Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 18 Mart 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Ali FERŞADOĞLU

Adalet



İslâm medeniyeti, kuvvete değil, hakka, adâlete dayanır. Yani kim haklı ise, kuvvetli odur. Haksız; güçlü, kuvvetli, soylu, zengin de olsa, İslâmiyetçe mutlaka cezalandırılır ve haklının hakkı ondan alınır. İslâmiyetin, bugün uygulanan demokrasilerle ayrılan noktalarından birisi de budur.

İslâmın öngördüğü cumhûrî sistemin en önemli sacayaklarından biri de adâlettir. Demokrasilerde, idâre edenler, idâre edilenlerin üzerindedir ve onların “idâre etme” imtiyazları vardır. Oysa, İslâmiyette, idârecilerin bir farkları, üstünlükleri yoktur, “Toplumun gerçek reisi o topluma hizmetkâr olandır”1 hadis-i şerifi bunun en bâriz örneğidir.

İslâm’da, idare edilen ile idâre edenler arasında herhangi bir anlaşmazlık vukû bulduğunda, her ikisi de eşit olarak adâlet önünde hesap verirler. Başta Peygamberimiz (asm) olmak üzere, hilâfet, devlet başkanlığı, ordu komutanlığı, valilik gibi yüksek mevkilerde yer alanlar ile gedaların muhakeme olduğu yegâne nümûneler, İslâm tarihindedir. Oysa, bugün bile demokrasilerde; cumhurbaşkanı, meclis başkanının, başbakan, hattâ milletvekilinin dokunulmazlıkları vardır.

İslâm tarihinin altın sayfaları, adâletin şaheser örnekleriyle doludur. Üstelik Müslümanlar, sadece kendi dindaşları ve ırkdaşlarının değil, hangi din ve inanca, hangi mezhep ve vatana, hangi sınıf ve âileye mensup olursa olsun; taraftarlık göstermeksizin, kim haklı ise ondan yana tavır koymuşlar; hakkın ve adâletin ihyası için çalışmışlar; müesseseler kurmuşlardır.

Bunun ilk örneğini, İslâm dininin mübelliği, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (asm) bizzat nefsinde yaşayarak göstermiştir. O yüce insan, vefatına yakın günlerde, Ashab-ı Kiramını mescid-i saadette topladığında, onlara irad ettiği hutbede, şu mübarek sözlerle, hakkın ve adâletin ölçüsünü, bütün insanlığa ilân eder: “Ey insanlar! Ben sizin hem dünyada, hem de âhiret saadetine dâvet eden Peygamberinizim. Yarın haşir günü, kimsenin bende hakkı kalsın istemem. Her kimin benden alacağı varsa, gelsin alsın. Her kimin bende hakkı varsa, gelsin alsın. İşte malım, kimin hakkı varsa gelsin hakkını alsın. İşte sırtım, idareniz sırasında kimi dövmüş isem, gelsin dövsün! Benim yanımda en sevimliniz, bende hakkı olup da benden isteyeninizdir. Veyahut helâl edeninizdir. Ben, Rabbimin huzûruna kul hakkı olmaksızın varmak istiyorum.”2

O, söylediklerini tebliğ etmeden önce kendi nefsinde yaşadı. Şu ifadeler de o kutlu Nebînindir: “Birgün gelecek, boynuzluluğunu, boynuzsuz koyuna haksızlık yapmada kullanan koyundan bile, boynuzsuz koyunun hakkı alınacaktır.”3 Bu hadis-i şerîf, Âdil-i Mutlak olan Allah’ın, âhirette mutlak adâletinin çok hassas ölçülerle tecellî edeceğine işâret etmiyor mu? Zalimi, Âdil-i Mutlak ve Kahhar-ı Zülcelâl olan Allah’a havale eden şu ikaz karşısında kim titremez: “Allah zâlimin zulmünü yanına bırakmaz.”4

Başta Hulefâ-i Râşidîn olmak üzere, Sahabe-i Kirâmın, âdil Osmanlı padişahlarının, İslâm kumandanlarının, âlimlerin, müdakkiklerin, idârecilerin, kırıntısı bile başka milletlerde bulunmayan ve tarih sahifelerine altın harflerle yazdırdığı binlerce Kur’ânî adâlet ve hakperestlik örnekleri mevcuttur.

Adalet, yalnızca mahkemelerde tecellî etmez. Hayatın bütün safhalarında geçerli olan ve olması gereken bir haslettir. Özellikle Âdil-i mutlak olan Allah’a inanan bir Müslüman, hangi mevki ve makamda olursa olsun, âdil olmak zorunda. Bu, açık, kesin Kur’ânî bir emirdir: “Muhakkak ki, Allah, size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah bu emriyle size ne güzel öğüt veriyor.”5 Âyette geçen “insanlar” kelimesi önemlidir. “Müslümanlar” demiyor, hangi düşünce, inanç ve milletten olursa olsun, mutlaka adâletle hükmedilme hakkı vardır.

Mücessem bir Kur’ân olan kâinat ve içindeki bütün varlıklar, hâdiseler, unsurlar arasında cereyan eden ekolojik denge de, insanlara âdil ve dengeli olma dersi verir. İşi ehline vermek de, adâletin bir gereği.

Dipnotlar: 1- Keşfü’l-Hafa, 1: 462, hadîs no: 1515.; 2- Müsned, 5:30.; 3- Müsned, 1: 72.; 4- Müslim, Birr: 61.; 5- Kur’ân, Nisâ, 58.

18.03.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (17.03.2008) - Düşünme melekesi ve İslâmiyette düşünce hürriyeti

  (15.03.2008) - Çağdaş engizisyon!

  (14.03.2008) - Demokrasi, İslâmiyetle bağdaşır mı?

  (13.03.2008) - Sözde cumhuriyet, özde cumhuriyet

  (12.03.2008) - Hürriyet: Ne başkasına, ne nefsine zarar ver!

  (11.03.2008) - Temel hak: İnanç hürriyeti

  (10.03.2008) - Meşrûtiyetin yüzüncü yılı ve gelişme

  (09.03.2008) - Bediüzzaman: Hürriyet imanın özelliğidir

  (08.03.2008) - Utanmıyor musunuz kutlamaya, yaşamaya?

  (06.03.2008) - Köpekleşmiş müstebitler!

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri