"Gerçekten" haber verir 31 Ocak 2009
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formuİletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 

Selim GÜNDÜZALP

İnsana yakışan ümitli olmaktır



Hergün yaklaşık dörtyüzbine yakın insanın dünyaya geldiği belirtiliyor.

Geliyorlar da ne oluyor? Herbiri İlâhî rahmetin kesintisiz yardımını görüyor. Bu rahmet onları hiç terk etmiyor, bir ömür boyu kesintisiz sürüyor.

İnsan işte böyle bir yolcu. Böyle aziz bir misafir. “Ben bu dünyada kimin misafiriyim?” diye aklı başında olan her insan sorar ve sormalıdır. Sevmekten habersizken, bize sevecek bir kalbi kim verdi? Hayattan habersizken, bize hayatı kim verdi? Anlamaktan ve bilmekten habersizken, bize anlamayı ve bilmeyi kim verdi? Bütün bunları tek tek sormalı, cevabını bulmalıdır insan.

Evet, zerre kadar aklı bulunan, bu dünyada kendi varlığının üzerinde hükmeden, sonsuz bir rahmeti ve O’nun Rab isminin, yani terbiye edici fiillerinin tecellisini görür ve şunları düşünür:

Önce kâinat denilen sarayım yapılmış. Dünya beşiğim olmuş. Benim için güneş bir soba, bir lamba yapılmış. Ay ve yıldızlar ise gecemi aydınlatan bir kandil.

Dünya evimin her tarafına ihtiyacım olan su tesisatı döşenmiş. Onsuz bir an olsun yapamayacağım hava nimeti ise, hem konuşmam, hem de nefes alıp yaşamam için ağzımın önüne kadar getirilip konulmuş. Önce evim yapılmış, sonra da ben yaratılmışım. Bir kısmı çerden çöpten yumurta, bir kısmı otlardan süt yapan canlı fabrikalar benim için yaratılmış. Elsiz bir böcek, ipekböceği, benim için çalışıp ipek dokuyor. Arı durup dinlenmeden benim için uçuyor, çiçek çiçek bal topluyor. Ağaçlar benim için meyve veriyor. Her şey benim için ve benden çok önce yaratılmış. En sonunda ise ben yaratılmışım. Hem de arzın halifesi ünvanıyla.

Ne evim, ne bedenim, ne bu dünyadaki hizmetçilerim kendi kendine ve rastgele olmamışlar, evrim geçirmemişler. Her biri ince bir hesapla, ince bir terbiyeden geçirilerek yaratılmışlar. Kendimi, ne şuursuz bir maddeye, ne tabiata, ne de evrime verebilirim. Ben bir kulum. Beni bir su damlasından yaratan yaratmış. Yokluktan varlığa çıkarmış. Ağzıma öyle bir dil, başıma öyle bir akıl, yüzüme öyle bir göz ve sineme öyle bir kalp takmış ki, her şeyin sahibi olmayan ve her şeyi yapamayan bir zat, hiçbir şeyi bana veremez.

Benim Rabbim, ancak her şeyin sahibi ve maliki ve yaratıcısı olabilir. Ben O’nun misafiri ve O’nun kuluyum. Ne verdiyse, her nimet, Rabbimin hediyesidir.

***

Kâinat bir saray, biz içinde misafiriz. Ne insanlar başıboş, ne de bu saray sahipsiz.

Kâinat ise hiç durmadan ve her an değişiyor. Öyleyse bunları değiştiren, varlığı ve sıfatları hiçbir değişikliğe uğramayan bir zat olmalıdır.

İşte insan, bir ömür, binbir sorular içinde bu büyük gerçeğin ya da hakikatin peşine düşer. Yani Yüce Yaratıcının ‘Hak’ ismini arar ve sorar.

Nedir Hak?

“Mutlak Hak, kendi zâtı ile var olan hakikî mevcuttur ki, her hak olan mevcut da hakikatini Ondan alır.”

Bu cümleyi açarsak şunları söyleyebiliriz:

Biz bugün var isek, Allah’ın varlığı ve Mucid (var edici) ismini tecellî ettirmesi sayesinde varız.

Sûretimiz, şekillerimiz var ise, O’nun varlığı ve Musavvir (sûret verici) ismini tecellî ettirmesi sayesinde var.

Cenâb-ı Hakk’ın ‘Vücud’ yani ‘varlık,’ sıfatı gibi, diğer sıfatları da değişmekten münezzeh, mutlak ve sonsuzdur.

Meselâ, zâtî sıfatlarından birisi ‘vahdet’ yani ‘birlik.’ Bu sıfatta da bir değişme düşünülemez. O daima birdir. O’nun kudsî mahiyeti, sonradan yarattığı varlıklara benzemez. Kudreti ve ilmi sonsuzdur. Bunlarda ne bir azalma, ne de bir çoğalma olabilir. Her bir sıfatı da böyledir.

Biz işte böyle bir Allah’ın, böyle Rahman bir Rabbin misafirleriyiz. Dünyadaki görevimiz ise, Allah bizi ne için yaratmışsa ve bizden ne istiyorsa onu bilmek, onu öğrenmek ve onu yerine getirmektir. Akıl için yol birdir. Çünkü, “Allah birdir, O’nun yolu da birdir. Görmez misiniz ki, iki şeyin arasında var olduğu kabul edilen doğru ‘tek’tir. Ama cehalet ve sapıklık yolları çoktur. Nitekim, iki şeyin arasında düşünülecek eğri çizgiler sonsuzdur...” (Kınalızade Ali)

***

Hiçbir şey görüldüğü gibi değil. Fırtınalı kışın arkasındadır bahar. Tırtılda gizlenir o güzelim kelebek. Çile ve ıztırapla gelir insana gerçek huzur.

Ve asla ümitsizlik yoktur.

Rüzgâr kış geceleri şiddetle uğuldarken, ‘filizleneceğim’ diye ürperir küçük bir tohum. Ve onun duâsına cevap gelir, bir gün kocaman ağaç olur o küçücük tohum.

Küçücük bir tohum bile Allah’ın rahmetinden ümitle nasibini alırken, kuşlar ümitle ve tevekkülle her sabah rızıklarını aramak için yola çıkarken, insan da ümidin peşine düşmeli, izini sürmeli. En küçük ihtiyacını dahi rahmeti bol olan Rabbinden istemelidir. En önce de onu tanımalı ve bilmelidir.

İnsana yakışan ümitli olmaktır.

Allah’ın rahmetinden ümitli olmak, başlı başına bir ibadettir. Bu konuda Yüce Allah buyurmuştur ki: “Allah kullarına bol ihsanda bulunandır, O dilediğini rızıklandırır.” (Şûrâ, 19)

Yine Allahu Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurmuştur; “Allah, mü’minlere karşı çok merhametlidir.” (Ahzab, 43)

Bir başka âyette ise: “De ki: Ey günah işlemede haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar” (Zümer, 53) buyurmaktadır.

Allah Resûlü’nün (asm) bu âyet-i kerimeyi okuduğunda “O günahın çokluğuna aldırış etmez. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve çok esirgeyendir” buyurmuştur. (İbni Kesir; Tirmizî)

***

Yüce Allah, inancı kuvvetli olan kullarını şöyle tarif eder:

“Onlar ki, bir kötülük yaptıkları zaman ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı zikreder ve hemen günahlarına istiğfar ederler. Hem günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki!” (Âl-i İmran, 135)

Allahu Teâlâ tevekkül sahibi kullarını da şöyle bildirir:

“Onlar ki büyük günahlardan ve kötü işlerden kaçınırlar. Ancak küçük kusurlara düştükleri olur. Rabbin, affı bol olandır.” (Necm, 32)

Allah (cc) Arş’ın çevresinde tavaf eden meleklerin, mü’minler için nasıl istiğfarla meşgul olduklarını ise şöyle haber verir:

“Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzündeki mü’minler için mağfiret dilerler.” (Şûrâ, 5)

Rivayet edildiğine göre, Allah Rasûlü (asm) devamlı olarak ümmeti için duâ ediyordu. Nihayet Allahu Teâlâ kendisine şöyle vahyetti: “Resûlüm sen: ‘Hiç şüphesiz Rabbin insanların kötülüklerine karşı çok mağfiret sahibidir,’ (Ra’d, 6) âyetine razı olmadın mı?” (İbni Kesir; İbni Asakir)

“Hiç şüphesiz Rabbin sana istediğini verecek ve sen razı olacaksın” (Duha, 5) âyetinin tefsirinde şöyle denmiştir: Hz. Muhammed (asm), ümmetinden tek kişinin bile cehenneme gitmesine razı olmayacaktır.

Ebu Cafer Muhammed b. Ali (ra.) derdi ki: “Siz ey Iraklılar! Kur’ân’da en ümit verici âyetin: ‘Ey günah işleyerek haddi aşan ve kendine zulmeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin’ (Zümer, 53) âyeti olduğunu söylüyorsunuz. Oysa biz, Ehl-i Beyt, Kur’ân’da en ümit verici âyetin: ‘Hiç şüphesiz Rabbin sana istediğini verecek ve sen razı olacaksın,’ (Duha, 5) âyeti olduğunu düşünüyoruz. Çünkü Yüce Allah, Hz. Peygamber’e (asm) kendisini ümmeti hakkında hoşnut edeceğini vaat etmiştir. (Ebu Nuaym; Suyutî)

“Allah’ın peygamberi ve onunla beraber iman edenleri utandırmayacağı bir günde...” (Tahrim, 8) âyetinin tefsirinde şu rivayet nakledilmiştir:

“Yüce Allah, Hz. Peygamber’e (asm) ‘Ümmetinin hesabını görmeyi sana vermemi ister misin?’ diye sordu. Hz. Peygamber (asm): ‘Hayır yâ Rabbi. Sen ümmetim için benden daha hayırlı ve daha merhametlisin’ dedi. Bunun üzerine Yüce Allah: ‘Onlar hakkında seni utandırmayacağım,’ buyurdu. (İbni Ebi’d-Dünya)

Süfyan es-Sevrî: “Ben hesabımın annem ve babama dahi bırakılmasını istemiyorum. Çünkü Allahu Teâlâ bana onlardan çok daha merhametlidir,” demiştir.

Seleme b. Verdâ’nın Enes b. Malik’ten rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

Allah’ın Rasûlü (asm), ümmetinin günahları hakkında Rabbine niyazda bulundu ve: “Yâ Rabbi! Onların hesaplarını bana bırak ki, benden başkası onların kötülüklerinin farkına varmasın,” dedi. Allah ona şöyle vahyetti: “Onlar senin ümmetin ise, benim de kullarımdır. Ben onlar hakkında senden daha merhamet sahibiyim. Onların hesabını kimseye bırakmam ki; ne sen ne de başkası onların günahlarına baksın, farkına varabilsin.” (Deylemi; Suyûtî)

Bir hadiste şöyle rivayet edilmiştir:

“Kul günahlarından tövbe ettiği zaman Allah meleklerine ve günahın işlendiği yerlere onun günahlarını unutturur ve günahlarını hasenâta çevirir. Öyle ki kul kıyamet geldiğinde, yaptığı kötülüklere şahitlik edecek hiçbir şahit kalmaz.” (İbni Asakir, Hz. Enes’ten rivayet etmiştir)

Bu hadiste de yer aldığı gibi, kul günah işlediği zaman Allah, görüp şahitlik yapmasınlar diye onu meleklerden bile gizli tutar.

Bir gün Allah Rasûlü (asm): “Ey affı kerim Allahım!” dedi. Bunun üzerine Hz. Cebrail (as): “Ey Allah’ın Rasûlü, bunun ne demek olduğunu biliyor musun? Bunun mânâsı: ‘O rahmetiyle önce günahları affeder, daha sonra onları keremiyle (cömertliğiyle) iyilik ve sevaba çevirir, demektir,’ dedi. (Zebidi)

Hz. Ali’nin rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

“Kim bir günah işler de Allah onun günahını dünyada gizlerse, Allah dünyada gizlediği şeyi ahirette ortaya çıkarmayacak kadar kerem (cömertlik) sahibidir. Kim bir günah işler ve bu yüzden dünyada cezalandırılırsa; Yüce Allah, onu ahirette ikinci kez cezalandırmayacak kadar adalet sahibidir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned)

Bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Kul bir günah işlediğinde peşinden Allah’a istiğfar ederse, Allah meleklere: Şu kuluma bakın, bir günah işledi ve yaptığı günahı affedecek ve günahtan dolayı kendisini cezalandıracak bir Rabbinin olduğunu bildi; şahit olunuz, ben onu affettim,” buyuruyor. (Buharî; Ahmed b. Hanbel)

Bir kudsî hadiste şöyle rivayet edilmiştir:

“Kul bir çok günah işlese ve günahları gök boşluğunu dolduracak dereceye varsa bile benden mağfiret dilediği ve affımı umduğu müddetçe onu affederim.” (Tirmizî; Ahmed b. Hanbel)

Bir başka kudsî hadiste şöyle rivayet edilmiştir:

“Kulum, yer dolusu günahlarla bana gelse, ben de yer dolusu mağfiretle onu karşılarım. Yeter ki bana hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Müslim; İbn Mace)

Diğer bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

“Kul günah işlediği zaman, melek altı saat kalemi kaldırır ve günahı yazmadan bekler. Kul, tövbe ve istiğfarda bulunursa, onu yazmaz; aksi takdirde onu bir günah olarak yazar.” (Taberani; Beyhaki)

Bu durum bir başka rivayette şöyle geçmektedir: “Melek, günahını yazdıktan sonra, kul tövbe ederse, amir olan sağdaki melek, soldaki meleğe: ‘Sen onun günahını sil, ben de buna karşılık alacağı on iyilikten birisini siler dokuz sevap yazarım,’ der. Böylece kulun kötülüğü silinmiş olur..”

Denilir ki: Yüce Allah sağdaki meleğin kalbine, soldaki meleğe verdiğinden daha fazla rahmet vermiştir. Ayrıca onu soldaki meleğe âmir yapmıştır.

Denilir ki, kul bir iyilik yaptığı zaman bütün melekler sevinir ve meleklerin sevinci sebebiyle kendisine bir çok sevap yazılır.

***

Enes b. Malik yoluyla gelen uzunca bir hadiste şöyle anlatılmıştır: Efendimiz (asm):

“Kul bir günah işlediği zaman günahı yazılır,” buyurdu; orada bulunan bir Arabî:

“Tövbe ederse ne olur?” diye sordu. Allah Rasûlü (asm):

“Sayfasından silinir,” buyurdu. Arabî aynı soruyu tekrar sordu, Allah’ın Rasûlü (asm) yine aynı cevabı verdi. Adam:

“Bu ne zamana kadar böyle devam eder?” deyince; Allah’ın Rasûlü (asm):

“Kul tövbe ve istiğfarda bulunduğu sürece devam eder. Kul, mağfiret dilemekten bıkmadığı müddetçe, Allah affetmekten bıkmaz,” buyurdu.

Rabbimiz bütün günahlarımızı af ve mağfiret eylesin. Âmin.

31.01.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (24.01.2009) - Yarınım bugünüm içindedir

  (17.01.2009) - Ümit, ümit; hep ümit!

  (10.01.2009) - “İnsanlık öldüyse, mezarı Filistin olsun”

  (03.01.2009) - Ah Hüseyin, ah Kerbelâ...

  (27.12.2008) - “Allah'tan ümidinizi kesmeyin”

  (20.12.2008) - Şeytanın hilesi varsa mü’minin de tövbesi var

  (13.12.2008) - Gençlik tutulmaz elle, geçirme boş emelle

  (06.12.2008) - Acısıyla tatlısıyla bayram anıları

  (29.11.2008) - Güneş soğuk, sen sıcaksın

  (22.11.2008) - Bak, şimdi daha güzelsin!

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır