Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 06 Temmuz 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Murat ÇETİN

İtiraf



Suçluyuz, kabul. Kabul etmesek de, “yasal olarak”, daha doğrusu “hakimin vicdanî kanaatine göre” kabul.

Öğretmen olsak, “İşte öğrencilerimizi buna emanet ediyoruz” daki “bu” zamiriyiz.

Güvenlik gücü olarak görev alsak, “Canımızı kime teslim ettiğimize iyi bakın” manşetindeki fotoğrafız.

Maliyeci, gazeteci, öğrenci, futbolcu olduğumuz ihtimaline göre, siz de benzer cümleler kurabilirsiniz. Tavsiye ederim, “isim-şehir-hayvan” oynamaktan daha zevklidir.

Belki seviliriz etrafımızda. “Vatandaşlar” şikâyetçi değildir, hatta memnundur bizden. Ama manşetlerde, kimi köşe yazılarında, bazı haber sütunlarında hazzedilmez bizden.

Sadece manşetler değil, bilmem kaç sayılı kanunla değişik bilmem kaç sayılı kanunun bilmem kaçıncı maddesinde de sevilmeyiz.

Kimi zaman “halkı kin ve düşmanlığa açıkça tahrik eden”, kimi zaman “Anayasal düzeni değiştirmek isteyen”, kimi zamansa —lafı dönüp dolaştırmadan—“terörist” sayılan sanıklarız.

Tüm teröristliğimize rağmen, asla silâh kullanmayız; kurşunumuz yoktur, kurşun kalemimizden başka. Hatta bilgisayar kullanan, internete giren, hackerlık yapmadan sanal âlemde at koşturan az buçuk “modern” insanlarız.

Yazar ve konuşuruz. “Suça konu olan” mühimmatımız yazı kupürlerimiz, konuşma kasetlerimiz ve bant kayıtlarımızdır.

Ne ima ettiğimize, ne kastettiğimize, ne demek istediğimize, -Amerikan filmlerinin bozuk tercümesindeki gibi “bunu demek istediğine emin misin?” diye bile sorulmadan- başkalarının karar verdiği bir garip teröristleriz.

Klişeleri sevsek; resmî tarihe, resmî görüşe, resmî olan daha pek çok şeye karşı sorgulayıcı olmak gibi tuhaf huylarımız olmasa, yine de iyi insanlarız.

Kadınsak, kıyafetimize dair modern olmayan bir şeyler vardır; erkeksek, içkinin —tadı dahil—hiçbir şeyinden anlamayarak çizeriz karizmamızı.

Ama aslında hiçbir sorun çıkmayacaktır, her şey yolunda gidecektir. Ah bir de, yazma işte, sus artık deyip, dinletebilsek kendimize…

Yazmayıversek, susuversek, sormayıversek, “Hı hı” deyip başımızı sallayıversek, ne var sanki…

Evet suçluyuz, kabul “yasak olarak”, dahası “hakim kanaate göre” mahkûmuz.

06.07.2006

E-Posta: [email protected]




Davut ŞAHİN

“İz bırakan”lar



Atv’de Ekmek Teknesi’nin ilk bölümleri, sabah kuşağında ekranda.

İzlerken, aslında ne kadar çabuk tüketen ve hafızası yok olmaya mahkûm bir toplum olduğumuzu farkettim.

Çünkü, televizyonda ilgiyle izlenen bir dizi yayından kalktıktan sonra unutuluyor. Ne kadar kaliteli de olsa, belli bir zaman diliminden sonra tarih oluyor.

Peki, yine sabah kuşağında ekrana gelen abuk/subuk programlara ne demeli?

Sabah Şekerleri’nde ekrana gelen “Ahu Tuğba ve Meriç” vak’ası ne yazık ki, rezillik ve soytarılıkları ile, kolay kolay unutulacağa benzemiyor.

Neden? Çünkü her “tahribat” bir iz bırakır. Peşisıra gelen “yıkıcı” programlar da derin bir çukur açıyor zihinlerde.

Örnek mi? Pek çok.

Çoğu bir ailenin izleyemeyeceği kadar müptezel.

Yozlaşan toplum olmaya doğru gidiyoruz, dikkat!

BİN-BOĞA

Bir ara “müzikte yozlaşma var” diye feryat ediyordu 70’li yılların şarkıcısı Ali Rıza Binboğa… En son meclise yürüdü. “Korsana hayır” diyerek duruşunu ve tavrını ortaya koydu.

Eurovision’da “yarınlar bizim” diyecek kadar entelektüel ve sol tandansıyla kendine yeni bir tavır edindi.

Fakat şimdi yeni yaptığı albümde, kullandığı “argo” kelimelerle gündemde.

Olmadı, bunu yapmayacaktı Binboğa.

Anlaşılan o ki, ticarî düşünerek, gündem oluşturmak ve ardından albümü satmak gayesi güdüyor.

Eğer öyleyse, işi kaptı!. Öğrenmiş demek…

Bravo, ne ayıp!

ÖSYM!

Öte yanda, Ali Rıza Binboğa’nın şarkısını ayıplayanlar, ÖSYM şarkısıyla gündeme gelen gençleri adeta alkışlıyor.

ÖSYM Başkanının da eğlenceli bulan malum zihniyet, ne hikmetse resmen küfür edilen bu şarkının internette yayıldığını söyleyerek, müthiş bir pazar oluşturuyor...

Ticarî zekâ, internete indi... Malûm, reklamın iyisi kötüsü olmaz.

ABD’DE VATANDAŞ OLMAK

“Ekran kahramanı” M. Ali Erbil’in bir erkek çocuğu dünyaya gelmiş.

Bir sevindirici haber daha:

“Taşfırın erkeği” aktör Tamer Karadağlı ve Arzu Balkan Karadağlı’nın da bir bebekleri Houston’da dünyaya gelmiş.

Yani, ünlü isimler kıtalar ötesinde doğum yaptırarak, çocuklarını ABD vatandaşı yaptırıyor...

Türkiye’deki hastahanelerin suyu mu çıktı?

Bu Türk hekimlerine bir hakaret sayılmaz mı?

SAVAŞ KARŞITLIĞI

Irak savaşına destek veren embesil Amerikalılar olduğu gibi, savaş karşıtı vicdanlı Amerilalıların da olduğu görülüyor.

Uzun süredir aktör Sean Penn, Danny Glover ve aktris Susan Sarandon gibi oyuncular, bu savaşa karşı olduklarını bütün güçleriyle haykırıyor!

Bunların yanı sıra, bir grup eylemciler de ABD’nin savaşa son verip Irak’tan çekilmesini istiyor.

Özellikle 24 yaşındaki oğlu Casey, Irak’ta öldükten sonra savaş karşıtlığı ile tanınan anne Cindy Sheenan adlı kadın, açlık grevi hareketi yaparak tepkisini ortaya koyanlardan.

Sheenan sık sık Amerikan basınının gündemine gelen acılı bir anne.

Bu kadın şimdi de açlık grevine başlamış. Açıklamasında diyor ki, “Artık daha fazlasını yapmalıyız.” Protestocular dönüşümlü açlık grevini yaparak, tepkilerini dünyaya duyurmaya çalışıyor.

06.07.2006

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Ayasofya’da ezan, namaz



Türkiye ve dünya gerçeklerinden habersiz ‘bir kısım medya’nın; ezandan, namazdan, camiden, Kur’ân’dan duydukları rahatsızlığın sebebini anlayabilen var mı? “Rahatsız olan mı var?” sorusu akla geliyorsa, hemen ifade edelim: Var ve bu durum da maalesef Türkiye’nin başka bir gerçeği!

“İbadete açık Ayasofya” manşetiyle yayınlanan gazete haberinde, “Ayasofya Müzesi, yavaş yavaş ibadete açılıyor” denilmiş. Bu haberin maksadı, sadece ‘haber vermek’ midir? Yoksa, ‘hassas’ yerleri kaşımak anlamına gelen yeni ‘andıç’larla karşı karşıya mıyız? (Sabah, 4 Temmuz 2006)

İstanbul’un fethinin sembolü olan Ayasofya,—bilindiği üzere—yüzyıllar boyunca cami olarak hizmet vermiş, 1934’de ise tartışmalı bir ‘Bakanlar Kurulu Kararı’ ile ‘müze’ye çevrilmiştir. Dolayısı ile, yeniden camiye çevrilmesinde bir yanlışlık olmaz. Ama sözkonusu haberin maksadı farklı. Haberin ‘teknik’ hatalarını bir yana bırakırsak bile, apaçık olan ‘ezan, namaz, cami’ rahatsızlığını da mı görmeyelim?

“Ayasofya’nın ibadete açılan bölümü”yle ilgili bilgiler de doğru değil. Maksat ‘haber’ vermek değil de, ‘andıç’lamak olunca, doğru ile yanlış birbirine karıştırılıyor. Habere konu edilen bölüm, haberde ileri sürüldüğü gibi, ‘Ayasofya çalışanlarının namaz kılması maksadıyla’ değil, herkesin namaz kılabilmesi için açılmıştır. İlgili bölüm, (Hünkâr Mahfili) Ayasofya müze olduğu 1934’den sonra ilk defa 8 Ağustos 1980 tarihinde ibadete açılmıştır. Bu tarihin, 12 Eylül öncesi bir tarih olmasına iyice dikkat etmek lâzım. Bu girişim, ‘iyi saatlerde olsunlar’ için bir ihtilâl sebebi bile sayılmış olabilir! (Netekim, 12 Eylül ihtilâli sonrası bu bölüm tekrar kapatılmış, [14 Eylül 1980] ancak yeniden açılması 10 Şubat 1991’de gerçekleşmiştir.)

Tabiî ki Ayasofya ile ilgili tartışmalar Türkiye’nin önünde duran ve çözümü hep daim ertelenen bir ‘sorun’dur. Ama “Ayasofya Camii İbatete Açılan Bölüm” yazılı tabela bile medya tarafından bir yerlere gammazlanmak isteniyorsa, ‘sorun’un çok derinlerde olduğu bilinmelidir.

Bu haber, medyanın ‘din konusunda uzman’lara ihtiyaç duyduğunu bir defa daha ortaya koydu. Ayasofya konusunda araştırma yapmak isteyenler için derli/toplu bir çalışma elimizin altın duruyor. Osmanlı Araştırmaları Vakfı tarafından Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Doç. Dr. Said Özdemir ve Yaşar Baş imzasıyla yayınlanan “Üç Devirde Bir Mabed Ayasofya” adlı hacimli eser önemli bir başvuru kaynağı. (OSAV Tel: 0212-5134033) Uzmanların yanısıra böyle kaynaklardan da istifade edilirse hem kamuoyu yanıltılmamış, hem de meslekî hassasiyetlere riayet edilmiş olmaz mı?

Bütün bunlar hadiseye iyi niyetle yaklaşılarak mümkün olabilir. Ama maksat ‘bağcı dövmek’ olduktan sonra cami adının yazıldığı tabela da şikâyet konusu olur, minarelerden ezan okunması da...

Sahi, Ayasofya’nın var olan minarelerinden ezan okunmayacak da ne okunacak? Medya, Türkiye ve dünya gerçeklerine yabancı kalmasa daha iyi eder. Hem, Ayasofya’nın ibadete açılmasını istemek, bunun için dua etmek ne zamandan beri ‘suç’ oldu? Oldu olacak, bu konuyu bir dahaki TMK’ya ‘madde’ olarak ilave etsinler!

06.07.2006

E-Posta: [email protected]




Serdar MURAT

Akredite Baykal



8 Şubat’ın basında iki kötü mirası oldu.

Biri Andıç olayıydı.

Genelkurmayın da itiraf ettiği olay, Şemdin Sakık’ın ifadelerine daha sonra ilâve edildiği anlaşılan iddialarla Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand büyük bir töhmet altında bırakılmışlardı. PKK’dan para aldığı ileri sürülen Çandar ve Birand birkaç saat içerisinde önce işlerini sonra itibarlarını kaybetmişlerdi.

Bir süre sonra olayın doğru olmadığı ortaya çıktı. 28 Şubat’a zemin hazırlamak için “psikolojik savaşın tüm unsurlarını kullanan cunta”nın bir marifeti daha ortaya çıkmıştı.

“Akredite” uygulaması ile de 28 Şubat döneminde tanıştık.

Genelkurmay bazı basın kuruluşlarının faaliyetlerini izlemesini yasaklamıştı. Zaman, Yeni Asya, Yeni Şafak, Vakit, Samanyolu ve Kanal-7 gibi kuruluşlara Genelkurmay’ın kapısında bariyer konulmuş, girişleri yasaklanmıştı.

Genelkurmay’ın basınla ilgili faaliyetlerini izlemesine izin verilen basın kuruluşlarının ise sadece “istenilen”i, “istenilen” şekilde yazmakla yükümlü oldukları bir sır değil. Akredite olmaktan ziyade iliştirilmiş, yani “embeddet” bir gazetecilik türüydü bu.

Uluslar arası basın kuruluşları, bu uygulamayı, Türkiye’ye özgü ara dönem şartlarından biri olarak görüp, “not ettiler.” Basın özgürlüğü adına ülkemizin hanesine atılan bir çizikti bu.

Türkiye normalleştikçe, akredite uygulamasının sınırlarının daralmasını, hatta ortadan kalkmasını bekledik. Aramızda, “Basın özgürlüğünü zedeleyen, demokrasiye yakışmayan bir uygulama olduğu için özür diliyoruz” denilmesini bekleyenler oldu mu, bilmiyorum ama zamanla bu anlamsız yasağın tarihe karışacağını umduk.

Ancak burası Türkiye’ydi. Ummakla, beklemekle olmuyordu. Çünkü ülkede yasakların sirayet etme ve yayılma özelliği vardı. 12 Eylül’ün ihtilal şartlarında imam hatiplerde başlayan başörtüsü yasağı büyüye büyüye Çankaya Köşkünü dahi “yasaklar adası” haline getirmedi mi?

