Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 23 Eylül 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 


Abdurrahman ŞEN

Sevmeyi yeniden öğrenmek!



En kestirmeden, “on bir ayın sultanı” diye tanımladığımız Ramazan’ın toplumun her kesiminde bir uhrevî ortam oluşturduğunu, bu ortamın da insanları mutlu etmesi gerektiğini söylemeye gerek var mı?

Yok, elbette ama… Olması gereken bu mutluluğun yansımasını yüzlerde, simalarda görebiliyor muyuz? Ne gezeeeeer!

İnsanlarımızın mutluluklarının –Ramazan ayı da dâhil- yüzlerinden okunduğunu söyleyebilecek kaç tane “Polyanna” çıkar ki aramızdan?

Oldukça seyrek yaşadığımız mutlulukların sonunda, ortak paydalarımızdan “gülmeyi” keşfediyoruz... Birbirimizi sevmeyi hatırlıyoruz... kısa süreli bu güzelliğin ardından somurtmaya, asık suratla dolaşmaya devam!

İyi de bir düşünelim birlikte. Dininin adı “İslâm” olan ve “selam” ile kök ortaklığı olan bir dinin mensuplarına, hiç tanımadığı insanlara bile selam veren bu millete ne oldu ki; birbirini tanıyanlar bile selamlaşmakta cimrileşiyor?

Demek ki orta yerde son derece ciddî sıkıntılarımız var toplumsal olarak... Hem de ona buna atılacak –haklı/haksız- suçlarla kurtulunamayacak sıkıntılarımız var!

Gülmek ve sevmekten bahsettim az önce...

Bakar mısınız halimize ki; Nasreddin Hoca’nın, İncili Çavuş’un torunları bu gün gülmekten uzaklar? Etrafımız somurtkan, asık suratlı ve en ufak bir olayda patlamaya hazır ruh hallerinin fotoğrafı gibi abus çehrelerle dolu…

Ya iliklerimize kadar işleyen sevgisizliğimize ne demeli?

Yüce kitabımızda, Yaradan’ın Resulüne yaygın hitap şekillerinden birisi “Habibim” iken ve; -hele hele- Yunus’ların, Mevlânâ’ların, Karacaoğlan’ların, Emrah’ların, Fuzuli’lerin, Avnî’lerin katkılarıyla büyüyen, zenginleşen bir kültürün varisi olma iddiasındakiler nasıl olur da sevgisizlik yaşarlar? Aklınız alabiliyor mu bu tezadı?

Büyük şairlerimizden Fuzuli; “ Aşk imiş her ne var ise âlemde/ İlim bir kıyl-u kâl imiş ancak.” mısralarını, laf olsun diye mi söylemiştir dersiniz?

Ya aşkın önemi ve güzelliğini bir çok mısraında örgü örgü ören Mevlânâ, şu rubaiyi –mealen- kimlere söylemiştir, dersiniz?: “ Mâdem ki âşık olmuyorsun, git, yün eğir... Yüz türlü işin var, yüz renge boyanmışsın, yüz mesleğe girer çıkarsın, yüz hünerin var.. Mâdem ki kafa tasında aşk şarabı yok, bari git de zengin kişilerin mutfağında kâse yala...”

Zengin kişi ya da kurumların mutfağında “kâse yalamaya” lâyık görülünce sevinir oluşumuzdaki sırrı şimdi yakalayabildik mi acep?

Yukarıda saydığım isimlerden mesela sonuncusuna kulak verelim mi biraz?

Dîvan sahibi şairlerimizden biri olan Avnî, hocası Ahmed Paşa’nın; “ Yine yan şem’ gibi subha dek ey can bu gece/ Ki dola şevkın ile sohbet-i cânân bu gece” matla’lı gazeline yazdığı nazireye bakar mısınız; “ Tan mıdır etse gönül nâle vü efgan bu gece/Gelmedi meclise ol dilber-i fettan bu gece

Ne aceb ağlar ise bülbül-i can çünki gelüb/Gülüb eğlenmedi ol yüzi gülistan bu gece

Sâkiya def’-i melâl etmeğe peymâne getür/ Çün sıdı dilberümüz ahd ile peyman bu gece

Vuslatı şem’ini çün yakmadı ol yâr gelüb/ Fürkati nârına Avnî yürü sen yan bu gece.”

Neymiş, anladık mı acep?

Mecnun’un Leylâ’yı... Kerem’in Aslı’yı...Ferhad’ın Şirin’i sevmesindeki anlamı anlamadan... Karacaoğlan’ın “Elif”ini kavrayamadan yüceler yücesini sevebilmek, ona güç yetirebilmek mümkün mü?

Bakın... Avnî’den bir de gazel okuyalım... Okuyalım da görelim bakalım “Yâr” sevmek ne kadar önemlidir? Neler gerektirir “Yâr” sevmek? Buyurun:

“Sâkıya mey sun ki bir gün lâlezâr elden gider/ Çûn irer fasl-ı hazân bâğ u bahâr elden gider

Her nice zühd ü salâha mâil olur hâtırum / Gördügince ol nigârı ihtiyâr elden gider

Şöyle hâk oldum ki âh etmeğe havf eyler gönül/ Lâcerem bâd-ı sabâ ile gubar elden gider

Gırre olma dilberâ hüs-ü cemâle kıl vefâ/ Bâki kalmaz kimseye nakş ü nigâr elden gider

Yâr içün ağyâr ile merdâne cenk etsem gerek/ İt gibi murdar rakîb ölmezse yâr elden gider.”

Bakın dostlar... Orta yerde koca koca laflar edip toplumu gerenlere, adım başı düşmanlık ve kin tohumlarını topluma ekenlere sorun bakalım... Öncelikle, Avnî’nin kim olduğunu bugün kaç muhatabınız biliyor…

Çağ açıp kapatan ulu hakan Fatih’in, “Avnî” mahlasına bürünüp sanatını da konuşturduğunu bilmeyene sormaya hiç gerek yok ama...Siz yine de sorun bakalım;”yâr”i olmuş mu hiç? Olmuşsa, “ağyâr” ile cenk edebilmiş mi hiç “yâr”i için…

Cevaplar olumsuzsa eğer; bilin ki içinde bulunduğumuz toplumsal teslimiyetçi, sevgisiz, çıkarcı, abus çehrelerle kuşatılmış şu sıkıcı ortamdan mesul canlılardan biriyle karşı karşıyasınız...

Sözün kısası dostlar… Şu mübarek Ramazan ayını fırsat bilin… Sevgi damarlarınızı sonuna kadar açın… Sevin… Sevin de isterseniz bir taşı, isterseniz bir hayvanı, isterseniz bir bitkiyi sevin, ama sevin… Sevmekten, sevilmekten korkmayın… Dinimizin sevgi dini olduğunu unutmadan sevin… Yaradan’dan ötürü tüm yaradılmışları sevmeyi öğrenin yeniden… Mesela; “Leylâ”yı sevemeden “Mevlâ”yı sevmenin zorluklarını, hamlıklarını düşünerek sevin…

Bir “âşık” olun, bir “mâşuk” olun... Ama illâ da “yâr”i için cenk edebilecek bir “âşık” olun / bulun! “Yâriniz” için cenk her dem etmeye cesaret edebilecek yürekte olun! O zaman göreceksiniz ki; Fatih’i de daha kolay anlayacaksınız…

O zaman göreceksiniz ki Yunus’u basite indirgeyemeyecek, Mevlânâ’yı kolayca anlayabileceksiniz…

O zaman “Nesl-i Asım”ı da uzaklarda aramayacaksınız… Gerek kalmayacak.

Sonuçta; “Yaradan”ı da “Hâbib”ini de daha fazla sevmeye başladığınızı göreceksiniz… Bu Ramazan kârınız da sevmeyi yeniden öğrenmek olacak!

Siz siz olun sevmekten ve sevilmekten korkmayın… Anlaştık mı?

23.09.2007

E-Posta: beyazsanat@kablonet.com.tr




İslam YAŞAR

Eski Ramazan hazları



‘Ah, nerde o eski Ramazanlar?..’

