"Gerçekten" haber verir 22 Mart 2009
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formuİletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Süleyman KÖSMENE

Namazda huşu



Afyon’dan okuyucumuz: “Namazlarımızı huşu içinde kılabilmemiz için ne yapmamız gerekiyor? İsteksiz kıldığım namazların durumu ve hükmü nedir?”

Namazda tek bir noktayı düşünmeliyiz: Namaz bizim fıtrat ve yaratılış borcumuzdur. Biz farkında olmasak da, hissetmesek de, hiçbir şekilde huşuu yakalayamasak da, Allah’ın huzurundaki en faziletli, en sevimli, en güzel, en makbul, en edepli ve en itaatkâr duruşumuz namaz ile mümkün olmaktadır. Namazı yalnız Allah rızası için kılmalıyız. Huşuumuzu bozan oklar kalbimizden değil, şeytandan gelmektedir. Şeytanın bizimle olan meşguliyeti, bizim zevkimizi, huzurumuzu ve huşuumuzu kaçırsa bile, namazın faziletinin daha da yükselmesine zemin hazırlar. Bundan emin olmalıyız. O halde, huşuumuzun olup olmadığına bakmadan, namaz kılmaya devam etmeliyiz. Biz Allah için namaz kılmaya devam ettikçe İnşallah istediğimiz huşuu bulmak için de Rabbimize niyazda bulunmuş oluruz.

Bedîüzzaman Hazretleri, nefsin tembellik döşeğinde ve gaflet uykusunda şeytandan gelen bir takım vesveselere kulak verebileceğini kaydeder ve nefsin bu desisesine karşı önemli ikazlarda bulunur. Nefsimize ve şeytana karşı zafer elde etmek için bu ikazları sık sık hatırlamamızda yarar var:

Meselâ, nefsimize diyebiliriz ki: Ey nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Gelecek seneye, hatta yarına kalmaya senedin var mıdır? Sana usançlık veren şey, dünyada sonsuz seneler kalacağını zannetmendir. Oysa vakıa tam tersidir; senin hem ömrü azdır, hem faydasız uçup gitmektedir. Geçip giden her bir fani günün yirmi dörtten birisini hakikî bir ebedî hayatın saadetini temin edecek güzel, hoş, rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek ise, usanmak şöyle dursun, bilâkis sana ciddî bir şevk ve hoş bir zevk verir.

Diğer yandan; her gün her gün ekmek yesen, su içsen ve havayı teneffüs etsen, ekmekten, sudan ve havadan usandığını söyleyebilir misin? Çünkü her an ihtiyaç tekrarlandığından; usanç değil, lezzet alıyorsun!

Kalp, ruh ve vicdan, cisim hanesinde nefsin arkadaşlarıdırlar. Nefis her ne kadar usandığını ve isteksiz olduğunu söylese de; kalbin, ruhun ve vicdanın gıdası, huzuru ve hayat kaynağı namazdır. Öyleyse nefis bu usanmışlığı sineye çekmeli, arkadaşlarının namaz gıdasını almasına hiç olmazsa göz yummalı, huşu duymuyorsa da buna katlanmalıdır.

Çünkü hem sonsuz acılara maruz, hem hadsiz lezzetlere sevdalı bir kalbin gıdası, elbette her şeye kadir bir Rahîm-i Kerim’in rahmet kapısında aranmalıdır. Keza, şu fani dünyada, büyük bir hızla ayrılık feryatları koparıp giden bir ruhun hayat kaynağı, her şeye bedel bir Mâbud-u Bakinin ve bir Mahbûb-u Sermedî’nin rahmet çeşmesine namaz ile yönelmektir. Fıtraten ebediyeti isteyen, ebediyet için yaratılmış olan, ezelî ve ebedî bir Zat’ın âyinesi bulunan ve sonsuz derece nazik ve lâtif olan insanın duyguları, şu kasavetli, ezici, sıkıntılı, geçici ve boğucu olan dünya halleri içinde elbette teneffüse pek çok muhtaçtır. Bu teneffüsü ise ancak namaz penceresi sağlayabilmektedir.

Bir diğer husus; namaz, şu dünya misafirhanesinde aciz ve fakir kalbimize kuvvet ve zenginlik vermekte, şüphesiz gireceğimiz bir menzil olan kabirde gıda ve ışık hükmünde aydınlık kaynağı olmakta, çetin bir mahkeme olan Mahşerde senet ve berat hüviyetinde bizi kurtarmakta ve ister istemez üstünden geçeceğimiz Sırat Köprüsünde nur ve Burak gibi göz açıp kapayana kadar bizi Cennete ulaştırmaktadır. Böyle eşsiz lütuflara bizi mazhar kılan bir namaz için “neticesizdir” veya “ücreti azdır” diyebilir miyiz?

Sözünden dönmesi imkân harici olan Cenâb-ı Hak, Cennet gibi bir ücreti ve ebedî saadet gibi bir hediyeyi bize vaad ederek, pek az bir zamanda, bize, namaz gibi pek güzel bir vazife verse; biz de onun hediyesini hafife alırcasına o vazifeyi yapmaz isek veya vazifeden usanç gösterirsek, pek şiddetli bir azaba müstahak olmaz mıyız?

Aklımızı başımıza almalı ve bilmeliyiz ki, dünkü gün elimizden çıktı. Yarınki gün ise elimizde sened yok ki, ona malik olalım. Öyle ise hakikî ömrümüzü, bulunduğumuz gün bilmeli ve her günün en az birer saatini, birer ihtiyat akçesi gibi, uhrevî bir sandukça hükmünde, hakikî istikbal için teşkil olunan bir mescide veya bir seccadeye atmalıyız.

Sakın, “Benim namazım nerede, şu namazın büyük hakikati nerede?” diye ümitsizlik girdabına kapılmayalım. Zira hatırlayalım ki, bir hurma çekirdeği, aslında bir hurma ağacı hükmündedir. Fark yalnız özde ve ayrıntıdadır. Bizim gibi bir avamın, hissetmesek dahi namazımız, büyük bir velinin namazı gibi şu nurdan hissedardır, şu hakikatten bir sırrı vardır. Fakat hiç şüphesiz inkişafı ve aydınlığı, derecelere göre ayrı ayrıdır. Bir hurma çekirdeğinden, mükemmel bir hurma ağacına ne kadar mertebe bulunmakta ise, namazın derecelerinde de daha fazla mertebe vardır. Fakat bütün o mertebelerde, namazın nuranî hakîkatının özü ve esası mevcuttur.1

1- Sözler, s. 243-247

22.03.2009

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Kâinatta iktisat hakim



Allah’ın iki kitabı vardır Biri Kur’ân-ı Kerim, diğeri de kâinat kitabıdır. Kur’ân kelâm sıfatından gelen teşriî âyetleri, kâinat da irade sıfatından gelen çalışma, tertip düzen, cömertlik, dürüstlük gibi tekvinî âyetleri içerisine alır. Bunlara uymak başarının yegâne yoludur.

İşte bu kâinat âyetlerinden biri de tutumluluk, yani iktisattır. Cenâb-ı Hak Hakim ismi gereği her şeyde en hafif sûreti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faydalı şekli takip etmiş; israfa, abesiyete, lüzumsuzluk ve faydasızlığa zerre kadar yer vermemiştir.

İşte bir anlamda aşırılıklardan uzak orta yolu ifade eden iktisad da kâinatta hükmeden bu âyet ve kanunlardandır.

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ifrat ve tefritten uzak hayatıyla bunu en güzel şekliyle uygulamaya koymuştur.

İnanan kimseler olarak Kur’ân’ın yaşayan şekli ve kâinat âyetlerine en mükemmel bir ayna olan o Yüce Resûle uymak, bütün hareket ve davranışlarımızda onu ölçü almakla mükellefiz.

Mesnevî-i Nuriye’de dikkat çekildiği gibi vücudumuz olduğu gibi ihsan edilen bütün nimetler bizim mülk ve malımız olmadığı için onlar üstünde istediğimiz gibi tasarruf etmekte serbest değiliz. Ancak Allah’ın hoşnut olacağı tarzda kullanabiliriz. “Evet, bir misafir, ev sahibinin iznine ve rızasına muvafık olmayacak derecede, yemeklerde ve sair şeylerde israf edemez.”1

Şu halde “Yiyin, için, fakat israf etmeyin”2 emrine bu açıdan bakmalı, bütün emir ve yasakların insanların dünya ve ahiret mutlulukları için olduğunu unutmamalıyız.

İşte tutumlu yaşamayı gerektiren bu mutluluk esaslarında ikisi: Zekâtın farz, faizin haram kılınması. Bu dünyanın bir tarafında açlıktan kıvranan, diğer tarafta tokluktan bıkan; bir tarafta çalışmaktan elleri nasır tutan, diğer tarafta faize verdiği para sebebiyle keyf çatan insanlara bakınca bu emir ve yasaklarını ne kadar yerinde ve önemli olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Tabakalar arasında uçuruma sebep olan, “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne!” “Sen çalış ben yiyeyim!” şeklindeki bencillik kokan iki cümlenin kökünü İslâm zekâtı farz, faizi haram kılarak kökünden kesip atmış; iki tabaka arasında köprü kurmuş; kin, nefret, düşmanlık, baskı ve acımasızlığı ortadan kaldırırken bunların yerine sevgi, saygı, merhameti yerleştirmiş; uyumlu, tek vüvut olan bir toplum tesis etmiştir.

Evet, İslâmın prensipleri dünyayı da Cennete çevirecek özelliktedir.

Dipnotlar:

1. Mesnevî-i Nuriye, s. 92-93.

2. A’râf Sûresi: 31.

22.03.2009

E-Posta: [email protected]




Yasemin GÜLEÇYÜZ

Almanya notları



Geçtiğimiz günlerde aile üzerine bir seminer vermek için Almanya’ya gitmek varmış kısmetimde. Dostlarla sohbet etmek de Cennet nimetlerinden bir tanesi ya gerçekten kısa olmasına rağmen keyifli, verimli bir program gerçekleştirdik. Hem seminer, hem kermes, hem mini okuma saatleriyle dopdolu hoş bir zaman dilimiydi Almanya günleri…

Almanya’daki hanım kardeşlerimiz zaman zaman eğitim maksatlı seminerler okuma programları için anavatandan eğitimciler dâvet ediyorlar. Onların izlenimlerini gazetemiz sayfalarından hep birlikte takdirle takip etmekteyiz.

Dusseldorflu hanımlar yeni açtıkları kadınlara yönelik kültür merkezinde şevkle, gayretle karıncalar ve arılar gibi çalışmaktalar.

Gözbebeğimiz çocuklarımız

Kültür Merkezinin çocuklar için ayrılan bölümü adeta bir anaokulu sınıfı tarzında pedagog arkadaşlar tarafından dizayn edilmiş. Masalar, minik sandalyeler, yastıklar yataklar, rengârenk oyuncaklar, boya kalemleri, eğitici CD’lerin sergilendiği oda masallardaki cüceler şehrine gitmişsiniz izlenimi uyandırmakta ilk anda. Çocuklar odalarını öyle seviyorlar ki, kapıdan girer girmez ilk yaptıkları şey doğrudan odaya koşuşturmak.

Anneleri salonda ders yapmaktayken onlar da bu güzel köşelerinde uzman ablalarının gözetiminde risâleleri dinliyorlar, vecizeler ezberliyorlar, ilâhiler söyleyip, Peygamberlerin hayatlarını CD’den çizgi filmler halinde öğreniyorlar. (Anavatandaki yayınevlerinin Almanca çocuk kitapları şaşırtıcı çeşitlilikte kitaplıkta boy göstermekte.)

Çocukların Türkçe’yi de Almanca gibi akıcı konuşmalarında bu derslerin büyük etkisi var şüphesiz.

Programda küçük hanımlardan oluşan ilâhî grubunun mini konseri onlarla ilgilenen ablalarının da başarısıydı elbette.

Almanca Risâle-i Nur Dersleri

Genç nesil Almanca’ya hakim. Alman genç kızların da iştirak ettiği Risâle-i Nur dersleri Almanca yapılmakta. Bu derslere devam ederken Türkçe öğrenmeyi hedefleyen Alman hanımların da varlığından bahsetti arkadaşlar. Risâle-i Nur’u orijinal dili olan Türkçe’den okuyabilmek içindi bütün gayretleri… Üçüncü, dördüncü nesiller Türkiye’den Almanya’ya ilk işçi alımı altmışlı yıllarda başlamış. İlk gidenler hep anavatana dönme hayaliyle yaşamışlar. O yüzden Almanca’yı öğrenmeyi pek düşünmemişler. Yatırımları hep anavatana, özellikle de şehirlerine ve köylerine olmuş. İkinci, üçüncü nesil için ise Almanya vatan olmuş. Meslek sahibi olmuşlar, Almanya’ya yatırımlar yapmışlar. Almancayı çok iyi konuşuyorlar. Birinci nesil olarak taze bir gelinken Almanya’ya gelen şimdinin torunlara karışmış ablaları ilk geldiklerindeki zorlukları anlatırken gözleri dalıyor. Dil bilmez, iz bilmez, yiyecekler konusunda tedirgin, hastalansa derdini doktora anlatmaktan aciz, anavatandaki sevdikleriyle aylarca irtibat kuramamanın sıkıntısı …. Şimdi günlük ihtiyaçlarını kendi başlarına idare edebilecek kadar Almanca öğrenmişler. İzne anavatana gitmekten bahsederken gözler pırıl pırıl parlamakta. Alman diyarındaki Risâle-i Nur hizmetlerindeki bu güzel gelişmelerde onların bütün acizlik ve fakirlikleriyle, ihlâs ve samimiyetle çalışmalarının büyük payı var şüphesiz. Almanya’daki ilk kuşak Avrupa Nur hizmetinin saff-ı evvellerini teşkil etmekte. “Biz kırk yıllık Yeni Asya okuyucusuyuz. İttihad abonemiz Almanya’ya gelirdi. Ne badireler atlattık” diyen ablanın sözlerini dinlerken bunları düşünmekteyim… Başörtüsü ve sualler… Genç kızlarla eğitim meseleleri hakkında konuşmaktayız. Almanya’da üniversitelere giden genç kızlar başörtüsüyle rahatça okuyabilmekteler. Ama zaman zaman Alman hocaların sorularına da muhatap oluyorlar. Başörtüsünü baba baskısıyla mı takıyorsun, nişanlın mı istiyor? Nisa Sûresinde kadınlara dayak mı emrediliyor? Kan dâvâları, namus cinayetleri İslâm’da var mı? Evrim teorisi hakkında ne Müslümanlar ne düşünüyor?... Buna benzer bir çok soruya özellikle 11 Eylül hadisesi sonrası daha çok muhatap olduklarını anlatıyor genç muhatabım. Bu soruları cevaplarken Risâle-i Nur eğitimi farkını da gözlemlediğini ifade diyor. “Medenilere galebe çalmak ikna iledir” kaidesince sakin ve aklî delillerle İslâmın güzelliğini anlattıklarını, ama bazen sinirle öfkeyle tepki veren Müslüman arkadaşlar olabildiğini, onları da sakince suallere cevap vermeleri gerektiği konusunda uyardığını aktarıyor. Soru sormaktan korkmamak gerektiğini, suallerin mantıklı delillerle açıklanmasının lüzumunu Risâle-i Nurlar’dan öğrendiğini de ekliyor. “Bizim cihadımız da böyle!” diyor gülerek.

22.03.2009

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

İlim, tecdid, müceddid ve Bediüzzaman - 1



1878’de dünyaya gelen ve 23 Mart 1960 yılında vefat eden Bediüzzaman’ın ilmî ve manevî şahsiyetini ve tecdid ve müceddidlik meselelerini kısaca ele almak istiyoruz…

İnsan aklı/dimağı/beyninin ilim denizinden aldığı bilgi iki türlü: Birisi, çalışma ve gayretle elde edilen kesbi; ötekisi, hibe edilen vehbî. Vehbi, yâni, hibe edilecek ilme liyakat kazanabilmek için de kesbî ilimlerde mesafe kat’etmek gerekir.

İnsan aklı/dimağı/beyninin ilim denizinden aldığı bilgi iki türlü: Birisi, çalışma ve gayretle elde edilen kesbi; ötekisi, hibe edilen vehbî. Vehbi, yâni, hibe edilecek ilme liyakat kazanabilmek için de kesbî ilimlerde mesafe kat’etmek gerekir.

Allah’ın tabiata koyduğu “kevnî/yaratılmış/var edilmiş kanunlar” çerçevesinde çalışarak elde edilebilecek “ilmel-yakîn” (ilim seviyesinde kesin bilgi), “aynel-yakîn” (müşahede-gözlem seviyesinde kesin bilgi), hakkal-yakîn” (tecrübe, kalb-sezgi ve vicdan seviyesinde kesin bilgi) dışında; bâzı mânevî özelliklere haiz özel kişilere, özel olarak hibe edilen ve “ilm-i ledün” denen gizli, hâfî, bâtın, gaybî/metafizik bir bilgi çeşididir bu. Ledün ilminin hakikati, Kehf Sûresinin 60-82. âyetlerinde, Hz. Mûsâ ve Hz. Hızır’ın (as) mâceraları nakledilirken dikkate sunulur. İsmini de 65. âyette geçen “ledün” kelimesinden alır.

1895’te, Van’da, kitap dolu konaklarda kaldığı sıralarda; bu asırda yalnız eski tarzdaki kelâm ilminin (İslâm felsefesinin) İslâm dîni hakkındaki şek ve şüphelerin reddine kâfi olmadığına kanaat hasıl etmiş ve fünûnun (pozitif, fen ilimlerinin) tahsiline lüzûm görmüştür.

Bütün fenleri tetebbua/araştırmaya başlayarak, pek kısa bir zamanda tarih, coğrafya, riyaziyat (mate-matik), jeoloji, fizik, kimya, astronomi, felsefe-gibi ilimlerin esaslarını;1 fen ve felsefeden İslâm’a gelen hücûmlar, def edecek ve modern ilimlerde kendisini kitap yazabilecek ve uzmanlarıyla münâzarâya girebilecek derecede öğrenmeye sevk etti. Okyanuslar gibi fen, sosyal ve mânevî ilmini kendi kendisini araştırarak ve kitapları mütalâa ederek elde eder.

İslâm ilimlerindeki vukufiyeti (derinliği) ise tartışmasızdı. Onun, Osmanlı devleti Şeyhu’l-İslâmlığına bağlı ilmi bir heyet olan Daru’l-Hikmeti’l-İslâmiyye azalığına seçilmesinin sebebini tarihçi İsmail Hakkı; hocası Şeyhü’l-İslâm Sabri Efendi’den, “Hadîs ilminde mahir olduğu için”2 şeklinde nakleder.

Bediüzzaman’ın ilmi hem kesbi, hem de vehbidir. Henüz bülûğ çağına ermeden İslâmî ilimlerde icazet almış; ders ve fetva verecek çapta bütün manevî ilimleri öğrenmişti. Ki, bu hal ona, “zamanın güzeli, çağın eşsizi” anlamına gelen “Bediüzzaman” unvanını verdirdi. 1989’da Siirt, 1992’de Mardin ve civarı âlimleriyle münâzarâya tutuşur ve onları mağlûp eder.3

80-90 sene önce haber verilen yüzlerce ilmi, manevî, sosyal, teknik ve teknolojik keşifleri; bir tanesi bile bugünkü keşiflere ters düşmemesi ve Risâle-i Nur’un yazılış tarzı onun ilminin aynı zamanda Vehbi de olduğunu gösterir.

Gerek Osmanlı, gerekse günümüz ilim adamı ve İlahiyatçılardan birkaç kıskancı müstesna onun Kur’ân ilimlerindeki vukufiyetini/derin bilgisini büyük bir hayranlık ve hürmetle te’yid ve tasdik etmişlerdir.

Dipnotlar:

1- İhsan Kasım Salihî, İslâm Önderlerinden Bediüzzaman Said Nursî ve Eseri, s. 11-12.

2- Şahiner, Aydınlar Konuşuyor, s. 303.

3- Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, s. 52-72.

22.03.2009

E-Posta: [email protected] [email protected]




Selim GÜNDÜZALP

Mehmed Âkİf Ersoy



Şıp, şıp, şıp…

Ve damlacıklar, ard arda sıralandılar. Gözlerimden yaş olup çağladılar. Duygularım şahlanmıştı âdeta. Dayanamıyordum o sese. Dudaklardan dökülen, o ateşîn sözlere.

Karşımdaki adam ise, hiç durmadan, hiç takılmadan ezberinden okuyordu. Yok, yok okumuyor, belki şakıyordu. Bir yandan da ağlıyordu. Belli ki gönülden inandığı, sevdiği bir şeyi yapıyordu. Kimdi bu adam?

Sevgili okuyucu bu adam, babamdı. O yıllar ki, ben 18 yaşının baharında, o ise 45 yaşlarındaydı. Okuduğu şiir, Mehmet Âkif Ersoy’undu.

Rahmetli babacığım sevecen, şen şakrak bir adamdı. Semtimizin Ağa Camiinde, zaman zaman fahrî müezzinlik yaptığı olurdu, ama sesi hep titrerdi. O ses, kulağıma ürkek ve zayıf gelirdi. Oysa bu şiiri okurken; o insan gitmiş, yerine bambaşka bir adam gelmişti. El kol işaretleriyle coşmuş bir hatip gibiydi. Davudî ve tam bir erkek sesiyle, yeri göğü inletiyordu âdeta: 

“Zulmü alkışlıyamam, zâlimi asla sevemem

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem...

Biri ecdadıma saldırdı mı, hattâ, boğarım...

— Boğamazsın ki!

— Hiç olmazsa yanımdan koğarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boynum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu...” 

diye devam ediyordu.

Sevdimdi bu sesi ve bu sesin okuduğu şiiri. İlerde bu şiirin şairini de sevecektim. Ne kadar içten ve yürekten gelen sözlerdi bunlar. Şairin samimiyeti ve içtenliği şiirine de sinmiş, mısralarında da hissediliyordu. Hayat ne kadar büyük bir okul. Ne kadar zengin ve engin derslerle dolu.

Evet, okulda öğrendiklerimizden çok daha fazlasını hayattan öğrenebiliriz. Bazen hayatın bir gün içindeki bir dersi, ömrün yıllarına bedel olabiliyor. İşte o gün ben de, yeni bir şey öğrenmiştim hayattan, ya da baba okulundan.

Meselâ, güzel şiirler ezberlemeyi, onları hıfzıma almayı ve yeri geldiğinde babam gibi haykırıp okumayı, hakkı ve hakikati anlatmayı o gün öğrenmiştim. O gün bitmez tükenmez derslerle doluydu benim için. 

M. Âkif’in “İstiklâl Marşı” şiirinin dışında bildiğimiz bir şeyi yoktu. Bir karede ebedî mahkûm, altın bir lâleydi o. Çerçevenin dışına çıkmak, hayatına da bakmak gerekliydi, ama olmamış, yapamamıştım. Sadece ben mi? Sanmıyorum. Bu bilgiç ve ezberci tavır, maalesef hepimizde olan bir şeymiş. Bunu da çok sonra öğrendim ve ona ne kadar haksızlık ettiğimizi o gün anladım.

Babama hayran kalmıştım o gece. İnsanın duygularını yücelten, gönlündeki güzellikleri yansıtan şiirler bilmesi ve yeri geldiğinde de onlardan bir demet gül sunması ne kadar da anlamlı bir davranıştı. Babam gözümde bir kere daha büyümüş, ben ise yeniden çocuk olmuştum. O gün, onun gibi olmayı, şiirler okumayı ne kadar arzulamışımdır. Artık yeni bir sayfa açılıyordu hayatımda. Mehmet Âkif hem hayatıyla, hem de şiiriyle ideal bir örnek teşkil ediyordu.

Ardından bu dünyaya komşu olan, aynı karakterde diğer isimleri keşfedişim başlayacaktı. Önce Necip Fazıl ardından Sezai Karakoç ve sonra Ziya Osman Saba... O gün bir şiirle, bir adımla başlayan o yolculuk, bu gün de sürüyor. O çocuk, hâlâ öğrenmeye devam ediyor. Okumak için seçtiği yazar ve şairlerde o kristal ölçüyü; “eylem ve söylem” beraberliğine dikkat ediyor. O hayırlı günün hatırası, yâd-ı cemîlidir bunlar.

Okul sıralarında bir iki şiiriyle tanıdığımı zannettiğim M. Âkif’i babam o gün okuduğu o tek şiiriyle, bir abide gibi önüme dikmişti.

Hayatını merak edip öğrenince; M. Âkif’e karşı sevgim ve saygım bir kat daha arttı. Artık o benim gözümde bir ideal ve dâvâ adamıydı. O benim semâmın yıldızıydı. Hayatı şiirinden daha ileriydi.  

Nice kuyruklu yıldızlar vardır, hızla gelirler, ama aynı hızla da geçip giderler. Bir de yıldızlar vardır semâda, sönmeyen yıldızlar. Hep güneş gibi parlarlar. Mehmet Âkif onlardandı işte.

Evet, o günlerde birçok yazılar yazan nice kalem erbabı unutulup gitti bugün. Bunlardan geriye tek bir satır, tek bir kelime bile kalmadı hafızalarda yaşayan, ama Mehmet Âkif öyle değil. Hayatımızı ve ruhumuzu süsleyen nice ifadeleri var bizimle beraber yaşayan ve hâlâ yolumuza ışık tutan...

Gerçekçiydi Mehmet Âkif. Halk ve toplumu ilgilendiren her olayın içindeydi. Devrinin en aydın, en okumuş sayılı şahsiyetlerinden biriydi. Ama hep Hakla ve halkla birlikteydi, aydın kimliğiyle beraberdi. İnancıyla, azmiyle, çırpınışıyla hep vardı. Kıyıda köşelerde olmamış, menfaat peşinde koşmamıştı.

Şiir ve yazı onun için bir araçtı. Derdi vardı. Iztırabı vardı. Bu derdi bu ıztırabı şiiriyle, mızrabıyla dile getirmişti. Edebiyatın, edep ve erkânını çok iyi bilmesine rağmen şairlik derdinde değildi. Dâvâsının peşindeydi. Kendi ifadesiyle; hesabını bilmese de haddini bilirdi.

Arapça’yı, Farsça’yı ve Fransızca’yı da en ileri derecede bilirdi. Bu çöküş ve yıkılış devrinde Mehmet Âkif inancın kalesini bekleyen nöbetçilerden biriydi. İnancını sözüyle, sohbetiyle, hayatıyla savunan bir kahramandı. Onun içindir ki; ona “millî mücadelenin mânevî lider”lerinden biri denilmiştir. 

Evet, Aralık ayının o esrarlı gecesinde, dışarıda yağmurun semadan rahmet olup indiği bir geceydi. Evimizin küçük odasında da durum aynıydı. Gözyaşlarımız rahmet olup akmıştı, taşmıştı. Evet: 

Geceler gündüz arar,

Kışlar bahar arar,

Nehirler deniz arar,

Denizler umman arar,

Bir damlacık gözyaşı,

Akacak gözler arar. 

İnsanlar ilgi arar,

Akıllar bilgi arar,

Gönüller sevgi arar,

Günahlar silgi arar,

Bir damlacık gözyaşı,

Akacak gözler arar. 

Aramızda sımsıcak bir ilgi, bir irtibat noktası daha oluşmuştu o gece babamla. Gençlik yılları malûm, her şeyi bildiğimizi zannettiğimiz uçarı yıllar. İki günde âlim, bir günde cahil olduğumuz yıllar. En yakınlarımıza, ne yazık ki, en uzak olduğumuz çağlar. Babamla ikimizin arasında o gece başlayan yeni bir ilişki ağı Mehmet Âkif’in bu şiiriyle olmuştu. Kendisini rahmetle ve duâyla anarım hep.

Yine ilginçtir, kütüphanemin imzalı ilk kitabı, o yıllarda Bayram Bulut kardeşimin hediyesi Mehmet Âkif’in “Safahat”ı olmuştu.

Mehmet Âkif, rahmetli babam ve o şiir; yıllardır bu üçünü birden aynı karenin içinde düşünmeden edemiyorum.

Gerçi biz çocukluk yıllarında da Mehmet Âkif’i, İstiklâl Marşı şairimizi o geniş ve apaçık alınlı, beyaz sakallı resmiyle de tanıyıp sevmiştik. İşte vatanımızın masmavi semaları kadar berrak, tertemiz bir alın ve hayatın sahibi diye bilmiştik.

İnancı ve milleti için terleyen bir insanı Allah sevdirdi mi seviliyor. Hiç kimsenin methine, sevdirmesine, övmesine gerek kalmıyor.

Eseri kadar hayatı da gözönünde bir insandır Mehmet Âkif.

Hz. Peygamberi (asm) seven, Asr-ı Saadeti modern çağda görmek isteyen bir ideal adamıydı. Onun sözüyle ve eylemiyle ya da şiiriyle yaptığını kaç kişi yapabilmiş? Kaç faniye böyle bir şeref nasip olmuştur?

En küçük haksızlık karşısında asla eğilmemiş, dosdoğru kalabilmiş. Kıyamdan rukûa; Allah’ın huzurundan başka hiçbir yerde eğilmemiş. Her yönüyle o apayrı bir örnek karakterdir.

Ömür boyu geçim darlığından kurtulamadığı için; garibin, fakirin hâlini de çok iyi bilirdi. Ankara’nın o şiddetli kışlarında, üzerinde bir paltosu bile olmadığı ve üstelik şiddetli geçim sıkıntısı çektiği halde, İstiklâl Marşı için konulan 500 lira’yı (bu 1921 yılının parasıdır) almadığı gibi, bu parayı yetimler ve fakirler yurduna hibe etmekten de zerrece çekinmemiştir. Bu kadar izzetli ve cömert bir insandı.

Bir yandan Baytar mektebinin en başarılı öğrencisi ve ilk mezunlarından olup mesleğini de fennî bilgiler ışığında en iyi şekilde uygulamaya çalışıyor, diğer yandan da ilim tahsil etmekten yılmıyor, yorulmuyordu. Bir yandan İstanbul Üniversitesinde dersler veriyor, bir yandan da yazılarıyla, şiirleriyle milletini, vatan evlâtlarını asırlar süren uykudan, cehaletten, tembellikten, sefahatten uyarıyor ve uyandırıyordu.

Maddî ve manevî tehlikelere karşı üzerine düşeni yapıyor, akıllı adam felâketler gelmeden önce feryat ediyor, bağırıyordu. Ama sağır kulaklarımız duymuyordu. O zaman da, üzerimizdeki o gaflet yorganını çekip alıyordu. Elindeyse kalkma. İşte Âkif budur sevgili okuyucu.

O tam İlâhî bir görev insanıydı. Bunu ne kadar da içten ve samimî yapıyordu. Nerede bir görev varsa küçük büyük dememiş her okula, her cepheye koşmuş sayılı nefeslerini boş yere tüketmemiştir. Sözün odun gibi olsa da, doğru olması için çalışmış, asla taviz vermeden yaşamıştır.

Mısır’dan, Medine’ye, Berlin’den Bingaziye kadar her yere koşmuş, üzerine düşen görevleri hakkıyla yapmıştır.

Çanakkale Savaşı’nda “Çanakkale Destanı” adlı şiiriyle milletin acısını paylaşmış, o acılı millete şevk ve ümit vermiştir. Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgali sırasında da “Bülbül” adlı şiiriyle “Sus ey bülbül,” diyerek üzerimizdeki ölü toprağını kaldırmış, ümidimizi ve şevkimizi kamçılayıp, cesaret ve azmimizi güçlendirmiştir.

Bu güzel insanın ömrü de güzel bir tevafukla Hz. Peygamber’in (asm) yaşında bitmiştir. Allah gani gani rahmet eylesin.

Ömür biter, ama etkisi devam eder. Sahibinin yaptığı hayırlar geride bıraktığı güzel eserler onun adeta ikinci bir hayatı olur. Mehmet Âkif bu açıdan bakıldığında ise ailesine ve milletine zerrece borcu olmayan, ama çok kıymetli bir “miras” bırakmış insandır. 80 yıldır hâlâ bu mirastan payımıza düşeni almaya devam ediyoruz… Şimdi sıra sende nasip de sende ey okuyucu…

Şairimizin dediği gibi;

“Bir insan ölürse ondan geriye kalır eseri.

Bir eşek öldü mü de ondan geriye kalır semeri.”

Eser-semer arası tercih bizim ibret alalım ibret alınan olmayalım… 

Onu yine yakın dostu Mithat Cemal Kuntay’ın “Mehmet Âkif” kitabının en sonundaki en nefis yazıyla yâd etmek istiyorum: 

“Vitam Impendere Vero”

Bu Lâtince lâfı, bu Türkçe faslın başında tuhaf görmeyin, aziz karilerim! Bu Lâtince ibare benim için çok sevimliydi : Mânâsından dolayı değil, sesinden dolayı sevimli.

Rüşdiyede Fransızca hocamızın öğrettiği bu cümleyi, çocukluğumda, mânâsını anlamayarak, bir şarkı gibi şahsî bir besteyle okurdum. (Çocukların bir kişiye mahsus olan besteleri malûmdur.) Fakat bu güzel şarkının “hakikat uğruna hayatını vermek” mânâsına geldiğini öğrendiğim gün, ibareden sıtkım sıyrıldı. Sesi o kadar sevimli olan bu cümlenin mânâsı, nasıl, bu kadar korkunç olurdu?

Kelime olan “hakikat”e vücudumun her zerresinde bir başka lezzet olan “hayat” nasıl verilirdi? Böyle düşünmekte, acaba yalnız mıyım, diye evvelâ korktum. Fakat başkalarına da gizli gizli baktım: Onlar da, aşağı yukarı, benim gibi düşünüyorlardı. Demek ki, bu cümle yalandı; ve bu yalanı, çocukluğumdaki başka yalanların arasına fırlattım, attım.

Derken, bir gün, bu ibare bir insan olarak karşıma çıktı. Bu sefer bu insana inanmadım: Bu adam, benim çocukluğumdaki mânâsız bir şarkıydı; ve ben, artık bu şarkıyı sevecek kadar çocuk değildim. Fakat karşımdaki o kadar sahici adamdı ki, onun yanında, her ayda bir yıl küçülerek, az zamanda yeniden çocuk oldum. Ve çocukluğumun eski şarkısını yeniden ve bu sefer anlayarak, sevdim.

Aziz karîlerim, bu adam, Âkif’ti. “Hakikat uğruna hayatını vermeli” diyen Lâtin şairi gibi, bu Türk şairi de: 

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam!  

Diyordu. Seciyesi de, san'atı da iç içe duran iki dağdı: 

Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam.

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.

Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boynum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım,

Çiğnerim çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

(Altıncı Safahat, syf. 65) 

...

Evet;

“Hanümanlar sönüyor, zelzele yalnız bana mı?

Ortalık can çekişirken açamam ben yaramı.” 

Diyen sevgili Âkif'imiz,  

“Ölüler dini değil, sen de bilirsin ki bu din

Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin”  

diyen de sendin. 

“Ecdadını zannetme asırlarca uyudu.

Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?

Üç kıtada yer yer kanayan izleri şahid:

Dinlenmedi bir gün o büyük nesli mücahid” 

Diyerek bizi uyandıran da sendin. 

Dört bir yandan vatan evlâtları ümitsizlik içinde kıvranırken, geleceğin neslinden, bizlerden umutluydu. “Âsım’ın Nesli, geleceğimizi kurtaracak nesil, işte o nesildir” diyordu. Onun bu ümidini o nesil boşa çıkarmadı.

Hatta, üç beş kişiden ibaret olan cenazesinin cemaati, o neslin haber almasıyla ve üniversite gençliğinin sahip çıkmasıyla, cenaze arabasına bile lüzum görülmeden, değil eller üstünde, âdeta başlarının üstünde duâlarla taşındı; tâ Beyazıt’tan Edirnekapı’ya kadar.

O gün toprağa verilirken mübarek cesedi, bir gencin sesi duâ olup yankılandı kulaklarda; gök kubbenin tavanında çınladı durdu. Öyle diyordu o gün, o son görevinin başındaki o genç. Her şeyi anlatıyordu, her şeyi; hayatını, dâvânı, çileni, ıstırabını.. Ne diyordu o genç, bir kere değil, bin kere daha dinleyelim o sözü:

“Ey Çanakkale şehitleri! Sizi terennüm eden Âkif, misafirinizdir. Ona iyi bakınız.”

Evet, kader-i İlâhînin bir işaretidir. Bu mübarek vatan toprakları, o acılı günde, onu, evlâdını göğsüne alırken, aynı toprağın üzerinde, değerli bir neslin yetişmekte olduğunu görmekle acısı biraz olsun diniyordu...

22.03.2009

E-Posta: [email protected]




Suna DURMAZ

Kuveyt Emiri sîne-i milleti seçti



1961 yılında İngilizlerden bağımsızlığını alan Kuveyt’in tarihi 17. yüzyılın başlarına kadar dayanıyor. Suudi Arabistan’ın “Necd” bölgesinden toplu halde hicret eden el-Azmî, el-Acmî ve Benî Hâlid gibi Arap kabileleri bugünkü Kuveyt’in temellerini atmışlar. Bu kabileler, 1756 yılında el-Sabah ailesinden Sabah bin Cabir’i kendilerine Emir olarak seçmişler. O günden bu güne, devletin idaresi hâlâ el-Sabah ailesinin elinde bulunuyor.

Kuveytliler, el-Sabah ailesine kendi hür iradeleriyle bağlıdırlar. 1990 yılında Kuveyt’i işgal eden Saddam Hüseyin, Kuveytlilerin el-Sabah ailesini istemediklerini öne sürmüş; bu iddiasını işgal sebeplerinden biri olarak göstermişti.

Bunun üzerine, işgal sebebiyle dışarıda bulunan her meslekten binin üzerinde Kuveytli, Cidde de toplanmış; Kuveytlilerin de onayını alarak, el-Sabah ailesine olan bağlılıklarının devam ettiğini beyan etmişlerdi.

1962’den beri yarı krallık- yarı parlamenter sistem olan anayasal monarşi ile yönetilen Kuveyt, Körfez ülkeleri arasında en eski yarı demokrasiye sahip ülke olarak biliniyor. Kuveyt anayasasına göre, Emir, Başbakanı atamakla mükelleftir. Başbakan da dörtte üçü el-Sabah ailesinden oluşan Bakanlar Kurulunu seçer.

Üç yıl öncesine kadar Veliahd Başbakanlık görevini de üstlenirdi. Cabir el-Ahmed’in vefatından sonra toplanan el-Sabah ailesi, Veliahdın Başbakanlık görevini üstlenmesini iptal etmişlerdir.

Kuveyt’te siyasî partiler kanunu bulunmuyor. Bu yüzden, bizlerin bildiği mânâda “A” partisi veya “B” partisi diye siyasî partiler yok. Bunun yerine, Selefî, İhvan-ı Müslim, Demokrat, Sosyal Demokrat, Liberal ve Bağımsız görüşlü milletvekilleri kendi aralarında siyasî ittifak oluşturuyorlar.

Her dört yılda bir seçim sandıklarına gidilerek 50 milletvekili seçiliyor. Ve bu milletvekilleri,” el-Meclisü’l Ümme” denilen Parlamentoyu oluşturuyorlar.

Kuveyt anayasasına göre, hükümet kabinesi içindeki el-Sabah ailesinden olan bakan sayısının seçilmiş milletvekillerinin üçte birini geçmemesi gerekiyor. Bu sayı genellikle 16 kişi oluyor.

El-Sabah ailesine mensup olan bakanlar; meclis komisyonlarında çalışamıyor ve herhangi bir bakan hakkında verilen gensoru oylamasına katılamıyorlar. Bunun haricinde, seçilmiş olan milletvekilleriyle aynı haklara sahip bulunuyorlar ve meclisin hazırladığı kanun tasarılarının oylamasına katılıyorlar.

Meclisü’l Ümme, anayasanın 100. maddesine göre Başbakan dahil hükümetin herhangi bir üyesine gensoru verebilmektedir. Ve yine aynı maddeye göre; gensoru verilen üye gensoruyu cevaplamakla mükelleftir. Aksi halde istifa etmesi gerekir.

Bir ülkede yasama ve yürütme kurumları arasında uyum olursa, o ülke istikrarlı olur. Demokratik parlamenter sistemlerde halk tarafından seçilmiş olan milletvekilleri, halk adına idarecileri sorgulamakla mükelleftirler. İdareciler de bu sorgulamayı cevaplamak zorundadırlar. Ancak, devlet ve millet yararına yapılması gereken bu sorgulama ve cevaplama vazifesi bazen kişisel menfaatlerin karışmasıyla kördüğüm haline gelebiliyor. Dolayısıyla da ülke siyasî krize sürüklenebiliyor.

İşte Kuveyt’te yaşanan siyasî krizlerin sebebi bu anlaşmazlıktır. Yasama ve yürütme kurumları arasındaki şiddetli anlaşmazlık, 3.3 milyonluk nüfusunun yarısından fazlasını yabancıların oluşturduğu ve dünyanın en zengin ülkeleri arasında olan bu küçük petrol ülkesini sık sık siyasî çıkmazlara sokmuştur. Bu durum da, Kuveyt Emirinin olaya el koymasını gerektirmiştir.

Kuveyt Emiri, anayasanın verdiği yetkiyle, “el-Hal ğayr düstûri” (askıya alma) ve “el-Hal el-düstûri” (erken seçimlere gitme) olmak üzere meclise beş defa müdahalede bulunmuştur. Aşağıdaki küçük tablo müdahale tarihlerini ve cinslerini göstermektedir.

29.8.1976 ve 3.7.1985: Meclis beş yıllığına askıya alındı.

5.5.1999, 21.5.2006, 17.3.2008 ve 18.3.2009: Meclis feshedilerek erken seçimlere gidildi.

Son üç müdahale, 15.1.2006 tarihinde ölen Kuveyt Emiri Cabir el- Ahmed’in yerine geçen Sabah el-Ahmed tarafından yapılmıştır. 1954 yılında siyasî hayata atılıp, devletin çeşitli kademelerinde görev yapmış olan Sabah el-Ahmed, liberal görüşlü olmakla tanınmaktadır.

18 Mart akşamı televizyondan halka seslenen Emir, anayasanın 107. maddesinin verdiği yetkiyle meclisi feshettiğini ve iki ay içinde erken seçimlere gidileceğini beyan ettikten sonra, demokrasiye bağlı olduğunu; ancak Kuveyt ve halkı için herhangi bir karar almakta çekinmeyeceğini açıkladı.

Konuşmasında, Nasır el-Muhammed el-Sabah başkanlığındaki hükümete, meclise ve medyaya yüklenen Emir Sabah el-Ahmed, gensoruları cevaplama yerine istifa etmeyi seçen hükümeti, zayıf idarecilik yapıp, Kuveyt için hayatî değer taşıyan büyük projeleri bitirememekle; milletvekillerini, gensoru hakkını gelişigüzel kullanıp ülkeyi krize sürüklemekle; medyayı da, olaylar karşısında taraflı hareket etmekle suçladı. Meclise müdahalede bulunmaktan dolayı üzüntülü olduğunu, ancak başka bir çıkış yolu bulamadığını belirten Emir, iki ay sonra yapılacak olan seçimlerde milletin menfaatlerini her şeyin üstünde tutan adayları seçmeleri için vatandaşlarına çağrıda bulundu.

Emirin meclisi fesh etme kararına birçok Kuveytli sevinirken, birçoğu da “Emir meclisi askıya alsaydı daha iyi olurdu. Çünkü seçmenler yine aynı kişileri seçecekler ve biz, yine aynı problemleri yaşayacağız” dediler..

Evet, demokrasiyle yönetilen her ülkede olduğu gibi, yarı demokrasiye sahip olan Kuveyt’te de siyasî krizlerden selâmetle çıkmanın yolu, vatan ve millet menfaatlerini her şeyin üstünde tutup, bu uğurda sivil kanunlar çerçevesinde çalışmakta yatıyor.

22.03.2009

E-Posta: [email protected]@hotmail.com




Mehmet KARA

Demokrasi mi, yoksa yayıncılık kusuru mu?



“Ben darbe taraftarıyım, birçok şeyin resetlenmesi lâzım, darbeyle birçok kişiye gözdağı verilmesi lâzım!” Bu sözler NTV’nin yayınında “Seçim Otobüsü” programında bir gencin söylediği cümleler.

Bu sözleri duyunca hayretler içinde kaldık. Hele bu cümlelere başka bir gencin de destek vermesi hayretimizi daha da arttırdı.

Görüntüler gazetelerde haber olunca görüntüyü yayınlayan televizyon “darbe çağrısı yapılan bu konuşma”nın gözden kaçtığı ve yayın kazası (!) olduğunu belirten bir açıklama yaptı. Bu yayının “demokrasi kusuru” değil, bir “yayıncılık kusuru” olduğu söylendi. Canlı yayın olsa bir derece anlaşılabilir fakat, daha önceden çekilmiş ve banttan yayınlanan bir programda darbe çağrısının yapılmasının yayınlanması normal bir durum değil. Hele ki Ergenekon soruşturmasının son sür'at devam ettiği, 28 Şubat postmodern darbesi ve 12 Mart muhtırasının yıl dönümlerinin konuşulduğu şu günlerde “darbeli” konuşmaların daha dikkatli takip edilmesi gerekmez miydi? Bunu haber yapanlara da “maksatlı” haber yaptıklarını söylemeden önce…

Bilindiği gibi Türkiye’de darbe çağrısı yapmak anayasal suç. Bunu basın yayın yoluyla yapmak da ayrı bir suç. NTV’nin bu yayını üzerine MAZLUMDER suç duyurusunda bulundu. Bakalım dâvâ açılacak mı, açılırsa dâvânın seyri nasıl olacak? Dâvânın sonucu birçok dâvâyı da etkileyebilir. Merakla bekliyoruz.

Zira, darbe yapmak ne kadar suç ise darbe çağrısı yapmak, darbeyi savunmak, darbe ile ilgili imada bulunmak da suçtur.

* * *

ANLAYAN ANLIYOR MU?

Mahallî seçimler de bazı partiler büyükşehirlerde aday göstermediler. Kanunen, seçmenin direkt olarak başka bir partiye oy vermeleri için yönlendiremedikleri için, hal ve hareketleri ile bunu göstermeye çalışıyorlar.

Geçtiğimiz hafta içinde BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun gazetelerin Ankara Temsilcilerine bir öğle yemeği verdi. Yazıcıoğlu yemekte, partisinin projelerini anlatırken, Ankara büyükşehir için adaylarının olmadığı hatırlatıldığında, “Desteklediğim parti yok, ancak karşı olduğumuz partiler var meselâ CHP…” dedi.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı için aday göstermeyen bir parti de DSP. CHP ve DSP’nin güçlü olduğu illerde karşılıklı aday çıkarmaması konusunda “prensipte anlaşıldığı” söylenmişti. CHP, DSP’yi bu konuda kandırdı. Sezer “Artık bu aşamada değerlendirme yapmak doğru olmaz” dese de bu sözde bile kırgınlığı ya da kızgınlığı belli ediyor. Sezer CHP’nin adayı Karayalçın’ı kabulünde söylediği söz de ilginçti: “Yasal olarak bir siyasî partinin başka partiyi destekleme olanağı yok ancak Sayın Karayalçın’a başarılar diliyorum. Anlayan anlamıştır sanırım…” Anlayan anladı mı? bir hafta sonra göreceğiz…

* * *

BAŞARI KRİTERİ…

Seçimler yaklaşırken partiler yüzde kaç alırlarsa başarılı olacaklarının hesabına girdiler. Kimisi geçmiş mahallî seçimlerdeki, kimileri de son genel seçimlerdeki oy oranlarını baz alıyor. CHP Genel Başkanı Baykal ise, rakibinin başarı çıtasını söylüyor.

Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, geçen mahallî seçimlerdeki oy oranını baz alanlardan. “Yüzde 42’nin üzerinde oy alacağız. Benim için başarı budur. 2004 yerel seçimlerinde il genel meclisi bazında aldığımız oyun üzerine çıkmış olacağız” diyor.

Baykal’ın “AKP’nin ancak yüzde 52’nin üstünde oy alması halinde başarılı sayılacağına” ilişkin sözlerini hatırladığımızda AKP’nin yüzde 47’nin altında olması durumunda rahat olamayacağı da ortada.

* * *

CHP NE ZAMAN İKTİDAR OLUR?

Başbakan Erdoğan, “Sayın Baykal’ın dili sürçtü her halde, 2011 yılında iktidar olacağım diyor, aslında 3011 yılında olacak” demesi CHP’lileri hayli sinirlendirmiş. CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, “Öyle anlaşılıyor ki, Sayın Başbakan milâdî takvime pek aşinâ değil. Kendisinin daha çok aşinâ olduğu bir takvim var. Biz söyleyelim, CHP en geç 1432 yılında iktidar olacak. Hicrî takvimle. Belki o rakamları kendisi daha iyi bilir” demişti.

Milletin değerlerine ters düşen bir partinin Türkiye’de iktidar şansının olmayacağını onlar da biliyor olmalılar ki, “açılımlar” yapmışlardı. Bu açılımların bazılarının foyası erken çıktı, bazılarının da seçime yönelik olduğu belli oldu. İster 2011 deyin ister 1432 CHP’nin iktidar olabilmesi için çok uzak senelerin geçmesi gerekiyor.

* * *

PROMOSYONLA TC KİMLİK NO’SU…

Kimliklerinde TC kimlik numarası bulunmayan vatandaşların seçimlerde oy kullanabilmek için “TC kimlik numaralı belge” alma şartı yumuşatılsa da nüfus müdürlüklerindeki çileleri devam ediyor.

Ancak nüfus müdürlükleri vatandaşa biraz olsun “şirin gözükebilmek” için yollar bulmuşlar. Günde bin 500 kişiye yeni kimlik veren Sivas Nüfus Müdürlüğü kimlikleri değiştiren vatandaşlara çorap dağıtıyormuş. Aynı müdürlük daha önce de oyuncak ve değişik hediyeler dağıtmış.

Her şey daha çok kişinin oy kullanabilmesi için… Her şey demokrasi için…

22.03.2009

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Kaybeden millet olmasın



Bir hafta sonra yapılacak olan mahallî idareler genel seçimleri için meydanlara çıkan partiler, bütün imkânlarını kullanıp kendilerini millete anlatıyor ve reylerine talip oluyor. Gerçi partiler meydan mitinglerinde projelerden çok polemikleri konuşuyor, ama neticede bu tartışmalar da bir şekilde milletin tercihini etkileyecek.

İktidar partisi bir önceki seçime göre oyunu daha fazla arttırmaya çalışırken, bilhassa Meclis dışında kalan partiler güçlü mahallî aday avantajıyla hem oylarını arttırmak, hem de sürpriz yapıp bazı il ya da ilçelerde, beldelerde belediye başkanlıklarını kazanmak istiyorlar.

İlk bakışta seçim tartışmalarının TBMM’de temsil edilen partiler arasında cereyan ettiği söylenebilir, ama meclis dışındaki partilerin söylemlerinin de dikkate alınmasında fayda var. ‘Büyük’ gazete ve televizyonlar büyük ölçüde iktidar partisi ile ana muhalefet partisi lideri arasındaki ‘kavga’yı izlemeyi tercih ediyorlar. Diğer partilerin seçim çalışmaları ise görülmüyor. Elbette iktidar partisi ile TBMM’de temsil edilmeyen bir partinin çalışmaları aynı ölçüde haber değeri taşımayabilir. Ama bazı partileri tamamen yok sayan tavırlar da çok düşündürücü.

Meselâ DP, başta genç Genel Başkanı Süleyman Soylu olmak üzere yoğun bir seçim çalışması yürütüyor. Seçim çalışmalarını izleyenlerin aktardığına göre, bazı bölgelerde tahminlerin üzerinde ilgi de görüyor. Fakat bu çalışmalar belli başlı medya vasıtalarında neredeyse ‘hiç’ yer bulamıyor. Demokrat misyona karşı gizli ya da açık bir ‘ambargo’ uygulandığı bile söylenebilir.

Oysa Demokrat Parti, Türkiye’nin gerçek problemlerini meydanlarında seslendiren partilerin başında yer alıyor. Meselâ askerliğin kademeli olarak kısaltılması, gibi konular... ‘Büyük parti’lerin gündeminde ise böyle önemli konular yer almıyor. Onlar, meydanlarda hakarete varan lâf kavgası yapmayı tercih ediyorlar. Soylu, bir konuşmasında hayalini şöyle özetlemiş: “Korku istasyonlarından uzak bir Türkiye arzuluyorum ve bunu kurmayı hayal ediyorum.” (Yeni Asya, 21 Mart 2009)

“Hayali (bile) cihan değer” bu hedefin gerçekleştirilmesi için bütün demokratların el birliği, iş birliği yapması gerekmez mi? Bu konu meydanlara taşınmayı hak etmiyor mu? Böyle ‘basit’ konuları meydanlara taşımayıp, polemikleri tercih etmek kısa dönemde iktidar kazandırsa bile uzun dönemde kime ne kazandırır ki?

Demokrat misyonun geçmişi zaten böyle önemli hedef ve tartışmalarla süslüdür. “Büyük Türkiye” idealini Türkiye’nin önüne koyan ve bir ölçüde de bu hedefe ulaştıran da ‘demokrat misyon’ değil miydi?

Demokrat misyonun parlak mazisi, İnşallah parlak bir geleceğin de habercisidir. Kim ne derse desin, ‘gölgesinden korkanlar’ın Türkiye’de kalıcı olması mümkün değildir. Temennimiz; mutlaka bir kaybedeni olacak olan önümüzdeki mahallî idareler genel seçimlerinde ‘kaybeden’in millet olmamasıdır. Türkiye’nin ‘iyi gelecek’te buluşması için demokrat misyona çok iş düşüyor. Bu önemli nokta göz ardı edilmesin...

22.03.2009

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

“Siyaset” dersleri



Geçen hafta bu köşede çıkan “Siyaset topuzu ve nur” başlıklı yazıyı teyid makamında, yine risaleden bazı mesajları hatırlatmakta fayda görüyoruz. Bunların iyi bilinmesi ve anlaşılması lâzım ki, hem Nur cemaatinin siyasete ilişkin genel tavrı, gerekçeleriyle birlikte daha iyi idrak edilsin, hem de bu konuda yaşanan derin ve kronikleşen sıkıntıların aşılmasına bu yolla katkıda bulunmuş olalım.

İşte o ölçülerin ifade edildiği pasajlardan biri:

“İman hizmeti, iman hakaikı, bu kâinatta herşeyin fevkindedir, hiçbir şeye âlet ve tâbi olamaz. Fakat bu zamanda ehl-i gaflet ve dalâlet ve dinini dünyaya satan ve bâki elmasları şişeye tebdil eden gafil insanlar nazarında, o hizmet-i imaniyeyi hariçteki kuvvetli cereyanlara tâbi veya alet telâkkî etmek ve yüksek kıymetlerini umumun nazarında tenzil etmek endişesiyle, Kur’ân-ı Hakîmin hizmeti bize kat’î bir surette siyaseti yasak etmiş.” (Tarihçe-i Hayat, s. 466-7)

Bu mânâyı tamamlayan bir başka iktibas:

“Bu hakaik-ı imaniye-i Kur’âniye, başka cereyanlara, başka kuvvetlere tâbi ve alet edilmemek ve elmas gibi o Kur’ân’ın hakikatlerini, dini dünyaya satan veya alet eden adamların nazarında cam parçalarına indirmemek ve en kudsî ve en büyük vazife olan imanı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için, Risale-i Nur’un has ve sadık talebeleri, gayet şiddet ve nefretle siyasetten kaçıyorlar.” (a.g.e., s. 468)

Aynı minvalde bir diğer mektuptan cümleler:

“Risale-i Nur ve ondan tam ders alan şakirtleri, değil dünya siyasetlerine, belki bütün dünyaya karşı da Risale-i Nur’u alet edemez. (...)

“Evvelâ: Kur’ân bizi siyasetten men etmiş; tâ ki elmas gibi hakikatleri, ehl-i dünyanın nazarında cam parçalarına inmesin.

“Sâniyen: Şefkat, vicdan, hakikat, bizi siyasetten men ediyor. Çünkü tokada müstehak dinsiz münafıklar onda iki ise, onlarla müteallik yedi-sekiz masum biçare, çoluk, çocuk, zaif, hasta ve ihtiyarlar var. Belâ ve musibet gelse, o masumlar o belâya düşecekler; belki o iki münafık dinsiz, daha az zarar görecek. Onun için, siyaset yoluyla, idare ve asayişi ihlâl tarzında, neticenin husulü de meşkûk olduğu halde, girmekten, Risale-i Nur’un mahiyetindeki şefkat, merhamet, hak ve hakikat, şakirtlerini men ediyor.

“Sâlisen: Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl-i hükümet, ne şekilde olursa olsun, Risale-i Nur’a eşedd-i ihtiyaçla muhtaçtırlar. Değil korkmak veyahut adavet etmek, en dinsizleri de onun dindarâne, hakperestâne düsturlarına taraftar olmak gerektir...” (a.g.e., s. 483-4)

Bu derslerin gereği olarak Nur talebelerinin hassasiyetle kaçındıkları ve uzak durdukları siyaset, devlet ve iktidarı ele geçirip yönetime hakim olmak anlamında. Tek parti diktasının ülkede hükümferma olduğu dönemde verilen bu dersler, o zaman mevcut idareyi değiştirmenin tek yolu gibi görünen “isyan”a, bilhassa masumların mağduriyetine yol açacağı için, şefkat, merhamet, vicdan prensiplerinin gereği olarak kapıyı tamamen kapatırken, bilâhare açılacak olan “barışçı yollarla iktidar yarışı”nda en önemli faktörün propaganda olduğunu ve siyasî propagandanın iman hakikatlerini tebliğ vazifesiyle bağdaşmadığını hatırlatarak, o cenahtan da siyasetle doğrudan iştigale cevaz vermiyor.

Ama çok partili demokraside bu tavrın pasif ve depolitize bir duruşu netice vermesine müsaade etmiyor. Dindarların din adına siyaset yapmasına karşı çıkarken, DP tercihine işaret etmek suretiyle, siyasetin demokratlar eliyle dine hizmet etmesini sağlayacak olan formülü sunuyor.

“Sakın, sakın, dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın” (Kastamonu Lâhikası, s. 164) tavsiyesi ise, bütün bunların üzerinde, “Gelip geçici siyaset rüzgârlarına kapılıp, kardeşlik hukukunu zedeleyici davranışlara girmeyin” ikazıyla, yukarıdaki dersleri tamamlıyor.

22.03.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır

Kurumsal Linkler:
Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl

Reklam Linkleri:
Risale Yorum- Risale Çocuk- Oktay Usta - Euro Nur - Fıkıh İnfo- Ahmet Maranki- Cevşen - Yeni Asya Barla - Makdis