Akredite uygulaması da daralma yerine yayıldı. Hatta yasaklara karşı mücadele etmesi gereken siyasî partilere kadar sirayet etti. Siyasî partiler demekle haksızlık etmeyeyim. İktidar olduğu dönemde de, muhalefet günlerinde de MHP’yi ağırlıklı olarak sol görüşlü muhabir arkadaşlarımız izledi. Hatta sol partilere göre daha çok el üstünde tutuldular. Öyle ki, MHP’nin izine kurşun atacağı bir örgütün liderinin yakını da, aynı soyadı taşıyarak itibarlı bir MHP muhabirliği yaptı. Refah Partisi ve AKP’de bu düşüncelerle taban tabana zıt olan insanlar, mesleklerini başarılı bir şekilde icra ederken, bir kısmı AKP’li ve Refahlı bakanların danışmanlıklarını dahi yaptı. Aralarında AKP’li bakanların işe soktuğu ya da çalıştığı kurumunda makamını yükselttiği isimler bile oldu.

Zaten ANAP, DYP gibi merkez partiler de bu tür sorunlar söz konusu bile edilmedi.

Ancak ağzından özgürlüğü düşürmeyen, basın özgürlüğü denildi mi, patentli malı gibi gören CHP’ye gelince iş değişti.

Genelkurmay’dan sonra artık CHP’de de akredite sistemine geçildi. CHP kendini Genelkurmay, Danıştay, Emniyet Genel Müdürlüğü gibi devletin bir kurumu olarak gördüğü için yadırganacak bir şey yok denilebilir. Devletin bankasına ortak, devletin kurumlarında pay sahibi bir parti olur mu? Valilerin CHP’nin il başkanı olduğu tek parti devri geride kaldı ancak CHP’ye ortak, Dil Kurumuna, Tarih Kurumu’na hisseli bir parti CHP...

Dünyada örneği olmayan, nev’î şahsına münhasır kamusal bir parti yapılanması söz konusu.

Bu durum anlaşılan CHP’nin basınla ilişkilerine de yansımış. Baykal, basınla sohbet toplantılarını bir süredir Genelkurmay’ın akredite sistemine göre düzenliyor. Örneğin CHP liderinin, önceki gün yeni genel merkez binasında basınla kahvaltısı vardı. Buraya Bugün, Zaman, Yeni Şafak, Yeni Asya ve Vakit gazeteleri dâvet edilmedi. Bu gazetelerde görev yapan, geçmişte sol basın yayın organlarında çalışmış muhabirler de var. Hatta bir kısmı CHP’ye oy veriyor. Buna rağmen Baykal’ın kahvaltısında onlara yer yoktu. Bu durum diğer meslektaşlarımızı da rahatsız etmiş olmalı ki, kahvaltı masasında hatırlattılar. Baykal, “kurumsal tavır alıyoruz” dedi.

CHP’den kurumsal yasak...

Baykal’ın sorunu burada. Bir yanda muhafazakâr basına savaş ilân ediyor, diğer yandan Şeyh Edebali’den nasihatler okuyor. Kendinden geçmiş bir şekilde başörtüsü yasağını savunurken atlatıyor diğer yandan Mevlâna hoşgörüsünden söz ediyor. Hoşgörü önce Baykal’ın kendisine lâzım.

Basında bile muhalif bir sese tahammül edemeyen CHP lideri, bu yasakçı kafa ile AB’ye giden Türkiye’ye birkaç numara küçük geliyor. Tek parti devrini de kaçırdığı için bu devirde Baykal gibi yasakçı zihniyete yer yok.

Dar kafalar, dar görüşler...

06.07.2006

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Medyundur bütün bir beşeriyet



“Dünya neye sahipse, onun vergisidir hep;

Medyun ona cemiyeti, medyun ona ferdi.

Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet.”

Âkif ne özlü söylemiş. İnsanlık insanî değer adına neye sahipse onun sayesinde ulaştı.

Daha adıyla ruhları okşayan, barış meltemleri estiren İslâmı, akıl ve ilmin hükmetmeye başladığı günümüzde doğru şekliyle anlamak istemeyenlere ne demeli?

Sözümüz insaf ve vicdan ehline. Onlar zaten meselenin hiç de sunulmaya çalışıldığı gibi olmadığını çok iyi biliyor, gerçeği araştırma meyliyle İslâmın güzellikleriyle buluşuyor, kapağı ona atıyorlar.

Mesele hiç de onların takdim etmeye çalıştıkları gibi değil. İslâm gelmeden önceki dünyanın durumunu bir düşünün, bir de İslâm geldikten sonra dünyada olan değişiklikleri. On yıllık Medine döneminde yaklaşık olarak İslâm dünyası 2 milyon kilometrekarelik bir toprağa kavuştuğu, düşmanlarla bir kısım savaşlar yapıldığı o günlerde Müslümanlardan toplam ancak 150, düşmanlardan da sadece 250 kadar asker ölmüştü.

Allah Resûlü (a.s.m.) o kadar barış yanlısıydı ki mecbur kalmadıkça savaşa girmiyor, kan dökülmesini istemiyor, hatta Mekke’nin fethi esnasında düşmanın uyanıp da karşı koymaya yeltenmemesini, sessizce Mekke’ye girip savaşsız almayı istiyor, bunun için Rabbine duâ ediyordu. Maksadı kan dökülmemesi, insanların ölmemesi, kurtulmasıydı. Kin ve düşmanlıkların köpürdüğü bir atmosferde insanların hak ve hakikatlere kulak vermeleri mümkün değildi. Asıl maksat gönüller fethetmek, insanların huzur ve mutluluk dolu bir atmosferde, insanca, medenice yaşamalarını sağlamaktı. Onun için İslâm gittiği her yere önce insanlık, adalet, hak-hukuk anlayışıyla gidiyor, ülkeler fethetmeden önce kalpler fethediliyordu.

Evet, bu insanî muameledir insanları etkileyen, düşmanın düşmanlığını kıran, teslim bayrağını çektiren.

Bu güzel muamele sayesinde Haçlı Seferleri esnasında Ortadoğuda üç bin Hıristiyan Müslüman olmuştu. O Müslümanlar ki, kendi yiyecekleri ekmekleri esirlere dağıtmışlardı.

Salahaddin Eyyubi Kudüs’ü geri aldığında, Haçlılar daha önce haksız yere 70 bin esiri öldürdükleri halde intikam alma yoluna gidip bir kimsenin burnunu dahi kanatmamıştı. Şu birkaç örnek bile gösteriyor ki İslâm savaş değil, barış dinidir. Savaşa ancak mecbur kalındığında girilmiştir.

06.07.2006

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Hz. Hızır ile Hz. Musa’nın (as) ilm-i ledün macerası



Hz. Mûsâ (as), ledün ilmini öğrenmek için, Hz. Hızır (as) ile maceralı bir yolculuğa çıkmıştı. Şimdi bu macerayı Kur’ân’dan, meâlen takip edelim:

“Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş, yine ona tarafımızdan bir ‘ledün’ ilim öğretmiştik. Mûsâ ona: ‘Sana öğretilenden, bana, doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbi olayım mı?’ dedi.”1

“Sabretmesi ve açıklama yapıncaya kadar bir şey söylememesi” şartıyla kabul eder ve yola çıkarlar. Hz. Hızır (as), bindikleri gemiyi darbeleyerek sakatlar. Yolda bir çocuğun ölümüne sebep olur. Bir belde halkından yiyecek isterler; red cevabı almalarına rağmen yol kenarındaki duvarı onarır. Hz. Mûsâ (as) her seferinde itiraz ederek, haksızlık ve yanlış yaptığını söyleyecek olur. Sonunda Hz. Hızır (as) zâhiren; ilk bakışta çirkin, haksız görülen davranışının sırlarını şöyle açıklar:

“Gemi; o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü, onların arkasında, her sağlam gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı. Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası, mü’min kimselerdi. Bu kâfir tabiatlı çocuğun ileride onları azgınlık ve nankörlüğe sevk etmesinden korktuk. Böylece istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin. Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.”2

Âyette geçen “Rabbin istedi ki” tâbiri, “ledün” ilminin püf noktasıdır ve Onun, sırlarını istediklerine açacağına işâretlerden biri olmalıdır. Bu bağlamda ele alırsak; sırlar ilminin şu temellere dayandığını anlarız:

* Tevhîd; rûh, mâneviyat; tekâmül ve vehb-i İlâhiye...

* İnsan, geçmiş, şimdi ve gelecek gibi üç boyutlu zaman dilimlerinde yaşar. Bunların yumağına sarılmaktan diğer zaman boyutlarına geçişle kurtulur. Bunlardan sıyrılmak, ancak, “gayba imân” ile mümkündür.

* İnsan, olgunluğu, mükemmelliği, mutasavvıflarımızın “insan-ı kâmil” diye tâbir ettiği mertebeyi; kâinatta cereyan eden hâdiseler ve eşyanın gaybî sırlarını, duyu ve duygu, his ve lâtifeler vasıtasıyla çözdüğü nispette yakalayabilir.

* “Göz sanatı, basîret de sanatkârı” görür. Kulak sesleri, akıl ve kalb de, bu seslerdeki hârika ahengi, dengeyi, melodiyi, uyumu duyar. İnsan ruhu ve ona takılan duygu, his ve lâtifeler de (enerji boyutları) paylarını alır.

Böylece varlıklar mânâsızlıktan, israftan, abesiyetten insan da başıboşluktan kurtulur. Ruh-madde, duyu-duygu, his-mânâ, lâtife-gayb arasındaki denge de kurulmuş olur.

Dipnotlar:

1 -Kur’ân, Kehf, 65-66; 2- Agk, 79-82.

06.07.2006

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Yokluk yerine Cehennem lütuftur-2



İzmir’den okuyucumuz: “Yokluk ile Cehennem arasında nasıl bir muvazene vardır? Kur’ân’da kâfirlerin Cehennem’den kaçarak yok olmak isteyecekleri yazıyor. Oysa Bediüzzaman Hazretleri, ‘Cehennem de olsa beka isterim’ diyerek, hayatın ve bekanın yokluktan daha tercihe şayan olduğunu söylüyor. Öyleyse, kâfirler neden Cehennem’den kaçarak yok olmak istiyorlar?”

Dünkü yazımızda Bedîüzzaman’ın referansının Kur’ân olduğunu vurgulamış ve âyetlerden örnekler vereceğimizi beyan etmiştik. Şimdi Kur’ân’da Cehennem âyetlerinin yokluk değil, adeta hayat ve varlık fışkırdığını gösteren birkaç âyete daha göz atalım:

* “Rabbimin huzuruna mücrim olarak gelenin cezası cehennemdir. Orada ne ölür, nede yaşar!”1

* “Allah’tan korkan öğüt alır. Şakiler ise ondan kaçınır. O, ateşin büyüğüne girecek onlardır. Orada ne ölür, ne de yaşar!”2

* “Arkasından onlara bir de Cehennem azabı var. Orada ona Cehennemliklerin yaralarından akan irin ve kan karışımı bir sıvıdan içirilir. Onu yudumlar; fakat boğazından geçmez! Ölüm her yanını kuşatır; fakat ölecek değildir! Arkasından da ağır bir azap vardır.”3

* “Orada uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler, her defasında oraya geri çevrilirler. ‘Yakıcı azabı tadın!’ denir.”4

* “Çılgın bir alev olarak onlara Cehennem yeter! Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derilerinin her yanışında, azâbı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Allah güçlüdür, Hakîm’dir.”5

* “Sizi yakın gelecekteki bir azapla uyardık. O gün kişi elleriyle gönderdiğine bakar. İnkârcı da, ‘Keşke toprak olsaydım!’ der.”6

* “Biz onlara zulmetmedik. Ama onlar zalim kimselerdi. Cehennemin bekçisine şöyle seslenirler: ‘Ey Malik! Rabbin bizim için yeni bir hüküm versin!’ Malik de: ‘Siz böyle kalacaksınız!’ der.”7

Görüldüğü gibi kâfirler Cehennemin şiddetli azabını tattıkça pişmanlık yaşarlar, yalanlamakla kendi kendilerine zulmettiklerini anlarlar, değerini bilip peygamberi dinlemediklerine yanarlar; azabın şiddetini gördükçe oradan çıkmak isterler, ‘yok olmak’ değil, yine varlığın bir ifadesi olarak ‘toprak olmak’ isterler veya Allah’ın yeniden bir değerlendirme yapmasını dilerler. Cehennemin her azabı onlara ölüm acısından daha beterdir aslında; ama ölmezler. Çünkü artık ölüm yoktur. Onlar, azaptan kurtulmak için Rabb-i Zülcelâlin onlar hakkında yeni bir hüküm vermesini istiyorlar. Öyle bir hüküm olmalı ki bu, Cennetle sonuçlanmasın; buna razıdırlar; çünkü yüzleri yok; ama Cehennemden de çıksınlar; hiç değilse azap çekmesinler. Toprak olmaya da razıdırlar. Çünkü o da bir varlık mertebesidir, yokluk değildir. Onu istiyorlar. ‘Toprak olmak’ isteminde ‘Dileme sahibi insan olarak yaratılmayaydım, yükümlü olmayaydım da bugün azap görmeyeydim’ manası da vardır aslında.

Bir rivayete göre de; Yüce Allah o gün hayvanları da huzura getirecek, birbirlerinden haklarını alıp ödeştirecek ve sonra onlara, “Toprak olun” buyuracak, hepsi toprak olacak. İşte kâfir, bunu gördüğü zaman onlar gibi toprak olmayı isteyecektir.

Üstad Bedîüzzaman hazretleri, insanoğlunun fıtratında bulunan şiddetli var olmak isteğini tahlil eder ve cennet olsun, cehennem olsun, âhiretin tam da bu isteği karşıladığını beyan eder. Nitekim küçüklüğünde hayalinden, “Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonunda ademe (yokluğa) ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa baki, fakat adî ve meşakkatli bir bir vücudu mu istersin?” diye sorduğunu; bu soru karşısında, baki, fakat adî ve meşakkatli bir bir vücud da olsa “var olmak” istediğini, yokluğu ve hiçliği istemediğini; bu da olmazsa, hiç değilse “Cehennem de olsa bekanın” mutlak yokluktan ve hiçlikten daha iyi olduğunu8 kaydetmekle bu âyeti tefsir eder. Burada geçen, “Baki, fakat âdî ve meşakkatli bir vücud” ifâdesi, Cehennem ehlinin, “Ey Mâlik! Rabbin bizim için yeni bir hüküm versin!” ifadesi ile dile getirdikleri istektir. “Cehennem de olsa beka isterim” ifadesi de, insan fıtratının Cehennemin ve Cennetin dışında üçüncü bir şık olarak adî ve meşakkatli bir vücud şansı olmadığını anlayınca, “yokluk ve hiçlik” şıkkına karşı da, Malik’in cevabı doğrultusunda Cehennemde kalmaya çaresiz razı olacağını vurgular.

Dipnotlar:

1- Tâhâ Sûresi, 20/74; 2- A’lâ Sûresi, 87/10-13; 3- İbrâhîm Sûresi, 14/16, 17; 4- Hac Sûresi, 22/22; 5- Nisâ Sûresi, 4/55, 56; 6- Nebe Sûresi, 78/40; 7- Zuhruf Sûresi, 43/76, 77; 8- Asâ-yı Mûsâ, s. 37; Sözler, s. 84

06.07.2006

E-Posta: [email protected]




Raşit YÜCEL

Büyüklüğün şanı



İnsandır; gerçekte büyüktür, değerlidir.

İnsandır; “Büyük dağları ben yarattım” havasındadır.

İnsandır; zamanın nemrudu, zamanın şeddadı, zamanın firavunudur.

Tek başına örgütlenmiş bir teröristtir. Yakar, yıkar, uçurur. Hatır-gönül bilmez.

Halbuki o kendisini “büyük” görür. Kendini öyle gördüğü an küçülmüştür, bitmiştir. Büyüklüğün ölçüsü tevazudur, mahviyettir, kusurunu bilmesidir.

Baskı yapan zalimdir. Tahakküm eden vicdansızdır.

Asrımız öyledir. Kimse burnundan kıl aldırmak istemez. Çünkü asrın efkârı “ben”lik üzerine kurulmuştur. Özellikle dinî hizmetlerde bulunanlar, bu “ben”liği terk etmek ile hakka hizmet edebilirler. “Ben”liğin kullanılmasında haklı dahi olsa “ben”likten vazgeçmelidirler. Büyüklüğün şanı ve şerefi budur.

Bütün güzel neticelerin önüne benlik geçer. Yol vermez. Kıl kadar ehemmiyetsiz bir mesele için ortalığı velveleye verir.

Anlattığımız mesele şahsî ve hizmete ait ilişkilerdedir. Bir makam sahibinin, makamın gerektirdiği yüksek tavırlar “ben”lik anlamına gelemez. Ama makamın gerektirdiği hal ve tavırları, evinde ve sosyal hayatta uygulayamaz. Uygularsa ne olur? Uygularsa, “bencillik”tir.

Vakar ve tevazuyu bu ölçülerde kullanabiliriz. Vakar güzel bir haslettir. Mertliktir, cesaretliliktir. Meselâ, Hz. Ömer gibi, şanlı Osmanlı Sultanı Fatih gibi. Daha da sayabiliriz...

Bir de kendimize bakalım; nefsimizi bir kenara bırakacak olursak, davranışlarımız ile bir takım şeyleri tesbit edebiliriz.

Büyük olmak, toplumda seviye ve kariyer sahibi olmak, dâvânızı ispat etmek istiyorsanız, davranışlarınız büyük bir ölçü olacaktır. Hiddet zamanında, hiddetinize gem vurabiliyor musunuz? Yanlış anlaşıldığınız zaman, yanlış işler yapamıyorsanız, işte büyüklük burada başlar.

06.07.2006

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Başörtüsü ve terör



Avrupa Müslümanlarının İstanbul toplantısının en önemli amaçlarından birisi Müslüman ulema üzerinden Müslüman kamuoyunu ‘terör aleyhinde’ yönlendirmek ve ikna etmekti. Bunun için AKP’nin iktidarda olduğu bir dönemde İstanbul’un seçilmesi de tesadüf değildi. Muslim Association of Britain yetkililerinden ve Gannuşi’nin yakın çalışma arkadaşlarından Tunus asıllı Said Fercani, toplantının gayesi ve maksadıyla alâkalı olarak şunları söyledi: “11 Eylül ve 7/7 saldırılarından sonra Müslüman mantalitesi, mantığı ve pradigmasını kavramakta zorlanan Batılı hükümet ve toplumları büyük bir korku aldı. Şimdi hem bu korkuyu izale etmek, hem de Müslümanlar arasında bu toplantılar vesilesiyle ılımlı kanatları ortaya çıkarmak ve yanlarına çekmek istiyorlar. Görebildiğim bu...”

Ve sonuç bildirisine de bu mesele damgasını vurmuş durumda. Reisu’l ulema Mustafa Çeriç’in okuduğu sonuç bildirgesinde doğrudan İslam ile terör arasında bağlantı ve irtibat kurulmasa bile organizasyonun gerisindeki fikri müdirin (yönlendirici fikir) bundan yana olduğuna eminim. Zira buna dair karineler var. Bu mesele Türkiye’de çok tartışıldı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu hususta terörün kaynağı olarak İslamı gören ve gösteren telkinlere epeyce direndi.

Sonuç bildirgesi üç dilde kaleme alınmış. İngilizce, Arapça ve Türkçe. İngilizcesi daha karmaşık ve komplike. Sekizinci maddesi şöyle: ‘Terörizmin her çeşidi ve şekli insanlığa karşı bir hakarettir. Hiçbir neden ve şart altında İslam terörizme ve sivillerin öldürülmesine cevaz vermez. Terörizm İslamın prensipleri ve bu prensip ve öğretilere bağlı kalan, gönlünü veren Müslüman çoğunluğun anlayışıyla da bağdaşmaz, hatta doğrudan çatışma halindedir. Bizler İslamın öğretilerini istismar ve tahrif ederek gelişigüzel ve ölçüsüz bir şekilde şiddet ve terör irtikap ederek masum komşularını ve kendisi gibi vatandaşları öldüren küçük bir azınlığın menfur eylemlerini kınıyoruz. Kur’ân ise nahak yere bir insanı öldürenin bütün insanlığı öldürmüş gibi olacağını beyan etmektedir...”

İngilizce’deki ‘unleashed violence and terror’ ifadesi meramı karşılasa bile yine de eksik kalmaktadır. Terör efradına cami ve ağyarına mani bir şeklinde tanımlanmadıkça terörü kınayan bütün ifadeler havada kalmaya mahkumdur. Zira, terör adına direnişi kınamaya vesile olabilir. Bu durumda sapla saman karıştırılıyor demektir. Muhakkak terör ile direniş birbirinden ayrılmalıdır. Burada ise bu hususta yeterince bir açıklık yoktur. Bu mânâda Müslümanların ekserisine göre Londra saldırıları terör eylemidir. Ama Irak’ta münhasıran işgal güçlerine yönelik yapılanları aynı kefeye koymak mümkün değildir.

***

Daha vahimi de şudur: Avrupa Müslümanları adına İngiliz ekolünden İstanbul toplantısına katılanlardan bazıları İslam ile terörü özdeşleştirebilmektedirler. Sonuç bildirgesinde terör kansere benzetilirken sözgelimi İngiltere’de aylık olarak yayınlanan Q News dergisi yayın yönetmeni İslam adına yapılan (ama diğer Müslümanların reddettiği) eylemleri İslami terörizm (Islamic terrorism) olarak nitelendiriyor (Bak: British Muslims, Media Guide, Ehsan Masood, Brıtish Council, 2006, S 10). Q News’ün yayın yönetmeni Fuad Nahdi toplantıya rengini veren ‘Londra uleması’ndan birisiydi. Bu bakış açısı Nilgün Cerrahoğlu gibilerini fevkalâde sevindirecektir. Dolayısıyla tavsiyelerde de dile getiren bazı hususlar konusunda diğer Müslümanların çekinceli olmalarında anlaşılmayacak bir durum yok. Sözgelimi imamların devlet nezaretinde eğitilmeleri gibi hususlar hem laiklik, hem de demokrasi ile çelişen hususlardır. Devlet imam yetiştirmez, imam yetişen okulları ancak bazı hususlarda denetleyebilir. Yönlendirmez, denetler. Toplantıya yapılan tavsiyelerde Avrupa iklimine ve kültürüne uygun imam yetiştirmek için hükümetlerle yakın işbirliği hatta ortaklık yapılması teklif ediliyordu (Tavsiye varakasında yedinci madde. Bu tavsiyelere bazı en ılımlı katılımcılar bile haklı olarak itiraz ettiler. Bu hususlarda aslında yönlendirici mekanizma ile katılımcılar arasında tam bir uyum olduğu söylenemez.

***

Terör meselesinde olduğu gibi başörtüsü meselesinde de bazı tefrit eğilimleri görüyoruz. Merhum Zeki Bedevi 7/7 saldırılarından sonra sokakta kendisini tehlikede hisseden başörtülü hanımların başlarını açarak sokağa çıkabileceklerini söylemişti. Onun ardından benzeri yaklaşımlar toplantıya katılanlar tarafından dillendirildi ve sergilendi. Sözgelimi Şeyh Hamza Yusuf ve Şeyh Abdullah Bin Beyyah aynı tavsiyeleri yapabilmekteler (The Question of Hijab These Days, Muslim-Canada.org). Elbette zaruretler mahzurları mübah kılar, ama bunu sulandırmak da doğru değildir. Bu da fetva terörü kapsamına girer.

06.07.2006

E-Posta: [email protected]




İsmail BERK

Ilıman şehir Balıkesir



Anadolu yollarına çıktığımızda; canlı, halinden memnun, dostluk değerleri yüksek ve çalışan bir nüfusun akışkan halini görürüz. Bunun son örneğini, “Yenilenme ve Sistem” semineri için gittiğimiz Balıkesir yolculuğunda yaşadık.

Eskişehir’de, yüreği engin ve müşfik mihmandarımız Timur Abimizden izin isteyip Bursa’ya doğru yola çıktık. Beklenmeyen bir azizlik yaşadık. Lastiğimizin patlaması ile birlikte yedeğini takıp sökme acemiliğim arasında bocalarken, el kaldırdığım aracın durması, gönül coşkusuyla lastiğin değişimine yardım eden iş adamımızın âlicenaplığı, Anadolu’nun en asil tavrıydı.

Bursa’ya girmeden çevre yolu üzerinden bizi Balıkesir’e bağlayan güzergâhın seyirlik noktaları, Bursa’yı daha ufkî ve yeşilliğe yaslanmış binaların silüetleri ile buluşturuyor. Dönüşün akşam ışıkları ise daha farklı bir yansıma armonisi gibiydi.

Karacabey’e varmadan önümüze geçen Bursa Büyükşehir Belediyesinin cenaze nakil aracı, bizi ayrı bir dünyanın gerçeği ile yüzleştirdi. Bir müddet aracı takip etmeyi tercih ettim. Yürüyen cenazeler olduğumuzu düşünürken, akıbetimizin hayra tebdilini diledim.

Ayranı ile ünlü diyarımız Susurluk’a vardığımızda, Anadolu sermayesi ve girişiminin yüz akı Yörsan’ın tesisleri yolcuları konaklamayı teşvik ediyor. Ayrıca ayranı kabaran sistemin Susurluk vakası da zihnimizde canlandı.

Bursa-Balıkesir hattında yoğun trafiğe rağmen, çift yönlü gidiş geliş düzenlemeleri henüz bitirilememiş. Turizmin kollarına açılan ve Balıkesir’in ilçelerine giden güzergâhlarda da istenen standartta yol inşaatları tamamlanamamış.

Balıkesir’i, ılıman bir iklimin ılıman temposunda, girişimciliğin fazla öne çıkmadığı ekonomik sabitlikte gördüm. Sanayisi çok az. Manisa ve Bursa ekseninde olmasına rağmen, bu iki ilin sanayi transferini ve yakın plan açılımını yapamamış. Bir sonraki açılım İzmir ve İstanbul’a entegre olamamış.

Marmara bölgesinde faal nüfusun yüzde 23-38 arası imalat sanayinde çalışırken, bu değer Balıkesir’de maalesef yüzde 8’de kalmaktadır.

Alışveriş yaptığım işyerinde tanıştığım bir beyefendi bu konuda farklı bir noktaya dikkat çekti. Şehrin yerlisi olan beyefendi, 30 yıldır aktif hayatın içinde, Dil Tarih Coğrafya mezunu ve Sarbonne’de ikinci diploması olan sanat, tarih ve antika meraklısı bir entelektüeldi.

Görünmeyen bir ekonominin işlediğini ifade etti. Yastık altının fazla olduğunu anlattı. Türkiye’deki banka mevduatlarına bakıldığında da en dikkat çekici illerimizden biri olduğunu belirtti. Bunu ziyaret ettiğim bir akademisyen dostum da söyledi. Mevduatlara bakıldığında Balıkesir’in zengin bir şehir olduğunu anlattı.

Keza üniversite kampüsü de tamamlanamamış inşaatlar halinde. 1992’de kurulan 21 üniversiteden biri de Balıkesir Üniversitesi. Üniversitenin eşitleri kadar gelişmediğini gördüm. Kültür alanında bir yetkiliyle yaptığım sohbette, tarihin ve kültürün sanayi ile bileşke oluşturacak şekilde bir marka şehir olgusuna taşınması gerektiğini anladım.

Balıkesir’de “marka şehir” projesi göremedim. Belediyenin bütün şehri şantiyeye çeviren ve altyapı öncelikli çalışmaları ise göz doldurur nitelikte. Bu da uzun bir ihmali gösteriyor.