Esef hissiyle söylenen bir hasret ifadesi bu tabir.

Yeniye esef, eskiye hasret...

Biraz da insanın, hâline duyduğu esef ve mazisine beslediği hasret hissi saklı tabirin mânâsında. Esef eden de insan, esef edilen hâller, hareketler ve hadiseler de insanın eseri.

Eskiye hasret bir yana, yeniye her şeyiyle esef etmek insaf değil elbette.

Ama hiç haklılık payı yok mu?

Olduğu muhakkak.

Zîra, olmasa söylenmez.

***

Yeni ve eski...

Her an değişen zaman için ne kadar da sığ sıfatlar bunlar.

Hâssaten Ramazan gibi uhrevî vechesi ihata edilemeyen ve ancak onda yaşanan mânevî hâllerle, fiilî hareketlerle değerlendirilen zamanlar için asla kullanılmamalı.

Çünkü Ramazan eskimez. O zamanın alâim-i semasıdır. Her gelişinde hissedilip yaşandığı mekânı, ancak rahmetin inzal olduğu zamanlarda tecellî eden gökkuşağı insicamıyla sarar ve değişmeden yenilenen âhengini her an her yerde hissettirir.

Yeni veya eski sıfatları, insanların zihinlerinde şekillenen telakkilerdir.

Hâl-i hazırda idrak edilen Ramazanın, ibadet cihetiyle olduğu kadar mânâ ve mahiyet itibariyle de ilk emredildiği zamanlardan buyana yaşanan ramazanlardan hiçbir farkı yok.

Fark sadece içtimaî hayata aksedişinde.

Son yıllarda Ramazan vesilesiyle taşınan hâller ve yapılan hareketler, zahiren eski ramazanlarda yaşananlardan çok daha cazip, teferruâtlı, çeşitli, renkli ve âhenkli.

Lâkin bir şey eksik.

İnsan.

***

İnsansız bir Ramazan.

Bu tâbirden murad edilen mânâ elbette insanın olmadığı bir Ramazan değil, insanın kendisini bulmadığı; zahmetini, meşakkatini çekmediği için hazzını hissetmediği hâl ve hareketlerdir.

Eskiden Ramazanlar her hâli ile canlı idi. İbadetinin olduğu kadar âdâbının ve teâmüllerinin de her yerinde insanın kendisi vardı. Her hareketi bizzat kendisi tasarlar, kendisi yapardı.

Ramazan bir uhrevî hazlar mevsimi olduğu için, yaptığı hareketlerde o zamanın hazzını, ruh ve beden gibi maddî, mânevî bütün lâtifeleri ile birlikte hissetmek isterdi. Bunun yanında, aynı hazzı din kardeşi addettiği başka insanlara da hissettirmeye çalıştığından herkes her hareketine hususî bir itina gösterir ve sanat hassasiyetiyle yapmaya çalışırdı.

Onun için de farklı olurdu.

Meselâ, eskiden evlerde aylar öncesinden başlardı Ramazan hazırlıkları. Evin beyi mevsimin şartlarına göre aldığı her malzemeyi hususan Ramazanı nazara alarak seçerdi.

Evin hanımı gelen mutfak malzemelerinden en iyilerini Ramazan erzakı olarak ayırır ve onları günlük ihtiyaçlar için kullanmazdı. Fevkalâde bir hâl zuhur edip de kullansa bile en kısa zamanda yerini doldururdu.

Sahur ve iftar yemeklerini hazırlarken kendisini, oruç tutmakla mükellef olan, olmayan bütün aile efradının karnını doyurmak kadar onlara Ramazanı sevdirmekle de mükellef bildiğinden ‘yemeklere sevgi tozu katmayı’ ihmal etmezdi.

Bunları yaparken sadece yiyeceklerin, içeceklerin çeşitli ve lezzetli olmasına çalışmaz; hâllerine, hareketlerine, tavırlarına da Ramazana has bir nezaket ve letafet verirdi.

Aynı hassasiyeti evde iftar davetleri verildiği günlerde de gösterir, misafirlerine, davetin Ramazana has olduğunu hissettirmek için bütün maharetini sergilerdi. Mutfakta ona yardım eden yardımcılar olsa da her yemeğe elini değmeye çalışırdı.

Ramazanla gelen uhrevî hava bütün havaliyi sardığı ve mü’minlerin ruh dünyalarını kendine göre şekillendirdiği için aile fertlerinin yanı sıra davete icabet edenler de onlara Ramazana has hâllerle mukabele ederlerdi.

Yaşanan yer kulübe de olsa, konak veya köşk de olsa pek bir şey fark etmezdi. Herkes, ailesinin durumuna göre kendi imkânları nisbetinde Ramazana hazırlık yapardı. Bu maksatla, kadın erkek, genç ihtiyar, çoluk çocuk herkes Ramazan ayı boyunca oruçlu olmanın verdiği takatsizliğe aldırmadan gider, gelir, çalışır, didinir ve Ramazana kendinden bir şeyler vermeye çalışırdı.

Bundan da apayrı bir haz alırdı.

Evlerde yaşanan bu Ramazan hassasiyeti ayniyle cemiyete ve çevreye de aksederdi. İnsanlar gibi yaşanan mahâl de hususî bir itina ile Ramazan’a hazırlanırdı.

Farklı bir heyecanla temizlenirdi sokaklar, caddeler, meydanlar. Camileri ışıklandıranlardan, mahyaları yapıp yakanlara varıncaya kadar herkes, işini Ramazan’a has bir hevesle yapmaya çalışırdı.

Yaptığı işin Ramazanla, kandille, ibadetle, tâatle bir ilgisi olmayan insanlar bile ramazanlarda her zamankinden farklı geçerlerdi işlerinin başına. Her zaman aynı şeyleri yapsalar da Ramazanda çalışmaktan ayrı bir haz alırlardı.

Böylece insanlar gibi mekânlar da Ramazanın hazzını yaşardı.

***

Zamanla medya dadandı bu hazza.

Ve gönlü ihtizaza getiren hazlar azaldı.

Önce Ramazan sayfaları ile gazeteler girdi insanların dünyasına.

Günlük hayata fazla müdahil olmayan gazeteler insanların Ramazana ayırdıkları zamanı fazla işgal etmediğinden yazıları, şiirleri, resimleri, veciz sözleri ve benzeri bilgileri ile Ramazanla insanı kaynaştırdı.

Ardından radyolar; Kur’ân tilaveti, Hadis açıklamaları, sohbetler, şiirler, ilahiler ve fasıllardan müteşekkil hususi yayınlar yaparak Ramazana gösterilen umumi ilgiden pay almaya çalıştılar.

Radyolar, seslerinin duyulduğu yerlerde insanların zihnini meşgul etseler de iş yapmasına fazla mani olmadığından insanlar hem işleriyle meşgul olup hem radyo dinlemeyi kazanç addettiler.

Bu yüzden radyolar insanların Ramazan boyunca bazen sahura kadar süren sohbetlere gitme, canlı olarak icra edilen musıki fasıllarını dinleme, aşık atışmalarına, şiir yarışmalarına katılma isteklerine ket vurdu ve insanların ekseriyetinin sıradan dinleyiciler hâline gelmesine sebep oldu.

Bu hâl, televizyonlar odaların baş köşelerine kurulana kadar devam etti.

Televizyon, siyah beyaz ekranlarda tek kanalın yayın yapıldığı zamanlarda da müessirdi ama ekranlar renklenip kanallar çoğaldıktan sonra insanı büsbütün esir aldı. Eski Ramazan hazlarına duyulan hasret bile insan idrakini bu esaretten kurtaramadı. Hatta pek çok kanal Ramazan programları yapmaya başladıktan sonra bu gönüllü mahkûmiyet nerdeyse müebbet hâle geldi.

Şimdi insanların ekseriyeti zarûrî ihtiyaçlarının dışındaki zamanlarını ekranların başında geçirmekte. Ancak fiilen iştirak edildiği takdirde hissedilebilen Ramazan hazzını bile ekranlardaki yayın akışından almaya çalışıyorlar.

Bu sebeple artık kalabalık davetlilerin katıldığı ve büyük otellerin salonlarında verilen mükellef ziyafetler bir yana, yakın akraba iftarları bile lokantalarda verilmeye başlandı.

Bunlara bir de sadece ihtiyaç sahipleri için kurulduğu halde, muhtaç olanlardan veya yolda kalanlardan ziyade işi gücü olmayan meraklıların işine yarayan iftar çadırları eklenince ev iftarları unutulmaya yüz tuttu.

Haber avına çıkan muhabirler, omuzlarında ağır kameralar, ellerinde koca mikrofonlarla oralarda cirit atmaya başlayınca Ramazan hazzı oralarda yaşanan çığırtkanlıklara inhisar edildi.

İnsanlar bir düğmeye basılarak yakılan cami ışıklarını, birkaç saat içinde kuruluveren mahyaları, kuklaları, karagöz hacivatları ekrandan seyrediyor, her biri bir sanat eseri olan ve zamanın değerini, vaktin durumunu ihsas ederken eğlendiren Ramazan manilerini oradan dinliyorlar.

Evlerdeki mütevazı iftar sofraları bile televizyonların karşısına kurulur oldu. Çocuklar artık pencerelerde heyecanla iftar topunun atılmasını veya minarelerden ezan sedalarının yükselmesini beklemiyor.

Radyolardan, televizyonlardan çıkan ezan sesi ile açılıyor iftarlar. Oralarda yapılan sohbetler, okunan ilahiler, çalınan sazlar dinlendiğinden sofraların başındaki zamanlar suskun geçiyor.

Sonra hocaların bağıra çağıra yaptıkları yemek duâlarına içlerinden âmin diyerek kendilerini, Ramazanda bir gün daha idrak edilmiş addediliyor. Bunların hepsi hissen insanların hoşuna gidiyor.

Ama ruhu ihtizaza getirmeye yetmiyor.

***

Hâl böyle olunca, geriye bir tek şey kalıyor:

Ramazanlara tekrar insan canlılığı kazandırmak... Eskiyi, yeni içinde ihya edip zamanı kaynaştırmak suretiyle sağlanabilecek olan bu harekete de evlerden başlamak gerekiyor.

O hâlde aile büyükleri hemen harekete geçmeli. Bütün hane halkının katıldığı bir istişare toplantısı yapılarak mesele müzakere edilmeli; yaşına, sıfatına bakılmadan herkesin fikri sorulmalı, söyledikleri dikkatle dinlenilmeli.

Elbette evlerdeki teknik cihazları tamamen kapatmak gibi uygulanma şansı olmayan zorlayıcı teklifler ortaya atılmamalı ama onların tesirini azaltıp insanların müessiriyetini arttırmanın yolları aranmalı. Meselâ, haftanın bazı günlerinde evdeki radyo, televizyon, bilgisayar gibi hane mahremiyetine yabancı unsurlar taşıyan bütün cihazlar kapatılmalı ve o Ramazan akşamında aile münhasıran kendi ile hemhâl olmalı.

Ailenin herhangi bir ferdi, o akşama has bir sohbet hazırlamalı, diğerleri sükûnet içinde konuşulanları dinlemeli, yeri geldiğinde fikirlerini beyan ederek sohbete iştirak etmeli.

İftar sofrasının başına geçildiğinde çocuklar pencerelerde ezanın okunmasını beklerken bir aile büyüğü ‘Asıl mal sahibi olan Allah’ın istediği fiyatın’ fikir bölümünü dillendirmeli.

İftarla birlikte herkes ‘Bismillah’ zikri ile yemeğe başlamalı. Yemeğin sonunda ailenin bir ferdi ellerini Allah’a açıp gönlünden geçen dilekleri hasbî olarak söyleyip fiyatın şükür safhasını icra etmeli, diğerleri de bu duâya yürekten ‘Âmin’ demeli.

Üst üste olmamak kaydıyla bütün aile fertleri bu Ramazan işleyişine kendilerince katkıda bulundukları takdirde herkes yapacağı işe hazırlanırken gösterdiği hassasiyet nisbetinde yaptığı işin hazzını hissedecektir.

Ruhu ihtizaza getiren bu uhrevî hazlar, sadece o gün yapan şahsa ve yaşayan aileye münhasır kalmayacak; onların tavır, hâl ve hareketleri ile çevrelerine de yansıyarak cemiyete emsâl olacak ve çok geçmeden eski ramazan hazlarına duyulan hasret bitecektir.

Ama bunun için bu âdetin bir ailede başlaması gerekir.

İsterseniz bu gün uygulayın ve o örnek aile siz olun.

23.09.2007

E-Posta: islamyasar@yeniasya.com.tr




Kazım GÜLEÇYÜZ

Tesettür ölçüleri



Başörtüsü tartışması, “Yasak kalksın, kalkmasın” bağlamında yine gündemde. Ve bu durum, bazı yasakçı rektörlerce tekrar seslendirilen “Bu sorun artık çözüldü, yeniden kaşımanın âlemi yok” iddiasının geçersizliğini bir defa daha gözler önüne seriyor. Yasak çözüm olsaydı, tartışma durup durup alevlenmezdi.

Açıkça belli ki, yasak sürdükçe tartışma da bitmeyecek. Ama diyelim ki günü geldi, şartları oluştu ve yasak kalktı. Tartışma yine bitmez.

Çünkü bu mesele çok derin ve çok boyutlu.

Özellikle tesettürü Allah’ın emri olarak ibadet kastıyla yaşanması gereken bir vecibe olması yönüyle yeniden değerlendirmek icab ediyor.

Bir diğer nokta, farklı yaratılış özelliklerinden kaynaklanan sebeplerle şekli ve ölçüleri değişik olsa dahi, tesettürün erkekler için de geçerli olması ve kadın-erkek ilişkilerini tanzim eden çok önemli prensiplerden birini oluşturması.

Burada, tesettürü sadece giyim şekli olarak gören dar yorumun ötesinde, her iki cinsi iffet çizgisinde terbiye eden bir prensip söz konusu.

Erkekler de, hanımlar da birbirleriyle ilişkilerinde gözlerini, gönüllerini, zihinlerini haramdan sakınacaklar. Tesettür bunun bir vesilesi.

Giyimde kadın tesettürünün erkeğe göre daha kapsamlı olmasını kadın-erkek eşitliğine aykırı olmakla eleştirenler, yaratılışta kadın ve erkeğe verilen özelliklerin farklı olduğu gerçeğini bilerek veya bilmeyerek gözardı ediyorlar.

Bu eleştiri, fıtrat kanunlarına meydan okuyarak kadını hayatın her alanında erkekle yarışa zorlayan ve böylece kadına kaldıramayacağı külfetleri yükleyerek en büyük haksızlığı yapıp, kurduğu acımasız çarkların altında onu ezmek suretiyle mutsuz edip tüketen materyalist zihniyetin de bir saptırması.

Elbette kadın ve erkek Allah’a kulluk noktasında ve hukuk önünde eşittir. Ama onun dışında Yaratıcı onlara, birbirini tamamlayan farklı roller vermiştir. Roller karışırsa Yaratıcının öngördüğü denge bozulur, zararını herkes çeker.

Bu çerçevede, kadın ve erkeğin fıtrî beraberlik ortamı aile. Ailenin dışa karşı sorumluluğu erkeğin üzerinde. İç işleyişin ahengi, fıtratlara uygun rol dağılımı ve işbölümüne bağlı. Çocukların terbiyesinde ise sorumluluk müşterek.

Ailenin geçimini temin baba olarak erkeğin üzerinde. Kadının fıtrî vazifesi çocuklara annelik. Ve ev işlerinin yükü ortaklaşa paylaşılmalı.

Kadının eş ve anne olma özelliği, fıtratına uygun olmak ve ölçüsüz bir kadın-erkek ihtilâtına meydan verilmemek kaydıyla dışa dönük görevler üstlenmesine engel olmaz. Hele ilim öğrenip öğretme, dine hizmet veya ekonomik şartların kadına bizzat çalışarak geçimini sağlama zorunluluğu getirdiği haller söz konusu ise.

