17 Haziran 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Faruk ÇAKIR

Gerçektir, değildir, gerçektir, değildir...


A+ | A-

Taraf gazetesinde Cuma günü yayınlanan ‘belge’ ile ilgili tartışmalar haklı olarak sürüp gidiyor. Belgede öyle iddialar sıralanmış ki, bu ‘belge’yi hiç kimsenin savunması, sahip çıkması ve ‘uygun kılıf’ bulabilmesi mümkün değil.

‘Belge’nin kamuoyu ile paylaşılmasının üzerinden günler geçtikten sonra Pazartesi günü arka arkaya açıklamalar yapıldı. İlk açıklama Genelkurmay Askerî Savcılığından geldi. Kamuoyunu tatmin etmeyen bu açıklama sonrasında bir açıklama da Genelkurmay tarafından yapıldı. Bunlar da yetmemiş olacak ki, bazı gazetelere ‘özel’ açıklamalar da yapıldı. Dünkü Hürriyet’te yer alan açıklama da bunlardan biri. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, gazetenin Genel Yayın Müdürü’ne telefonla yaptığı açıklamada, özetle “Belge sahte ya da gerçek fark etmez; gerekeni yapacaklarını” söylemiş. (Hürriyet, 16 Haziran 2009)

Elbette gerekenin yapılması lâzım. Fakat bu sözlerin şüpheyle karşılandığı da gözden kaçmamalı. Elbette bunun da sebebi var: Şimdiye kadar yapılan benzer ‘çalışmalar’ın cezalandırıldığı pek görülmedi. Geçmişte ‘darbe’ yapanlar ve yapmak için çalışanlar hak ettikleri ‘ceza’yı görmediği için benzer çalışma yapanlar hep oldu. Çok eskiye gitmesek bile, 28 Şubat sürecinde yapılanlar unutulabilir mi? 28 Şubat sürecinde tankları yürütenler, her gün birbirinden daha ‘fecî’ açıklamalar yapanlar gerektiği gibi cezalandırıldı mı? Ekseriyetle ‘yapanın yanında kâr’ kaldığı için benzer ‘belge’ ve ‘andıç’lar hazırlanabiliyor.

Yapılan açıklamaların kamuoyunu tatmin etmemesi, açıklama yapanları derin düşüncelere sevk etmelidir. Çünkü geçmiş yıllarda benzer hadiseler sonrası yapılan açıklamaların sadece ‘açıklama’ olarak kaldığı maalesef görülmüştür. Bu bakımdan, kamuoyunun açıklamalara ihtiyatla yaklaşması tabiîdir.

Eğer “Yeni bir dönem başladı, artık böyle açıklamaları yapanlara imkân ve fırsat verilmeyecek, en ağır şekilde cezalandırılacak” deniliyorsa bunun da fiilen gösterilmesi lâzım.

Şimdiye kadar yapılan benzer ‘andıç’lara destek verip de ilk defa bu ‘andıç’ karşısında “Ne oluyoruz?” diye soran “bir kısım medya”daki uyanış ise hayra alâmet sayılmalıdır. “Büyük gazete”de yayınlanan ‘başyazı’lar, şimdiye kadar rastlamadığımız türden yazılardı. Zaten bu yazılar da ‘andıç hazırladığı iddiâ edilen’lerde ciddî rahatsızlıklara sebep olmuş olacak ki gazetenin Genel Yayın Yönetmenine ‘haber’ bile gönderilmiş. (Bkz. Ertuğrul Özkök’ün yazısı, 16 Haziran 2009)

‘Belge’ ya da ‘andıç’ın var olup olmadığını tesbit için her halde ‘papatya falı’na bakılacak değil. Hadisenin hukukî boyutu devam ettiğine göre gerçekler er ya da geç ortaya çıkar. Geçmiş yıllarda onlarca, belki de yüzlerce benzer ‘belge’ler hazırlanmış olması, yeni bir belgenin de hazırlanmış olabileceğini insanların aklına getiriyor.

Şimdiye kadar ‘yapanın yanında kâr kalması’ için benzer belgelere destek verenler utansın!

17.06.2009

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr



Cevher İLHAN

“Yasaklı” yaz Kur’ân kursları (1)


A+ | A-

Siyasî çalkantıların ve tekrar başa sardırılan “gizli belge” ve “darbe” tartışmalarının hayhuyu arenasında Türkiye’nin din eğitimi ve öğretimi meselesi gürültüye getirilmekte.

On beş milyon ilköğretim öğrencisi tatile girdi. Ancak halkın yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğu ülkede dininin temel kitabını öğrenmek isteyen öğrenciler bir dizi yasakla karşı karşıya; Kur’ân-ı Kerim’i öğrenmekten mahrum bırakılmakta…

65 bin Amerikan askerinin Türkiye toprakları üzerinden Irak’ı işgalini öneren hükümetin “1 Mart tezkeresi”nde benzer biçimde “itirazcı” milletvekillerini kapalı kapılar arkasında baskı ve kıskaca aldığı mâlum “mayın yasası”nın ardından partisinin il kongrelerinde konuşan Başbakan Erdoğan da dünden bugüne her şeyi gündeme getiriyor, lâkin bu hususu “teğet geçiyor.”

Sık sık “İsrail nerede?” diye sorup temizlenmiş toprakların 44 yıllığına kadar İsrail’in başını çektiği “yabancı firmalara kiralatma ve kullandırma tercihli” yasayı savunan Başbakan, 28 Şubatın siyasî aktörü Anasol-M’nin de “İsrail’le anlaşmalar yaptığını” söylemekle kalıyor. Ne var ki o süreçte çıkarılan ve çocukların Kur’ân öğrenimini yaşla sınırlayan “yasaklı yasa”dan ve “yönetmeliğin düzeltilmesi”den tek kelime bahsetmiyor…

İşin garibi önceki iktidarları her fırsatta yerden yere vuran bir kısmı “müteahhitliğe” terfi etmiş(!) “mücâhit kalemler”in başta dinî özgürlükler, din eğitimi ve öğretimi olmak üzere bu konuda sus-pus kesilmeleri…

28 ŞUBAT KALINTISI

Tespit şu ki yıllardır 28 Şubat postmodern darbeden kalıntısı yasak, belli ki ne iktidarın ne de muhalefetin gündeminde. Gözardı edilmekte, ötelenmekte.

Oysa yüzbinlerce çocuğu Kur’ân öğrenmekten mahrum eden, öğreticileri hâl⠓yaş yasağı”yla tedirgin eden “Diyanet Kanunu”nun yanısıra 3 Mart 2000 tarihli Resmî Gazete’de Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’ân Kursları ile Öğrenci Yurt ve Pansiyonları Yönetmeliği” duruyor. Okul zamanında öğrencilerin Diyanet’in kontrolündeki Kur’ân kurslarında ve camilerde Kur’ân öğrenebilmeleri için ilköğretimi bitirmelerini, en az 15-16 yaşında olmalarını şart koşan yasaklı yasa ve yaz Kur’ân kurslarına ilköğretim beşinci sınıfını bitirenlerin, yani 12 yaşına gelenlerin ancak okuyabilecekleriyle sınırlayan sözkonusu “yönetmelik” yedi yıldır düzeltmiş değil.

Eğitimciler, Peygamberimizin buyurduğu “7 yaşından itibaren Kur’ân ve namaz öğretimi ve eğitimi”nin fevkalâde önemli olduğunu ve Kur’ân’la dinî bilgilerin küçük yaşlarda daha kolay öğrenildiğinde ve kavrandığında müttefikler. Diğer taraftan ilk ve ortaöğretimde yaşanan şiddet olayları, ahlâkî tahribat, gençliğin ve çocukların gittikçe süflî heveslerle dejeneresi, toplumun boşluğa düşmesi, “İmdat!” işâretleri veriyor. Uzmanlar, şiddetinin sebebini “dinî eğitimden uzaklaşma ve ahlâkî çöküntü” olarak gösteriyorlar. Buna mukabil okulların duvarlarına kadar ulaşan, çocukları ve gençleri kuşatıp ilkokul seviyesine inen uyuşturucu, alkol, kötü madde bağımlılığı, sanal kumar ve şans-talih oyunları illetinin zehirlemesine karşı panzehir olan dinî ve ahlâkî öğretim-eğitim ve mânevî terbiyede gevşek ve ürkek davranıyor…

Meclis’in üçte ikisine yakın çoğunluğa sahip olan ve gerektiğinde Anayasayı değiştirmeye, halktan gelen infiâle Meclis içindeki ve dışındaki bütün partilerin tepkisine rağmen son “mayın yasası”nda olduğu gibi millete rağmen yasaları çıkarmaya direten AKP iktidarı, Kur’ân kursları konusunda hiç oralı olmuyor…

HÜKÜMET DÜZELTEMEZ Mİ?

Başbakan her fırsatta AKP iktidarının “icraatları”nı sayıp övünüyor. Ama hâlâ Demokrat Parti’nin 1950’de çıkardığı, kanlı darbelere ve demokrasi inkıtalarına rağmen 21 yıl boyunca tatbik edilen “Kur’ân Öğretim Kursları Özel Tâlimatnâmesi”ne; ve bilâhare Adalet Partisi ve Doğru Yol Partili hükûmetler döneminde uygulanan 17 Ekim 1971’de yürürlüğe giren “Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’ân Kursları Yönetmeliği”ne dönmüyor, dönemiyor.

Demokrat Parti ve Adalet Partisi’nin, “Diyanet’çe il, ilçe, bucak ve köylerde en az 20 öğrenciyi alabilecek büyüklükte ve sıhhî şartları hâiz bir binanın mahallen hazırlanması; lüzumlu sıra ve tedris malzemelerinin te’min edilmiş olması veya tedârik edileceğinin belirtilmesiyle Kur’ân kurslarının her yerde açılacağı” yönetmeliğini hazırlayamıyor…

Yasayı düzeltmek bir yana, AKP hükûmetinin, daha önce Cumhurbaşkanı Sezer’in “ricâsı”yla geri çektiği sözkonusu yönetmeliğin düzeltilmesinden vazgeçtiği, hiçbir çaba göstermediği gözleniyor…

Peki, siyasî iktidar, milletin emânet ettiği demokratik irâdenin hakkını vermekten imtinayla ne elde edecek? Kur’ân kurslarından “kaçış”la nereye varacak? “Şirin gözükmeye” çalıştığı mihrakları memnun edebilecek mi?

Sonra, devletin denetim ve gözetimine aldığı “din ve ahlâk eğitim ve öğretimi” devletin Anayasal görevi değil mi? Hükûmet hiç olmazsa “yönetmeliği” düzeltemez mi?

17.06.2009

E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr



H. İbrahim CAN

Guantanamo’daki Uygurlara kim sahip çıkacak?


A+ | A-

2001 yılından bu yana Guantanamo kampında tutulan yirmi iki Uygur’dan dördü serbest bırakılarak Bermuda’ya gönderildi. Doğu Türkistan’dan Afganistan’daki Uygur kampına kaçan Uygurlar, Amerikan uçaklarının kamplarını bombalaması üzerine kaçmış, sonra da ABD askerlerine teslim edilerek Guantanamo’ya getirilmişti. Aslında 2003 yılında suçlu olmadıklarına karar verilen bu kişiler o gün bugündür salıverilmelerini bekliyorlar. Günde 22 saat hiçbir gün ışığı görmeyen hücrelerde tutulu-yorlar. Arapça ya da Urduca bilmedikleri için diğer tutuklularla da iletişim kuramıyorlar.

Obama kampı kapama sözünü tutmak istiyor. Ancak burada tutulanların Amerikan topraklarına sokulmasını Amerikan kamuoyu şiddetle reddedi-yor. Onun için de Amerikan yönetimi kendi ülkelerine gönderemeyecekleri kabul edecek ülke-ler arıyor. Uygurlar adına Türkiye dahil yirmi ül-keye vize talebinde bulunuldu vize veren olmadı.

Sonunda Uygurlardan beşini daha önce Arnavutluk kabul etti. Çin, hepsinin terörist olduğunu ve kendisine teslim edilmesi gerektiğini savunuyor. Teslim edilirse akibetlerinin ne olacağı belirsiz. Ülkeleri Doğu Türkistan onlarca yıldır Çin’in zulmü altında inliyor. 1949 yılında Doğu Türkistan’ı işgal eden Çin Halk Cumhuriyeti, Uygurların 1944 yılında kurduğu 2. Doğu Türkistan Cumhuriyetini yıkıp yok etti. Onun için de o tarihten bu yana Çin’e karşı mücadele veri-yorlar. Çin’in 1990 yılından bu yana binlerce Uygur Türkünü öldürdüğü biliniyor. Bu bölgeyi Çinlileştirmek için 200 milyon Çinliyi bu bölgeye yerleştirdiler. Uygur kızları zorla yurtlarından koparılıp Çin’e seks işçiliğine götürülüyor.

Böyle bir durumda Guantanamo’dan tahliye edilen Uygurlara yurt bulmakta zorlanıyor Amerika. Arnavutluk, Çin’den çekindiği için daha fazlasını alamıyor. Çin bu ülkeye gönderilenlerin terörist olduğu iddiasıyla iadesi için baskı yapıyor halen.

Şimdi Bermuda kucak açtı dördüne. Kalan az sayıdaki İngiliz sömürgelerinden birisi olan Bermuda’da yeni bir hayat kurmaya çalışıyorlar.

Geriye kalanların da ABD’li yetkililerin ricası üzerine yine Pasifik’te bir ada devleti olan Palau’ya gönderileceği bildiriliyor. Aslında Avustralya hükümeti de kabul etmeye hazır olduğunu açıkladı.

Peki Türkiye?

Bu Müslüman Uygurların çilesinin bir an önce bitmesi ve Türkiye’de yeni bir hayat kurmalarını sağlamak çok mu zordur? Türkiye kendi soydaşlarına sahip çıkmak için Çin’in iznini mi almak zorundadır?

Bölgesinde merkez ülke olma iddiasındaki ülkemizin, Asya’ya karşı tarihî sorumluluklarını yerine getirmenin gereği olarak bu Guantanamo masumlarına kucak açması gerekir.

Çin’in dünyadaki terörizme karşı mücadele havasından yararlanarak, bütün Uygurların Çin’e teslimini sağlama tuzağına düşülmemeli, karşı tavrımız açıkça sergilenmelidir. Pakistan, maalesef Çin’in bu oyununa geliyor ve bir çok Uygur’u bu ülkeye teslim ediyor.

Uygur kardeşlerimize kucak açmada sivil toplum kuruluşları neden öncülük etmiyor?

Bermuda’ya Palau’ya muhtaç etmeyelim bu mazlûmları. Artık ağıt okumasın Uygurlar yıllardır yaptıkları gibi:

Kapı önü buğdaylık

Orak salıp oran yok

On sekiz bin âlemde

Bizim gibi dertmen olan yok.

Dışişleri Bakanı Davudoğlu’nun bu dertlilerin derdine el atacağına inanıyoruz.

17.06.2009

E-Posta: hibrahimcan@windowslive.com



Sami CEBECİ

www.asyanur.info sitesine mesaj var


A+ | A-

“Bir gâye-i hayal olmazsa, yahut nisyan basarsa, ya tenâsi edilse; elbette zihinler enelere dönerler, etrafında gezerler” diyen Bediüzzaman, yüksek ideâl ve hedeflere yönelmemizi telkin ediyor.

Allah’ın rızâsı dairesinde, milletin imanını taklitten tahkik mertebesine çıkararak, hem dünya hem de âhiret saadetini elde etmelerini kendine bir misyon edinen Üstad Hazretleri, telif ettiği eserleri ve onu okuyan talebeleri vasıtasıyla bu hedefine büyük ölçüde ulaşmıştır.

Başta, Nur dershaneleri olmak üzere, seminer, konferans, panel, kongre ve çeşitli yayınlarla iman ve tebliğ hizmetini yerine getiren Nur Talebeleri, binlerce internet sitesiyle de insanlığın imdadına koşmaya çalışıyor.

Bu cümleden olarak, önceleri bir gaye-i hayal tarzında düşündüğümüz ve daha sonra Allah’ın yardımıyla kurmaya muvaffak olup, Almanya üzerinden yayın yapmaya başladığımız www.asyanur.info Risâle sitesi, iki buçuk aydır hizmet vermeye devam ediyor. Risâle dersleri, tefekkür penceresi, Risâle seminerleri ve muhtelif makalelerle zenginleştirilen sitemiz genel kabul gördü. Şimdilik yedi bin civarında insan sitemizden hizmet aldı. Allah’a ne kadar şükretsek azdır.

Siteye girip istifade edenlerden bir kısmı, ziyaretçi bölümüne girerek duygu ve düşüncelerini ifâde etti. Hem bir numune, hem bir karşı teşekkür makamında onlardan bazılarını sizinle paylaşmak arzu ettik.

Amerika’dan Muhammed: “Allah sizlerden râzı olsun. Risâlelerin daha iyi anlaşılmasına vesile oldunuz. Sizleri kutluyorum.”

Serkan Dağlı: “Tebrikler. Tasarım güzel. Bundan iyisi can sağlığı. Allah’ın (cc) daha nice hayırlı hizmetler nasip etmesi duâ- sıyla..”

Tolga: “Cenâb-ı Hak yaptığınız hizmetlerin devamını getirsin. Videoları bütün dünyanın izlemesi de insana ayrı bir tat veriyor, Elhamdülillâh..”

Celâl: “Bu zamanda insanlığın böyle kötü gidişi nereye dediğimiz günlerde, gerçekten sımsıkı sarılacağımız bir dostun olması, bir kitabımızın olması ve sizler gibi insanların olması ne güzel.”

Gökçe Ok: “Cenâb-ı Hak hizmetlerinizde muvaffakiyetler nasip etsin, İnşallah. Selâm ve duâ ile...”

Nurullah Özer: “Asyanur Kültür Merkezi ve İnternet sitesinin hayırlar getirmesi, Risâle-i Nurların değişik kitlelere duyurulmasında önemli hizmetler etmesi duâsı ile hayırlı olsun.”

Ahmet Özdemir: “Asya Nur mekteb-i irfânı, Nur camiasına hayırlı olsun. Nice Nur hizmetlerinde bulunmak duâ ve temennisiyle...”

Mustafa Erünsal: “Nasılsınız abi? Site güzel. Zamanla İnşallah daha iyi olur. Dersleri takip etmesi için Rusya’daki arkadaşa adresi verdim. Artık hizmete zaman ve mekân mâni olamıyor.”

Şahin Tokmak: “Allah sayınızı arttırsın. Burada eğer teknik açıdan sıkıntı yoksa, diğer abi ve kardeşlere de yer verilsin ki, birlik, beraberlik, ihlâs, uhuvvet ve dayanışmaya ayna olsun. Bizler de o aynaya yansıyan nurlardan istifâde edelim. Üstad, bu dâvânın hadimlerini alkışlıyor. Ben de sizleri Kırşehir’den alkışlıyorum. Bu alkış, tebrik mânâsında. Maddeten yanınızda olamasak da mânen yanınızdayız mânâsındadır. Hepinizi Allah için seviyoruz. Allah râzı olsun.”

Emre: “Hepinizden Allah râzı olsun. İyi ki varsınız.”

Hayati: “Allah (cc) râzı olsun.”

Evet, gelen mesajlar böyle. Bunlar, bizim hem şevkimizi kamçılıyor, hem de isabetli bir iş yaptığımızı teyit ediyor. Tebrik bâbından olan mesajlar için teşekkür ediyor, temenni tarzında olanlar için de İnşallah, diyoruz.

Cenâb-ı Hak, son nefesimize kadar bu kudsî iman ve Kur’ân hizmetinde hepimizi âzâmî ihlâs, sadâkat, tesânüd ve istikamet dairesinde istihdam etsin, İnşallah.. Âmin, âmin, binler âmin...

17.06.2009

E-Posta: sami-cebeci@hotmail.com



Kazım GÜLEÇYÜZ

İç içe tuhaflıklar


A+ | A-

Taraf’ın manşetiyle gündemin ilk sırasına oturan “AKP ve Gülen’i bitirme planı” ve ona endeksli olarak yaşanan gelişmeler, iç içe geçmiş tuhaflıkları barındırıyor.

Erdoğan’ın “İçimize fitne sokmaya çalışacak, ama başaramayacaklar” dediği günlerde ortaya çıkan andıçta “AKP içindeki ajanların harekete geçirilmesi”nden söz edilmesi ilginç değil mi?

Gülen’in “Tahşiye diye birşey icad edip ellerine kaleşnikofları verir, iki yerde eylem yaptırırlar” sözünden çok kısa bir süre sonra “ışık evlerine silâh ve mühimmat sokulması”ndan dem vuran bir “plan”ın deşifre edilmesi tesadüf olabilir mi?

Peki, kullanım tarihleri çoktan geçmiş, geniş kitleleri etkileme potansiyelleri sıfırın altında olan birtakım marjinal isimleri parlatıp “alternatif” gibi gösteren bir yaklaşımın izahı ne olabilir?

Gelinen noktada, Askerî Savcılığın ve Genelkurmay’ın açıklamalarıyla öne çıkan hususlardan biri şu: Belgenin gerçek mi, sahte mi olduğunun bir an evvel, âcilen tesbit edilmesi lâzım.

Ama bu noktaya gelinmesi dört günü aldı.

Bakalım, Genelkurmay Başkanının “Kurye ile getirtiyoruz” dediği belge için, yapılacağı söylenen “kriminal inceleme” sonrasında hangi “kanaat”e varılacak? Gerçek olduğu tesbit edilirse fatura kimlere çıkacak; sahte olduğu belirlenirse, iş nasıl bir şekil alacak ve nerelere götürülecek?

Başbuğ'u uyaran eski komutan

Bu arada dikkat çeken ilginç gelişmelerden biri, Genelkurmay Başkanı olması beklenirken emekli edilen bir orgeneralin yine Taraf’a konuşarak, karargâhta “yanlış işler yapan” bir ekiple ilgili olarak Org. Başbuğ’u uyardığını söylemesi.

Bu uyarı, Başbuğ’a Kara Kuvvetleri Komutanı iken yapılmış. Ama andıçta imzası bulunduğu söylenen kişi, bir Deniz Kıdemli Kurmay Albayı.

Dahası, ismini gizleyerek konuşan emekli orgeneral, bu kişinin—eğer o yaptıysa—andıçı emirle yazdığını ve masum olduğunu savunuyor.

Genelkurmay karargâhındaki iç işleyişi, kimin kime bağlı olduğunu bilmediğimiz için, Kara Kuvvetleri Komutanına, aynı rütbedeki bir mesai arkadaşı tarafından yapılan uyarı ile, andıçta imzası bulunan subayın bir Deniz Albayı olması arasındaki irtibatı kurmakta müşkilât çekiyoruz.

Bu Deniz Albayının aynı zamanda “deniz piyadesi” olması mı onu Kara Kuvvetleri Komutanına bağlı kılıyor; yoksa karargâhta Harekât Başkanlığı 3. Bilgi Destek Müdürü olma ünvanı mı?

Peki, adını açıklamayan emekli orgeneralin “ekibe dikkat” vurgusu yaparken onu masum olarak niteleyip himaye etmesinin bir izahı var mı?

Ve aynı albayın, üç sene önce de STK’larla ilgili bir başka fişleme-andıç belgesine imza koyduğunun ortaya çıkması ve hakkında herhangi bir işlem yapılmamış olması ne anlama geliyor?

Bakalım, bu albay Ergenekon savcılarına ifade verecek mi? Verdiği takdirde neler söyleyecek?

Diğer bir tuhaflık, Askerî Savcılığın gerçek mi, sahte mi diye sorguladığı belgedeki bilgiler için “millî güvenlik, kamu düzeni ve kamu güvenliği açısından önem arz ettiklerinde kuşku yok” ifadesini kullanması. “Sahte” olması ihtimali de bulunan bir belgede önemli bilgiler var!

Yargı sürecinde kaybolmasın

Şimdi olay birkaç cihetten yargı sürecinde.

Biri, Ergenekon sanıklarından birinin bürosunda ele geçirildiği söylenen belgeye Askerî Savcılığın el koyarak yayın yasağı kararı alması.

Belgenin medyaya verilip yayınlanmasını suç olarak değerlendiren Askerî Savcılığın, ilgili adlî mercileri bu konuda işlem yapmaya çağırması.

Buna karşılık, hükümetin ve iktidar partisinin belgeyle ilgili olarak suç duyurusunda bulunup dâvâ açma istikametinde açıklamalar yapması.

Evvelce birçok netameli dosyanın yargı sürecindeki sisli labirentlerde kaybolup gittiği hatırlanırsa, bu son andıçla ilgili olarak yargı cenahında ne gibi gelişmelerin yaşanabileceğini kestirmek son derece zor. Hele askerî ve sivil yargı ikilemini devam ettiren sistem yürürlükteyken...

17.06.2009

E-Posta: irtibat@yeniasya.com.tr



Mehtap YILDIRIM

Tatili fırsata dönüştürmek


A+ | A-

Öğrenciler için bir dönem daha bitti ve uzun bir tatil başlamış oldu. Kimileri mezuniyet sevincini yaşarken kimileri de karne alarak bir üst sınıfa geçmenin heyecanını yaşadı.

Çocuklara göre; erkenden kalkıp hazırlanarak yollara düşmek zorunda kalmayacakları, dışarda bol bol oyun oynayabilecekleri özgür bir zaman dilimi başladı. Ailelere göre ise, zor ve endişeli bir dönem başlamış oldu. Tatil boyunca çocuklarını dışarıdaki tehlikelerden nasıl koruyacaklar? Gereksiz ve amaçsız bir şekilde tv seyretmelerini ve internet başında kalmalarını nasıl kontrol ede- cekler?

Hem çocukların eğlenme ve dinlenme ihtiyacını göz önünde bulundurarak, hem de ailelerin duyduğu kaygıları da düşünerek çocuk ve ebeveyni ortak bir noktada birleştirecek alternatifler bulmamız mümkündür. Öncelikle ebeveynler çocuklarıyla birlikte bir günlük plan oluşturabilirler. Böylece ibadet, uyku, yemek, oyun saatleri bir çizelge ile belli olmuş olur. Bu plana uymak zorunda olduğu bilincini taşıyan çocuk, eve zamanında döner, vaktini düzenli ve verimli bir şekilde geçirmiş olur.

Anne ve babanın yaz tatillerinde çocuğuna karşı en büyük vazifelerinden biri de, okullarda eksik bırakılan din eğitimini çocuğuna bu zaman diliminde mümkün olduğunca vermeye çalışmaktır. Bunu yaparken de aile içinde toplu okuma saatleri düzenlenebilir, sorulu cevaplı mütalâalı dersler yapılabilir. Çocuklara namaz kılmanın önemi ve gerekliliği güzel bir şekilde öğretilebilir, eğer istiyorsa siz kılarken yanınızda onun da kılarak uygulamalı bir şekilde öğrenmesi sağlanabilir. Belki de namazın sonunda ona çaktırmadan seccadenin altına koyacağınız bir çikolata büyüdüğü zaman her namaz bitiminde hatırladığı tatlı bir anı olarak kalabilir, ne dersiniz?

Çocuklar için yaz tatilinde yapılabilecek en önemli vazifelerimizden biri de onlara Kur’ân öğretmektir. Bunu yaparken de eğlenceli oyunlar şeklinde öğretme yöntemleri uygulanabilir. Kur’ân harflerinin her biri bir kâğıda yazılarak bir torbaya atılabilir. Torbadan rastgele çekilen harfin hangi harf olduğunu bilen çocuk puan kazanarak yeni harf çekmeye hak kazanır, bilemediğinde ise puan kaybeder ve harf çekme hakkı diğer çocuğa geçer. Akla gelen farklı oyunlar da uygulanabilir.

Çocuklarına Kur’ân öğretmek için yeterli vakti olmayan veya kendisi de yeteri kadar bilmeyen aileler olabilir. Bununla beraber bazen aileden birinden bir şey öğrenmek çocuklarda bir rahatlık ve ciddiyetsizlik hâli meydana getirebilir. Bunun için ise, evinize en yakın bir cami ya da Kur’ân kursu görevlisi ile irtibata geçerek çocuğunuzu Yaz Kur’ân Kurslarına kayıt ettirebilirsiniz. Kur’ân öğrenmek ihmale gelmeyen bir vazifedir. Ne kadar erken yaşta öğrenilirse o kadar kolay öğrenilir ve hafızaya yerleşir. Bu vazife ileriki yaşlara bırakılırsa hem öğrenmek güçleşir, hem de çocukken sahip olduğumuz kadar zaman ve fırsatımız olmayabilir.

Anne ve babalar çocuklarının okullarda başarılı olması ve gelecekte iyi bir meslek sahibi olması için sene boyunca notlarını takip edip, öğretmenleri ile irtibat halinde oluyorlar. Kurslara gönderiyorlar, özel dersler aldırıyorlar. Acaba aynı hassasiyeti çocuklarının Kur’ân öğrenmesi ve din eğitimi alması konusunda neden göstermiyorlar? Düşündüğümüz zaman okul başarısı ve bunun meyvesi olabilecek iyi bir meslek bu dünyaya baktığı için fanidir, yaklaşık 40-50 yıllık bir zaman dilimini kapsar. Sonra emekli olunur. Kabirde ise eğitim aldığı alana ve mesleğinde kullandığı tekniklere dair sorular sorulmaz. Öğrenilen imânî bilgiler ise ahirete baktığından bâkidir. Ebedî bir kazançtır. Öyleyse anne ve babaların çocuklarının dinî eğitimi konusunda çok daha özverili ve ilgili olmaları gerekmez mi? Hem vefat ettiklerinde arkalarında onlara duâlar gönderen hayırlı bir evlât bıraktıkları için amel defterleri kapanmayacaktır.

Gelin bu kısa yaz tatilini mânen uzun ve bereketli bir fırsata dönüştürelim. Dışarıda ve ekranlarda çocukları bekleyen şiddet ve tehlikelere karşı onları alıp güzelliklerle dolu ilim bahçelerinde gezdirelim. Çocuk fıtratı temiz olduğundan iyiye ve doğruya çok daha kolay meyleder. Elinden tutup camilerimizi gezdirelim, İslâmiyet’in güzelliklerini anlatalım.

Kur’ân’ı ya öğrenen ya da öğreten olalım. Zira Sevgili Peygamberimiz (asm) “Sizin en hayırlınız Kur’ân’ı öğrenen ve başkalarına öğretendir” 1 buyuruyor. Kur’ân’a ayna olan ve bu zamanda Kur’ân’ın hakikî bir tefsiri olan Risâle-i Nur Külliyatının müellifi Bediüzzaman Hazretleri bir mektubunda “herbir has talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kur’ân öğretmek” 2 olduğunu ifade ediyor. Bizler de en hayırlı ve haslardan olabilmek için, en önemlisi de Allah’ın rızasını kazanmak için, sünnet-i seniyyeye ittibâ için bu tavsiyeleri en mühim bir vazife edinelim İnşaallah. Yaklaşık üç ay olan yaz tatilinin bu yıl üç aylara denk gelmesi de ibadetlerin ve Kur’ân harflerinin herbirine verilen sevapların ecrini kat kat arttıran bir fırsat zamanı olacak. İnşaallah en verimli ve en kazançlı şekilde değerlendirenlerden oluruz.

Dipnotlar:

1- Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân, 21.

2- Barla Lâhikası, s. 173.

17.06.2009

E-Posta: mehtap2010@yahoo.com



Ali OKTAY

Müzik ve sağlık


A+ | A-

“Müzik ruhun gıdasıdır” sözüne artık “ kalbin de” demek gerekiyor.

Çünkü ABD’li bilim adamlarının yaptığı bir araştırma bunu destekler nitelikte. ABD Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi Kardiyoloji Merkezi Başkanı Dr. Michale Miller sevilen bir müziğin dinlenmesi sırasında kan damarlarının genişlediğini söylüyor. Miller, “Kan damarları o sırada tıpkı kahkaha atıldığı veya kanla ilgili ilâç alındığı sıradakiyle aynı derecede genişliyor” demiş. Damarlar açıldığında kan daha sakin ve düzenli akmaya başlıyor ve bu sırada kalp krizleri ve felçlere yol açan pıhtıların oluşması azalıyormuş. Yapılan araştırmaya göre gönüllüler sevdikleri müziği dinlerken kan damarları % 26 oranında genişlerken, hoşlanmadıkları müziği dinlediklerinde ise % 6 oranında daralıyormuş.

Ameliyatlarda da

müzik kullanılıyor

Doğuştan beyinsel engelli Nathalie henüz 3 yaşında bir çocuk. Nathalie’nin nefes alış verişini düzenlemek için bir hortum takılması gerekmiştir. Ancak küçük kız el ve ayaklarıyla bu yabancı cisme karşı koymaktadır. New York taki Tıp Merkezi'nde sakinleştirici ilâç yerine müzik tercih edilmiş. Dr Joanne Loewy yatağın ucuna monte ettiği trompete birkaç defa vurarak Nathalie’yi sakinleştirmeyi başarmış. Doktor, trompete her vurduğunda küçük kızın kalp ritimleri ve soluk alış verişi düzene girmiş. Almanya’nın Hellersen Spor Hastanesinde ise hastalar müzik eşliğinde ameliyat edilmeye başlanmış. Hastanenin anestezi uzmanlarından Ralph Spintge, ameliyatlarda hastalara verilen sakinleştirici miktar kısa sürede yarı yarıya düşerken müzikle yatışan hastaların daha kısa sürede iyileşerek taburcu edildiği belirtiliyor.

Colorado Üniversitesi’nin 1996 yılındaki üç haftalık çalışmasında 10 felçli hastaya her gün 30 dakika olmak üzere ritmik uyarıcı müzik dinletilmiş. Bu hastaların yürüme becerilerinde bariz bir gelişme olduğu gözlenmiş. Müzik terapisti Deforia Lane müziğin çocuklarda bağışıklık sisteminin işlevini arttırdığını vurgulamış. Terapistler “hoşunuza giden müzik ihtiyacınız olandır” diyorlar. Türkiye’de de bazı doktorların ameliyatları müzik eşliğinde yaptığını medyada okuyoruz.

Osmanlı’da müzikle tedâvi

Tarihçiler Ortaçağ Avrupa’sında zihinsel engelli insanları tedavi etmeyi bırakın ölüme terk ettiklerini söylerler. O dönem Osmanlı toplumunda bu hastalara nasıl yaklaşıldığının en bariz göstergesi ise tabiî ki dört bir tarafa yayılmış darü’ş-şifalardır. Bunlardan birini Edirne de görmüş ve gezmiştim. Yemyeşil bir mekânda, gürültüden uzak, huzurun kaynağında ehil ellerde suyun, müziğin iyileştirici özelliğiyle tedavi olan hastalar. Farabi, İbni Sina, Haşim Bey, Hasan Şuri gibi yazarların eserlerinde hangi makamların hangi hastalıklara iyi geldiği anlatılır. Meselâ Rast makamının felce, baş ve göz ağrısına, Uşşak makamı ayaklara iyi gelmekle birlikte ayrıca uyku ve insana gülme hissi vermekte, Hüseyni makamı karaciğer kalp, Nihavent kan dolaşımı, kaslar, Saba makamı (sabah ezanının okunduğu makam) cesaret ve kuvvet, Segah kalp, beyin için fayda sağlamakta olduğu ifade edilir. Elbette bu bilginin uzun süren tıbbî araştırmalarla desteklenmesi önemli. Yıllardır müzikle tedavi konusunda çalışan ve Tümata isimli müzikle tedavi grubunun kurucusu Doç Dr. Rahmi Oruç Güvenç şunları söylüyor: “Müzikle tedaviyi en çok stres, depresyon, şizofren gibi psikolojik rahatsızlıklar ve çeşitli ağrılarda kullanıyoruz. Örneğin depresyon sevilen bir objenin kaybıyla oluşur. Müzik sevilen ve kaybolan objenin yerine geçer. Müzik duygulardaki blokları açarak gevşemeyi sağlar. Suyun akışı ile kişinin suyun bir kolu olma bağlantısı kurulur. “

17.06.2009

E-Posta: alioktay@alioktay. net



Ali FERŞADOĞLU

Ufo (uzaylı) var mı?


A+ | A-

“Ufolistler”, geçenlerde yaptıkları toplantıda—sözüm ona—“bilimsel” veri ile gözleme dayanarak saçma sapan iddialarla yine zihinleri bulandırmaya çalışmış. “Ufolistler” kim, ne yapmak istiyor, iddiâları nedir? Gerçekten uzayda şuur sahibi canlılar var mı? Varsa mahiyetleri nedir?

“Ufolist”, Erik Von Daniken adında biri tarafından yazılan “Tanrının Arabaları” isimli kitabı kutsal kabul eden; dine, maneviyeta cephe alan, ruhanileri (melek, cin ve şeytanları) kabul etmeyen, ancak onların yerine hayâlî uzaylı “ufo”lara inanan “modern zamanların sapıtmış bir zihniyeti”dir.

Çok eski zamanlardan beri uzaylıların dünyaya geldiğini arkeolojik buluntularla ispat etmeye çalışan Erik ve ufolistlerin iddiâları: Mısır’daki piramitleri uzaylılar yapmıştır. Hatta, Çin Seddi, Maya ve İnka şehirlerini, And dağlarının tepesindeki devasa resimleri, İngiltere’deki Stonage (eski taş yığınları), Ürgüp’teki Peri Bacalarını, bazı şekilleri de vs.

İddialarına göre, “O zamanda, milyonlarca taşı düzgün bloklar hâlinde kesip üst üste, ince bir matematik ve geometri bilgisiyle koymak imkânsız. Uzaylılar bu taşları lazerle kesip üst üste dizmiş. Çünkü, ‘uzaylılar, ilim ve teknoloji’ yönünden bizden daha ileri!” Halbuki tarih diyor ki, piramitler 30 yıl sürmüş. Matematik ve geometri Mısır’da çok gelişmiş. Ayrıca, milyonlarca köle, yığınlarca toprak ve kalasları kullanarak üst üste koymak pekâla mümkün. Eğer uzaylılar yapsaydı, 30 yıl değil, birkaç gün, hatta bir iki saat içinde yapılmalıydı! Ve aynı yapıları sadece Mısır’da değil, her tarafa yapmaları gerekmez miydi? Ve ne hikmetse, uzaylılar, 3, 4, 5 bin sene öncesinin teknolojisine göre piramitler, Maya, Aztek, İnka gibi eski Amerikan medeniyetlerini yapmış, kurmuş da, 2 bin, hatta bin seneden beri, çok daha basit tek bir eser meydana getirmemiş!

Erik ve ufolistlerin diğer bir iddiâsı da, “Uzaylılar, And dağlarının tepesinde bulunan Nazka’daki devasa kertenkele, kuş, yılan resimlerini, yollarını bulabilmeleri için yapılmışlardır!” Hayret ki, uzaydan buraya kadar gelecek; piramit yapacak kadar ince bir teknolojiye sahip olacak, ama, yolunu şaşıracak, bulmak için kuş, kertenkele resimleri yapacak!

Erik’in bir diğer iddiası, “Uzaylılar, maymunları genetik işlemlerden geçirerek insan hâline getirmişlerdir. İnsanlar aslında uzaydan gelenlerin torunlarıdır.” Peki neden maymunlar türemeye devam ediyor, onları niye insana çeviremiyorlar? Piramitleri Mısırlıların işgalinden neden kurtarmıyorlar? Maya ve İnka medeniyetleri dahil yaptılar da, yok oldularsa, neden koruyucu tedbirler almamışlar? Bilgileri mi, teknolojileri mi yetmiyor!

Ufolistler der ki, “Aslında ufo (uzaylı) vardır. Ama, ABD ve bazı güçler onları ortaya çıkarmıyor! O zaman bugünkü medeniyet ve dinler çökecek?” Yine hayret ki, uzay aracı ile buralara gelecek bu kadar ince, hassas teknolojiye sahip olacaklar da yakalarını ABD’nin elinden kurtaramayacak; haddini bildirmeyecekler!

Oysa, tarih/arkeolojik araştırmalar bir çömleği, ilkel bir kabı veya yontulmuş bir taşı dahi mutlaka bir akla, bir iradeye, bir medeniyete dayandırır; tesadüfe, tabiata, ufolara değil! Aslında ufolistler, tesadüfe ve “evrime” tesadüf edilemediği, biyoloji, matematik ve sair fen ilimleriyle iki kere iki dört eder derecesinde ispatlandığından ve bu yolla gitmeleri mümkün olmadığından “uzaylı” iddiâlarıyla ortaya çıkıyor. Çürütülen Darwinizmin günümüzdeki versiyonu!

Ufo görüntüleri ise, tamamen aldatmaca, teknolojik hilelerden ibaret. İnternet resimleri ile bazı filmlerdeki uzay sahnelerindeki hileleri bilmeyen yok. İç içe konan film oyunlarını da… Veya, yanarak atmosfere düşen meteor taşlarını, uyduları ve parlaklıklarını, bazı casus âletleri ufo diye göstermek ve yutturmak çok mu zor?

Dikkat etmemiz gereken ince nokta şu: Tarih boyunca en ilkel toplumların bile yanlış, sapık ve batıl da olsa inanma, tapınma, ibadet etmeleri, insan ruhu için iman/ibadetin nefes almak gibi temel bir ihtiyaç olduğuna delildir. Dinler tarihi, beşerin hiçbir devirde dinsiz yaşayamadığını; mutlaka bir şeye, bir güce inandıklarını gösteriyor. Ne var ki, temiz hava ve su bulamayan, pis ve kirlisiyle yetinir. Gerçeğe ulaşamayan, Allah’ı tanıyamayan, O’nun vasıflarını maddeye/toteme/putlara taksim eder. Ruhanilere, yani melek, cin ve şeytanlara inanmayan o boşluğu ufolara (uzaylılara) inanmakla doldurmaya çalışır.

Günümüzde bile fal, tarot gibi 2000 yıl öncesinin saçma-sapan oyun ve tuzaklarına düşen kültürlü, çağdaş, fakat cahil insanlarını aldatacak ufolistler sizi şaşırtmasın!

NOT: “Uzayda canlılar var mı, nasıl varlıklardır?” meselesine de yarın değinelim İnşaallah.

17.06.2009

E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr



Şaban DÖĞEN

Seyahatin zevkine varabilmek için


A+ | A-

Okuma yazma bilmeyen bir insan için ne kadar derin anlamlar ifade etse de kitabın hiçbir kıymeti olmaz. Okumasını bilen, kültürlü bir insan için ise böylesi bir kitabı mütalâa etmek büyük bir zevk ve mutluluk kaynağıdır.

Kâinatın da çok derin, engin ve hikmetli anlamlar ifade eden büyük bir kitap olduğunu düşündüğümüzde ondaki sır ve incelikleri anlamak, ona göre okuyabilmek hiç şüphesiz büyük bir sevinç ve lezzet kaynağı oluverir.

Hangi birimiz Kur’ân ve hadisi derinlemesine bilip o gözle sır, incelik ve hikmetlerine nüfuz ederek kâinat kitabını hakkıyla okuyabiliriz?

Risâle-i Nur gibi bu özelliklere sahip bir Kur’ân tefsiriyle kâinat kitabını okuma fırsat ve imkânına sahip olmak çağın insanı için herşeyden önce büyük bir nimet ve ihsan.

Almanya’daki Garmisch-Patenkirchen’deki yaptığımız gezide, “Yeryüzünde Allah’ın ne güzel, ne harika memleketleri varmış!” demekten kendimizi alamazken bu gözle kâinat kitabının bir sayfası olan dağları, tepeleri, bitkileri, hayvanları okuyabilme heyecanını yaşadığımızı ifade etmeliyiz.

Âyetü’l-Kübra’daki dünya seyyahı gibi biz de kendimizi bir seyyah görüyor, âdetâ Alplerin o harika, muhteşem, heybetli uzantılarının bizi çağırdığını, “Bizim de sayfa ve satırlarımızı oku!” dediğini duyar gibi oluyorduk. Akılları merak, hayret ve heyecana sevk eden o heybetli ve haşmetli dağlar o kitabın bir paragrafının cümleleri olarak gözümüzde canlanıverdi. O dağlar ki geminin direkleri gibi toprak tabakası üzerine dikilmiş yeryüzü gemisinin direkleriydi. Yeryüzü, depremlere karşı dağlar yoluyla nefes almakta, saniyede otuz km hızına rağmen sarsmadan, şaşırmadan hareket etmekte, denizlerin istilâsına karşı bir set görevi üstlenmekte, canlılar için rızık ve su deposu olmakta, madenleri saklamakta, bitki örtüsüyle havayı temizlemekteydi. Otlar, ağaçlar, madenler, sular ve sair maddeler o dağların iç ve dışlarına ne kadar da birbirlerine karıştırılmaksızın dengeli bir şekilde yerleştirilmişlerdi. Her şey en güzel, en mükemmel, en san'atlı, en düzenli şekilde yaratılmıştı.

Dünya misafirhanesinde misafirleri olduğumuz bizler için; sonsuz şefkatli, sonsuz cömert, sonsuz ikram ve ihsan sahibi, sonsuz kadir, sevgi ve şefkatle besleyip büyüten Rabbimizin bu yolculukta sadece dağlar yoluyla bize yaptığı ikramlardı bunlar. Bunlarla bize olan sevgisini göstermekteydi. Bu eşsiz sevgisini buradaki dağlara bedel ahirette yıldızları görevlendirerek daha mükemmel şekilde gösterecekti. Böyle bir Rabbimiz bulunduğu için ne kadar şükretsek az değil mi?

Dağın yüksekçe bir yerinden çıkmakta olan şelâlenin çıkış yerine gitmeye niyetlenmiştik. Gençler bir çırpıda o menba yakınlarına kadar çıkmışlardı. Çevik gençler ve bir delikanlı gibi hareket eden Oğuz kardeşin babası, iki doktora sahibi gayretli Taha kardeşimizin kaimpederi, yetmiş yaşındaki İsmet Ağabeyimizle birlikte biz de şelâleyi yakından seyredebilmek için tabana kuvvet demiş, bayağı mesafe almış, yaklaşmıştık. Ancak inişte oldukça dik, patika yokuşları çıktığımızın farkına varmıştık. Nasıl cuş u huruşla akmaktaydı şelâle. Şükürdendi sevinci.

Yarattığı güzelliklerle sadece akıl, ruh ve kalbimizi değil, bütün hissiyatımızı tatmin eden Rabbimize şükretmekten kendimizi alamıyor, “Daha yok mu?” dercesine tefekkür deryasına dalma imkânı buluyorduk.

Okunabilecek neler yoktu ki bu muazzam kitapta! Yarın da okumaya devam edelim İnşaallah.

17.06.2009

E-Posta: sdogen99@ttnet.net.tr



Süleyman KÖSMENE

Her nefesi son nefes bilmeli


A+ | A-

Osmancık’tan okuyucumuz: “Ömrünü küfür ve dalâletle geçiren bir insanın son ânında iman etmesi o insanı kurtarır mı?”

Yermuk Savaşı’nda Rum ordusunun büyük komutanlarından Cerece, kendi saflarından çıkar, İslâm ordusu komutanı Halid b. Velid’e (ra) yaklaşarak sorar:

“Siz bizi neye dâvet ediyorsunuz?”

Halid b. Velid (ra):

“Sizi, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna iman etmeye ve getirdiği haberlerin doğru olduğuna şehâdet etmeye dâvet ediyoruz!” diye cevap verir.

Cerece:

“Eğer birisi dâvetinize icabet edip bugün dininize girerse aranızdaki mevkii ne olur?” diye sorar. Halid (ra):

“Herhangi birimizin mevkii ne ise, onunki de o olur! Bizde büyük küçük arasında veya İslâmiyet’i kabul bakımından başta yahut sonda olmak arasında ayırım yoktur. Allah’ın emirleri karşısında hepimiz eşitiz” diye cevap verir.

Cerece tekrar sorar:

“Bugün dininize giren bir kimsenin yeri, Allah katında sizin yeriniz kadar mıdır?”

Halid (ra):

“Elbette! Hatta daha üstündür!” diye cevap verir. Cerece:

“Nasıl olur? Siz daha önce Müslüman olmuşsunuz. Bu yolda hizmet etmişsiniz! Derece bakımından daha ilerde olmaya daha lâyık değil misiniz?” diye sorar. Halid (ra):

“Biz Peygamberimize (asm) biat ederken o daha hayatta idi, aramızda yaşıyor idi! Her gün kendisine vahiy geliyordu! Bize Kitabı bildiriyor; alâmet ve mu’cizeler gösteriyordu! Bizim gördüklerimizi gören ve işittiklerimizi işitenler için, Müslüman olup ona biat etmekten tabiî bir şey olamazdı! Fakat siz, bizim şahit olduğumuz harikulâdeliklere şahit olmadınız! Bizim gördüğümüz mu’cizeleri görmediniz! Buna rağmen eğer sizden birisi bu gün samimiyet ve içtenlikle bu dine girip ona sarılırsa elbette bizden üstün olur!” der.

Cerece, oracıkta iman nuruna ulaşır ve ihtida eder, Şehâdet Kelimesi getirir. Daha sonra birlikte İslâm askerlerinin karargâhına gelirler. Karargâhta Halid b. Velid (ra), Cerece’ye gusül abdesti aldırır ve iki rek’ât namaz kıldırır.

Fakat bunu haber alan Rum tarafı hücumu arttırır. Öyle ki, savaş iyice kızışır ve güneş batmaya yüz tutana kadar iki taraf da at sırtından inmeyip kılıç sallarlar.

Hiç durmayıp, derhal İslâm ordusu saflarında savaşa katılan Cerece, şehit düşer! Şehit düştüğünde Halid b. Velid (ra) ile beraber kıldığı iki rek’ât namazdan başka namaz kılmak kendisine nasip olmamıştır!1 Allah onlardan razı olsun.

İnsan hangi nefesinin son nefes olacağını genelde bilmez. Hayatı hep bir son nefesmiş gibi algılamamız gereği de, bir başka gerçektir! Binaenaleyh, kendisine iman, hidayet ve tevbe nasip olmuş bir kimseye, bu son nefes de olsa, imanını ve tevbesini makbul saymak ve hüsn-ü şehâdette bulunmak, elimizden geliyorsa duâ etmek ve işin doğrusunu Allah’a bırakmak bize düşen en asil ve en olgun davranıştır!

Dipnotlar:

1- El-İsâbe, 1/260.

17.06.2009

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



M. Latif SALİHOĞLU

İki öğünlü hayat


A+ | A-

Sabah, öğlen, akşam, yani günde üç öğün yemek yemenin yararlı mı, yoksa zararlı mı olduğunu, yıllar yılı araştırıp durduk.

Sonunda, gerek tıbbî ve gerekse "Sünnet–i Seniyye" açısından günde üç öğün yemek yemenin hatalı ve zararlı bir beslenme tarzı olduğuna kesin kanaat getirerek "iki öğün"de karar kıldık. Ve, 1992'den bu yana, yani tam 17 senedir "iki öğünlü" bir hayata tâlim etmekteyiz.

Şükürler olsun, bundan dolayı da herhangi bir sıkıntı yaşamadık. Kilomuzu, formumuzu aynen koruduğumuz gibi, mesleğimizi, hizmetimizi, ibadet ve sair işlerimizi de daha rahat bir şekilde idame ettirebilmekteyiz.

Bu alışkanlığı arasıra bozmak mecburiyetinde kaldığımızda ise, illa ki bir sıkıntı yaşamakta, âdeta işlediğimiz hatanın saatlerce cezasını çekmekteyiz.

Öte yandan, Sünnet–i Peygamberîye âzamî derece riayet eden Bediüzzaman Hazretlerinin hayatını ve beslenme tarzını bir de bu açıdan inceledik. Ayrıca, onun hayatta olan yakın talebe ve hizmetkârlarından birbirini tam teyid eden mâlumatlar aldık.

Neticede kat'î sûrette öğrendik ki, Üstad Hazretleri de günde iki öğünle idare etmiş: Sabahları birkaç lokmalık kahvaltı ve bir de akşam yemeği. Ara öğünlerde ise, başta birer–ikişer bardak limonlu çay olmak üzere, arasıra sebze–meyve ile bazı kuruyemiş çeşitlerinden aldığı anlaşılıyor.

Tabiî, o zâtın yaptığı gibi yapmak, yani aynen onunki kadar bir gıda miktarı ile beslenmek (ki, bazı günler bir tek yumurta ve 90 gramlık gıda ile besleniyor) her kişinin harcı değildir.

Ama, yine de günde iki öğünlü bir beslenme alışkanlığını kazanmanın—özellikle 20'li yaşlardan sonra—hemen herkes için mümkün olduğunu bilgi ve tecrübeler ışığında ifade edebiliriz.

Evet, Risâle–i Nur'da da ifade edildiği gibi, "akıl–gadap–şehvet" duyguları gibi, "yeme–içme–uyuma"nın da ifrat, tefrit ve vasat mertebeleri olup, irade kuvvetiyle bunları "vasat" çizgisinde tatbik etmek pekâlâ mümkün.

Mevsim itibariyle, şu sıralar "okuma programları"nın âzamî derecede icra edildiği günleri yaşıyoruz. Kardeşlerimiz, sağolsunlar birçok yerden bizi de programlarına dâvet ediyorlar.

Mümkün olduğunca, bu dâvetlere icabet etmeye çalışıyoruz. Gittiğimiz yerlerde ise, aynelyakîn, hatta hakkalyakîn derecede görüyoruz ki, iki öğünlü programların feyiz ve bereketi daha ziyadedir.

Günde üç öğün ve daha fazla yemek yiyenler ise, yaşanan israf ve meşakkatler bir yana, insanlar adeta bir "yemek öğütme makinası"na dönüşüveriyorlar.

Üstelik, bulaşık daha fazla, çöp ve kazurat daha fazla, rehavet daha fazla, masraf daha ziyade, işten kaytarmak da ziyade oluyor, vesselâm.

Hâsılı, "İki öğünlü hayat, oh ne rahat" diyor ve bu tarz bir beslenme alışkanlığını herkese tavsiye ediyoruz.

Tarihin yorumu 17 Haziran 1921

Koçgiri isyanı

Millî Mücadelenin en kritik günlerinde (1921) yaşanan Koçgiri isyanı, sosyal yönüyle Şeyh Said (1925) ve Dersim Hadisesine (1937) benzemekle birlikte, siyasî yönü itibariyle farklı ve kendine has özellikler taşıyor.

Üç aydan fazla devam eden ve 17 Haziran 1921'de nihayet bulan Koçgiri İsyanı, siyasî ve hukukî açıdan "Sevr Antlaşması"na dayandırılıyordu.

Ecnebilerle İstanbul hükümeti arasında 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşmasına göre, İç Anadolu'nun cüz'î bir kısmı Müslüman Türklere bırakılıyor, Türkiye'nin geri bütün toprakları yabancı devletlere taksim ediliyordu.

İşte, Dersim'in (Tunceli) Kuzey–Batı kesimini merkez alarak, Erzurum, Erzincan, Sivas, Elaziz, Malatya, Mardin ve Diyarbekir'e kadar uzanan geniş coğrafyada etkisini gösteren Koçgiri Hareketi de, Anadolu'nun bölünmesinden nasibini almak ve bu geniş mıntıkada bir "Kürt devleti" kurmak maksadıyla başlatıldı.

Koçgiri, her ne kadar küçük bir aşiretin ismi olsa da, isyan hareketine ismini veren Koçgiri, esasında bir aşiretler topluluğunun müşterek hareketi hüviyetini taşıyordu.

Koçgiri isyanına katılanların çoğunluğunu Kürt aşiretinin mensupları teşkil ediyordu. Kurmanci ve Zazaki konuşan bu aşiretlerin ekseriyeti, aynı zamanda Alevî olarak biliniyordu. Bundan dolayı, aynı isyana destek verenlerin içinde Dersimli Alevî Türklerin de yer aldığı rivayet ediliyor.

Ama, sosyolojik yapısı ne şekilde olursa olsun, ortada bir siyasî hesabın olduğu muhakkak. Üstelik bu hesap, kabul edilmesi mümkün olmayan Sevr Muahedesine gidip dayanıyor.

Ne var ki, isyan hareketini, siyasî ve diplomatik manevralarla daha insanî şekilde bitirmek mümkün iken, yeni Ankara hükümetinin anlaşılması zor tuhaf tutumu yüzünden bu isyan çok pahalıya mal oldu. Ankara tarafından, işin içine özellikle Topal Osman'ın sokulmasıyla birlikte, bölgede tam anlamıyla bir "kardeş kavgası" çıktı ve taraflardan binlerce insanın kanı—bir hiç uğruna—toprağa döküldü.

Aylarca süren kanlı çatışmaların ardından, aşiretin liderlerinden Alişan Beyin 17 Haziran 1921'de yakalanmasıyla birlikte, isyan hareketi sona ermiş oldu.

Yakalanan isyancıların çoğu, askerî mahkeme tarafından idam edildiler.

Üç–dört ay kadar süren ve 17 Haziran 1921'de sona eren Koçgiri İsyanı, binlerce vatan evlâdının hayatına mal oldu.

17.06.2009

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl
Reklam Linkleri: Risale Yorum- Risale Çocuk- Oktay Usta - Euro Nur - Fıkıh İnfo- Ahmet Maranki- Cevşen - Yeni Asya Barla - Makdis