Üniversitede karşılaştığım Arı Hareketinin ilgilisi bir gencimiz de, Balıkesir’in kendine lokomotif olması yönündeki yaklaşımı ilgiyle dinledi. Demokrasi eksenli Avrupa yolculuğunun gerekliliğini vurguladı. Balıkesir, bu yönüyle harekete geçme ihtiyacında olan bir ilimiz.

Turizmin, bütün ilçelerini cazip kıldığı, katma değeri ve yoğunluğu artan Balıkesir, hem Marmara denizinde, hem de Ege denizi ile kıyıları olan gelişmiş bir tarım ve turizm bölgemiz. Kıyıların uzunluğu 300 km’yi bulmakta.

Turizm sezonunda yoğunlaşan trafiğini daha iyi kanalize edecek ve tanıtımla ilgi uyandıracak bir Balıkesir, değerleri ve antik dönemlerden gönümüze yansıyan tarih envanteri ile aktiviteyi hak eden bir potansiyele sahip. Demokrat hafızası ve sağduyunun sesi olması yönündeki duruşu da önemli parametrelerden biri.

Dönüşümüzde Manyas-Bandırma arasında, piliç üretme, damızlık yetiştirme tesislerinin yanı sıra konsantre gıda üretimi yapan fabrikaların yaygın olduğunu gördük. Tukaş, Tamek, Banvit bunlardan bir kaçı. Tarıma dayalı ekonomik girdinin ambarı diyebileceğimiz verimli topraklarda sanayileşme arttırılabilir.

***

Balıkesir’in aksaçlı asil insanları Hasan, Enver ve Necati ağabeylerle iki gün içinde yaptığımız sohbetler, onların şevk dolu hitapları ve yenilenmeyle ilgili sisteme olan teşvikleri, benim için müstesna ve takdire şayan bir haldi. Müktesebatlarına şükran borçluyuz. Sonraki kuşaklar adına müteşekkiriz.

06.07.2006

E-Posta: [email protected]




Murat ÇİFTKAYA

Bir röntgencilik ve teşhircilik aracı olarak televizyon



“Bir zamanlar, o sırada sömürge olan Doğu Afrika’nın uzak bir köşesinde gezerken ve ne mağazaları, ne elektriği, ne yolları ne de başka medenî imkânları olan çalı-çırpıdan yapılmış köyleri gördüğümde Afrikalı bir arkadaşıma bu yöredeki insanların ekvatorda tüm yıl erkenden çöken uzun gecelerde ne yaptıklarını sordum. Arkadaşım duraksamadan cevap verdi: ‘Dedikodu yaparlar! Birbirlerine komşularının aşklarını ve hastalıklarını anlatırlar.’”

BBC’de kırk yıla yakın çalışmış, drama uzmanı Martin Esslin (ö. 2002) The Age of Television isimli kısa ama ufuk açıcı kitabında bu anektodu aktarıyor. Esslin’e göre dedikodu en temel insanî dürtülerden birisi. Bütün kurguların, hikâyelerin ve dramanın da kaynağı. Başka insanların başına ne geldiğini, yaşamlarındaki zorluklarla nasıl uğraştıklarını duymak, kişilerin ve fikirlerin yaşaması noktasında son derece önemli.

Bütün kurgular son adımda birer dedikodudur. Ve ister kurguya dayalı, isterse “gerçek” olsun, sonu gelmeyen karakter selini dramatik biçimde aktaran televizyon en gelişmiş dedikodu ulaştırıcı makinedir. Bilgileri parça parça sunmayan, daha çok dramatik mahiyet taşıyan televizyon dedikodu iştiyakını eşsiz bir etkinlikle tatmin eder. Çok uzağımızdaki kişileri fiilen oturma odamıza taşır.

Esslin’e göre, drama aynı zamanda içinde güçlü bir erotik unsur barındırır. Bu, dramanın en güçlü ve cazip yönlerinden birisidir. Oyuncular, sırf insan türünün ilginç, hatırlamaya değer, fiziken güzel örnekleri oldukları için kendilerini seyreden insanlara büyük bir zevk verirler. Oyuncular, sanatsal ve zihnî becerilerinden başka ve bazen daha fazla, bedenlerini para için halka teşhir eden kişilerdir. Bir anlamda, bütün oyuncuların teşhirci oldukları söylenebilir. Seyredilmekten, çekici ve bakılmaya değer bulunmaktan zevk alırlar. Aynı şekilde, drama izleyicileri de belli bir anlamda röntgencidir.

Modern zamanlarda, televizyon bir yönüyle teşhirciliği, bir yönüyle ise röntgenciliği en fazla besleyen araçtır; çünkü televizyon sadece sonu gelmez sel misâli imajları taşıyan değil, aynı zamanda mahrem dünyalara en fazla giren dramatik bir araçtır. Meselâ, tiyatrodaki oyuncular izleyicilere nisbeten uzaktır. Sinema, çok sayıda izleyiciyi bir çatı altında toplar ve oyuncular izleyiciye tiyatrodakinden daha yakındır, ama bazen yakın çekimlerde gerçek hayattakinden daha iri görüntüler çıkar.

Televizyon ise daha yakın mesafede, daha özel, daha mahrem bir konumda seyredilir. Televizyoncunun yakın çekimi, insana doğrudan dokunabilecek en yakın ölçektedir. Ve bu iletişim aracının “erotik” doğası da buradan kaynaklanır zaten. Esslin’e göre, televizyonun cazibesi en temel düzeyde erotik bir cazibedir. Televizyon diğer insanları ayrıntılı biçimde incelenmeleri için çok yakına getirir. TV ekranında yakın çekimde seyrettiğimiz insanlar, bize, bir kucaklaşma sırasında sevdiğimiz kişinin bize yakın olduğu kadar yakın görünür.

Cam bir ekranın arkasından, açılamayan bir pencereden görünüp kaybolan imajlardır bunlar. TV ekranı imajlar için bir sahne, bir çerçevedir; fakat o kadar yakın olmasına rağmen bize getirdiği dünya ulaşamayacağımız, erişilmez heyulalar dünyasıdır. Sahnesinin üzerinde bize gösterdiği, penceresinden seyredebildiğimiz, ama yakalayamadığımız veya dokunamadığımız bu dünya esasen bir fantezi dünyasıdır.

Fantezi, hülya, gündüşü… Televizyon seyretmek hülyalara/gündüşlerine dalmaya çok benzer. Hülyayı hülya yapan şuurlu kontrolümüzün dışında gerçekleşmesidir. Hülyaların cazibesi, zihnimizin önünden geçit yapan, pasif biçimde ve zevkle teslim olduğumuz imajlarda yatar. Televizyondaki imajları da aynı şekilde algılarız. Hollywood, kitle eğlence üretiminin ilk yıllarında, “hülya makinesi” ünvanını kazanmıştı. Benzer şekilde, televizyon endüstrisi de “hülya makinesi” denilebilecek bir durumdadır, zira televizyon ortak hülyaları kesintisiz bir süreç halinde evlerimize kadar getirir. İşte tam da bu, yani ekranda gerçekle kurgunun, gerçek dünya ile fantezinin arasındaki sınırın bulanıklaşması… televizyonun aslî özelliğidir.

Her ne kadar, hülyalarımız gerçek dünyayla ilişkili olsa da ve onlara dayanarak önemli kararlar dahi alsak ve planlar yapıp gelecek için yollar çizsek de, hülyalarımız fantezi olarak kalmakta; onları şuurlu, doğrudan ve tümevarımcı muhakeme süreçleri halinde değil, pasif biçimde teslim olduğumuz sezgiler halinde yaşarız.

Televizyonun en “gerçek yönleri dahi—haberler gibi—fantezi ve erotik unsurlar taşır. Sunucuların, muhabirlerin cazibesi, siyasî şahsiyetlerin ve haber yayınlarının diğer öznelerinin—rehinelerin, güzellik kraliçelerinin, suçluların ve suç kurbanlarının—cazibesi vardır. Televizyon haberlerinde sunulan konuların büyük kısmını teşkil eden şiddet, savaş ve felâket sahnelerinin sansasyonel, hatta sadomazoistik bir cazibesi vardır: polis tarafından dövülen göstericiler, bir savaş ya da devrim sırasında idam edilen mahkûmlar, bir uçak kazasının ardından kalan enkaz görüntüleri… Bu açıdan, haberlerdeki su götürmez “gerçeklik” unsuru, televizyonda yayınlanmasıyla kendiliğinden bir fanteziye, duygusal vurgularla yüklü ve bazen kurgudan zorlukla ayırd edilebilen, imajlarla anlatılabilen hikâye formundaki hülyaya ya da dramaya dönüşür.

Televizyon, hem gerçeğe hem de kurguya dayanan ve bütün toplumların, yaşamlarındaki en yaygın gerçek faktör de olsa yine de fantezi olarak kalan bu alternatif dünya sunar bize. Bu alternatif dünyanın sayesinde de televizyondaki dramatik ilişki tarzı kelimenin tam anlamıyla bir patlama gerçekleştirir ve bütün hayatları kuşatır.

www.muratciftkaya.com

06.07.2006

E-Posta: [email protected]




Zafer AKGÜL

Din kültürü de değil!



Sayın Milli Eğitim Bakanımız Doç. Dr. Hüseyin Çelik, ne yaparsa yapsın bir türlü yaranamaz. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersleri için yapılan onca hoşgörülü ve geniş sineli müfredata rağmen hâlâ itirazlar ve burun kıvırmalar devam ediyor. Güya bu dersler din dersiymiş, ağırlıklı olarak İslâm dini okutuluyormuş, hani ahlâk dersleri olacaktı ya, gibilerden bir sürü bahane ve yan çizmeler.

Varsayalım ki İslâm dini hiç okutulmadı, diğer dinler hakkında öğrenciye genel kültür ve kendi başına karar vermesi için temel bilgileri sunmuyor kitaptaki konular. Salt olarak ahlâk yani etik konuları işlendi. Bu durumda yine itirazlar ve çalçene muhalefetler devam edecektir. İtirazı basan ve muhalefet şerhi koyan uzmanlar(!) ve bir kısım aydınlar(!) yine de beğenmeyecektir. Çünkü, herkes bilir ki felsefenin üç ana konusundan birisini teşkil eden Etik/Estetik ve etiğin alt birimi olan Aksiyoloji başlığı altında ahlâk olgusu ve kavramı soruşturulurken görülecektir ki bu konuda da değişik ahlâk anlayışları ve ekolleri vardır.

Meselâ ahlâkın kaynağı ya da ahlâkın amacı konusunda sadece Hedonizm felsefesinin bile ahlâk görüşleri baştan başa kendi gerekçeleri içinde tartışmaya açıktır. Hazcı ahlâk da denen bu ekol, insanın zevk aldığı, hoşlandığı her şeyi ahlâkî ve normal, yani meşrû saymaktadır.

Öte yandan bir Realist ya da Rasyonalist ekole göre ahlâk kriterleri başka, bir Sensualist ya da Pozitivist ekole göre başkadır. Hepsinin amaç, kaynak ve kriterleri farklı farklıdır. Dolayısıyla hangi ahlâkın okutulacağı konusunda bile farklı yaklaşımlar ve fikir tartışmaları, hatta niza çıkacaktır.

Sokrates bile kendi çağında gençlere verdiği ahlâk anlayışından dolayı eleştiriye, hatta gammazlanmaya uğramış ve “Gençlerin ahlâkını bozuyor. Gençleri zehirliyor” diye otoriteye şikâyet edilmiştir. Neticede bu büyük düşünür, baldıran zehiriyle zehirlenerek idam edilmiştir. O günkü kafaya göre bir gerici ahlâk anlayışının başı temizlenmiş, memleket kurtulmuştur.

Bugün ahlâkın evrenselliği veya evrensel ilkelerini yakalama çabası bile hâlâ bir etüt çalışması gibi durmaktadır. Bu önemli konu bile hâlâ neticelenmemiştir. Kime göre, hangi davranış ahlâkî, hangi davranış gayrı ahlâkîdir belirlenemediği gibi, bu ahlâk felsefesinin eğer konsensüsle neticelenerek ortak payda sayılması halinde bile yaptırım gücünün ne olacağı hâlâ meçhuldür. Velhâsılı kelâm bu hamur çok su götürür.

Şimdiye kadar okutulan Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersleri zaten Vatandaşlık Bilgisi dersinin değişik bir versiyonu gibiydi. Yasak savma kabilinden 12 Eylül idaresince kırpılarak uygulamaya konuldu. İsteyenler o dönemin ders kitaplarını yazan muhterem hocalardan aslını temin ederek karşılaştırma yapabilirler. İman ve İslâma dair üç beş sayfa özet ve kuru bilgiden sonra ilerleyen sayfalarda bol bol bıktıracak kadar vergi verme, askere gitme, sancağa sayı, Atatürk’ün dinle laiklikle ilgili görüşleri, savurganlık, telefonla konuşma adabı, nişan ve düğün törenleri, eski Türk dinleri ve Şamanizmin faziletleri gibi bir sürü kuru bilgi ve dinle ahlâkla ilgisi olmayan şeyler vardı, hâlâ da var.

Tüm dersler en az haftada 2 saatken, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi maalesef haftada 1 saat, yani 40 dk.’lık sürede öğretilmeye çalışılıyordu. Bu bir saat bile bayramdı, seyrandı, resmî bayram provası çalışmasıydı, kar tatiliydi vesâire diye güme gidiyordu zaten. Hesap edildiğinde haftada yani 32 saatlik müfredat içinde yarım saate yani 20 dakikaya düştüğü bile görüldü. Her neyse. Bu konuda gösterilen hassasiyet, din ve ahlâk konularının çocuklarımıza daha iyi nasıl öğretilmesi amacından ziyade nasıl daha çok sulandırılır ve din olgusundan bîhaber ve lâkayt yetiştirilir kaygısından ileri gelmektedir. Yani başta niyet bozuk bize göre. Niyet iyi olmadıktan sonra ne yapsanız nafile.

06.07.2006

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahaddin YAŞAR

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004