28 Mayıs 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Cevher İLHAN

AKP’nin “mayın ihâlesi” (3)


A+ | A-

Meclis’te “mayın krizi” var. Hükümet, “mayınlı araziler”le ilgili tasarıda ısrar ediyor. Krizin sebebi, iktidar partisinin “kiralama sistemi”nde ısrarı...

Suriye sınırı boyunca 510 kilometre uzunluğunda, Kıbrıs adasıyla orantılanan mayınlanmış arazinin arındırılması için “hükümet tasarısı” ibret verici. Zira bütün ciddî uyarılara rağmen iktidar partisi, tasarının “temizlenmiş toprakların 44 yıllığına kiralatma”dan vazgeçmiyor. “İhâle”nin neden ille de “toprak kullandırma’ tarzında olduğu” sorusuna cevap veremiyor; “bildiğini” okumaya devam ediyor.

Başbakan’ın telâş ve tehevvürle “İsrail şartı yok, bütün küresel aktörler ihâleye katılacak” tepkisinden ve Mâliye Bakanı Şimşek’in “satmıyoruz, kiralatıyoruz” sözünden sonra AKP Grup Başkanvekili Bozdağ’ın, “İhâleye hiçbir firmaya öncelik verilmez, kim daha fazla kırım yaparsa o kazanır; sonuç çıkmazsa ‘yap-işlet-devret’ usûlü devreye girecek” açıklaması da aynı anlama geliyor.

“Mayın tasarısı”nı “savunan” AKP’liler, “mayınlı arazileri vatan toprağına katıyoruz” diyorlar; lâkin “44 yıl boyunca yabancıların kullanması”na dair hiçbir mâkul izâhı yok…

“MAYIN TASARISI”NIN

HİÇBİR MANTIĞI YOK…

Diyelim ki ihâlenin “yabancı firmalara verilmesi”nde başka çâre kalmadı ve Genelkurmay’la da mutâbakata varıldı. Genelkurmay’ın da önerdiği, temizlemenin “hizmet alımı” yöntemiyle yapılması ve işin uzmanı NATO’nun İkmal ve Bakım Teşkilâtı’na (Namsa) verilmesi teklifleri neden nazara alınmamakta?

Muhalefetin “vatan topraklarını 44 yıllığına satılması” ikazlarına neden kulak asılmakta? Niçin “yap-işlet-devret”te inad edilmekte; toprakların yarım asra yakın İsrail ve İngiliz şirketlerinin başını çektiği yabancılara peşkeş çekilmesinin önünü açan “tasarı” bir türlü düzeltilmemekte?

Erdoğan, itirazları yine “yabancı sermaye düşmanlığı” söylemiyle savuşturmaya çalışmakta. Oysa tepki “yabancılar”a değil, “ihâle şartnâmesi”ne. Altında petrol da olduğu belirtilen verimli bâkir toprakların 44 yıllığına ecnebi şirketlere kullandırılmasına...

Gerçekten AKP hükûmeti, böylesine tartışmalı ve mahkemeden döneceği daha baştan belli olan bir tasarıda neden diretiyor?

Üstelik Danıştay’ın daha önce 2005’te “hükûmet kararnâmesi”yle ihâleyi bir İsrail firmasına vermesi iptaline ilâveten Anayasa Mahkemesi’nin “iptal edeceği” söylenen yasayı niçin çıkarıyor? Erdoğan’ın tâlimatıyla parti grubu neden bu denli çırpınıyor? Yoksa birilerine “ne yapalım, elimizden geleni yaptık” mesajı mı yollanıyor?

Sahi hangi ülke sınır bölgesindeki stratejik toprakları başka ülkelerin, yabancı şirketlerin kullanımına verir? TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı’nın ifâdesiyle, tarıma açımasıyla yıllık 20 milyon doların üzerinde net kazanç sağlayacağı belirtilen bu toprakların peşinen ecnebi firmalara tahsisinin mantığı nedir? Sonra diğer sınırlarımızdaki mayınlar nasıl temizlenecek?

Millî Savunma Bakanı, “Mâliyetin ne olacağını bilmeyiz” ikrarında bulunuyor. Peki, bunun fiyatı çıkarılamaz mı? Namsa’nın “50 milyon dolar harcama” tesbiti doğruysa neden bu para verilmiyor da, ülke toprakları resmen ipotek altına sokuluyor?

Türkiye’de 40 bine yakın ziraat mühendisi işsiz. Büyük bir kısmı GAP kapsamına giren bu toprakların işletilmesi, niçin ziraat mühendisleri nezâretinde yöredeki topraksız köylülere değil de, ecnebi firmalara verilmeye çalışılmakta? Niçin kendi toprağında İsrailli İzak “patron”, Ahmet-Mehmet “ırgat” olsun? Bunun maslahatı nedir?

İKTİDAR “MAYIN TARLASI”NDA…

Doğrusu bütün bu sorular, kamuoyunda ister istemez, “mayınlı arazi için birilerine söz mü verildiği” istifhamına hak verdiriyor.

Başbakan, her fırsatta “vin-vin (kazan-kazan)” diyor. Türkiye’nin bundan “vin-vin”i nedir; neden halka açıklamıyor?

Belli ki Başbakan da, hükûmet ve grup sözcüleri de çıkmazda. Bunun hiçbir izâhını bulamıyorlar.

Bundandır ki Başbakan tecâhül-ü ârif yaparak, “Bu tür anlaşmaları devletlerin birbirlerine yapmamaları mümkün mü?” diye soruyor. Hükümetlerin İsrail’le benzer anlaşmalar içinde olduklarını misal veriyor. Ardından da “mayın ihâlesi”ni unutturmak için, “Etnik kültürleri kovduk, bu faşizan bir yaklaşımdı” deyip yeni “seçim tarihi”yle ilgili yeni tartışmaları başlatma taktiğine başvuruyor.

Erdoğan, milletvekillerine “İçimize mayın döşetmek istiyorlar” diye yakınıyor. AKP “mayın tasarı”sıyla girdiği “mayın tarlası”dan çıkmazsa, “kiralatma sistemi”ni düzeltmezse tıpkı “1 Mart tezkeresi” gibi elinde patlar…

Bizden söylemesi…

28.05.2009

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Olmamış gibi davranmak çare mi?


A+ | A-

Türkiye’nin dertleri hakikaten çoktur, ama bu sebeple ümitsizliğe kapılmaya gerek yok. Çünkü bu dertler çaresiz dertler değildir. Sıkıntılardan kurtulmamız için tek bir şeye ihtiyacımız var: Demokratik cesarete sahip; siyasetçi, aydın, gazeteci ve yöneticilere!

İlk defa olmamakla birlikte Türkiye’nin en büyük dertlerinden biri yine bir uzman tarafından dile getirilmiş. Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, “Türkiye’de bütün demokratik açılımlar bu maddelere gönderme yapılarak engelleniyor” diyerek bunları da şöyle sıralamış: “Başlangıç kısmında, ikinci maddesinde, dolaylı olarak 4. maddesinde, 42, 130 ve 175. maddelerinde açıkça ifade ediliyor. Bir de gençliği düzenleyen maddede yer alıyor bu resmî ideoloji.” (Taraf, 25 Mayıs 2009)

Bunun böyle olduğunu gösteren son hadise de yine İstanbul’da yaşandı. Çarşaflı bir hanım, bir vesile ile hakkını aramak için mahkemeye başvuruyor. Mahkemedeki—hem de bayan olan—hakim(e), “Böyle olmaz! Bütün çarşafını çıkaracaksın. Atatürk ilke ve kanunlarına göre seni böyle kabul edemem, yargılama başlayamaz” diyor. “İddiaya göre” diyelim; yanlıştaki ısrar bununla da kalmıyor ve hakime hanım bir adım daha atıp ‘final’ cümlesi olarak “Sizin Allah’ınız ve Allah’ınızın kanunları burada geçmez” dediği ‘iddia’ ediliyor.

Bu davranış, Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem’in “Bütün demokratik açılımlar Kemalizme gönderme yapılarak engelleniyor” şeklindeki tesbitini doğrulamış olmuyor mu? Peki yanlıştaki bu inaddan kim kaybediyor? Elbette Türkiye ve dolayısı ile hepimiz...

Çarşaflı bir hanımın, adliyede muhatap olduğu bu durum nasıl izah edilebilir? En başta “iddiaya göre” dedik, çünkü böyle bir davranışın hiç yaşanmamış olmasını arzu ederiz. İnşallah ortada bir ‘yanlış anlama’ var, ‘bir anlık fevri davranış’ sözkonusu. Aksi halde böyle bir davranış sergilendiği halde, Türkiye’yi “idare edenler”in susması, “hiçbir şey olmamış” gibi davranması nasıl izah edilecek?

Yeri geldiğinde “mahalle baskısı”ndan bahsedenler, bu baskıları görmeyecek mi? Aynı şekilde, milletin hak ve hukukunu korumak üzere bir araya gelen sivil toplum kuruluşları da bu hadise karşısında sessiz kalamaz, kalmamalı! Sadece ‘yazılı bir açıklama’ yapmakla da bu davranış, bu yanlış hareket unutulmaya mahkûm edilemez. Hukuk ve adalet çerçevesinde hep bu yanlışlara imkân vermemek için ne gerekiyorsa yapılmalıdır.

Türkiye’yi ‘idare edenler’ şunu bilsinler ki; insanları rencide eden böyle hareketler karşısında “görmedim, duymadım, bilmiyorum” tavrı onlara hiçbir şey kazandırmaz. Onlar görmediyse ve duymadıysa bile; millet bunları duydu, gördü, öğrendi. Millet bu vurdumduymazlığın hesabını, kurulacak ilk ‘sandık’ta helâl reyleriyle sorar.

Ecdadımız boşuna mı “Mahkeme ‘kadı’ya mülk değildir” demiş?

Dert belli, deva da belli. İş, Türkiye’yi ‘idare edenler’in cesur, kararlı ve istikrarlı olmasına bağlı. “Olmamış gibi davranma”nın çare olmadığını lütfen görelim...

28.05.2009

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

Mayın tuzağı


A+ | A-

28 Şubat’ın mayınlı alanlarına girmekten köşe bucak uzak durarak geçirdiği beş buçuk yılın ardından, 22 Temmuz sonrasında gündeme getirir gibi yaptığı yeni anayasa projesini hemen askıya alıp “üniversitelerde başörtüsü” bahsinde bile bile mayına basan ve bedelini, hakkında açılan kapatma dâvâsının getirdiği yeni sıkıntılarla millete ödeten AKP şimdi bir başka mayın çıkmazında bocalıyor.

Suriye sınırındaki arazinin mayınlardan temizlenmesi işi, tam bir kördüğüm haline geliyor.

Bu iş için dört yıl önce çıkarılan kararnameyle bir İsrail firmasına verilen ihalenin Danıştay’ca iptali üzerine, konunun Mecliste bir yasayla tanzimi zorunluluğunun ortaya çıkması, hadisenin fark edilip tartışmanın büyümesine sebep oldu.

(Bir yönüyle olay, yöntem olarak, vaktiyle Ecevit hükümetinin Meclisten geçiremediği irtica kanunlarını kanun hükmüyle kararname yoluyla yürürlüğe koyma girişimini hatırlatıyor. O deneme de Sezer’in vetosuna takılıp geri dönmüştü.)

Çıkarılmak istenen yasada, ihaleyi alacak firmanın, mayından arındıracağı bölgeyi tarım alanına çevirip 49 yıllığına işletmesi öngörülüyor.

Kanun metninde bu firmayla ilgili olarak yerli mi, yabancı mı, İsrailli mi olacağına dair bir ifade yok. Ama 2005’te yapılıp Danıştay tarafından iptal edilen ihalenin İsrailli bir firmaya verilmiş olması, kuşkuları yine aynı noktaya odaklıyor.

Partisinin Düzce kongresinde “Paranın dini, ırkı, milliyeti olmaz” sözünü tekrarlayan Başbakanın, “İsrail’e peşkeş” bahsinde, iddiaları cevaplarken teyid eden bir söylem kullanması ve “Yahudi sermayesi yatırım yaparsa orada İzak değil, Ahmet, Mehmet çalışacak” gibi sözler söylemesi, söz konusu şüpheleri daha da kuvvetlendirdi.

Böyle olunca, diğer hükümet üyelerinden sâdır olan “İhalenin İsrail’e verileceğini kim söylüyor?” gibi savunmaların pek kıymeti kalmıyor.

Nitekim kamuoyundaki algı, ihalenin yine bir İsrail firmasına verileceği yönünde oluştu bile.

Muhalefetin, “Böyle yapılarak Davos çıkışının İsrail cenahında yol açtığı tepkinin yatıştırılması ve bir anlamda özür mesajı verilmesi mi amaçlanıyor?” gibi söylemleri de bu algıyı pekiştiriyor.

Kamuoyunda bu yaklaşımın öne çıkması ise, AKP içerisinde giderek büyüyüp derinleşen bir sıkıntıya yol açıyor. Kapatma dâvâsıyla başlayan süreçte zaten huzursuz olan milletvekilleri, Erdoğan’ın ve parti yöneticilerinin bütün ikna çabalarına ve uyarılarına rağmen, kuşkuları atamadıkları sinyali veren bir görüntü sergiliyorlar.

Ve sonuç olarak, 1 Mart tezkeresinin reddinde yaşanan şokun, mayın ihalesi konusunda da tekrarlanması ihtimalinin arttığı ifade ediliyor.

Oluşan tablo, başı yeterince dertte olan iktidar partisinin, muhtemelen hiç hesaba katmadığı bu meselede de köşeye sıkıştığını gösteriyor.

Bir tarafta, Ottawa sözleşmesinin de gereği olarak mayınları en geç 2014’e kadar temizleme zorunluluğu; diğer tarafta bu iş için muhtemelen bazı adreslere önceden verilmiş sözler; diğer taraftan giderek tırmanan kamuoyu hassasiyeti.

Esasen, Ottawa sözleşmesi bir tarafa, şimdiye kadar binlerce can almış olan mayınların temizlenmesi, devletin herşeyden evvel kendi halkına karşı yerine getirmesi gereken bir sorumluluk.

Ama bu temizlik adı altında, arkasında başka kirli hesaplar da yattığı kuşkusu uyandıracak ve birşeyler kotarılmak istendiği izlenimi oluşturacak tarzda davranılması, işin rengini değiştiriyor.

Suriye sınırındaki mayınları İsrail firmasına temizleterek mi Türkiye-Suriye ilişkileri geliştirilecek ve İsrail-Suriye barışına katkı sağlanacak?

TSK, evvelce döşediği mayınları temizleme işinin niye altından kalkamıyor? Bunun üstesinden gelecek yerli firma yok mu? Daha önce, şimdi telâffuz edilen rakamlardan çok daha düşük fiyatla ihaleye talip olan Alman firması niye dışlandı?

Ve zihinleri kurcalayan daha birçok soru.

Hükümet bu sorulara tatminkâr cevaplar vermeden ısrarını sürdürürse kendisini zora sokar.

28.05.2009

E-Posta: [email protected]



Mikail YAPRAK

Yazayım mı, yazmayayım mı?


A+ | A-

Uzun zamandır düşünüyordum. Acaba yazsam mı, yazmasam mı? Ve nihayet şöyle bir girizgâhla yazıverdim gitti:

Nedir bendeki bu halet-i ruhîye, aziz ve sadık okurlar? Allah dert vermesin! Ben derdimi sizinle paylaşmayıp da kiminle paylaşayım? İşte derdimin bir tanesi şudur ki, gönderdiğim bir yazıyı tekraren tashihe tâbi tutup, güya bazı ufak tefek arızaları giderdikten sonra yeniden gönderiyorum. Bereket ki, bu yeniden göndermeler, üçüncü defayı aşmıyor ve o üçüncü gönderme de “son şekli” ünvanını alıyor. Buna rağmen, karşı taraftan da şamar gibi bir “gönderme“ alabiliyorum bazen.. ”Son şeklinin, son şeklinin en son şekli ne zaman gelecek?” diye..

***

Avrupa’dan yazan kadim dostum, bendeki bu hastalık derecesindeki titizliği bilip bilmeden, bir yazısını, “Şuna bir bakıver” diye uzatmaz mı? Ben de, “Tashihat serbest mi?” sorusuna, baş sallayan bir cevabın cesaretiyle, bir iki kelimeyi düzeltmeye yeltenme sadedinde, “tahrip”le başlayan iki cümleyi peş peşe getirerek, güya akıcılık kazandırmak istedim. Sonunda gazetede o “tahrip” kelimesinin biri “tarih” olarak çıkmaz mı? Alın işte benim yüzümden tarihî bir hata.. Ve “tamir” adına bilmeyerek yapılan bir tahribat..

***

İşte altı çizilecek bir cümle: Tamir adına tahribat.. Ve en çok sakınmamız gereken hususlardan bir tanesi. Büyüklerimiz buna “kaş yapayım derken, göz çıkarmak” demişler. Aslında niyet “yapmak” olsa bile bazen yıkıma yol açabiliyormuş. Demek ki sadece niyetle olmuyormuş. Dikkat lâzım, itina lâzım, muhakeme lâzım. Daha ötesi ilim lâzım, maharet lâzım. Halbuki tamir bizim biricik işimiz, asıl mesleğimiz. Külliyatta kaç yerde “Mesleğimiz tamirdir” geçer.

Uhuvvetin, tesanüdün ve ihlâsın bizim mesleğimizdeki yerini bilmeyenimiz yoktur. Buna âzamî dikkat edildiğini de kimse inkâr edemez. Bu husustaki hassasiyet ve dikkate rağmen, nazlanmalar olur, hatta kırılıp dökülmeler olur. Halbuki nesebî kardeşler bazen yumruk yumruğa girişirler de, babalarının huzuruna çıkınca, “Hiç babacığım biraz şakalaşmıştık işte” deyip sıyrılırlar. Yahu, bizdeki bu nasıl bir kardeşliktir ki, bazen bir (surat asmak demeyeyim de) candan tebessümsüzlük bile zarar verebiliyor. Büyük Üstadın bunu ne kadar veciz ifade ettiğini bilirsiniz:

“Saatimizin zembereğine ve gözümüzün hadekasına gelen bir saç, bir zerrecik dahi incitir.”

“Bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa, bir dağı setreder, göstermez.”

Bazen bu birinci cümledeki “incitmeme” emrine ne kadar dikkat edersen et, yine incitebiliyorsun. Zira ötekinin gözünün üstüne sinek kanadı düşmüştür. O kardeşin gözünün üstüne düşen kılı, hassas bir cımbızla almak yine sana düşüyor. Kılı alıyorsun, kardeş sana tebessüm ediyor, bir de candan kucaklıyor.

Ha bazen yanlış anlaşılmak da kaçınılmaz oluyor. Aslında sen iki kardeşin arasını bulmaya çalışıyorsun. Ama yanlış bir metodla, her birisini ayrı mekânlarda dinliyor, sonra birininkini ötekine aktarıyorsun. Yani farkında olmadan söz taşıyıcı oluyorsun. Sonunda biri tarafından, belki her ikisi tarafından yanlış anlaşılabiliyorsun. Yani “ne İsa’ya, ne Musa’ya” deyiminde olduğu gibi ortada kalıyorsun. En iyisi, (bağlar tamamen kopmamışsa) onları bir araya getirip, beraberce dinlemek..

***

Yüksek müsaadenizle aziz dostlar, bu mektubumda öyle belli bir mevzuun etrafında dönüp dolaşmayayım. Girizgâhda olduğu minval üzere devam edeyim. Hem ilhamımız da bu yönde seyrediyor, onu incitmeyeyim ki, uçup gitmesin. Zaten geçen hafta yazamayışımın mazereti de “ilhamsızlık” olmuştu. Yazıişlerimize, “İlham yok, mazur görünüz” diye yazmıştım. Nasıl olsa, yazma konusunda gazetemle olan mutabakatımın esasını, karşılıklı isteğe bağlılık teşkil ediyor.

– Yazıyorum.

– Sen bilirsin.

–Yazmıyorum.

–Eh vallahi sen bilirsin, ama..

İşte bu “ama” kelimesi bile bizi teşvike yetiyor. Zira bu “ama”nın arkasında gizli bir “Yazarsan iyi olur” vardır. Ama yetkili kadro bunu açıkça söylemeyi fazla buluyor. Zira Bediüzzaman’ın gazetesinde “minnetsizlik” vardır.

***

Geçen hafta yazamamanın akabinde, İstanbul’daki bahar toplantısına katıldım. Hakikaten de tam bir bahar toplantısı yani. Oylamaya yeşil kartlarla katılmak ne güzel. Doğrusu yeşil kartlar havadayken manzarayı karşıdan seyretmeyi istemiştim ki, sağ olsun muhabirimiz, toplantı haberini yeşil kartlar havadayken yakaladığı bir fotoğrafla beraber vermiş. Sakın sonbahar toplantımızın kartları da gazel renginde olmasın?

Sanmıyorum. Biz orada gazel okumuyoruz ki. Yine yeşil olur her halde.

***

Aslında İstanbul dönüşü, toplantı notlarını yazayım, istedim. Hatta kalemim yoktu, hostesten rica ettim. Uçakta iki saat kalem kâğıt elimde kaldı, bir damla ilham gelmedi. Uçak yolculuğundan sonra, iki saat trende de kalem kâğıt elimde kaldı. Bir cümle ilham gelmedi..

Ey toplantı sırasında görüştüğüm temsilcilerden beni yazıya teşvik edenler! Ey yıllar önce yazdığım “sigara” yazısını hâlâ cebinde taşıyıp, yeri geldikçe okuyan ve bununla sigarayı terk eden birinden söz eden Tire temsilcimiz Ersan Temiz Ağabey! Ey yazılarımı okuma lütfunda bulunduğunu söyleme nezaketinde bulunan, Nur dâvâsının “yılmaz” bekçisi Necati Ağabey! Ey her vesileyle bizi yazıya teşvik eden yazarlıkta ustalarım!

Ve ey değerli okurlar!

Toplam dört saatlik uçak ve tren yolculuğunda bir yazıyı çıkaramayan bu “ilhamsız” kardeşinizden hâlâ yazı bekliyor musunuz?

28.05.2009

E-Posta: [email protected]



Umut YAVUZ

AB, Mavi Kart ile beyin göçünü hızlandıracak


A+ | A-

Türkiye’deki kalifiye işçilerin Avrupa Birliği’nde serbest dolaşım ile herhangi bir Avrupa ülkesinde çalışabilme hayalleri devam ederken ve Türkiye’nin üyelik tarihi oldukça ileri bir zamana itelenmişken AB’den gelen yeni bir haber herkesi heyecanlandırdı. Eğer yürürlüğe girerse bu yeni uygulama ile Türkiye ne yazık ki bir miktar daha kalifiye işçiyi beyin göçü yoluyla kaybedebilir.

Evet, Avrupa Birliği, tıpkı Amerika Birleşik Devletleri’nin uyguladığı Green Card (Yeşil Kart) uygulamasına benzer bir uygulamayı başlatmaya hazırlanıyor. AB’nin Mavi Kart uygulamasından bahsediyoruz.

Nitelikli işgücünü çekmek isteyen Avrupa Birliği, “mavi kart” uygulamasını geçtiğimiz gün kabul etti. Bu da demek oluyor ki üniversite mezunları ve meslek sahipleri için yeni fırsatlar doğuyor. Brüksel’de yapılan Konsey toplantısında kabul edilen Mavi Kart uygulaması üçüncü ülkelerdeki nitelikli işgücünü Avrupa ülkelerine çekmeyi amaçlıyor. Yeni uygulamayla üniversite mezunları ve meslek sahipleri, ihtiyaç duyulan alanlarda, daha uygun şartlarda göçmen olarak kabul edilecek. Mavi kart sahiplerine, özel nitelikli oturma müsaadesi ve çalışma izni verilecek.

Mavi kartın en önemli şartlarından biri başvuru sahibinin AB üyesi ülkelerinden birinde bir iş sözleşmesi imzalaması. Bu sözleşmede gösterilen aylık gelirin, o ülkedeki ortalama maaşların 1,5 kat üstünde olması da gerekiyor. İstisnaî durumda bu oranın 1,2 katla sınırlandırılabileceği de karara bağlandı. Üye ülkeler, gerekli gördükleri takdirde ek bazı şartlar da getirebilecek.

AB mavi kart sahipleri, işgücü piyasasına girme, aile birleşimi ve Avrupa çapında serbest dolaşım ve çalışma konularında kolaylıklara sahip olacak.

Uygulama ile AB üyesi ülkeler, göçmenlerin kabul edilmesi ve hakları konusunda ortak standartlar belirleyecek. Mavi kartın süresi 1 ile 4 yıl arasında değişecek, ancak süre bitiminde yenilenebilecek. Bu kart bir nev'î serbest dolaşım hakkını da kazandırıyor. Evet, Mavi Kart sahibi, bir AB üyesi ülkede 18 ay yasal olarak kalmasının ardından, bir başka üye ülkeye serbestçe geçebilecek ve burada çalışabilecek. Mavi kart sahibi göçmenler, bulundukları ülkede çalışma şartları, ücret, örgütlenme özgürlüğü, eğitim, mülk satın alma gibi konularda, ülke vatandaşları ile aynı haklara sahip olacaklar.

AB üyesi ülkelerin, mavi kart uygulamasını hayata geçirmek için gerekli düzenlemeleri 2 sene içerisinde tamamlamaları gerekiyor. Yani ortalama iki sene sonra bu uygulama bütün Avrupa’da işlerlik kazanacak.

ABD’de nitelikli işgücünün yüzde 3,2’sini, Kanada’da yüzde 7,3’ünü ve Avustralya’da yüzde 9,9’unu, üçüncü ülkelerden gelen göçmenler oluşturuyor. Avrupa’da ise bu oran şimdilik yalnızca yüzde 1,7. İşte bu uygulama ile göçmenlerden oluşan nitelikli iş gücü oranı arttırılmak isteniyor.

AB ülkelerinin kabul ettikleri yeni uygulama, kaçak işçilikle mücadelede de çok sert tedbirler öngörüyor. Buna göre kaçak işçi çalıştıran işverenler, ağır para cezalarının yanı sıra, hapis cezaları ile karşı karşıya kalacak. Halen Avrupa genelinde, özellikle inşaat; tarım ve otelcilik alanında 4 milyondan fazla kaçak işçi çalıştırıldığı tahmin ediliyor.

Evet ne yazık ki kalifiye çalışanlara hiç değer verilmeyen ve maaş oranları ve sosyal hakları dünya standartlarının çok altında olan ülkemizde, özellikle fikir işçileri ve kalifiye çalışanların gözü her zaman dışarıdadır. Türkiye bilgi çağının şartlarına zihniyet bakımından yeterince ayak uyduramadığı için de, beyin gücünü daha uzunca bir süre kaybetmeye mahkûm görünüyor. ABD, Kanada ve AB ülkeleri de kalifiye iş gücünü çekebilmek adına bu tür uygulamalara yer veriyor. Mavi Kart uygulaması ile ülkemizin çok kan kaybedeceği ortada.

28.05.2009

E-Posta: [email protected]



Abdil YILDIRIM

Selâm kapısı


A+ | A-

nsanlar arasında diyalog ve muhabbete açılan en güzel ve en geniş kapı, selâm kapısıdır. Hiç tanımadığımız bir insanla karşı karşıya gelmek veya bir arada bulunmak durumu hâsıl olduğunda, ilk yaptığımız iş, onunla göz teması sağlamaktır. Diyalog yolunu açan ilk kapı, göz kapısıdır. Ondan sonra sıra söz kapısına gelir. İlk kelâm, bir selâmla başlar. Fakat selâm yerine bazen çeşitli kelimeler kullanılmakta, çeşitli dileklerde bulunulmaktadır. Birisine iyi günler dilemek, gününün aydın olmasını istemek de güzel bir şeydir ama, bunlar birer dilek ve temenniden ibarettir. Halbu ki aslolan, “Selâmün aleyküm” diyerek, insanları Allah’ın selâmı ile selâmlamaktır. Çünkü bu selâm şekli, en belirgin İslâm şeâirlerinden birisi olduğu gibi, aynı zamanda insanların birbirine duâ etmesidir. “Allah sana selâmet versin” demektir. Aynı zamanda, her türlü mahcubiyet ve mağduriyetten uzak olarak, uzun bir ömür dilemek anlamında bir duâdır.

Selâmı vermek sünnet, almak ise farzdır. Sünnet olduğu çeşitli hadis-i şeriflerde ifade edilmektedir. Peygamberimiz (asm) bir hadis-i şerifinde: “Sizden biriniz meclise geldiği zaman selâm verdiği gibi, ayrılırken de selâm versin. Çünkü birinci selâm sonrakinden daha faziletli değildir” buyurur. (Tirmizî, es-Sünen).

Selâmı almanın farz olduğu ise, şu âyet-i kerime ile sabittir: “Bir selâmla selâmlandığınız vakit, siz ondan daha güzeli ile selâmı alın, yahut aynıyla karşılayın. Şüphesiz ki Allah, her şeyin hakkını gerektiği gibi arayandır.” (Nisa: 86)

Selâm kapısı, mü’minin gönlüne açılan en güzel ve en geniş kapıdır. İnsanlar arasında medenî diyaloğun en önemli kapısının selâmlaşma olduğunu kabul edenler, nedense bu kapıyı pek kullanmak istemiyorlar. Yani “Selâmün aleyküm” kapısından gocunanlar var. Bunun yerine “günaydın, tünaydın, bonjur” gibi kelimelerle selâmlaştıklarını zannediyorlar. Bazen de sadece “selâm” diyerek geçiştiriyorlar.

Selâmlaşma, kısaca “Selâmün aleyküm” diyerek, karşınızdaki insanın üzerine Allah’ın selâmetini dileyerek ona duâ etmektir. Ama nedense böyle Allah kelâmı ile selâm verme alışkanlığını ortadan kaldırmak isteyenler, “iyi günler” diye bir temenniyi selâm yerine ikame etmeye çalışıyorlar. “Selâmün aleyküm” ifadesi İslâmî motifler taşıdığından, kullanılması sakıncalı görülüyor. Özellikle resmî dairelerde bu şekilde selâm vermeye kalktığınız zaman, yadırganıyorsunuz. Hatta bazı ekâbir takımına “Selâmün aleyküm” diye selâm verdiğinizde “Burası cami değil kardeşim” diye azar işittiğiniz bile oluyor. Onun için resmî makamlarda Allah’ın selâmı ile selâmlaşmak nerdeyse yasak hâle gelmiş bulunuyor.

Ben bir resmî dairede görev yapıyorum. Gerek telefonla, gerek yüz yüze olmak üzere hergün yüzlerce insanla muhatap oluyorum. İnsanlar söze başlarken genellikle “İyi günler beyefendi” diye selâm veriyorlar. Bazıları da önce “Selâmün aleyküm” dedikten sonra, “Şey iyi günler efendim” diye sanki bir kusur işlemiş gibi mahcubiyet duyuyor. Ben de onlara “Ve aleyküm selâm, buyrun efendim” deyince, şaşırıyorlar. Sonra da yüzlerinde gülümseme ve bakışlarında tatlı bir samimiyet beliriyor. Ondan sonra size daha sıcak ve samimî bir gözle bakıyorlar.

Selâm, Müslümanlar arasında irtibat ve muhabbete vesile olan ortak bir dildir. Dünyanın neresinde olursa olsun, rengi, dili, ırkı ne olursa olsun, bir Müslümana selâm verdiğiniz zaman hemen anlar ve aynı şekilde mukabele eder. Aynı Allah’a kul olmanın, aynı Peygambere ümmet olmanın ortak paydası ortaya çıkar. Allahüekber, Bismillahirrahmanirrahim, İnşaallah, Maşaallah, Selâmün aleyküm gibi kelimeler, bütün Müslümanların ortak dilidir.

Obama başkan seçildiğinde Kenya’ya akın eden gazeteciler, Obama’nın babaannesi ile görüşmeye çalışıyorlar. Büyük güçlüklerle kısa bir süre görüşen gazeteci grubu oradan ayrılırken, bir Türk gazetecinin ağzından “İnşaallah” kelimesi çıkıyor. Yaşlı babaanne “İnşaallah” kelimesini duyunca, “Dur bakalım, sen ne dedin, yoksa Müslüman mısın?” diyor. Gazeteci de Türk ve Müslüman olduğunu söyleyince, onu yanına çağırıyor, bir süre sohbet ediyor. Aralarında sıcak bir dostluk bağı meydana geliyor. 86 yaşındaki ihtiyar bir Kenyalı kadın ile, bir Müslüman gazeteci arasında sadece bir “İnşaallah” kelimesi ile bir muhabbet köprüsü kurulmuş oluyor.

Selâm, insanlar arasındaki iletişimin elektrik kablosu gibidir. Bu kabloyu kestikten sonra iletişim de kopar ve insanlar birbirlerini anlamaz hâle gelirler. Kablo yerine çamaşır ipi kullanılırsa, iletkenlik sağlanamayacağı gibi, selâm yerine başka kelimeler kullanmak da mü’minlerin kalp ve gönülleri arasında iletişimi sağlamaz. Günaydın, tünaydın, iyi akşamlar, iyi sabahlar gibi ifadeler, hiçbir zaman selâm yerine geçmez. Çünkü selâm, bir İslâm şeâiridir. Yani söylendiği zaman İslâmı hatırlatan, Müslümanlar arasında ortak dil ve ortak ses olarak kulaklara ulaşan bir kelâmdır.

Ebû Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Resûlullah (asm) şöyle buyurdu: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizler iman etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!” (Müslim, İman: 93-94)

Tanıdık olsun, yabancı olsun, karşılaştığımız bir insana veya bir topluluğa selâm verelim, verilen bir selâmı da en güzel şekilde alıp mukabele edelim. İnsanların arasına girerken, selâm kapısından girelim, selâm kapısından çıkalım. Bu kapıdan girildikten sonra, dostluk, muhabbet, kardeşlik gibi kapılar kendiliğinden açılır. Böylece insanlar arasında huzur ve güven hâkim olur.

Ben de bu yazıma “Selâmün aleyküm” diyerek son verirken, aramızda selâmın yayılmasını, muhabbetin kuvvet bulmasını diliyorum.

28.05.2009

E-Posta: [email protected]



Raşit YÜCEL

Barla'da bahar


A+ | A-

Barla’yı görmeyene, Barla’yı bilmeyene hak vermek lâzım.

Barla’yı Barla yapan, asrın sesi ve sözüdür.

Geçtiğimiz yıl Hakkın rahmetine kavuşan merhum Hilmi Doğan Ağabeyim, Barla’yı en güzel tasvir eden şiirini yazmıştı.

Bu şiir yıllarca söylendi, dillendirildi.

Defalarca Barla yazısı kaleme aldım. Ama onu yeterince tasvir ettiğimi söyleyemem.

Geçtiğimiz gün, yine Barla yollarında idik.

Bir grup kardeşimizle sabahın seherinde Çam Dağının zirvesine ulaştık.

“Tepelice çama çıktım,

Gelincik dağına baktım,

Mümkün olsa kalacaktım,

Bir ömür boyu Barla’da”

Tarif edilemeyecek duyguların zirveye çıktığı anlar olur. İstiklâl Marşı şairimiz, bu hâli ne güzel dile getirir:

“Ağlarım, ağlatamam,

Hissederim söyleyemem,

Dili yok kalbimin,

Ondan ne kadar bîzarım”

Risâle-i Nur’u kendi dünyasında yaşamayan, bu mânâyı anlayamaz.

Kilometrelerce uzakta olan bu beldenin yorucu yolculuğu insana ağır gelmez.

Barla’nın misafirleri gittikçe çoğalıyor.

Kafileler halinde gelen misafirler bu beldeyi bayram yerine çeviriyorlar.

Bu beldeye mutlaka rehber eşliğinde gelinmesi gerekir. Mekânlar ve burada yaşanan olaylar, hatıralar anlatılarak daha verimli bir ziyaret yapabilirsiniz.

Bir Abdulkadir-i Geylani, bir Muhiddin-i Arabi, bir Mevlânâ Celâleddin-i Rumî Hazretleri ve birçok maneviyât ehli, yıllar ve asırlar sonra gerçek mâhiyetleriyle anlaşılabilmişlerdir. Bazı Barlalılar da, “Üzerimize bir güneş doğduğunu ancak yıllar sonra anlayabildik” demişlerdi.

“Cennetâsâ bir baharı” yaşıyor Barla.

Yetkililer şimdiden tedbir almalılar.

Ülke dışından dahi bu mekânın ziyaretçileri var.

Özellikle Barla Belediyesinin birtakım sosyal ihtiyaçları karşılamak için yapması gereken âcil çalışmalar var. Meselâ, Bediüzzaman’ın evine yakın bölgede abdest alınacak mekânlar düzenli hâle getirilmelidir.

Her şeye rağmen yolculuğumuz mükemmeldi. Kaptanlarımız, Satılmış, Mustafa ve Hüseyin Beylerin yakın ilgileri mükemmeldi. Konyalılara, Aksaraylılara, Nevşehirlilere minnettarlıklarımızı sunuyoruz.

Çorum’a ulaştığımızda vakit hayli geçmişti.

28.05.2009

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Yedi derece çirkin bir günah: Yalan söylemek


A+ | A-

AMehmet Bey: “İşârâtü’l-İcâz’da 87 ve 93. sayfalarda geçen yalan ve sıdk ne demektir?”

Kur’ân yalan söylemeyi haram kılmıştır. Sıdk, yani doğruluk ise Kur’ân’ın, Allah’a imandan sonra birinci derecede emri olan bir davranıştır. Yalan söylemek büyük günah olduğu gibi, bilhassa din hususunda yalan söylemek, inanmadığı halde inandığını söylemek günahı katmerleştirir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Allah’ı ve mü’minleri güyâ aldatmaktadırlar. Halbuki onlar yalnız kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar. Onların kalplerinde nifak hastalığı vardır. Âyetler peş peşe inip İslâm inkişaf ettiği halde inanmadıklarından, Allah da onların hastalıklarını arttırmıştır. Âyetlerimizi yalanlayıp durmaları yüzünden onlara pek acı bir azap vardır.”1

Bu âyetlerin tefsirinde Üstad Hazretleri, Kur’ân’ın yedi derecede yalan söylemeyi ve nifakı gayet çirkin gösterdiğini kaydeder. Bu dereceler şunlardır:

1- Allah’ı kandırmak gibi imkânsız bir şey yapmak istediklerinden dinde yalan söylemeleri ahmaklıktır.

2- Yalanda menfaatleri bulunduğunu zannettikleri için sefihtirler, akılsızdırlar.

3- Yararı zarardan ayırt edemedikleri için câhildirler.

4- Tıynetleri pis, sıhhatlerinin mâdeni hasta, hayat kaynakları ölmüş olduğundan rezildirler.

5- Şifâ talep ettikleri halde hastalıklarını arttırdıkları için zillet içindedirler.

6- Elemden ve acıdan başka bir şey vermeyen acıklı bir azaba müstehaktırlar.

7- İnsanlarca alâmetlerin en çirkini olan yalancıdırlar.2

Yalan söylemek hangi hal ve şart olursa olsun câiz değildir. Şeriatın izin verdiği kısım doğrudan yalan söylemek değil; “kinaye” suretiyle kapalı ve yoruma açık konuşmaktan ibarettir.

Öyleyse yol ikidir: Ya susmaktır, ya da doğruluktur. Yalan söylemek İslâmiyet’in tercihi değildir. İslâmiyet’in esası doğruluktur. İmanın en özel niteliği doğruluktur. Bütün kemâlât kapılarını açacak olan da doğruluktur.3 Allah doğruların yardımcısıdır.

***

Hatice Hanım: “Tedavi sebebi ile tutulamayıp fidyesi verilen oruçların tedavi bittikten sonra kaza edilmesi gerekir mi? Gerekirse fidyenin hükmü ne olur?”

Tedavi sebebi ile tutulamayıp fidyesi verilen oruçlar, tedavi bitip sıhhate kavuşunca yeniden kazaen tutulur. Fidye, hasta sıhhate kavuşmaması durumunda farz olarak orucu karşılar. Fakat bu farz, hasta sıhhate kavuşunca orucu kaza etme yükümlülüğünden kurtarmaz.

Çünkü oruç bedenî bir ibadettir. Bizzat tutulması esastır. Sıhhat söz konusu olunca da, oruç günlerinde beliren engel kalkmış olmaktadır. Bu durumda yeniden ve bizzat orucu tutmak gerekmektedir.

Verilmiş olan fidye zayi olmaz şüphesiz. Malı farz olarak vermek gibi bir sevabı kazanmak ancak şükrü gerektirir.

***

Turan Bey: “Nafile oruç için sabah kalktığımızda hiçbir şey yememişsek niyet edebilir miyiz? Bunun bir süresi var mı?”

Nafile oruç için sabah kalktığımızda eğer oruç bozucu bir davranışımız olmamış ve hiçbir şey yememişsek niyet edebiliriz. Kaba kuşluğa kadar bu şekilde (oruç bozucu bir davranışta bulunmamak şartıyla) niyet edilebilir. Allah kabul etsin. Âmin.

Dipnotlar:

1. Bakara Sûresi, 2/9, 10.

2. İşârâtü’l-İ’câz, s. 87.

3. İşârâtü’l-İ’câz, s. 93.

28.05.2009

E-Posta: [email protected]



M. Latif SALİHOĞLU

Tarihe gömülen Bizans (2)


A+ | A-

Tarih boyunca değişik hanedanlar tarafından idare edilmiş olan Bizans İmparatorluğu, 1261'den itibaren Paleologlar'ın eline geçti.

İstanbul, 1204'te Latinler tarafından işgal edilince İznik'e kaçan burada geçici bir devlet kuran Paleologlar, İmparator VIII. Mikhail Palaiologos liderliğinde teşkil edilen büyük bir orduyla gelip eski başkentlerini geri aldılar.

Bizans hükümetleri, bu tarihten sonra Anadolu'dan ziyade Avrupa'ya yöneldiler. Kaybettikleri eski topraklarını geri almaya başladılar. Bu sebeple, küçüklü–büyüklü Haçlı kuvvetleriyle çarpışmak zorunda kaldılar. Genelde de başarılı oldular ve Bizans'ı yeniden canlandırma noktasına getirdiler.

Anadolu tarafında ise, Bizans devletinin günden güne gerilediği görülmekte. Önce Selçuklular, ardından da Osmanlılar karşısında sürekli mevzi kaybeden Bizans, zaman içinde Rumeli topraklarının da Osmanlı'nın eline geçmesiyle, bir nevî çember içine alınmış oldu.

1400'lü yılların başlarına gelindiğinde, Bizans'ın elinde İstanbul'un Avrupa yakasından ve irili–ufaklı birkaç adadan başka toprağı ve hakimiyet sahası kalmamıştı.

Bizans'ı çepeçevre kuşatan Osmanlı hakimiyeti, Avrupa'daki Haçlı dünyasını endişelendirmiş ve onları bu kez Bizans'ı kurtarmak, hiç olmazsa Müslümanların eline geçmemesi için harekete geçirmişti.

1453'teki fetihten evvel, Osmanlı ve Haçlı orduları arasında tehlikeli temaslar yaşandı. Karşılıklı bazı manevralar yaşandı. Ancak, yine de büyük kayıplara sebebiyet verecek sıcak çatışmalara girilmedi.

Haçlı kuvvetlerinin ağırlığını, ciddiyet ve hassasiyetini bu sûretle tartma şansını yakalayan Sultan II. Mehmed, nihaî fethe doğru giden faaliyetlere hız verdi. Kuşatma ve fetih stratejisini ona göre belirleyip planladı. Bazı hususları sır gibi saklamakla birlikte, harp divanındaki müzakereleri de hiç ihmal etmedi. Hemen her safhadaki gelişmeleri yakın kurmaylarıyla paylaşarak fetih harekâtını sevk ve idare etti.

Bütün bu hazırlıklara ve akıllara durgunluk veren teknik, taktik ve stratejik çalışmalara rağmen, müstahkem surlar ve derin su kanallarıyla korunan İstanbul'un fethi kolay bir iş değildi.

Ancak, Sultan Fatih de zor olana hayatını adadı ve bu sâyede Hz. Peygamber'in (asm) müjdesini tahakkuk ettirmeye muvaffak oldu. Bu bahsi, söz konusu sahih rivâyetin meâliyle bitirelim: "Konstantiniyye (İstanbul) elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir."

Tarihin yorumu

Malta sürgünleri

İstanbul'da tutuklu bulunan İttihat–Terakki mensubu yaklaşık 70 kişilik bir grup, Malta adasına gönderildi. (28 Mayıs 1919)

İtalya'nın güneyinde yer alan ve bugün küçük bir ada ülkesi olan Malta, o tarihlerde bir İngiliz sömürgesi durumundaydı.

İngilizler, İstanbul'u işgal ettikten sonra, kendilerine muhalif gördükleri mevki ve kabiliyet sahibi hemen herkesi fişleyerek takibe aldılar. Bir kısmını da hükümetin marifetiyle tutuklama cihetine gittiler.

Tutuklananların çoğunluğunu İngiliz muhalifi ve "savaş suçlusu" olarak addedilen eski İttihatçılar teşkil ediyordu.

Ancak, en az İttihatçıların toplamı kadar başka fikirden kimseler de vardı, tutuklananlar arasında.

Böylelikle, Malta sürgünlerinin sayısı çoğaldı ve yekûnu 150'ye vasıl oldu.

1919'un 28 Mayıs'ında başlayan tutuklama ve sürgünler, 1920'nin Kasım ayı sonlarına kadar devam etti. Sürgünlerin serbest bırakılmasına ise, ancak 23 Ekim 1921'de başlanabildi.

Aslında, Malta sürgünlerini bu tarihte serbest bırakmaya da İngilizlerin niyeti yoktu. Ancak, Anadolu'yu işgal etmekle meşgul bazı askerlerinin de Millî Kuvvetler tarafından esir edilmesi, İngilizleri hiç istemedikleri bir noktaya sürüklemiş oldu.

Ankara hükümetiyle bir anlaşma/uzlaşma eğilimine giren İngiltere, 23 Ekim 1921 tarihi itibariyle elindeki sürgünleri Anadolu'daki esirlerle takas etmeye razı oldu. Takas işlemi, aylarca devam etti.

Malta'ya sürgün edilen meşhûr İttihatçılardan bazılarının ismi şöyle:

* Ali Fethi Okyar (Mebus, Eski Dahiliye Nazırı; M. Kemal'in en yakın adamlarından.)

* İsmail Canbulat (Eski Dahiliye Nazırı; 1926'da İzmir Sûikasti bahanesiyle yargılanarak idam edildi. )

* M. Şükrü Bleda (Burdur mebusu, İttihat–Terakki Genel Sekreteri)

* Şükrü Kaya (Mülkiye Müfettişi; Cumhuriyet döneminde İçişleri Bakanı.)

* Said Halim Paşa (Eski Sadrâzam; Türkiye'ye dönmeyenlerden.)

* Ziya Gökalp (Ergani mebusu, üniversite hocası; M. Kemal'in "fikrimin atası" dediği Kürt asıllı Türkçü.)

* Kara Vasıf (M. Kemal'in has adamı; sonradan Tevhid–i Tedrisatçı bakan.)

* * *

Maltaya sürgün edilen meşhûr olmuş diğer bazı isimler ise şunlar:

* Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi (Şeyhülislâm; eski başbakanlardan Suat Hayri Ürgüplü'nün babası.)

* Ahmet Ağaoğlu (Afyonkarahisar mebusu, Darülfünûn hocası, yazar.)

* Rauf Orbay (Eski Bahriye Nazırı, Sivas mebusu; bilâhare Başbakan ve TCF'nin kurucularından.)

* Cevat Çobanlı (Komutan; Çanakkale ve İstiklâl Harbi kahramanlarından.)

* Süleyman Nazif (Eski Musul ve Bağdat valisi, şair–yazar; 16 Mart 1920'deki kanlı işgal sebebiyle kaleme alınan "Kara bir gün" başlıklı makalenin yazarı.)

28.05.2009

E-Posta: [email protected]



Şaban DÖĞEN

Bir kutup gibi olmak


A+ | A-

Siz hiç zulme, haksızlığa maruz kaldınız mı?

Kaldıysanız hakkınızı aramışsınızdır. Aradığınız halde suçsuzluğunuzu kabul ettiremeyip zulümlere maruz kaldığınız oldu mu? Olsaydınız, neler düşünür, neler yapardınız?

Zemherinin en şiddetli günlerinde Bediüzzaman Said Nursî’yi tevkif edip büyük, gâyet soğuk, sobasız bir koğuşta hapsetmişlerdi.

Bütün işi Kur’ân ve iman hakikatlerini açıklamak, muhtaç gönüllerin imanlarını kurtarmak, insanları çeşitli kötülüklerden uzaklaştırarak topluma kazandırmaktı. Bu suç görülmüştü o günlerde. Fakat o güzel görüp güzel düşündüğü için musîbette nimeti, zahmette rahmeti görmüş, olayın rahmet ve hikmet yönlerini bulmaya çalışmış, sabretmişti. Hapishanede inâyet-i İlâhiye ile bir hakîkat inkişaf ederek, Nurların hapishane içi ve dışında intişar ve fütûhâtından dolayı binlerce şükretmiş ve rûhuna, “Sen onların zulmü yüzünden hem sevap, hem fâni saatlerini bâkîleştirmeyi, hem mânevî lezzetleri, hem vazife-i ilmiye ve dîniyeyi ihlâs ile yapmasını kazanıyorsun” diye ihtar edilmesi üzerine, bütün kuvvetiyle “Elhamdülillâh” diye duâ etmişti.1

Böyle bir anlayış tahkikî imanın armağanıydı. İnsan imanı ölçüsünde musîbetlere göğüs gerip arkasındaki rahmet tecellilerini görüp sabredebiliyordu. Bediüzzaman da bıkmadan usanmadan “Hapishane bir medres-i Yusufiyedir” deyip ruhen susamış gönüllere hakikatleri anlatmış; insanların kurtuluşlarına, düzelmelerine vesile olmuştu.

Ondan ders alan, ona talebe olanlar da onun ders ve telkinleriyle büyük bir destek ve şevk buluyor, gerek hapishanede ve gerekse dışarda mü’minlere büyük bir moral gücü oluyorlardı. Bu önemli hakikate bir makalesinde Bediüzzaman şöyle dikkat çekmişti: “Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan îtikâdın istinat kal’aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü’min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir îmân-ı tahkîkî lâzımdır ki dayanabilsin. Risâle-i Nur bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzûmlu nâzik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakâik-ı Kur’âniye ve îmâniyenin [Kur’ân ve iman hakikatlerinin] en derin ve en gizlilerini, gâyet kuvvetli bürhanlar ile ispat ederek; o îmân-ı tahkîkiyi taşıyan hâlis ve sâdık şâkirtleri dahi, bulundukları kasaba ve karye ve şehirlerde, hizmet-i îmâniye îtibariyle âdetâ birer gizli kutub gibi, mü’minlerin mânevî birer nokta-i istinâdı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i mâneviye-i îtikadları cesur birer zâbit gibi, kuvvet-i mâneviyeyi ehl-i îmânın kalblerine verip, mü’minlere mânen mukavemet ve cesâret veriyorlar.”2

Buna ihtiyaç da vardı. Bunu da başka bir mektubunda şöyle anlatıyordu Bediüzzaman: “Sizin tesanüdünüze benim ziyade ehemmiyet verdiğimin sebebi, yalnız bize ve Risâle-i Nur’a menfaati için değil, belki tahkikî imanın dairesinde olmayan ve nokta-i istinada ve sarsılmayan bir cemaatin kat'î buldukları bir hakikate dayanmaya pekçok muhtaç bulunan avâm-ı ehl-i iman için dalâlet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir merci, bir mürşid, bir hüccet olmak cihetiyle, sizin kuvvetli tesanüdünüzü gören kanaat eder ki, bir hakikat var, hiçbir şeye feda edilmez, ehl-i dalâlete başını eğmez, mağlûp olmaz diye kuvve-i mâneviyesi ve imanı kuvvet bulur, ehl-i dünyaya ve sefahete iltihaktan kurtulur.”3

Onlar hapishane de olsalar zahmetteki rahmeti, musîbetteki hikmeti görme sırrıyla moral ve şevk vermeye devam ediyorlardı.

Dipnotlar:

1. Mektubat, s. 450.

2. A.g.e..

3. Şuâlar, s. 284.

28.05.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl
Reklam Linkleri: Risale Yorum- Risale Çocuk- Yemek Tarifleri - Euro Nur - Fıkıh İnfo- Satılık Tekne- Cevşen - Yeni Asya Barla - Makdis