"Gerçekten" haber verir 11 Aralık 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Mikail YAPRAK

Hayat safhamız ve kurşun kalem



Lem’alar Risâlesinden İkinci Lem’anın Hatimesini okurken ne hikmetse, bir yerde nazarıma ilişen Brezilyalı ünlü yazar Paulo Coelho’nun kurşun kalemine tekrar nazarım kaydı ve onu siz değerli okurlarımıza da aktarma ihtiyacını duydum. Önce Hatime’nin bir paragrafından anladığımı mealen aktarayım:

“Bir makine sisteminde yaratılan insan bedeninde yüzlerce âlet var. Bunların ayrı ayrı vazifeleri, ayrı ayrı lezzetleri, acıları ve mükâfatları vardır. Sıhhat, afiyet ve lezzet gibi şeyler daima şükrü dedirtir, o âletleri vazifelerine sevk eder ve insan adeta bir şükür fabrikası gibi olur. Hastalık, mûsibet, elem gibi arızalar ile de, o beden makinesinin diğer bazı çarkları harekete geçirilir. İnsanın mahiyetindeki acz, zaaf ve fakr madenleri işlettirilir.

“Böylece insan ne kadar zayıf, ne kadar çaresiz, ne kadar miskin olduğunu idrak ederek, bir tek lisanıyla değil, bütün organlarının yakarışıyla Yaratıcı’sına iltica eder, O’ndan yardım ister.

Güya insan, o arızalar ile, kendi hayat sayfasına ayrı ayrı mânâlar yazdıran binlerce kalemi içinde bulunduran hareketli bir kalem olur. Hem hayat sayfasında hem de dünyada yapılanların kayıt edildiği ve görüntülendiği yer olan ‘Âlem-i Misâl’ levhalarında, takdir edilen hayat proğramını kendi hayatıyla yazar.”

Şimdi bir de 1947 Brezilya doğumlu, meşhur ‘Simyacı’ ve ‘Hac’ adlı kitaplarının yazarı, Kültürler Arası Diyalog’a önemli katkıları olan Paulo Coelho’nun kurşun kalem için söylediklerine bakalım ve onun, bir Hıristiyan olarak insaniyet çizgisindeki yerini görelim.

***

Çocuk, büyükbabasının mektup yazışını izliyordu. Birden sordu:

“Bizim başımızdan geçen bir olayı mı yazıyorsun? Benimle ilgili bir hikâye olma ihtimali var mı?”

Büyükbaba yazmayı kesti, gülümsedi ve torununa şöyle dedi:

“Doğru, senin hakkında yazıyorum. Ama kullandığım kurşun kalem yazdığım kelimelerden çok daha önemli. Umarım büyüdüğünde bu kalemi sen de seversin.”

Çocuk kaleme merakla baktı ama özel bir şey göremedi.

“İyi ama bu kalem benim hayatımda gördüğüm diğer kalemlerden hiç farklı değil ki!”

“Bu tamamen nesnelere nasıl baktığınla ilgili. Bu kalemin beş önemli özelliği var ve sen de bu özellikleri kendinde benimseyebilirsen hep dünyayla barışık bir insan olursun.”

- Birinci özellik: Harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu asla unutma. Bizim için bu el Allah’ın kudret elidir ve her zaman bizi o kudret yönlendirir.”

- İkinci özellik: Zaman zaman her ne yazıyorsam durmam ve kalemimin ucunu açmam gerekir. Bu, kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını sağlar. Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin, bu acılar seni daha iyi bir insan yapar.”

- Üçüncü özellik: Kurşun kalem, yanlış bir şey yazdığında bunu bir silgiyle silmene her zaman imkân tanır. Yaptığımız bir şeyi sonradan düzeltmek kötü bir şey değildir. Aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya yarayan en önemli şeylerden biridir.”

- Dördüncü özellik: Kurşun kalemin en önemli kısmı, kalemin yapıldığı ahşap ya da dışarıya yansıyan şekli değil, içerisinde yer alan kurşunudur. O yüzden her zaman sen de kendi içine bakmalısın, en çok onu korumalısın.”

- Beşinci ve son özelliği ise, her zaman bir iz bırakmasıdır. Aynı şekilde sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bilmeli ve her hareketinin farkında olmalısın.”

11.12.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Mutluluğu şükre çevirmeli



S. E. Rumuzlu okuyucumuz: “Kur’ân’da, ‘Allah çok sevinçlileri sevmez.’ buyuruyor; bu âyeti açıklar mısınız? Dinimiz dünyevî mutluluğa karşı mıdır?”

Şükürsüz olmadıkça sevinmek, isyankâr olmadıkça da ağlamak zararlı değildir. Sevinç gamzelerini şükür tomurcuklarına çevirmeli, ağlama göz yaşlarını da sabır taneciklerine dönüştürmeliyiz. Çünkü şükür de, sabır da büyük sevaptır ve mü’mine mahsustur. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm buyurur ki: “Mü’minin işine hayret ederim. Zira onun her işi kendisine hayırlıdır. Bu hal ancak mü’mine mahsustur: Sevinecek bir işi olsa, şükreder. Bu ona hayırlıdır. Kendisine bir zarar gelse, sabreder. Bu da ona hayırlıdır.”1

Şükürsüz sevinç hâlinden Allah’a sığınmalıyız. Sabırsız ve tevekkülsüz ağlama halinden de Allah’a sığınmalıyız. Her ikisi de felâkettir. Şükür, sevinci ve sevinç sebebini Allah’ın ikrâm ettiğini bilmektir. Sabır da, imkânımız tükendiği noktalarda ağlamayı duâya ve Allah’a dayanmaya çevirmek ve Allah’tan sıkıntılı halimizin kalkmasını istemek ve beklemektir. Bedîüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle, “Şükürle geçici rızklar dâimî lezzetler ve bâkî meyveler verir. Şükürsüz nimet ise, en güzel bir sûretten, çirkin bir sûrete döner.”2

Kur’ân Cennet ve mutluluk müjdeleriyle doludur. Fakat şımarmaya karşı da bizleri uyarır Kur’ân. Çünkü şımarıklıkta şükür yoktur, gurur ve kibir vardır. Gülmek hakkımızdır. Mutlu olmak dileğimiz, beklentimiz ve murâdımızdır. Yüce dînimiz gülmeye de, mutlu olmaya da elbette karşı değildir. Fakat gâfilâne gülmekten de, şükürsüz mutluluktan da bizi sakındırır. O halde Kur’ân’ın, “Gülüyorsunuz da, ağlamıyorsunuz! Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!”3 âyeti hep kulaklarımızda çınlamalı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, “Bana Cennet ve Cehennem arz olundu. Bu günkü gibi hayırda bulunan faydayı ve şerde bulunan zararı görmemiştim. Şayet siz benim bildiğimi bilmiş olsaydınız elbette az güler, çok ağlardınız.”4 Hadisi üzerine, insanların yıldızları olan sahabelerin elleri ile yüzlerini kapayıp hüngür hüngür ağlaşmalarını aklımızdan çıkarmamalıyız.

Şu hadislere de bir bakalım:

*“Ben sizin görmediğinizi görüyorum. Gökyüzü gıcırdadı. Gıcırdamakta haklı idi. Çünkü gökyüzünde dört parmak sığacak bir yer yoktur ki, orada Yüce Allah için secde eden, yüzünü oraya koymuş bir melek bulunmasın. Allah’a and olsun ki, şâyet siz benim bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız. Yataklar üstünde kadınlarınızla eğlenip tat alamazdınız. Yüksek sesle Allah’a yalvararak yollara dökülür, dağlara çıkardınız.”5

*“Boynuz biçimindeki sûr’un sahibi olan İsrâfil sûr’u ağzına koymuş, kulağını da Allah’ın iznine vermiş; ne zaman üflemekle emrolunsa derhal üfleyecek halde beklerken ben nasıl sevinebilirim?”6

Kıyametin ve mahşerin şiddeti ve dehşeti bize endişe vermeye yeter. Nitekim Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm buyurdu ki: “Kıyâmet günü hiçbir kul ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne iş yaptığından, malını nereden kazanıp nereye harcadığından, bedenini nerede mahvettiğinden sorulmadıkça ayağını yerinden ayıramaz.” 7

Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm, “Sakının o ateşten ki, yakıtı insanlarla taşlardır.” 8 âyetini okudu ve buyurdu ki: “Cehennem ateşi bin yıl yandıktan sonra kızarır. Bin yıl yandıktan sonra beyazlaşır. Ve bin yıl yandıktan sonra da kararır. Bu duruma göre Cehennem ateşi hiç alevi sönmeyen kapkara bir ateştir.”

Peygamber Efendimizin (asm) bu haberinden sonra orada oturanlardan bir siyah adamın hıçkırık sesleri duyuldu. Adam birdenbire çığlık koparmış ve ağlamaya başlamıştı.

Bunun üzerine Cebrâil Aleyhisselâm indi ve Peygamber Efendimize (asm):

“Senin huzurunda ağlayan şu adam kimdir?” buyurdu.

Peygamber Efendimiz (asm):

“Habeşlidir.” buyurdu.

Cebrâil Aleyhisselâm:

“Hak Celle ve Alâ buyuruyor ki: “İzzetime, Celâlime ve Arş üstündeki yüceliğime yemin ederim ki, bir kul dünyada benim korkumdan ne kadar ağlarsa, Cennette de o kadar gülecektir.” 9

Netice olarak, Üstad Saîd Nursî Hazretlerinin ifâdesiyle, ümit ile korkuyu, gülmek ile ağlamayı şahsımızda bir araya getirebilmeliyiz.10 Çünkü Allah Resûlü (asm) buyuruyor ki: “Şayet mü’min Allah’ın azabını hakkıyla bilmiş olsaydı, Cenneti hiçbir kimse ümit etmezdi. Kâfirler de Allah’ın merhametini ve rahmetini bilmiş olsalardı, Cennetten bir tek kimse bile ümidini kesmezdi.” 11

Ecdadımız bundan dolayı olsa gerek: “Sırat köprüsünü geçmeden bize gülmek yasak.” derlermiş.

Dipnotlar:

1- Riyâzu’s-Sâlihîn, 27

2- Mektûbât, s. 350

3- Necm Sûresi: 60, 61

4- Riyâzu’s-Sâlihîn, 400

5- Riyâzu’s-Sâlihîn, 405

6- Riyâzu’s-Sâlihîn, 408

7- Riyâzu’s-Sâlihîn, 406

8- Bakara Sûresi: 24

9- Terğib, 5/194

10- Sözler, s. 309

11- Riyâzu’s-Sâlihîn, 442

11.12.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Önce Allah'a karşı vefa



Birisi bizi içinde bulunduğumuz sıkıntıdan, problemden kurtarsa ne kadar sevinir, mutlu olur; teşekkürlerimizi, minnettarlığımızı belirtmekten kendimizi alamayız. Şüphesiz iyilikler, yardımlar, destekler teşekküre lâyık davranışlardır. Atalarımız bir kahvenin kırk yıl hatırı olduğunu söylemişlerdir.

İşte biz bu iyiliğin, yardımın kadrini kıymetini bilmeye, iyilik sahibine sevgi ve saygı duymaya, bağlılık ve dostluğumuzu belirtmeye, teşekkür etmeye vefa diyoruz. Bunun zıddı ise kadir kıymet bilmemek, daha açıkçası nankörlüktür.

Vefa, teşekkür ve minnettarlığa en çok lâyık olan şüphesiz Allah’tır. Bir çayın, kahvenin hatırı olur da ellerin, ayakların, gözün, kulağın, aklın, fikrin, sevginin, şefkatin, daha nice organ, duygu, kabiliyet ve nimetin hiç hatırı olmaz mı?

İşte bu hatır ve teşekkür bizi Allah’a karşı vefalı olmaya sevk eder. En çok Allah’a karşı vefalı olmak zorundayız. Onu her an hatırımızda tutarak, her fırsatta zikrederek, nimetlerine karşı teşekkür ederek, emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak bu vefamızı göstermiş oluruz.

Allah’a karşı vefa O'na olan sonsuz sevgi, saygı, bağlılık ve minnettarlığımızın ifadesidir. Önce Bezm-i Elest’te, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna, “Evet, Sen bizim Rabbimizsin!” diyerek Rabbimize söz vermedik mi?

İşte dünya hayatı bu söze sadakatin deneme alanıdır. Ve vefa denen hadise öncelikle bu söze sadakatten ibarettir. Bizleri yoktan yaratıp bir taş, bir bitki, bir hayvan değil de insanlık tahtına oturtan, en nefis nimetlerle besleyip büyüten, her şeyi emrimize veren, sayısız nimetleri bir sofra hâlinde önümüze seren Rabbimize nasıl vefasızlık edebiliriz?

Bu vefa, diğer bir şekliyle şükür ve hamd Allah’a olan teşekkürün, memnuniyetin, minnettarlığın; nimetleri unutmak, kadir ve kıymetini bilmemek, şükretmemek, hamdetmemek de nankörlüğün ifadesidir. Kur’ân-ı Kerim’de vefa ve şükürle, vefasızlık, şükürsüzlük ve nankörlüğün örneklerine ve akibetlerine yer verilir.

Vefa, şükür ve memnuniyet nimetin devamına olduğu kadar artmasına da sebeptir. Nitekim Rabbimiz, şükrettiğimizde nimetini arttıracağını yeminle bildirir. Nankörlüğüne girildiğinde de azabının çetin olacağına dikkat çeker.1

Demek hayat bir yönüyle vefa ve şükrün, kadirşinassızlık ve nankörlüğün imtihanından ibarettir. İnsan ya kadir kıymet bilir, şükreder, vefakâr ve sadakatli olduğunu gösterir, ya da şükürsüzlükle nankörlüğe kayar.

Dipnotlar:

1- Âdiyat Sûresi: 6.

11.12.2008

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Gurbette bayram



Bayramlar sevinç, neşe, coşku ve heyecan yüklü günlerdir. Hasret dolu buluşmaların, hürmet ve muhabbetle bezenmiş kavuşmaların hayatı mânidar kıldığı, dünya hayatını bir nevî cennete çevirdiği huzur ve saadet günleridir, bayramlar. Hasseten, dinî ve mukaddes olan bayramlar.

Haliyle, böylesi günlerin bir de hüzünlü tarafları var, bazı kimseler için. O kimseler hastadır, düşkündür, ihtiyardır, kimsesizdir; yahut da, kalabalıklar içindeki yalnızlığın adresi olan gurbet diyârındadır.

Evet, şüphesiz ki hüzünlü olur gurbetteki bayramlar. Buruk ve hazinâne geçer, daha doğrusu bir türlü geçmek bilmez gurbetteki bayram günleri.

Meselâ, Üstad Bediüzzaman Hazretleri de bayramların çoğunu gurbette ve daha ziyade yalnızlık içinde geçirir. Böylesi zamanlarda büyük ve ulvî hüzün dalgalanmaları yaşayarak şu duâyı yaptığını öğreniyoruz:

Ya Rab! Garîbem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyârem.

Bîihtiyarem, el'aman–gûyem, afcûyem, mededhâhem, zidergâhet İlâhî!

Son derece bir ihlâs ve teslimiyet içinde yapılan bu duâ ile nur kapısının açıldığını ve zulmetlerin bir bir izâle olduğunu da anlatır, Hazret–i Bediüzzaman.

Demek ki, en hazin, en sıkıntılı ve en karanlık zamanlarda bile, Hak'tan ümidini kesmemeli ve yine yegâne müracaat kapısının onun dergâr–ı izzeti olduğunu bilip ayılmalı, kendine gelmeli.

Şimdi de, böylesi bir duygu ve düşünce ile gurbette kaleme alınmış bir şiirle sizleri başbaşa bırakıyoruz.

Halen Fransa'da ikamet etmekte olan Erzurum'lu ozan Yusuf Yaylacı, bu bayram münasebetiyle yazıp bize gönderdiği mânidar şiirin mısraları şöyle:

Bayramımız kutlu olsun

Bugün Kurban Bayramıdır

Ağlayan gönüller gülsün

Bugün Kurban Bayramıdır

Ta zirveye varış olsun

Hep sevgide yarış olsun

Tüm dünyada barış olsun

Bugün Kurban Bayramıdır

Herkes bu sevgiyi tatsın

Neşemize neşe katsın

Bütün dargınlıklar bitsin

Bugün Kurban Bayramıdır

Her Müslümanın hevesi

Yok artık bunun ötesi

Arafat'ta lebbeyk sesi

Bugün Kurban Bayramıdır..

Hak'tan affını diliyor

Hak günahların siliyor

Müzdelife iniliyor

Bugün Kurban Bayramıdır

Göklere yükselir âhlar

Yerde kalmaz bu günahlar

Sussun patlayan silâhlar

Bugün Kurban Bayramıdır

Yaylacı'm der tüm dostlarım

Candan sizi kucaklarım

Bayramınızı kutlarım

Bugün Kurban Bayramıdır

Yusuf Yaylacı

FRANSA, Aralık 2008

Tarihin yorumu 11 Aralık 1923

Times'a çok partili sistem sözü

Meşhûr TİME dergisinin 24 Mart 1923'teki sayısında, M. Kemal kapak konusu yapılmıştı. Aynı yılın 11 Aralık günkü TİMES gazetesinde de M. Kemal ile özel olarak yapılmış bir röportaj yayınlandı.

TİMES gazetesinin bu röportajda öne çıkardığı ve M. Kemal'in dilinden bilhassa nazara verdiği mesaj şu oldu: "Millî hâkimiyet esasına dayanan ve bilhassa Cumhuriyet idaresine malik bulunan memleketlerde siyasî partilerin mevcudiyeti tabiîdir. Türkiye Cumhuriyetinde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur."

Gazetede bu sözlere dikkat çekilmesinin çok önemli sebepleri vardı. Zira, bu tarihte Meclis'te tek parti hakimiyeti bulunuyordu. 1 Nisan 1923'te alınan "Meclisi yenileme ve genel seçim kararı", bütünüyle tek yanlı olarak tatbik edildi. Birinci Meclis'te ağırlıklı grubu oluşturan "II. Grup", genel seçimde tamamıyla tasfiye edilmişti. Dahası, seçim "merkezî yoklama" yöntemiyle yapıldı ve CHP'ye muhalif, hatta Lozan Antlaşmasına karşı oldukları tesbit edilen bir tek isim yeni listeye alınmadı.

Denilebilir ki, II. Meclis'i yeniden şekillendirmenin en önemli gerekçesini, Lozan Antlaşması teşkil ediyordu. Lozan'a evet diyenler listeye alındı, açıktan hayır diyenler bütünüyle tasfiye edildi. Buna rağmen, Lozan'da imzalanan antlaşmayı Meclis'te reddedenlerin sayısı 14'ü buldu.

Tabiî, bunlar da unutulmadı ve bu yaptıkları adeta fitil fitil burunlarından getirildi. Meselâ, Karabekir Paşa ve arkadaşlarının kurmuş olduğu Terakkiperver Fırkasının kapatılması ve Şeyh Said hadisesinin aynı kişilere fatura edilmesi gibi...

Hâsılı, Cumhuriyet'in kurulmasından hemen sonra verilmiş olan "çok partili sistem" sözü, ne yazık ki, Türkiye'de bir türlü realize edilemedi. 1946'dan sonra başlayan çok partili yeni süreç ise, daha ziyade Avrupa ülkelerinin BM'ye kurucu üye olan devletlerin dayatmasıyla gerçekleşmiş oldu.

11.12.2008

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Bende gerçek Alevîyim!



Alevî Bektaşi Federasyonu, Alevî dedeleriyle yaptığı genişletilmiş toplantının ardından, sonuç bildirgesinde şu talepler dile getirilmiş:

-İnanç ve kültürümüz üzerinde yürütülen dolaylı ve direkt asimilasyon çabalarına son verilmeli,

-Alevî kültür ve inancı yasal güvenceye kavuşturulmalı.

-Kamusal yaşamdan başlamak üzere, okul, iş yerleri gibi sosyal ortamlarda her türlü ayrımcılığa son verilmeli.

-Madımak Oteli, Utanç Müzesi olmalı.

-Cemevleri yasal güvenceye kavuşturulmalı, Türkiye’de ibadethane statüsünde olan bütün mekânların sahip olduğu haklara sahip olmalı.

-Zorunlu din dersleri kaldırılmalı.

-Alevî köylerine cami yapma uygulamasına son verilmeli.

-Hacı Bektaş Dergâhı’nın yönetimi Alevî Bektaşî Federasyonuna bırakılmalı.

-Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalı, yerine ‘Din ve İnanç İşleri Üst Kurulu’ kurulmalı.

-12 Eylül rejiminin ürünü anti demokratik 1982 Anayasa’sı kaldırılmalı, yeni Anayasa yapılmalı. (9 Aralık 2008)

Bunların çoğunun altına gönülden imza atıyoruz. Bir kısmı ise, zaten kendi içinde çelişkili; Alevîler arasında bile tartışmalı. Dolayısıyla tahlile girmeden genel bir değerlendirme yapacağız.

“Ben de gerçek Alevîyim!” başlığını lâf olsun, köşe dolsun diye atmadık! Alevî, Hz. Ali’den (ra) taraf ona mensup demektir. Yani, Hz. Ali (ra) gibi düşünüp yaşayandır, onun gibi İslâma hizmet edendir.

Alevîliğim başka nereden geliyor? Adım Ali. Hz. Ali’nin (ra) cenkleri hikâyeleri ile büyüdüm… Bunlar işin teferruatı… Hz. Ali (ra), çocuk yaşta Müslüman oldu. Birgün Hz. Hatice’yi Peygamberimizle (asm) namaz kılarken gördü. “Nedir bu?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (asm), “Ey Ali, bu Allah’ın seçtiği, beğendiği dindir. Ben seni bir olan Allah’a îmân etmeye dâvet eder, insana ne faydası, ne de zararı dokunmayan Lât ve Uzza’ya tapmaktan sakındırırım” dedi.

Hz. Ali, bir an durakladı ve, “Benim şimdiye kadar görmediğim, işitmediğim birşey bu. Babam Ebû Talib’e danışmadan birşey diyemem” dedi.

O geceyi düşünerek geçirdi; şafak aydınlığında Resûlullahın (asm) huzuruna giderek, “Allah, beni yaratırken Ebû Talib’e sormadı ki, ben de O’na ibâdet etmek için gidip kendisine danışayım” dedi ve Müslüman olan ilk çocuk şerefini kazandı. Rahatsız olanların şikâyetleri üzerine babası sordu:

“Oğulcağızım! Senin üzerinde bulunduğun bu din nedir?”

“Babacığım,” dedi, “ben, Allah’a ve O’nun Resûlüne îmân, onun Allah’tan getirdiklerini de tasdik ettim. Ona uydum ve onunla birlikte namaz kıldım.”

Bunun üzerine Ebû Talib, “Ey oğlum! Amcan oğlunun dinine sana da isteyerek girmek yaraşır. O, seni ancak hayra dâvet eder. Ona itaat et!” diyerek hem Efendimizi, hem de Hz. Ali’yi sevindirdi.1

Hz. Ali (ra) Peygamberimizin (asm) en büyük fedaisi, koruyucusuydu. İslâmı yaşamak ve yaymak için hayatını ortaya koydu. “Allah’ın aslanı” ünvanını aldı. Namaz kıldı, oruç tuttu, Kur’ân okudu, ibadet ile zikir etti; evliyaların şahı ünvanını kazandı. Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer (ra.) ve Hz. Osman’a (ra) 20 yıl şeyhülislâmlık yaptı, her hususta yardımcı oldu. Namazlarının çoğunu cemevinde değil, camide (mescidde) kılardı. Şehadet şerbetini de camide içti! Kısaca, İslâm için yaşadı, İslâm uğruna şehit oldu!

Şimdi ey ehl-i insaf ve vicdan! Hakikî Alevî, Hz. Ali (ra) gibi iman eden, İslâm şartlarını yaşayan değil mi? Zaten hakikî Alevîler ibadetinde, namazında, orucunda, niyazında…

Alevî aileden gelip komünist, ateist, Kemalist olanlar Alevî değildir. Tıpkı, Sünnî aileden gelip, komünist, ateist olanlar gibi… Onların Sünnîlikle ilgileri olmadığı gibi, iman esaslarına, İslâm şartlarına, İslâm şeairine (İslâm hüküm ve sembollerine) karşı gelen de Alevî olamaz!

“Namazımızı Hz. Ali (ra) kıldı” sözü de tembellerin kamufle için uydurdukları bir söz değil mi? Eğer Hz. Ali (ra), onların namazlarını kıldı da, neden Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Zeynelabidin, Hasan el-Bakır (ra) ve diğer imamlar ile yakın akrabalarının namazlarını kılmadı!..

Namazsız, niyazsız, camisiz, ibadetsiz Alevîlik, “Ben doktorum!” iddiasında bulunup; ne tıp tahsil etmiş, ne diploması almış, ne muayeneden anlar, ne reçete yazabilir birisine benzer… Hz. Ali (ra) gibi inanmayanın, yaşamayanın Alevîlik, Sünnîlikle ne ilgisi olabilir?

Dipnot:

1- İbni Kesir, Sîre: 1/428., 262.

11.12.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]




Faruk ÇAKIR

Kriz, ‘kalem efendileri’ni vurur mu?



Mübarek Kurban Bayramının son gününde de krizi konuşmak belki hoş değil, ama yeri geldiği için bazı noktaları ifade etmekte fayda var. Krizle ilgili geniş bir değerlendirme yapan uzman ekonomi yazarı Güngör Uras, özetle; ‘kalem efendileri’nin krizi hissetmeyeceğine dikkat çekmiş.

Kişilerin kriz karşısındaki tavrını örneklerle anlatan Uras’a göre kişilerin tavrı şöyle olacak:

*Memur emeklisi Ali Rıza Bey amca, konu komşuya üzülecek.

*Bakkal Coşkun, ‘(krizi) atlatacığız, buna inanıyorum’ diyecek.

*Banka çalışanı Sevgi hanım, araba taksidini düşünecek.

*İşçi Mehmed perişan, ‘hayatım kaydı’ diyecek.

*Muhasebeci Ali Bey’in uykuları kaçıyor.

*İş adamı Recai Bey ne yapacağını şaşırdı.

*Kasımpaşalı Temel Bey, ‘iş yok’ diyene bozuluyor.

*Taksici Rauf Baba ekmeği kurtaramıyor.

*’Sağlamcı’ Ali Bey, dolarları ne yapacağının derdinde.

*Ve, devlette Genel Müdürlük yapan Nusret Bey, krizi hissetmedi, hissetmeyecek!

Evet, hadisenin özü burada: Devlette genel müdür (ve benzeri görevleri) olanlar büyük çoğunlukla krizi hissetmeyecek ya da kriz onları ‘teğet’ geçeçek!

Uras’ın anlatımıyla “Devlette genel müdür olan Nusret Beyin durumu şöyle: “Nurset Beyefendiye krizin önemini anlatmak zor. Nusret Beyefendi makam otomobili kullandığından benzin fiyatından, otobüs ve dolmuş derdinden habersiz. Nusret Beyefendi lojmanda kaldığından kira derdi yok. Nusret Beyefendi işçi çıkarmanın ne olduğunu bilmiyor. Şoförü devlet memuru, lojmanın kapıcısı, temizlikçisi, işyerinin odacısı, çaycısı devlet memuru. Ay başında maaşını alıp alamayacağı gibi bir derdi yok. Enflasyondan etkilenmiyor. Enflasyon ne kadar artarsa maaşına o kadar zam olacak. Emekli Sandığı ailesinin her türlü sağlık giderini karşılıyor. Yazlık için bakanlığa bağlı kuruluşların kamplarına gidiyor. ‘Bu halk da kriz var, kriz var, diye neden bu kadar dertleniyor?’ diye meraklanıyor.” (Milliyet, 8 Aralık 2008)

İşte Türkiye’nin dertlerinden biri de bu. Halk anlatımıyla “kalem efendisi” olanlar vatandaşın çektiği sıkıntıyı çekmediği için, çare de bulamıyorlar. Öyle ya, ‘yarın bir gün işsiz kalır mıyım?’ endişesi olmayan, sürekli ‘iş garantisi’ altında çalışanların krizden yana dertli olmaları mümkün mü?

Çetin Altan’ın böylelerini “Hazineden geçinmeler/geçinenler” diye tarif eder. Halk dilinde de böyle insanlar; “Dünya yansa, bir bağ otu yanmaz” diye tabir edilir. Küçük ya da büyük Türkiye’yi etkileyen krizden ‘kalem efendileri’ ya da halk tabiriyle ‘Hazineden geçinenler’ hiç etkileniyor mu?

Geçen gün sadece Bursa’da hem de günde 400 kişiye yakın işçinin işsiz kaldığı haberleri vardı. Değil günde, bütün kriz boyunca 400 ‘kalem efendisi’ ya da ‘Hazineden geçinmeli’nin işsiz kaldığını duyduk mu?

Tamam, illa da “Hazineden geçinenler” ya da “Kalem efendileri” de işsiz kalsın demiyoruz. Onlar da işsiz kalmasın, ama krizin zahmetini niçin sadece ‘işçi’ler çeksin? Olması gereken, ‘tasa’da ve ‘kıvanç’ta ortak olmak değil miydi? “Kalem efendileri” ya da “Hazineden geçinenler” krizin varlığından haberdar olsun bari...

11.12.2008

E-Posta: [email protected]




Rifat OKYAY

Keyifli keyifli okumalar...



Şöyle durup düşünsek okuma ne işe yarar, ne işe yarıyor desek ve bu konuya kendimizi beş dakikada olsa endekslesek. Acaba ortaya ne çıkar?

Elbette ki bu konuda evvela ve öncelikle kendimize, nefsimize bakmamız yönelmemiz gerekiyor. Ta ki yanlış yapmayalım.

Asıl olan herkesin kendisini yetiştirmesidir. Kur’ân okuyarak, imanî meselelere dair Risâle-Nur tefsirlerini okuyarak kendimizi ahirzamanın dağ gibi meselelerine karşı hazır hale getirmeliyiz… Bunu istemek yetmiyor, niyet yetmiyor, hayal yetmiyor… Bir tarz ve tavır olarak, hatta huy olarak bunu enemizin, gururumuzun rağmına olarak muhakkak ve muhakkak bir surette gerçekleştirmeliyiz. Başkasında değil illa ki kendimizde okuma ve anlayarak okuma işini gerçekleştirmeliyiz…

Demek ki okumak, anlayarak okumak esas ise kendimizi anlayarak nefislerimize okumaya programlamalıyız... Hayatımızdaki her bir kavramın, olgunun hatta hayallerimizin bile bir programı, hedefi ve neticeleri olduğu gibi, okuma ve anlayarak okumanın bir programı, bir takip ve tasnif çizelgesi de olmalı.

Başkalarının memnun olduğu her konu bizim memnun olduğumuz konularla örtüşmeyebilir. Esas olanda zaten insanın kendisini memnun ve mesrur edecek, tatmin edecek bir şekilde okuması, tetebbuatta bulunmasıdır...

Hani az konuş öz konuş hesabı; az az oku, devamlı ve anlayarak oku bizim küçük ve ürkütmeyecek sloganımız olmalıdır.

Tarihe, geçmişe bakıyoruz en kalıcı muazzam eserler sabırla ve devamla gerçekleştirilen ve asla ertelenmeyen okumalarla yazılmış ve topluma kazandırılmıştır.

Her halde nefsimize, kendimize ve birlikte yaşadığımız insanlara zulmetmemek onlara bar olmamak, bilâkis faydalı olmak için okumanın lüzumuna kendimizi inandırmalıyız...

Bizim için lâzım olanın başkalarının da lâzımı olabileceğini düşünerek fikrederek, okumayı yaparken muhakkak ne kendimize ne de başkalarına rahatsızlık verecek bir konumda ve durumda olmamalıyız…

Kendini aşan adam da, kendini aşamayan adamda muhakkak okuma mektebinin talebesi olmaya kendisini namzet bilmelidir.

Hep güzelliklerin ve lâzım olmayan kıymetli bilgilerin yeri başka bir âlemde olduğuna göre bizim için lâzım olan bilgi ve iyiliklerin peşine okuma yoluyla düşebilmeliyiz...

Yani başkalarının kapısına gidip, baş eğeceğimiz hatta dileneceğimiz tek konu kavram olarak okumaya ve anlayarak okumaya yardım istemek olabilir.

Bazen sıralanıyor ya: Ben şunun hastasıyım, bunun tutkunuyum, şu şu olmazsa asla yaşayamam, ben bunsuz yapamam, benim şu alışkanlığımdan asla taviz veremem gibi kişilerin tarihî sözleri kelâmlarının yanına acizane fakirane: OKUMADAN ASLA VE HİÇ Mİ HİÇ YAŞAYAMAM, YAPAMAM… cümlesini de ilâve etmeliyiz…

Okumayan açlığı bilmeyen tokun halinden daha aşağıya kendisini indirebilir. Ama önemli olan aşağılara inmek değil yukarılara çıkmak daima yukarılara çıkmaktır.

11.12.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
Ufo ısıtıcılar, infrared ısıtıcı, kumtel ısıtıcılar.
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır