Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 17 Eylül 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Yasemin GÜLEÇYÜZ

Mecburî eğitim…



Yarın yeni bir öğretim yılı başlıyor. İlköğretim ve lise çağındaki on binlerce çocuk ders başı yapacak. Anneler, babalar ellerinden gelen tüm maddî imkanları kullanarak “Az yerim, eskileri giyerim!” mantığıyla, çocuklarını yeni bir eğitim dönemine hazırladılar. Çocuklarından bekledikleri tek şeyse güzel bir karne ve başarılarla dolu bir yıl.

Bu yeterli mi?

Hayır!!!

Anne ve babalar olarak bizlere emanet verilen çocuklarımızdan beklediğimiz en önemli şey öğrendikleri her bilgiyi, marifetullah ilmine dönüştürebilmeleri. Yavrularımıza verebileceğimiz en büyük hediye, onlara bırakabileceğimiz en değerli miras, öğrendikleri “malûmat”ı Yaratıcıyla irtibatlandırmaları gerektiği bilgisi… Kuru odun yığınları değerinde olan malûmatları nura dönüştüren iksirse, o bilgiyi Yaratıcıyla irtibatlandırma, yani iman ilmi.

İşte bu ilim, bütün ilimlerin şahı ve padişahı.

Peki bu nasıl olacak?

Matematik, biyoloji, kimya, edebiyat, fizik gibi derslerde öğretilen malûmatı marifetullaha çevirmenin sırrı, onlardaki intizamlı işleyişi nazara vererek, nizam koyucu Zatı daha iyi tanıyıp tanıtmak… Biyolojide canlılar dünyasındaki intizamı, kimyada atomlardaki düzeni, matematikte sayılar ve çizgiler dünyasındaki işleyişin mühürlerini genel mânâsı ile okumak, okutmak…

Öğretmenler ve kitaplar Yaratıcıdan bahsetmese bile (Din dersleri mecburî olsun mu, olmasın mı tartışmaları bir tarafa…) ilimlerdeki intizamı nazara vererek Yaratıcıyı isimleriyle öğretme talimi zarurî, mecburî bir eğitim. Bu eğitim sadece ders kitaplarına, öğretmenlere bırakılamayacak kadar önemli.

Anne babalar olarak, evlerimizi okul haline getirip bu eğitimin talimini yapmamız ve çocuklarımızı bu bakış açısıyla donatmamız şart! Yoksa…

Haydi anne babalar kitap başına!

Başarı kime ait?

Geçtiğimiz haftalarda katıldığı imtihanlarda on binlerce öğrenciyi geride bırakarak birinci olan küçük hanım, TV ekranında anne babasının yanında gururla başarılarının sırlarını anlatıyor. Her gün çözdüğü yüzlerce test, düzenli uyku, düzenli beslenme, anne baba ve öğretmenine desteklerinden dolayı teşekkürler, vs…

Belli zeki ve çalışkan, sorumluluklarının bilincinde.

Anne, baba da pek mutlu, anlatıyorlar… Yememiş, yedirmişler, giymemiş giydirmişler, düzenli bir ortam ve dershane şartları temin etmişler. Öğretmenlere ve çocuklarına şükran borçlular.

Hepsi çok sevinçli, mutlu…

Haklılar elbette böyle bir başarıdan. Bununla birlikte, birisinin ağzından Allah’a da bir şükür cümlesi duymak istedi kulaklarım… Zafer sarhoşluğu içinde, hiçbirisi de başarılarını böyle bir şükürle taçlandırmadılar.

Üzüldüm, kendileri adına…

Duâsız olmaz

Duâsız olmaz. Duâ da yetmez.

Bu slogan Filistin ve Lübnan’a yardım için yapılan yardım faaliyetlerinin afişlerinden birine ait. Birinci cümlesi tamam da, ikincisi eksik değil mi?

Maksatları “Fiilî olarak da yardım edin” mesajını vermek şüphesiz, ama duâ etmek sadece el açıp yakarmaktan ibaret değil ki… Zaten maddeten yardım da bir duâ değil mi? “Duâ da yetmez” ifadesi kulluk tavrına yakışmıyor.

Afişte yer alan bu cümleyi arkadaşlarımla analiz ederken bu slogan vesilesiyle Bediüzzaman Hazretlerinin duâ konusunda ne derece geniş bir bakış açısına sahip olduğunu fark ettik. Bediüzzaman Hazretleri “Duânız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” âyetini tüm mahlûkatı kuşatan bir tefekkürle yorumlarken tohumlar, çekirdekler, yumurtalar, bitkiler hayvanlar başta olmak üzere tüm mahlûkatın duâ ve tesbihle devamlı meşgul olduğunu, yapılan duâların çeşitlerini anlatıyor eserlerinde. İstidat lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla, ıztırar lisanıyla ve en son ve en meşhur dördüncü nevi ki, bizim yaptığımız fiilî ve halî, kalbî ve kavlî duâlar… (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 24. Söz) Sözgelimi çiftçinin tarlasını sürmesi, bir muhtaca yardım, bir talebenin dersini çalışması da fiilî bir duâ ….

Bu açıdan bakınca kâinattaki her hadise bir duâ aslında.

İnsana düşense bir sultan gibi bütün kâinatın duâlarını kendi duâmız içine alıp, kâinatın güzel bir fihristesi olmak…

Bolayır’dan geçerken…

“Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin.

Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten.”

Namık Kemal (1840-1888)

Bolayır, Çanakkale Boğazını, Saros Körfezini yüksekçe bir tepeden izleyen ilginç bir yerleşim birimi. Gelibolu güzergâhı üzerinde yer alan kasabaya giriş yolunda kocaman bir levhaya devasa harflerle Namık Kemal’in bu mısraları yazılmış. Zaten şairin mezarı da vasiyeti üzerine burada. Mısralar okunduğunda insan “Gafil kayaya bir tokmak” yemişçesine sarsılıyor değil mi?

Yaz mevsiminde bir haftalık molayı Çanakkale Lapseki’de vermiştik. Gelibolu istikametine giderken dikkatimizi çeken levha, Bolayır'la tanışmamıza ve Namık Kemal’i de hatırlamamıza vesile oldu. Dönüş yolunda, Bolayır’dan geçerken “Namık Kemal’e bir selâm verelim” dedik ve mezarını ziyaret ettik.

Mezar taşında yer alan şu ifadeler size ne düşündürüyor:

“Ölürsem görmeden millette ümit ettiğim feyzi

Yazılsın seng-i kabrime (mezar taşıma) ‘Vatan mahzun, ben mahzun’”

****

“Kendini insan bilenler halka hizmetten usanmaz

Mert olanlar mazlûma yardımdan el çekmez…”

Osmanlının son dönemlerinde ilim ve edebiyat dünyasında önemli bir yere sahip olan ve “Hürriyet şairi” olarak anılan Namık Kemal, Sultan Abdülhamid’in bazı uygulamalarına şiddetli muhalefeti ile tanınıyor. Zaten o dönemin muhalefeti ve iktidarı üzerine yazılıp çizilenler hâlâ bitmedi, bitecek gibi de görünmüyor…

Namık Kemal’in mezar komşusu ise çok sevdiği için yanına defnedilmek istediği Rumeli Fatihi Gazi Süleyman Paşa. İkisi de serin selviler altındaki kabirlerinde, Saros Körfezini, Çanakkale Boğazını gözetlemekteler…

Süleyman Paşa, Orhan Gazi’nin oğlu ve Rumeli’de ilk fetihleri gerçekleştiren zat. Yine bir fetih sırasında şehit düşmüş (1357). Bolayır’a defnedilmiş.

****

Namık Kemal, Gazi Süleyman Paşa, Orhan Gazi, Sultan Abdülhamid…

Yolda levhadan okuduğumuz birkaç dize vesilesiyle, mazide de hoş bir seyahat yaptık… Bunca kargaşanın arasında, tarihimizi bir levha ile bile olsa hatırlattığı için Bolayır Belediyesine teşekkürler…

17.09.2006

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (10.09.2006) - Fatih- Harbiye

  (03.09.2006) - Ya Mevlânâ!

  (20.08.2006) - Küçük filozoflar

  (13.08.2006) - Hanımlara üç ihtar!

  (06.08.2006) - Büyülendiniz mi?

  (30.07.2006) - Paralanırken paralanmayalım!...

  (23.07.2006) - Rüzgârların önündeki kuru yapraklar…

  (16.07.2006) - Ayaklarımızı yere sağlam basalım…

  (09.07.2006) - Akdeniz notları

  (02.07.2006) - Farklı bir açıdan öfke

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habip FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahaddin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004