İşte başörtüsü yasağı, kadının bilhassa o alanlarda tesettürüyle yer almasına engel olduğu için kaldırılması talep ediliyor—haklı olarak.

Bunların dışında, kadının evinden çıkıp namahrem nazarları üzerine çekeceği ortamlara gitmesinde hiçbir zaruret yok, aksine ciddî sakıncalar var. Özellikle protokol ve tören alanları, kadın-erkek iç içeliğine göre dizayn edilmiş işyerleri ve hele de eğlence mekânları gibi...

Buralara tesettürlü gidilmesi sonucu değiştirmez. Tersine bu gidişler tesettürü zedeler. Zira o ortamlar tesettürün mânâsıyla bağdaşmaz.

23.09.2007

E-Posta: irtibat@yeniasya.com.tr




Hüseyin GÜLTEKİN

Tesettürde daha duyarlı olmaya ne dersiniz?



İtiraf etmeliyim ki, beni en çok mutlu eden, en çok sevindiren durum, okuyucularla diyalog içinde olmaktır. Onların tenkit ve tavsiyelerini dinlemek, onların arzu ve beklentilerini öğrenmek gerçekten benim için önemli bir duygu ve bir ihtiyaç.

Dostların samimi, doğru ve isabetli ikaz, takdir ve tenkitleri sayesinde ne yaptığımızı, ne yazdığımızı daha iyi anlıyor ve o istikamette hep beraber doğru yolu bulmanın gayretinde oluyoruz.

Kırıcı, incitici olmamak kaydıyla her türlü fikir ve düşünceye açık olduğumu, her çeşit ihtar ve temenninin başımız üstünde yeri olduğunu açıkca söyleyebiliriz.

Zaman zaman ifade ettiğim gibi şurada, şu satırlarda söylemeye çalıştığımız fikir ve düşünceler, bana ait doğrulardır. Siz değerli okuyucularla paylaşmaya çalıştığım yazdıklarımın, yanlışı, eksiği, fazlası her zaman için olabilir.

Yalnız şöyle bir durum var ki, bu gazetenin hemen bütün yazarları olaylara Risâle-i Nur penceresinden bakıyorlar, oradaki ölçü ve prensipler çerçevesinde yazmaya çizmeye çalışıyorlar. Bu noktada tam doğru olanı yapıyoruz iddiasında değiliz. Yine bilerek, bilmeyerek hatalarımız, yanlışlarımız olabilir.

Böyle bir girizgâhtan sonra esas konumuza gelelim. Geçen haftaki “Tesettürdeki yozlaşma” başlıklı yazımızdan dolayı okuyucularımdan bir hayli telefon ve mesaj aldım. Bunların büyük çoğunluğu takdir, tebrik yüklü olduğu gibi çok az kısmı da sitemle karışık tenkitlerdi.

Okuyucularımdan aldığım bilgiler, tesettürdeki dejenerasyonu konu alan mezkûr yazımda ifade etmeye çalıştığım teşhis ve tesbitlerin, aynıyla vuku bulan doğrular olduğunu gösteriyor.

Hepimizi derinden üzen bu durumun gün geçtikçe daha da arttığını, bu gidişâtın kudsî değerlerimiz açısından hiç de iç açıcı olmadığını beyan eden dostlarımız oldu. Tesettürdeki yozlaşma ile alâkalı daha çok yazı yazılmasını, daha çok tahşidât yapılarak konunun öneminin nazarlara verilmesini isteyen bazı okuyucuların, konu ile ilgili şahit oldukları, bizzat gördükleri acı ve üzücü manzaraları da burada tekrar vermeyi uygun bulmuyorum şahsen.

Burada beni insafsızca eleştiri yapmakla suçlayan ve mecburiyetler karşısında başını açtığı için üzüntü içinde bulunduğunu beyan eden okuyucumuzu da anlayışla karşıladığımızı, üzüntüsünden bizim de üzüntü duyduğumuzu ifade etmek isterim. Ayrıca bu üzüntüsünün hayra alâmet olduğuna; ekseriyetçe kabul gören söylediklerimizle “insafsızlık” etmediğimize inanıyoruz.

Öte yandan “Mecburiyet ile başımızı açtığımız için şimdi ben tam dindar değil miyim?” diye soran okuyucumuza da, “Tam dindar olmanın bir şartı da başı örtmektir, tesettürlü olmaktır, hiçbir mecburiyet bu hükmü değiştirmez” diye hatırlatıyoruz. Tabi bu hükme uyup uymamak herkesin kendi bileceği bir keyfiyettir.

Bilinmelidir ki başörtüsü ve tesettür konusunda söylediklerimizle hiç kimsenin hata ve kusurlarını orta yere getirerek onları kırmak ve rencide etmek istemiyoruz. Böyle bir hakkımız da yok, yetkimiz de yok. Ancak bu konuda hanım kardeşlerimizden sudur eden hata ve kusurlar, bütün ehl-i dini, bütün mü’minleri alâkadar eden bir durum oludğu için bir şeyler söyleme ihtiyacını hissediyoruz.

Başörtüsü ve tesettür önemli bir vecibe ve aynı zamanda İslâmî bir nişan sayılan şeâirden olduğu için, tesettürü tercih eden hanımların bu konuda daha bir duyarlı ve dikkatli olmaları gerektiğini; ama görünen o ki küçümsenmeyecek sayıda bir çok hanımın bu konuda lâzım gelen hassasiyeti göstermediklerini, bu durumdan da din-i mübînin ve bütün ehl-i dinin zarardîde olduğunu söylemeye çalışıyoruz.

Bazı hatalar, günahlar yalnız onu işleyeni ilgilendirir; bazı kusur ve günahlar da bunun ötesinde sâir mü’minleri de alâkadar eder. Hatta bu çeşit günah ve kusurlar, din-i mübîne ve kudsî değerlere de nakîse getirmeye sebep olur. Onun için bu gibi kusur ve hatalardan her ehl-i dinin çekinmesi, bu konuda gerekli hassasiyeti göstermesi gerekir.

İşte başörtüsü ve tesettürdeki lâkaytlık ve yozlaşma, hem kişi, hem bütün ehl-i din, hem de kudsî değerlerimiz açısından zararlıdır. Bu duruma sebep olanları manevî mesuliyet ile karşı karşıya getirir.

Hepimiz açısından tehlike sinyalleri veren bu durumun son buması için daha bir hassas ve duyarlı olmaya ne dersiniz.

23.09.2007

E-Posta: hgultekin@yeniasya.com.tr




Yasemin GÜLEÇYÜZ

Empati ve paranoya!...



Özgürlükleri genişleten bir anayasanın hazırlık çalışmalarının yapıldığı şu günlerde, “irtica paranoyası” medyanın da pompalamasıyla yaygınlaştırılmaya çalışılmakta. Fanatik bir tek kişiyi koca bir ülkenin rejimini değiştirecek bir yangının kıvılcımı olarak gören bir bakış açısını en iyi tarif eden tanımlama şüphesiz paranoya!

Bu büyük telaşlı korkunun sebebi ne ola ki? Anlamak için biraz gerilere gitmeli…

“Kadını değiştir, her şey değişsin!” mantığıyla Kemalist reformların merkezinde yer alan kadını, tesettür esaretinden(!) kurtarma çalışmaları din ile mücadelenin bir sembolü olmuştu. Gerçeğin sadece deney ve gözlemle bulunabileceği felsefesine dayanan pozitivist bilim, dinî değerlerin yerine konulmaya çalışılmıştı. Zaman içinde dindar aileler kızlarını okutmaya başlayıp, en kaliteli üniversitelere gönderince Kemalistler büyük bir “hayal kırıklığı” yaşadılar.

Prof. Dr. Nilüfer Göle, Modern Mahrem isimli eserinde bu “hayâl kırıklığı”nın sebebini şöyle açıklar: “Çünkü modern bir eğitim aldıktan sonra halen dini en büyük referans noktası olarak kabul eden başörtülülerin varlığı, geleneksel-modern, ilerici-gerici ve aydın-Müslüman gibi tasniflerindeki geçersizliğin belirtisidir…. Okumuş, aydınlanmış bir kadının örtünmesi, modernizmi ters yüz etmeyi ve modern kadın imajını reddetmeyi netice veren simgesel bir meydan okuma olarak algılanmıştır. Kamusal ve profesyonel çalışma alanlarında yer istedikleri için de, üniversite mezunu meslek sahibi başörtülülerin varlığı kabullenilmek istenmeyip, örtünmeleri ideolojik bir tutum varsayılarak en büyük bir tehlike kabul edilmiştir. Başta üniversiteler olmak üzere tüm eğitim birimlerini modernliğin ve laikliğin kalesi olarak gören bir anlayış açısından yaşanılan durum, şimdiye kadar modernleşme adına elde edilen kazanımlara ciddi bir saldırı olarak düşünülmüştür.”

Hem inancından dolayı başını örtüp, hem de ilim tahsil etme arzusunda olan genç kızlarımız, birilerinin rahatını fena halde bozup, uykularını kaçırmakta. Başörtüsü yasağını, inanç özgürlüğü ve eğitim hakkı açısından değil de hep “siyaset penceresi”nden bakarak değerlendirmeleri bu yüzden…

Oysa ki, birazcık empati kurulabilse, bu acı tablo öylesine güzel bir değişime uğrayacak ki!

“Bu başörtülü genç kız benim kızım, yeğenim de olabilirdi!” demek o kadar mı zor! İlim mi, siyaset mi? Osmanlı’da Tanzimat sonrası Batılılaşma hareketleri sadece askerî ve eğitim alanını değil, toplum hayatını da etkiledi. Bir kısım aydınlar Osmanlı toplumunun Batı toplumlarına benzemesi noktasında özellikle kadın üzerinde odaklanması gerektiğine inanıyorlardı. Kadını değiştirince, toplumu değiştirmek daha kolaydı…Kadını esaretten kurtarma, Batılı kadına benzetme çalışmalarında da mesele kadını şekillendiren dinî değerlerde düğümleniyordu. Bu yüzden dinî değerleri tahrip, hep hedefte oldu. Abdullah Cevdet, formülü şöyle özetliyordu: “Kur’ân’ı kapat, kadını aç!” Pozitivist Osmanlı aydınlarının fikirleri Cumhuriyet ideolojisini de etkiledi. Mustafa Kemal daha 1919’da arkadaşı Müfit Kansu’ya “Tesettür kalkacaktır!” diyordu. Aynı yıllarda Bediüzzaman Hazretlerinin de “Tesettür Risâlesinin esasıdır” diye zikrettiği ilmî düsturları Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de bulunduğu sıralarda (Kasım 1918-Kasım 1922) kaleme alması ilginç bir tevafuktur. 1922’de Ankara’ya gittiğinde gördüğü tabloyu Tabiat Risâlesinde şöyle anlatır: “İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neşe alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüm. ‘Eyvah’ dedim, ‘Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!’ Maatteessüf o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu…” 1935’de Tesettür Risâlesi yüzünden Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığında kanunen değil, ama kanaat-i vicdaniyeye dayanarak, on beş talebesiyle birlikte hapsedilir. Savunmasında Tesettür Risâlesinin yazılış gayesinin Batı Medeniyeti ve felsefesi namına, İngilizlerin siyaseten bozgunculuk çıkarma hesabına tesettür âyetine ettikleri itiraza ilmî bir cevap vermek olduğunu defalarca söylese de mahkûmiyet kararı değişmez... Tesettür âyetini ilmî açıdan yorumlayan bir müfessirin, “Siyaset yapıyor!” diye mahkûm edilmesi ancak bizim ülkemize has uygulamadır!

23.09.2007

E-Posta: yasemin@yeniasya.com.tr




Süleyman KÖSMENE

Oruçla ilgili kısa kısa



Sahra Bal:

*“Oruç hangi yaşlarda farz olur?”

Oruç, kişi mükellef olunca üzerine farz olur. Henüz mükellef olmayan bir çocuk oruç tutmakla yükümlü olmaz. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav); “Üç kişiden kalem (sorumluluk) kaldırılmıştır: Bunlar; uyanıncaya kadar uyuyan, büluğa erinceye kadar çocuk ve aklî dengesine kavuşuncaya kadar deli”1 buyurmuştur.

Mükellef olma yaşı kişinin akıl- baliğ olduğu yaştır. Buluğ, biyolojik ergenlik demektir ve kişinin çocukluk döneminden çıkıp yetişkinler gurubuna katıldığı dönemin başlangıcıdır. Bu yaş iklim şartlarına ve çocuğun biyolojik ve psikolojik yapısına ve yaratılışına göre değişiklik arz edebilmektedir. Ergenlik çağı net olarak, erkek çocuklar için ilk ihtilâm olduğu yaşta; kız çocuklar için ise ilk âdet görmeye başladığı yaşta başlamış olmaktadır. Bunu yaş olarak rakamlara da döken İslâm Hukukçuları bu konuda bir alt sınır, bir de üst sınır belirlemişler; alt sınırın altındakileri ergen saymamışlar; üst sınırı geçenleri ise, her ne kadar ergen olmadıklarını iddiâ etseler de ergen saymışlardır. Alt sınır kızlarda dokuz, erkek çocuklarda on ikidir. Üst sınır ise, İmam-ı Azam Ebû Hanife’ye göre kızlarda on yedi, erkeklerde on sekiz; İmam-ı Malik’e göre her iki cins için on sekiz; Hanefî Fukahasından İmam-ı Ebu Yusuf ile İmam-ı Muhammed’e göre ise her iki cins için de on beş yaştır.2 Buluğ çağı konusunda Bediüzzaman’ın içtihadı da on beş yaştır.3

Bu durumda, oruç, namaz ve diğer ibadetler kişiye yaklaşık olarak on beş yaşında farz olmaktadır.

***

Habibe Sarı:

*“Oruçlu iken dişlerimizi fırçalarsak oruç bozulur mu?”

Diş fırçalamakla, su, macun veya başka bir madde yutmamak şartıyla, oruç bozulmaz.

***

İsim belirtmeyen okuyucumuz:

*“Kadınlar oruçluyken âdet olurlarsa orucunu bozmalılar mı? Bozmadıkları takdirde günah mı olur?”

Oruçlu iken âdet gören kadının orucu bozulmuş olur. Böyle bir kadının oruçlu imiş gibi beklemesine gerek yoktur. Orucunu bozmadığı takdirde günah işlemiş olmamakla birlikte, daha sonra o günü de kaza eder.

***

Semra Avşar:

* “Astım hastasıyım günde birkaç kez ağzıma ilaç sıkmam gerekli. Kimi hocalar bunun orucu bozmadığını söylüyorlar. Fakat emin olmak istiyorum; beni aydınlatır mısınız?”

Öncelikle geçmiş olsun der, Cenâb-ı Allah’tan acil şifalar dilerim. Astım hastalarının ağızlarına sıktıkları fısfıs orucu bozmaz.

***

Gökçen Hanım:

*“Namazlarımı mümkün olduğunca kılmaya çalışıyorum, ama çoğu zaman kılamıyorum. Eşimle birlikte bir iş yerimiz var, burada da namaz kılmaya müsait yer yok. Oturarak namazımı kılsam kabul olur mu?”

Eşinizle birlikte iş yerinizin olması size namaz ve sair ibadetler hususunda daha kolay imkânlar sunar. Meselâ eğer cami yakınsa sırayla namaz kılabilirsiniz. Eğer iş yerinde uygun yer varsa bir seccade sererek namaz kılabilirsiniz. Eğer bu yer çok uygun olmayan bir yerse, farzları ayakta, sünnetleri oturarak kılabilirsiniz. Allah kabul etsin. Âmin.

***

Tülay Çolakoğlu:

*“Hayırlı günler. Geçirmiş olduğum rahatsızlıktan dolayı sağ bacağımdan ameliyat oldum. Bu nedenle hareket kısıtlığım var çömelemiyorum ve o bacağımın üstüne oturamıyorum yani sağ bacağım bükülmüyor. Namaz kılmak istiyorum ama sandalyede namaz kılınmaz diyorlar. Çalışan biriyim ve iş yerinde de namazımı kılmak istiyorum sandalyede namaz kılınır mı? Eğer kılınırsa nasıl kılınır, sandalyede namaz kılınmazsa benim durumumda biri nasıl namaz kılabilir?”

Öncelikle geçmiş olsun der, Cenab-Feyyaz-ı Mutlaktan âcil şifalar dilerim.

Bahsettiğiniz özürle siz namazlarınızı sandalyede veya alabileceğiniz başka bir destek de varsa alarak kılabilirsiniz. Allah kabul etsin. Âmin.

***

Recep Bozkır:

*“1- Hanefi mezhebine göre yatarken ve namaz kılarken Cevşen takmak caiz midir? 2- Hanefi mezhebine göre gece aynaya bakmak caiz midir? 3- Hanefi mezhebine göre bir şeyden şüphelendiğinde ses duyulur mu? 4-Hanefi mezhebine göre bir kişi evde bazı zaman bayan sesi duyarsa bu ne anlama gelir?”

1- Namaz kılarken Cevşen takmakta bir sakınca yoktur. Ama yatarken çıkarmak daha evlâdır. 2-Gece aynaya bakmakta bir sakınca yoktur. 3- Bir şeyden şüphelendiğinde ses duyulmaz. 4- Evde bayan sesi duymanın genel bir anlamı yoktur. Bu kişisel bir sorun olabilir. Bir psikologa görünmekte yarar vardır.

Dipnotlar:

1- Tirmizî, Hudûd, 1F. Hindiyye, 10/345

2- Sözler, 591

23.09.2007

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr




Mustafa ÖZCAN

Cüz’i akıl, küllî akıl



Mevlânâ hakikatın felsefi akılla değil ancak duru ve dinî bir akılla kavranılabilineceğini ve derkedilebilineceğini öngörür. Zihnî tecridata ve imâl-ı fikre dayanan akıl, cüz’i akıldır. Bunun karşısında veya daha geniş alanında dinî akıl vardır. Bu kimilerine göre küllî akıldır. Bediüzzaman’a göre de akıl tek merci değildir ve tek başına eşya ve hadiselerin hakikatına vakıf olamaz. İçinden çıkılamayacak grift meselelerde (metafizik konular) rehberlik makamında küllî bir akla ihtiyaç vardır. İşâratu’l İ’caz’da bu konuda şöyle bir değerlendirmede bulunur Bediüzzaman: “Her ferdin adaleti idrakten aciz olduğundan küllî bir akla ihtiyaç vardır ki, fertler o akıldan istifade etsinler ve öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde ve hükmünde olabilir. Öyle bir kanun ancak Kur’ân olabilir (Bediüzzaman’a göre felsefe, Mahir Şahin, s: 52, Şahdamarı yayınları).”

Mevlânâ da cüz’i aklın yerine küllî aklı ikame eder. Aslında vahye dayanmayan keşif de cüz’i akıl mesabesindedir. Yanılma payı vardır. Sufilerin keşfî aklına, maveraî veya metafizikî akıl da diyebiliriz. Mevlânâ kem âlâtla kemâlat olmayacağını söyleyerek cüz’i akıl vasıtasıyla marifetullaha ulaşılamayacağını söylemektedir. Cüz’i akıl ancak vahiyle tekâmül eder ve müncebir (kendini tamamlar) olur. Aksi halde vahiyden bağımsız bir akılla filozoflar ve müteşerri sülükten bağımsız olarak da işrakiyyun zühd mesleğiyle hidayete ve hakikata erebilirlerdi. Dolayısıyla vahiyden bağımsız bir rehberiyet ve hakikat mesleği yoktur. En azından diğer mesleklerin ipi kısadır. Menzil-i maksuda isâl edemezler. Bundan dolayı Mevlânâ, Razi’nin şahsında aklı rehber edinmiş mütekellimleri eleştirirken aslında onun tek ayaklı ve tek kanatlı metodunu eleştirmektedir. Zira Razi pratikte bir sufi olmasa bile tasavvuf mesleğine karşı değildir. Ama Mevlânâ, Razi’nin sünuhattan uzak imal-i fikre dayalı ve felsefileştirilmiş kelam metoduyla hakikatın bilgisine veya marifetullaha ulaşılmasını müteazzir/zor görür. Çare ise iç aydınlanma ve keşfî bilgiye veya iç göze ve basirete dayanarak ve onun ipiyle kuyudan dışarıya çıkmaktır. İç aydınlanma derken elbette ‘kazfunnur/gönle nur bırakmak’ anlamında işraktan bahsediliyor. Her ne kadar Gazalî ve Mevlânâ’da işrak varsa da onlar işrakî değillerdir. Bu başka bir makamda zühd ile ruhbaniyet ayrımına benzer. Bununla birlikte işrak subjektif bir tecrübe olduğundan dolayı Karadavi gibiler bu yolun afaki veya bağlayıcı bir delil olmadığını söylerler. Dolayısıyla işrakın ispatı afaki değil enfüsîdir. Objektif değil subjektiftir. Bizatihi değildir ve vahye müstenittir. Yoksa kısır ve kasır kalmaya mahkûmdur. İşrak ile işrakiliği, zühd ile ruhbaniyeti birbirine karıştırmamak gerekir.

***

Mevlânâ, Razinin kasır/sınırlı mesleği ve cüzi aklının müeddası konusunda şunları söyler: “Bu bahiste akıl, yol gösterici (rehberiyet makamı) olsaydı Fahreddin Razi din sırrını bilirdi..” Bilemediği için de Mevlânâ’ya göre kapının halkası olarak kalmıştır. Fakat’ tatmayan bilmez’ sırrıyla onun aklı da, kurduğu hayaller de ancak hayretini artırmıştır. Hayreti dindirecek şey ise iç bilgiyi kuşanmaktır. Zahir ile batın bilgisini birleştirmektir. Mevlânâ ile Bediüzzaman arasında zamanın gergefindeki farklılık şudur ki, Bediüzzaman nazarları sadece Kur’ân’a çevirir. Mevlânâ’nın dönemi ise tasavvuf mesleğinin zirvede olduğu dönemdir. Hakikatın yolu o dönem o meslekten geçmektedir. Mevlânâ’nın mesleği döneminin raici olsa da neticede dolambaçlı bir meslektir. Merdiven pirdir ve Kur’ân yoluna pirân aracılığıyla çıkılır. Mevlânâ hayret makamında olanları (hayara ve hairun) hakim bir üstadın eline teslim eder. Mevlânâ hayret denizinden geçen saliklere bir uyarıda da bulunur: “Ona (pirine) serkeşlik edersen istidadından da olursun...”

***

Bediüzzaman’ın gösterdiği rehberiyet ise doğrudan doğruya vahiy ve Kur’ân’a müstenittir. Mehmet Âkif de bu anlamda doğrudan doğruya ilhamı Kur’ân’dan almamız gerektiğini vazeder. Mevlânâ, tarif ettiği mütekamil; çift kanatlı yolu Nuh’un gemisine benzetir. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled de Razi’yi eleştiren kervana katılır ve baba ve dedesinin yolunu izler. Ona göre, basireti ve iç gözü açılan ve bu suretli ruşenfikir olan ve iç aydınlanmasına mazhar Bahaeddin Veled karşısında ne Razi ne de İbni Sina’nın sözü edilebilir. Filozofların yolu dedesinin yolu karşısında hiçlik makamıdır.

