi, bu referandumdan da, ileriye dönük dersler çıkarma bağlamında ihtiyaç duyulan yapıcı müzakereler ayrı konu.

Bunlar elbette ki yapılmalı. Ve bunun için, istişareye dayalı sistemimizdeki zeminler kullanılmalı. Nitekim yakında İstanbul’da yapılacak olan güz dönemi temsilciler toplantısı da bunun zeminlerinden biri.

Burada dikkat edilmesi gereken hususlar:

Herşey zemininde konuşulmalı.

Ve kullanılacak üslûp yapıcı olmalı.

***

Bediüzzaman Tır’ı Anadolu’da

Konuyla ilgili haberlerimizden de takip ettiğiniz gibi, Üstad Bediüzzaman’ın vefatının 50. yılı dolayısıyla hayata geçirdiğimiz Bediüzzaman Tanıtım ve Hizmet Tır’ı Edirne’den start aldı.

Cuma namazı sonrası Selimiye Camii önünden, “Bediüzzaman Türkiye yollarında” sloganıyla yola çıkan tır hafta sonunda Trakya’yı dolaşarak Marmara’ya geçti.

Bugünkü durağı Bursa Şehreküstü meydanı olan tır, yarın Kocaeli Cumhuriyet Parkı meydanında hazır olacak. 22 Eylül’de ise Düzce’ye ulaşarak Cedidiye Camii meydanında halkla buluşacak.

Ardından Bolu, Karabük, Kastamonu, Ankara, Çorum güzergâhlarını takip ederek Ordu ve Trabzon'a ulaşacak olan tır, Doğu ve Güneydoğu’dan sonra Orta Anadolu’da yoluna devam edecek. Daha sonra İzmir’den yola çıkıp İstanbul’da noktayı koyacak.

Tırın gezi boyunca takip edeceği güzergâhı ve uğrayacağı durakları topluca verecek olursak:

20 Eylül Pazartesi: Bursa

21 Eylül Salı: Kocaeli

22 Eylül Çarşamba: Düzce

23 Eylül Perşembe: Bolu-Karabük

24 Eylül Cuma: Kastamonu

25 Eylül Cumartesi: Ankara

26 Eylül Pazar: Sungurlu-Çorum

27 Eylül Pazartesi: Ordu

28 Eylül Salı: Trabzon

29 Eylül Çarşamba: Erzurum

30 Eylül Perşembe: Iğdır

1 Ekim Cuma: Van

2 Ekim Cumartesi: Batman

3 Ekim Pazar: Diyarbakır-Mardin

4 Ekim Pazartesi: Şanlıurfa

5 Ekim Salı: Kahramanmaraş

6 Ekim Çarşamba: Adana

7 Ekim Perşembe: Kayseri

8 Ekim Cuma: Aksaray-Konya

9 Ekim Cumartesi: Barla

10 Ekim Pazar: Isparta -Denizli

11 Ekim Pazartesi: Tire

12 Ekim Salı: İzmir

13 Ekim Çarşamba: Turgutlu-Uşak-Afyon

14 Ekim Perşembe: Eskişehir

15 Ekim Cuma: Sakarya

16 Ekim Cumartesi: İstanbul

***

Yıllardır ihlâs, sadakat ve sebat mânâları çerçevesinde hizmetini sürdüren Geyve Temsilcimiz İsmail Hakkı Demir’i de berzah âlemine uğurladık. İsmail Hakkı Ağabeye Allah’tan rahmet, ailesine ve yakınlarına sabır diliyoruz.

20.09.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Sermayeyi kumara vermek


A+ | A-

En zararlı alışkanlıkların devlet eliyle teşvik edildiğini görmek, insanı gerçekten üzüyor. Bu alışkanlıkların teşvik edilmesiyle güya devlet ‘para’ kazanıyor, ama son tahlilde kazandığından çok daha fazlasını kaybettiğini acaba niçin görmez ve görmeyiz?

Bu fena alışkanlıklardan biri de ‘at yarışı’ oynamak. Bilhassa, at yarışlarının yapıldığı İstanbul gibi büyük şehirlerde bu kötü alışkanlık ‘hastalık’ derecesine gelmiş. “At”lar yarışacak ve yarışı hangisinin kazanacağı üzerinde ‘kumar’ oynanacak. Bu hastalığa tutulan bazı tanıdıklarımızın amiyane tabirle ‘sıfırı tükettiğine’ bizzat şahidiz. Masum gibi görünen, ama kâğıtla oynanan ‘kumar’dan daha feci bir tehditle karşı karşıyayız.

Herkesin bildiği bir ‘atasözü’müz var. “İçki öldürür, kumar söndürür” denir. Yıllardan beri ‘at yarışı’ oynayan ve kendi ifadesiyle şimdiye kadar “300 daire” kaybettikten sonra aklı başına gelen İzmirli bir esnaf, dükkânının kapısına bir afiş asarak bu sözü biraz daha geliştirdiğini geçen günlerde gazetelerden öğrenmiştik: “İçki öldürür, kumar söndürür, at yarışı süründürür...”

45 yıl aralıksız at yarışı oynayan bu esnafın “Bu süre zarfında 300 daire kaybettim” demesi abartılı bir anlatım olarak görülebilir. Ama ortada bir gerçek var: Hangi çeşidi olursa olsun ömür boyu kumar oynayıp da ‘kazanan’ yok! Görünüşte belki ‘para’ kazandıklarını zannedenler var, ama ya huzurlarını ya da ‘akıl’larını kaybettikleri için son tahlilde onlar da ‘kaybedenler listesi’nde yer alırlar.

Peki, bu kadar feci bir alışkanlığın yaygınlaşmaması için çalışmak gerekirken, Türkiye’yi idare edenlerin aksi istikamette çalışmaları nasıl izah edilebilir? Bu kötü alışkanlığın sona ermesi için hepimize iş düşüyor, ama en büyük vazife Diyanet camiasına düşüyor. Her hafta değilse de, belki her ay bu konuda halkın aydınlatılması lâzım. Benzer haberler duyulduğunda bunu fırsat bilip kumarın zararlarını ilmî delilleriyle izah etmek gerekir. Bazıları ‘kumar’ deyince sadece ‘kahvehane/ kumarhane’ye gidip kâğıtlarla oynamayı aklına getiriyor. Oysa görüldüğü gibi koşan atlar üzerinden kumar oynayanlar da var. Ayrıca ‘sanal âlem’de kumar oynayanlar da bulunuyor. Bunların tamamının fıkhen kumar olduğu ve haram olduğu ap açık bir lisan ile ilân edilmeli, insanların bu tuzağa düşmesi engellenmelidir.

Risâle-i Nur’da da “sermaye”sini kumara verenler ibretli hikâyelerle tarif edilir. Tabiî en feci kumar, “hayat” sermayesinin kaybedildiği, karşılığında da —Allah muhafaza— “cehennem”in alındığı kumardır. “Dördüncü Söz”de anlatılan hikâyede şöyle denilmiş: “(İki arkadaştan) Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. (...) Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan; istasyona kadar yirmiüç altınını sarf eder. Kumara-mumara verip zayi eder, birtek altını kalır. Arkadaşı ona der: ‘Yahu, şu liranı bir bilete ver. Tâ, bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder; ettiğin kusuru afveder. (...)” Acaba şu adam inad edip, o tek lirasını bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, muvakkat bir lezzet için sefahete sarf etse; gâyet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu, en akılsız adam dahi anlamaz mı?” (Sözler, s. 40)

Unutmamak lâzım ki; “ömür sermayesi”ni ‘kumar’a vermek; değil 300, belki “üçbin” daireyi kumara vermekten daha tehlikelidir. Allah’ım, bizi bu tuzaklara düşmekten muhafaza eyle. Amin.

20.09.2010

E-Posta: [email protected]



Recep TAŞCI

Ne abartalım, ne karamsarlığa kapılalım


A+ | A-

Büyüme...

Cari açık...

Bütçe...

İşsizlik...

Verileri geçen hafta TÜİK tarafından açıklandı.

Cari açık dışında işler yolunda görünüyor.

Krizden hızla çıkılıyor, ekonomi toparlanıyor.

İkinci çeyrekte büyüme beklentinin üzerine çıktı.

Yüzde 10,3.

AB ve OECD ülkelerini solladık, dünya sıralamasında üçüncülüğü kaptık.

Gayet iyi.

Nazar değmesin.

Böyle sürsün.

Zira 2009’da kriz öylesine şiddetli yaşandı ki ancak böyle rekor büyüme oranlarıyla kayıplarımızı telâfi edebiliriz.

Şu anda hâlâ 2008 yılının gerisindeyiz.

Kişi başına millî gelir 2008 sonunda 10 bin 440 dolar idi.

Rekor büyümeye rağmen 2010 Haziran ayı itibariyle kişi başına millî gelir 9 bin dolar seviyesinde.

Yani bin doları aşan bir fakirleşme söz konusu.

Sevinelim, ama bu noktayı da gözardı etmeyelim.

Dikkat çekilmesi gereken bir husus da büyümenin finansmanı.

Tasarrufumuz yetersiz.

Üretim için yabancı kaynağa ihtiyaç duyuluyor.

Dünya da likitide bol.

Bizde de faiz yüksek olunca...

Sıcak para kapımızı çalıyor.

Ülke dövize boğuluyor.

Kurlar düşüyor.

Borsa yükseliyor.

Düşük kur ithalatı ucuzlatıyor.

Ucuz ithalat üretimi kamçılıyor.

Büyüme sağlanıyor.

Büyüdükçe de döviz açığı artıyor.

Nitekim bu yılın ilk 7 ayında cari açık geçen yıla kıyasla yüzde 208 artarak 24 milyar doları buldu.

Yıl sonunda 40 milyar dolara çıkması bekleniyor.

Bu bir risk.

Para akışında muhtemel bir aksama ekonomiyi sıkıntıya sokabilir.

Bütçe rakamlarına gelince;

Ocak-Ağustos döneminde bütçe açığı 14 milyar 387 milyon TL oldu.

Bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 54,1 oranında azaldı.

Bütçe gelirleri yüzde 20,4 artarak 169 milyar 45 milyon TL, bütçe giderleri ise yüzde 6,8 artarak 183 milyar 432 milyon TL olarak gerçekleşti.

Malî disipline özen gösterilmiş.

Seçim ekonomisine başvurulmadan aynı çizginin sürdürülmesini diliyoruz.

Son olarak işsizlik rakamlarına değinelim.

Bu cepheden de iyi haberler gelmeye devam ediyor.

Haziran’da işsizlik oranı 10,5’e geriledi.

İşsiz sayısı 3 milyon 269 bin kişiden 2 milyon 751 bin kişiye düştü.

Memnuniyet verici.

Ancak şehirlerde ve gençlerde oran yüksek.

Gençlerin dörtte biri işsiz.

Ve mesleksiz.

En temel sorunumuz.

Büyüme, cari açık, bütçe ve işsizliğe ilişkin veriler böyle.

Özetle;

Ne abartalım

Ne karamsarlığa kapılalım.

Bıçak sırtında olduğumuzu unutmayalım.

20.09.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Vacipler ve nafileler


A+ | A-

M. Metin Bey: “On birinci Lem’a - Altıncı Nükte’de; Sünnet-i Seniyyenin mertebeleri olduğundan söz ediliyor. Şöyle ki: ‘Bir kısmı vaciptir, terk edilmez. O kısım, Şeriat-ı Garra’da tafsilatıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır; hiçbir cihetle tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevafil nevîndendir. Nevafil kısmı da, iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tabi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi şeriat kitaplarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid’attır. Diğer kısmı ‘adab’ tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitaplarında zikredilmiş.....” Böylece Üstad nevafil kısmından olan ikinci kısmı açıklıyor. “Vacip olan ve terk edilmeyen, hiçbir cihetle tebeddül etmeyen kısmı” ile “ibadete tabi olan ve tağyiri bid’at olan Sünnet-i Seniyye kısımlarını” tafsilatıyla ve örnekleriyle izah eder misiniz?”

Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerine göre Sünnet-i seniyye, Allah’tan vahiy yoluyla gelen ve Sevgili Peygamberimiz (asm) tarafından bizzat ve ilk elden uygulanarak bize bildirilen yüce dinin emirlerinin tamamını kapsar. Üstad Hazretleri bu alandan sadece bid’ati dışta tutar ve “Bugün size dininizi tamamladım” 1 âyeti ile öyle bir sınır çizer ki, bu sınırın içine vahiyle gelen emirlerin tamamı girer.2 Çünkü dînin bütün emirlerinin uygulamada ilk ve orijinal örneği, rehberi, kılavuzu ve modeli Sevgili Peygamberimizdir (asm).

Sünnet-i seniyyeyi böyle geniş perspektifli anlayınca, bu durumda, şüphesiz Sünnet-i seniyyenin mertebeleri söz konusu olacaktır ki, On Birinci Lem’anın Altıncı Nüktesi’nde açıklanan mertebeler bunlardır.

Bedîüzzaman Hazretleri burada Sünnet-i seniyyeyi iki ana kola ayırıyor:

1- Vacipler, 2- Nâfileler.

1- Vâcipler: Bunlar yapılması zorunlu ve gerekli olan dînî emirlerdir. Farz ve vâcip olarak fıkıh ve ilmihal kitaplarına geçen emirler bu kısımdandır. Bu kısım Sünnet-i seniyye terk edilmez. Çünkü bunlar muhkemâttırlar, yani dînin ana direkleri hükmündedirler. Hiçbir şekilde değişmezler, değiştirilmezler. Teşrî edildiği gibi amel edilir.

Bu kısım sünnetler farz veya farzların tamamlayıcısı mesâbesindedirler. Bu kısma sünnet denmesinin sebebi, Allah’ın emirlerinin Peygamber Efendimiz (asm) tarafından uygulama süzgecinden geçirilerek tebliğ edilmiş olmasıdır. Bu kısım emirler, Peygamber Efendimiz (asm) tarafından nasıl uygulandı ise, nasıl gösterildi ise, aynı şekli ve formu korumak, almak ve uygulamak zorundayız. Yapılması halinde farz veya farza yakın sevap kazandırırlar. Bu kısım emirleri terk etmek günahtır. Meselâ farz namazlar, namazların farz ve vacip rükünleri ve şartları, vitir namazı, vitir namazında kunut duâları, namazda tadil-i erkân, namazda kıyamda iken kıraat yapmak, Fâtihâ Sûresi okumak, namazda oturuş, oturuşta ettahiyyâtü’yü okumak, bayram namazları, bayram namazındaki ziyâde tekbirler, Kurban Bayramındaki teşrik tekbirleri, Kurban Bayramında kurban kesmek, vakit namazları için ezan okumak, Peygamber Efendimize (asm) salât ü selâm getirmek bu tür farz veya vâcip hükmünde sünnetlerden sadece bir kaçıdır.

2- Nâfileler: Bunlar da iki gruptur:

a) İbâdetlere tâbi Sünnet-i seniyyeler. Bu kısım kitaplarda “sünnet-i müekkede” veya “sünnet-i gayr-i müekkede” kaydıyla beyan edilirler. Buradaki “müekkede” veya “gayr-i müekkede” kaydı söz konusu sünnetin “sıhhat” derecesini değil; emir ve tâlimâttaki “şiddet ve gereklilik” derecesini belirlemek içindir. Bu tür sünnetler tamâmen kulun kendi tercih ve irâdesi ile yapabileceği; yapması halinde, bol sevap, bereket ve feyiz kazanacağı; fakat terk etmesi halinde günahkâr olmamakla berâber sevabından mahrûm kalacağı sünnetlerdir. Meselâ namazların sünnetleri, teravih namazı, duhâ namazı, teheccüd namazı, Ramazan orucu dışındaki nafile oruçlar, namazda “Sübhâneke” okumak, Fâtihâ okunduktan sonra “âmin” dernek, rükû ve secde tesbihlerini en az üçer defa yapmak bu tür sünnetlere birer misal teşkil eder.

b) İbâdete tâbi olmayan Sünnet-i seniyyeler. Bu kısım, siyer-i seniyye kitaplarında zikredilen ve “âdâb” tabir edilen genel davranış ve fiillerdir. Örf, âdet ve fıtrî muâmelelerde bu kısım Sünnet-i seniyyelere uymak, âdetleri ibâdete çevirmektedir. Meselâ önünden yemek, su içerken bardağın içine nefes vermemek, sağ yanı üzerine yatmak, genel hareket ve davranışlarda sağdan başlamak bu kısım sünnetlerden bir kaçıdır. Bu sünnetlere ittibâ eden büyük feyiz ve nûr alır; ittibâ etmeyen günahkâr olmamakla birlikte Sünnet-i seniyye sevabından mahrum kalır.

Dipnotlar:

1- Mâide Sûresi: 3.

2- Lem’alar, s. 58.

20.09.2010

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Kouchner: “Avrupayı ahlâken siz kurtaracaksınız”


A+ | A-

“Avrupa bizden ahlâkî değerler açısından yardım beklerken, onları körü körüne taklit edebilir miyiz?” sorusu ve cevabı hepimizi derinden derine düşündürmeli. Teknik ve teknolojik gelişmelerle başı dönen Avrupa, İsevî dininden uzaklaşarak, ferd, âile ve toplum olarak teknolojinin çarkları arasında kendisini yalnızlığa, sefâhete, sefâlete, ahlâksızlığa ve uyuşturucu bataklığına attı.

Avrupa’nın insaniyetperver maskesi altına saklanan vahşî reisleri, İslâmın nûrunu saklamaya çalışmasına karşılık, içine düştüğü bunalımdan ve kimliksizlikten kurtulmanın yollarını arıyor.

Batı her geçen gün ‘inanca, moral değerlerine’, diğer bir ifâdeyle İslâmiyete olan ihtiyacını bir derece daha hissediyor. Pek çok ilim ve fikir adamının yanında, Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Mitterand, ölümüne yakın, “Allah’a inanmak istiyorum, kendimi ona yakın hissediyorum” diyerek bu ihtiyacı ve arzuyu seslendirmişti.

Yine Batı’nın tanınmış simâlarından, Mitterand’ın yakınında bulunan, solcu düşünür Bernard Kouchner de, bütün samimiyetiyle itiraf etmişti:

“Biz komünizme karşı bir zafer kazandık. Ama biz de yenildik. Çünkü, birbirimize söyleyecek bir şeyimiz kalmadı. Ama İslâm ülkeleri ve halkları öyle değil. İslâm ülkelerindeki halklar, Batının yalnızlığını hissetmiyorsa, Allah’ın varlığını hâlâ hissettikleri içindir. Ona yakarabilirler, ona yalvarabilirler. Batı’da kayboldu bu.”

Ve bizden talebini şöyle dile getiriyor:

“Onun için sizden öğreneceklerimiz var diyorum. Dayanışmayı, âile bağlarını, yeniden insan olmayı öğrenebiliriz sizden. Irkçılığa karşı bir panzehir olacaksınız bizim için. Avrupa’yı kendi içine dönük bir kale olmaktan kurtaracaksınız. Irkçılığın 2. Dünya Savaşı öncesine benzer bir dönüş yapmasından çok korkuyorum.”

Evet, insanlık bizzat ve kasten hakkı arıyor. Yukarıdaki ifadeler de bunun göstergesi. Elbette, beşer, bunalımdan kurtulmak için hak dini bulacaktır.

Meselenin püf noktasına, 1999’un son ayında Müslüman olan, Alman Manuella Fastner de temas eder. Terme Müftülüğü’nde İslâmiyeti seçerek Meryem adını alan Fastner; Hıristiyan iken de, kiliseye gitmediğini söyler. İslâm’ı seçerken, önemli bir nokta yakalar:

“Avrupa bir bunalım içerisinde. Ahlâk giderek çökerken, hırsızlık ve ırza geçme olayları da hızla artıyor. Benim tanıdığım Türk insanını genelde dürüst ve güvenilir gördüm. Bunu da, dinleri İslâmiyet sayesinde olabileceğini düşünerek araştırma yaptım ve İslâm’ı seçtim.”

Yapılan araştırmalara göre, “aile içindeki huzursuzluklar, babasız büyüme ve ilgisiz babaya sahip olma, babanın yerini annenin alması, uyuşturucu alışkanlığı ve mutsuz çocukluk devreleri; insanları ihtidâya, yâni İslâmiyeti kabul etmeye”1 yönlendirmektedir.

Bu vicdânî çağrılar ve ilmî veriler de, AB’ye üyelik meselesinin bu cepheden de faydalı olacağını göstermektedir.

Şu halde, İslâmın güzelliklerini fiil ve ahlâkımızla yaşayıp gösterirsek, sair insanlar ve belki kıt’alar fevc fevc İslâmiyete gelecektir. Bunalan Manuella’lar, Hans’lar, Meryem ve Hasan olmayı bekliyor!

20.09.2010

E-Posta: [email protected] [email protected]



Osman ZENGİN

Keşke okullar açılmasa!


A+ | A-

Bir zamanların maarif vekilinin (millî eğitim bakanı) söylediği söze benzedi biraz başlığımız. Hatırlarsanız, o zât şöyle demişti: “Şu mektepler olmasa, maarifi ne güzel idare ederdim.” Demek ki, adamcağız o zaman ne zorluklar çekmişti de, bu sözü söylemişti. Biz de şimdi biraz ona benzer bir şey söylüyoruz: Keşke okullar açılmasa! Peki, niye söylüyoruz bunu, bizim derdimiz, sıkıntımız ne?

İstikbalimizin teminatı olan çocuklarımızı ilim tahsil etmeye yolladığımız okulların bir çoğu, maalesef ki içler acısı bir durumda. Ancak aile yapısı sağlam olanlar kendilerini koruyabiliyor.

12 Eylül ve 28 Şubat’ın tahrik ve teşvikiyle ahlâksızlık girdabına sürüklenmeleri neticesinde, okullarda ahlâk maalesef sukut etmiş durumdadır.

Evet, bu ahlâksızlıkların kaynağı olarak iki hain ihtilâli adres gösteriyoruz. Meselâ, bizim gençliğimizde yapılan 12 Eylül İhtilâli günlerinde gençlere deniliyordu ki: “Savaşmayın, sevişin.” Sizlerden özür diliyorum; böyle bir ifadeyi aktardığım için. Ama, maalesef gerçek bu. Fikirsiz, ancak nefsinin emrinde, bir gençlik arzuluyorlardı.

28 Şubat ise, bu işe daha alenî bir şekilde müdahale etti. Sağlam yapılı aileler, genellikle çocuklarının ahlâk bakımından bozulmayacağı bir okulda okumasını sağlıyorlardı. Kız çocuklarını da, daha ziyade imam-hatip liselerine veriyorlardı. Halbuki kızdan imam olmaz, onlar da biliyordu bunu. Ama gelin görün ki, milletin ahlâkî değerlerinin rehberi Kur’ân’dan bağlarını kopartmak için, imam-hatip, Kur’ân kursu gibi eğitim müesseselerini de tahrib ettiler. Diğer okullarda da ahlâksızlık teşvik ve terviç edilince, çocuk yaştaki gençler yanlış yollara tevessül etti, ettirildi.

Bu mevzuda uzmanlar dahi telâşeye düşmekte ve görüşler belirtmektedirler. Meselâ uzmanlardan biri, şöyle söylemektedir: “Bizi biz yapan değerler kalmadı. Okullardaki öğrenci ve eğitim kalitesi çok kötü. Gençlere örnek model oluşturacak, özdeşleşme-benimseme modelini oluşturacak ne var etrafta? TV’lere bakın, sürekli olarak cinsellik ve saldırganlık dolu mesajlar var. Sonuç olarak sağlıklı rol modelleri verilmiyor." (Prof. Dr. Kerem Doksat - Psikiyatrist)

Bu tehlikeli gidişe kim “Dur!” diyecek bilmiyorum. Okul idaresi ve öğretmenlerin de aciz kalıp, fazlaca müdahale edememeleri neticesinde atı alan Üsküdar’ı geçti. TV’lerin de bu ahlâksızlığı pompalaması neticesinde bir kısım gençler, hastahanelere, hapishanelere, tımarhanelere ve mezaristana gitmektedir. Yazık değil mi bu vatanın gençlerine?

Şu anda devleti idare eden hükümetimiz de, kangrene dönüşen bu hallere acilen tedbirler alıp, okullarımızı, ahlâksızlık yapılan yerler olarak yâd edilmekten kurtarsın. Millet çare ve tedbir bekliyor.

20.09.2010

E-Posta: [email protected]



S. Bahattin YAŞAR

“Çocuklarım için yaşıyorum diyen” anne babalar!


A+ | A-

Çocukları için söylenmiş anne baba sözleri duyarız zaman zaman. Öyle içtendir, öyle acıklıdır ve öyle iç yakıcıdır ki, şaşıp kalırsınız.

“Ben yavrum için saçlarımı süpürge yaptım.”

“Yemedim, içmedim onu okuttum.”

“Onun her şeyini temin ettim.”

“Gençliğimi, her şeyimi onların yoluna harcadım.”

“Gözü dışarıda olmasın diye evine interneti, televizyonu, radyosu, cep telefonları, hepsini aldım.”

“…”

En sonunda ise, “Ben daha ne yapabilirim?” cümlesi sahneyi kapatıyor.

Evet, ilk etapta bakıldığında hakikaten anne baba, evlâtlarına karşı bütün ‘annelik’, ‘babalık’ görevlerini yapmış gibi gözüküyor.

Bu bir kaçış aslında. Annelik, babalık bu değil.

Şimdi size bizzat müşahede etmiş olduğum bir aile görüntüsünden bahsedeceğim. Bahsini edeceğim aile, işte şu yukarıdaki bütün adımları çocukları için atmış bir aile.

Anne ile konuşuyoruz; “Ben kendimi, hayatımı, gençliğimi, pek çok duygularımı çocuklarım için feda ettim. ‘Ben yaşamadım, onlar yaşasın’ diye şu an bir zemin katta terzilik yapıyorum. Akşamlara kadar, sanki bir hapis hayatı gibi, bir insan yüzü bile görmeden çalışıyorum. Aldığım maaşı da olduğu gibi çocukların internet aboneliği, elektrik, doğalgaz, su gibi harcamalara kullanıyorum. Geriye de bir şey kalmıyor. İşte bizimkisi böyle bir şey” diyor.

Anneyi dinledikçe içimiz ürperiyor. Bu, gerçekten sağlıklı bir hayat değil. Yani böyle bir yapıda ne anne, annedir; ne de evlât, evlâttır.

Bakalım, baba ne diyor.

“Biz, hayatımızı çocuklarımıza adamışız. Tamamen onlar için yaşıyoruz. Artık biz diye bir şey kalmadı. Ne varsa yoksa, hep çocuklar için. Onlar ne diyorlarsa o oluyor. Biz sadece bize uzatılan faturaları ödüyoruz. Başka da ne yapabiliriz. Elimizden bu geliyor. Kendimi zaten gişe memuru gibi hissediyorum.”

Bu da baba düşünceleri…

Anne ve baba, çocuklara içinde ilgi, sevgi, şefkat, aile sıcaklığı olmayan kupkuru bir dünya sunuyorlar. Yani aslında anne baba, kendilerine böyle bir gelecek hazırlıyorlar.

Evin gençlerinin hayat algısını dinliyoruz ve ortaya tam bir dram çıkıyor.

“Burası bir aile değil. Yatılısı olan bir okul gibi, bir lokal, bir hotel, bir pansiyon gibi… Belki onlar bizim buradan çok daha disiplinli ve düzenlidir. Bu evde anne baba diye bir şey yok. Yıllar geçiyor, anne babamızla oturup da bir aile meselesi konuşamıyoruz. Sabah uyandığımızda annesiz ve babasızız; akşam ise yine annesiz ve babasız uyuyoruz. Burada bizi tutan tek şey var, o da internet, televizyon, radyo vs. Yoksa çekilir gibi değil burada hayat. Zaten biz gece geç saatlere kadar internetteyiz. Gündüz ise geç saatlere kadar uyuyoruz. Babam, ‘Bunların internette evde olmaları, dışarıda olmalarından daha iyidir. Varsın akşamlara kadar da uyusunlar’, diyor.”

“Annem-babam, ‘Biz onlara her şeyi verdik’ diyorlar. Babam hafta sonları evde olduğu saatlerin çoğunu internette tanıdıklarıyla okey oynayarak geçiriyor. Problem, babamın evde olduğu saatlerde bizim internet hakkımızın kalmaması. Onun için babanın olmaması bu noktada iyi oluyor. Yani bizde ‘babalık’, ‘annelik’ gibi çok özel duygular yok. Benim bazı arkadaşlarım annelerinden bahsederken gözleri doluyor. Biz ise bu özel duygulardan mahrumuz.”

Gençler, ağlamaklı konuşuyorlar…

Bir aile ocağından gelebilecek en ağır cümleler bunlar. “Çocuklarım için yaşıyorum” diyen anne babalar, tam bir şefkat suistimali taşıyorlar.

Evet, gençler için dünyevî her şey düşünülmüş. Ama sevgisiz.

İşte asıl cinayet bu.

Çocuklarına dünyalarını vermiş anne babalar, onların maddî ve manevî dünyalarını yıkıyorlar. Evet, bu dünya buralarda yeniden kurulmalı. Anne, baba, kardeş ve aile; yeniden tanımlanmalı.

Büyük veli, bu günleri görerek söylemiş sözü: “Kazanmak için dünyayı verdik dinimizden; / Din de gitti, dünya da gitti elimizden.”

Evet, artık ‘internet çocukları’ diye bir kavram doğdu. İnternetin eğittiği evlâtlar yetişiyor. Bu yeni kavramlar, ‘internet anne-babaları’ kavramlarını doğuracağa benziyor. İhtiyaçları zamanında evlâtlar, anne babaların bulunduğu odalara internet çekecekler ve “Baba! İnternetten görüşelim.” diyecekler.

İşte asıl tokat bu. Çocukları için hayatlarını harcamış anne babaların, çocukları tarafından hayatları, duyguları fütursuzca harcanacaktır.

Yani gülünç değil mi? Çocuklar için terk edilmiş evler, çekilen çileler, katlanılan hayatın ağır yükleri ve karşılığında ‘sevgisiz’ yetişmiş, şefkatsiz büyümüş evlâtlar. Yüklemediğiniz programı, gerektiğinde siz de kullanamazsınız.

Anne sevgisinin yerini ne alabilir?

Evet, ‘Anne-baba cinayetleri’, ‘evlât katilleri’ yeni mahsul.

“Çocuklarım için yaşıyorum, çalışıyorum” iddiası boş.

İçi boş, ruhsuz, duygusunu yitirmiş cümleler bunlar.

Cennet iklim şefkat; sarıp sarmalayan, büyüten anne sıcaklığı; özlenen baba rolleri; ve arzu edilen aile fotoğrafları…

Evet, helâket ve felâket asrı bu. Büyük yıkılışlar yaşanıyor.

Ama, kararan gecenin sabahı yakındır.

Haydin bakalım.

Yaşananlardan bir ders çıkarıp, temelini Yaratıcının attığı aile ocaklarına dönelim ve tövbe ederek, yeni bir aile sayfası açalım.

Geç kalmış sayılmayız.

20.09.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri




Son Dakika Haberleri

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.