Ehl-i hadis arasında haşviyeye kaçışlar olduğu gibi Eş’arilik arasında da (bazı mensupları itibarıyla) Mutezileye kaçış vardır. Özellikle müteehhir Eş’arilik tevilâtta bazen maksadı aşmıştır. Dolayısıyla meslekler arasında kaçışlar ve geçişler olmaktadır. Bazı meslek erbabı ismen farklı cismen daha farklıdır veya ismi müsemmasından ayrıdır. Bununla birlikte Eş’arilik çığırı zamanla Mutezile’yi bitirdiği gibi Gazali de açtığı çığırla felsefecileri bitirmiştir. Buradaki ‘bitirme’ ifadesi mecazidir. Felsefe iman etmiş ya da Gazali eliyle terbiye olmuştur. Yoksa Gazali Mutezile’nin bile reddettiği mantığı (Şerh-i Usul-u Hamse, Kadı Abdulcebbar, s : 9, Daru İhya et Türas el Arabi) ilimlerin bir mukaddimesi olarak ispat etmiştir. Bediüzzaman’ın pozitivizmi reddedip fenni ilimleri kabul etmesi gibi. Bahaeddin Veled de Gazali ekolündendir ve öğrenci iken onun kitaplarıyla büyümüştür (Sudaki Kitap, Coleman Barks, John Moyne, Doğan kitap, S: 17). Asırlar arasında zaman farkıyla bu ekoller arasında yöntem değişse de öz her zaman aynı kalmıştır.

23.09.2007

E-Posta: mustafaozcan@yeniasya.com.tr




İsmail BERK

Umre günlüğü -1



Bir umre yolculuğunun içindeyiz şu an.

Geçen haftadan başlayan yolculuğu günlük kabilinden sizinle paylaşmak istiyorum.

Bu mukaddes mekânları, herkesin görmesi duâsıyla, Cenab-ı Hak, Ramazan bereketinin devamını nasip etsin.

***

Havaalanının dış hatlar terminalinden geçip, bütün işlemleri bitirmiş bulunmaktayız.

Saat 15:18. Bizi Medine’ye götürecek Suudi Hava Yolları uçağına binmek üzere bekliyoruz.

Ancak bir bekleme telâşı yok. Gecikme gerginliği de…

İçimizdeki heyecan, kalbimizdeki ürperti ve düşündüren ziyaret mahalleri, masivadan alıp götürüyor.

Sakin ve kendisinde meskûn bir halde. Sırada otururken, sıra beklemekten uzak duygularla…

***

Uçağa biniyoruz. Saat 15:26’yı gösteriyor. Koltuğumuza yerleştik.

Yakın arkadaşımın annesi Nezihe Teyze de bizimle…

Bu üçüncü gidişi. Üç aylık gidişlere abone. Çok büyük bir iştiyak duyuyor.

Böylece, yaşlı ve dindar kadınların, ahir zamanda dini yaşamaya örnek olarak bize tavsiye edilmesinin sırrını da bir kez daha anlıyorum.

Cevşen istiyor. Hemen okumaya başlıyor, yaşlı saliha kadın nümunesi olarak.

Aynı grupta olduğumuz adaşım İsmail Bey, organizasyon firmasının iki gün gecikmeye sebep olan “ekonomik hesabı” üzerine yoruma başlıyor. Daha yeni tanışmış bulunuyoruz. Kendisi İstanbul’da tekstilci. Firma kritiği yapmak istiyor.

Ben çok ilgili değilim. Sükûnetle dinleyip, gayr-i ihtiyarî tebessüm ediyorum.

“İsmail Abi, düşünmenin, üzülmenin ve olup bitenle ilgilenmenin vakti bitti. Bundan sonra gideceğimiz mekâna misafiriz” deyip tebessümüne vesile oluyorum.

Yanında bulunan muhtereme eşi, duâ ile hemhâl. Bizi onaylarcasına mukabele ediyor.

Dünyayı düşünecek an değil gerçekten.

Bilgiye emanet bir güzergâh yok önümüzde.

Beşerî hâllerle konuşulacak bir durum da yok.

Yolcular uçağa yerleşmeye devam ediyor. Uçak henüz hareket etmedi.

Birden Mescid-i Nebevî geldi aklıma. Yutkundum aniden.

Hayâl âleminde daldım o revakların arasına…

O muazzam mescidin mü'minleri kucaklayan ensar ruhunun ve yansımalarının hakim olduğu iklimin bahtiyar mevsimine götüren yolculuğa…

Medine, şehirlerin insanlığı…

Medeniyetin İslâm modeli…

Ruha teslim bir şehrin, Peygamberimizle (asm) şereflenen, kabri ile nurlanan bahar kokulu, huzur şehri…

Varlığımıza manen hükmetti birden…

Yine yutkundum.

(Devamı yarın)

23.09.2007

E-Posta: berk@yeniasya.com.tr




Faruk ÇAKIR

Bu yaklaşıma yazık



Bir gerçeği sıklıkla hatırlatmak durumunda kalıyoruz: İnsan, ‘bilmediği’ şeye düşman olur. Yaşanan bazı hadiseler karşısında medyanın sergilediği tavır, tam da bu tesbiti hatırlatıyor.

‘Bilgi eksikliği’nin ‘düşman’lığa dönüşmesine bir örnek de, Isparta’da yaşanan bir hadisenin medyaya yansımasında oldu. Neymiş, Isparta’da bir din dersi öğretmeni çocuklara Said Nursî’nin sözlerini içeren notlar dağıtmış. Hadise medyaya yansıyınca gerekli ‘araştırma’ ve ‘inceleme’ler yapılmış ve ilgili öğretmen başka bir okula tayin edilmiş. Öğretmenin işlediği bu ‘suç’ karşılığında verilen ‘tayin’ cezasını yeterli görmeyen bir ‘başyazar’ da “Çocuklara yazık” başlıklı yazısında şöyle kükremiş: “Oysa bir demokratik hukuk devletinde böyle suçlar ağır ceza görür. Bizde suç işleyen öğretmen başka bir okula gönderilerek cezası başka çocuklara çektiriliyor. Yeni okullarında öğrencileri bu öğretmenlerin marifetinden haberdar etmemek insanlık suçudur, bu kutsal mesleğe ihanet suçudur. Kovmuyorsunuz, bari çocuklara kendilerini savunma hakkını çok görmeyin!” (Göngör Mengi, Vatan, 22 Eylül 2007)

Demokratik hukuk devletinde ‘böyle’ suçlar ağır ceza görürmüş! Bu öğretmene ‘az ceza’ vermek insanlık suçuymuş, ihanetmiş! Başka? Oldu olacak “idam edilsin” deyin de içiniz ferahlasın!

Öğretmenin, öğrencilere ‘ne’ dağıttığından bile habersizler. Gazetelerdeki ilgili haberlere bakılırsa, dağıtılan ‘not’larda Peygamberimizin Hadis-i Şerifleri yer alıyor. Ayrıca, Said Nursî Hazretleririn ‘sözler’i dağıtılmış olsa ne gerekir? Said Nursî’nin ‘sözler’inde ne gibi ‘suç’ unsurları vardır, bunları kim tesbit etmiş? Yüzlerce değil, binlerce defa mahkemelerde dâvâ konusu olan o ‘sözler’, her defasında ‘beraat’ etmemiş mi? Beraat ettiğine göre ‘hukuken’ bir suç unsuru yok demektir. Hukuken suçlu olmayan ‘sözler’, sizin keyfiniz için ‘suçlu’ ilân edilebilir mi?

İşte bu haber bahanesiyle bu noktada ‘kasıt’ değilse, ‘bilgisizlik’ devreye giriyor ve Said Nursî’nin ‘sözler’i yani Risâle-i Nur Külliyatı toptan suçlu ilân edilmek isteniyor. Oysa Said Nursî’nin ‘sözler’i denilen eserler, baştan sona Kur’ân tefsiridir. ‘Klasik tefsir’lerden bir farkı var. Said Nursî, Kur’ân’ın bu asra bakan yönünü tefsir etmiş, Kur’ân’ın ‘sönmez ve söndürülemez mânevî bir güneş’ olduğunu isbat etmiştir. İşte asıl rahatsızlık duyulan da budur.

Hem ne zamandan beri kanunların ‘suç’ saymadığı fiiller, keyfî şekilde suç olarak ilân edilebiliyor? Öğretmenin dağıttığı ‘not’lardan kim zarar görmüş, kim şikâyetçi olmuş? Eğitim sistemimizin onlarca ‘sorun’u varken Said Nursî’nin ‘sözler’inden rahatsız olmak iyi niyetle izah edilebilir mi?

Eğitim sistemindeki ‘bozulma’dan ciddî ve samimî anlamda şikâyetçi olanlar, Said Nursî’nin ‘sözler’inden rahatsız olmayı bir yana bıraksın. Aksine, gerek eğitim sistemini ve gerekse aile ve toplumu düzeltmek için en az ekmek ve su kadar Said Nursî’nin ‘sözler’ine ihtiyaç var.

Asıl, bu gerçeği görmeyenlere yazık...

23.09.2007

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr




Cevher İLHAN

Bediüzzaman ve din dersleri



Kur’ân tefsiri Risâle-i Nur’un te’life başlandığı karanlık dönem, Nur talebelerince, “dinsizliğin hükümferma olduğu dehşetli devir” olarak tavsif edilir.

Esasen, Kur’ân’ın dahi tamamen kaldırılması ve Rusya’daki gibi dinî akîdelerin toptan imha edilmesi düşünülür. Ancak, Müslüman milletten gelecek tepkiyle şu sinsî plâna karar verilir: “Mekteplerdeki yeni öğretim usûlleriyle yetişecek gençlik, Kur’ân’ı ortadan kaldıracak ve bu suretle milletin İslâmiyetle olan alâkası kesilecek...”

İşte Tarihçe-i Hayat’ta buna, “bütün bu dehşetengîz plânları çeviren o müthiş fitnenin menbaları, şimdiki dînî inkişafın muârızı ve düşmanları olan haricî dinsiz cereyanların reisleri ve adamları idi” izâhı yapılır.

Türk milleti içerisinde meydana getirilen dehşetli hadiselerin içyüzü ve tafsilatı, istikbâlin hakîkatperest tarihçilerine ve demokrat idâredeki serbestiyetle bir derece neşretmekte olan İslâm-Türk muharrirlerine havale edilir. (Tarihçe-i Hayat, 141)

Lâhikalarda, “Doğu Üniversitesi hakkında tahrifçi bir gazeteye cevaptır” başlıklı açıklamada, din ve fen ilimlerinin beraberce okutulacağı üniversitenin, insanlığın barış ve selâmetine vesile olacağı belirtilir.

İnanç ve mâneviyattaki tahribata mukabil, mânevî tâmircinin, iman ve Kur’ân dersleri olduğu yazılır: “Yeni Ulus gazetesi muhalif olduğu için, bu meseleyi perde ederek yeni iktidarın bazı büyük memurlarından bu meseleye çalışanlara bir nevi irtica süsünü vermek istiyor. Halbuki, bu mesele en yüksek terakkî ve sulh-u umumînin (dünya barışının) medârıdır. Bu müessese bu hükûmet-i İslâmiyeye bazı şeâir-i İslâmiyeden (İslâmın âlem ve esaslarından) Arabî ezân-ı Muhammedî ve din dersleri gibi pek çok kuvvet verecek. Belki bu hükûmetin istikbâlinde, tarihlerde kemâl-i takdir ve tahsinle yâd edilmesine en parlak bir vesile olacaktır.”

Devamında da, müsbet ilimlerle birlikte dinî ilimlerin de okutulacağı bu üniversiteden “hasıl olan nur ve feyiz”in, tıpkı ezân ve din derslerinin mekteplere konulması gibi, “Demokrat hükûmetin en büyük ve cihândeğer bir hizmeti olarak ebede kadar misli görülmemiş bir parlaklıkla lemean edecektir (parlayıp ışık saçacaktır); ve beynelmilel bir itibarı temin edecektir” diye takdir edilir. (Emirdağ Lâhikası, 405)

“DİN DERSLERİYLE TAHRİBATI TÂMİR...”

Yine Bediüzzaman, Reis-i Cumhura, Heyet-i Vekileye, Başbakanlığa, Adalet Bakanlığı yüksek katına, Diyanet Riyâsetine” hitâben yazdığı bir “Ankara mektubu”nda, “Demokratların zamanında ezân-ı Muhammedî ve din dersleri gibi şeâir-i İslâmiye ile Kur’âna hizmet ve eskilerin (Halk Partisinin) Kur’ân zararına tahribatlarını tâmire başlandığını” memnuniyetle ilân eder. (age., 270)

Merhum Başvekil Adnan Menderes’in, “Müslüman Türk milletinin evvela kendine ve gelecek nesillere dinini telkin etmesi, onun esasını ve kaidelerini öğretmesi, ebediyen Müslüman kalmasının münakaşa götürmez bir şartıdır” dediği ve “mekteplerde din dersi konulacağı”nı ifâde ettiği “Konya Nutku”nu bir tahsin nişânesi olarak lâhikaya alır.

Menderes’in, “Müslüman çocuğu dinini öğrenmek gibi pek tabîi bir haktan mahrum edilmemek icâb eder. Mekteplerimize din dersleri koymak yerinde bir tedbir olacaktır” beyânını “tebrik yerine, dâvâ vekilimizin haklı müdâfaasında bir hâşiye yaptık” diye ilâve eder.

Bu vesîleyle, “umum Nur talebeleri ve mektepli mâsumlar nâmına” tebrik eder. Bu hizmetin, “Anadolu’daki Müslümanları ve Nurun bütün talebelerini ona bir mânevî duâcı yaptığını” yazar. (age., 418- 419)

DİN DERSLERİNİ TEBRİK

Keza Bediüzzaman, Demokrat Parti’nin Maarif Vekili Tevfik İleri’nin, “İlkokul çocuğu terbiye ve telkin çağındadır, onun için biz din dersini ilkokula da koymuş bulunuyoruz” tespitine ve “din bilgisini Müslüman Türk çocuklarına en müsbet şekilde mekteplerimizde vermek de bir millet hizmetidir” ifâdelerine takdirini iletir.

“Yeni hükûmetin Maarif Vekili bu hakikati hissetmiş ki, seleflerine muhâlif olarak, en ziyâde imân hakikatlerinin neşrine, din derslerine ehemmiyet veriyor” diye Nur talebelerine lâhika mektubu olarak neşreder. Gazetelerin, büyük bir ehemmiyetle Şark Üniversitesi için yüz bin lira tahsis edildiği haberini aktarır.

Bunun içindir ki, “Ankara’ya bu defa geldiğimin mühim bir sebebi, İslâmiyete ciddî taraftar Dâhiliye Vekili Namık Gedik’i görmek ve İslâmiyetin kahramanı olan Adnan Beye ve Tevfik İleri gibi mühim zâtlara bir hakikati söylemektir” diye açıklar. (age., 449)

Bir başka mektubunda, “Şimâlde (Kuzey Avrupa’da) üç devletin Kur’ân-ı kabul edip mekteplerde ders vermeye başladıkları” müjdesini verir.” Demokrat hükûmetin “Kur’ân mektepleri açması ve mekteplerde dinî dersler vermeyi emretmesi”nden sitâyişkârâne bahseder. (age., 203)

Ankara ve İstanbul üniversitelerinin, dehşetli tahribatçı kuvvete karşı vatanı ve gençliği kurtaracak Kur’ân ve iman hakikatleri olduğunu bildiklerinden, “Ankara’daki üniversiteliler bin yediyüz imza ile Maarif Vekili’nin din derslerini cebrî mekteplere koyması için tebrik etmişler” diye teşvik eder. (age, 301)

Din ve Kur’ân derslerinin, “mekteplerdeki çocukları okumaya şevkle sevketmek için îcâd ettikleri her nevi eğlence ve teşviklere gâlebe edecek” bir lezzet, bir sürûr, bir şevkle okutulmasının önemini bildirir.

Kur’ân ve Kur’ân’ın kudsî kelimelerini ve nurlu ve imânî mânâlarını öğrenmenin kıymetini kaydeder. Mekteplere din dersi konulmasına büyük ehemmiyet verir.

23.09.2007

E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri