22 Haziran 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Ahmet ÖZDEMİR

Hayatımızda nelere daha çok önem veriyoruz?


A+ | A-

Hayatımızda değerli olan şeyler nelerdir?

Ev mi, araba mı?

Mal mı, mülk mü?

Para mı, pul mu?

Yoksa makam mı, mevki mi?

Biraz daha geniş düşünelim: Önceliklerimiz nelerdir?

Dünya mı, ahiret mi?

İnsanların dünyayı terk etmesi oldukça zor, ama ahireti terk etmesi kolaydır. Çünkü dünyaya çağıran o kadar şey var ki, saymakla bitiremeyiz. Bizi dünyaya çağıran şeyler o kadar masumane ki, bizi kendine cezb edip celp ediyor. Etrafında pervane gibi döndürüyor. O kadar süslü, o kadar cazip teklifler sunuyor ki, birisini atlatsak diğerlerine takılıyoruz. Sonra da koşup gidiyoruz arkasından. Dünya aşıkları öyle değil mi?

İnsanlar genel olarak para ödedikleri, emek harcadıkları şeylere çok daha fazla değer verirler. Onları kaybetmemek için zaman zaman uykuları kaçar. Belki bir ömür vererek kazandıkları bu servetlerini bir de korumak telâşına düşerler. Meselâ insanlar altınlarını, paralarını vb. daha güvenlikli gördükleri özel veya çelik kasalarda saklarlar. Köşklerini, villalarını özel güvenlik çemberine aldırırlar. Gerekirse bekçi tutarlar, kameralarla kontrol ederler. Bunlar insanların “dünyalıkları” kabul edilir. Bir gün dünya o insanlara “Haydi dışarı!” deyiverir. Belki canından çok sevdiği gözü gibi koruduğu malları geride kalıverir. Ayağından çorapları çıkarılır, sırtından elbisesi. Özel yatakları altından alınır. Hayattayken belki hiç uğramadığı ayrı bir dünyaya götürülür. Birkaç metre kefenle kara toprağın soğuk koynuna uzun boylu uzatılır, hem de çok sevdiği dostları tarafından.

Kabristana hiç gitmeyeceğini zannederdi. Gidenleri gördüğünde gözlerini kapardı, konuşulduğunda kulaklarını. Halbuki ölüm hakikati hiç inkâr edilemeyecek bir gerçekti, hayat kadar.

Orada ne kapı vardır çıkılacak, ne pencere vardır bakılacak, ne yemek vardır yenilecek! Arkadaşı da yoktur ki, dertleşsin. Sadece ameli vardır. Şimdi ameliyle baş başadır. Resûl-i Ekrem (asm) Efendimizin bildirdiğine göre, “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukur”dur.

Paraları, altınları, köşkleri, villaları dünyada kaldı artık. Bir de bakmışın, vârisleri “dünyalıkları” bölüşme telâşına düşmüşler. Dillere destan mallar medyaya günlerce malzeme oluvermiştir.

Burada dünyanın üç yüzünü hemen hatırlamakta fayda vardır:

Birinci yüzü: Cenâb-ı Hakk’ın Esmâü’l-Hüsnasına (güzel isimlerine) bakar; onların nakışlarını gösterir, mânâ-i harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubât-ı Samedâniyedir. Yani, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını anlatan, Allah’ın varlık ve birliğini gösteren yaratılmış mektuplardır. O yüzde isimlerin cilvelerini okuruz, bıkmadan usanmadan. Bu yüzü gayet güzeldir; nefrete değil, aşka lâyıktır.

İkinci yüzü: Ahirete bakar; âhiretin tarlasıdır, ekinliğidir, rahmet çiçeklerinin yetiştiği bahçedir. Burada ekip ahirette biçeceğiz. Meyvelerini orada toplayacağız. Şu yüzü de, önceki yüzü gibi güzeldir; tahkire değil, muhabbete lâyıktır.

Üçüncü yüzü: İnsanın heveslerine, arzularına bakan, gaflet perdesi olan, ehl-i dünyanın arzu ve heveslerini uyandıran yüzüdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü fânîdir, hemen kaybolur gider, elemlidir, aldatır.1 Günahlar, belâlar, musîbetler, sıkıntılar hep bu yüzdedir.

Kur’ân-ı Hakîmin kâinattan ve varlıklardan pek çok önem verircesine, beğenerek ve güzel bularak söz etmesi ise, önceki iki yüzüne baktığı içindir. Sahabelerin ve diğer Allah dostlarının rağbet ettiği ve değer verdiği dünyaları, önceki iki yüzdedir. İlk iki yüzü sevmişler, üçüncü yüzden kaçmışlardır. Çünkü üçüncü yüzde boğulan insanlar ahiretini de kaybetmişler.

Acaba insan sırf dünya için mi yaratılmış ki, bütün vaktini ona sarf ediyor?

Halbuki insan istidad ve yetenek cihetiyle bütün hayvanların üstünde olduğunu ve dünyevî hayata lâzım olan ihtiyaçlarını karşılamakta, iktidar cihetiyle, bir serçe kuşuna bile yetişemediğini herkes biliyor, anlıyor. Demek ki, insanın aslî vazifesi hayvan gibi çabalamak değil, belki hakikî bir insan gibi, hakikî daimî bir hayat için çalışmaktır.2

Bununla beraber, dünyevî meşgaleler, çoğu zaman bize âit değildir. Onlar da çoğu lüzumsuz bir şekilde karıştığımız ve bazen karıştırdığımız boş işlerdir. En önemlisini bırakıp, güyâ binler sene ömrümüz varmış gibi en lüzumsuz bilgilerle vakit geçiriyoruz. Konuştuğumuz ve bazen arkasından koştuğumuz şeyler “incir kabuğunu” bile doldurmayacak kadar lüzumsuzdur. Halbuki en küçük ama en önemli olan kalb ve mide dairesini bırakıp, en büyük ama en önemsiz dairelerde ömrümüzü telef ediyoruz. Ebedî ahiret saadetini kazandıracak işleri bırakıp Cehennem odunları ile uğraşıyoruz. Âdeta elmasları çöpe atıp kömüre sarılıyoruz.

Resûl-i Ekrem (asm) Efendimiz dünya-ahiret dengesini şöyle belirlemiştir: “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışınız!”

Dünyayı kalben terk etmeli, kesben değil. Yani dünyayı kalbimize koymamalıyız; ahiret yolculuğunda azık yapmalıyız.

Ebedî hayat yollarını açacak ve aydınlatacak işlere ihtiyacımız vardır. Onlar ise ibadetlerdir. En kısası ve en kolayı da Sünnet-i Seniyyeye uymaktır. Yani Resûl-i Ekrem (asm) tabi olmaktır. Çünkü sünnete uyan âdetini ibadete çevirir.

Dünyaya gelmek bizim elimizde olmadığı gibi, gitmek de bizim elimizde değildir. Hangi kuvvet bizi dünyaya gönderdi ise, aynı kuvvet dünyadan alıp vaad ettiği ebedî hayata gönderecektir. Gidiş gün ve saatini bilmiyoruz. Her an “Haydi gel” emrine muhatap olabiliriz. Şu sözleri dinleyelim:

“Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem ‘Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez’3 âyeti sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.

“Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyevîye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.”4

Dünyamız fani, ömrümüz kısa, görevlerimiz çoktur. Ebedî hayat burada kazanılacaktır. Yapılan her iyilik mükâfatını göreceği gibi, her kötülük de cezasını görecektir. Allah bize taşıyamayacağımız yükü yükletmeyeceğini bildirmiştir. Öyleyse taşıyabileceğimiz yükten de kaçmayalım.

Önceliklerimizi bir kez daha gözden geçirsek mi?

Hayatta nelere daha çok önem veriyoruz?

Beşer olarak yaptığımız hatalardan ve işlediğimiz günahlardan geri dönmek ne kadar güzel bir şey. Çünkü Allah tövbe edenleri sever.

Her gün yatsı namazının arkasından okuduğumuz şu âyeti hatırlayalım ve öyle duâ edelim:

“Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla!” 5

Dipnotlar:

1- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 1018-1019

2- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 428-429

3- Bakara Sûresî, 286.

4- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, s. 118-119

5- Bakara Sûresi, 286.

22.06.2009

E-Posta: ahmed@ahmedozdemir.com



Vehbi HORASANLI

7 basamaklı bir şükür


A+ | A-

Atlantik sularında günlerdir yol alıyoruz. Bir hayli fırtına yedik. Gemimiz boş olduğu için fırtına üzerimizde bir hayli etkili oluyor.

Bütün gemici arkadaşlarım gibi ben de bayağı hırpalandım, lâkin elimde dünyanın en büyük hazinesi Risâle-i Nur Külliyatı var. Bol bol Cevşen ve Risâle okuyorum. Okurken üzerinde bir hayli düşündüğüm ve tefekküre daldığım bir konuyu okuyucularımla paylaşmak istiyorum.

Biz insanlar başımıza gelen kötü olayları büyütmeyi, güzel şeyleri ise küçük görmeyi çok severiz. Denizcilerin fırtınalardan şikâyeti gibi küçücük bir musîbet dünyamızın altını üstüne getirir. Hâlbuki bize o kadar çok nimet verilmiştir ki, Kör Şeytan hiçbir zaman bunları düşünmemizi istemez. Namazın her rekâtında okunması farz olan “Fatiha” Sûresinin başında hamd etmek vardır. Besmele’den sonra daima “Elhamdülillahi” deriz. Bundan da anlaşılacağı gibi “Allah’a şükür etmek” çok önemlidir ve aynı zamanda da boynumuzun borcudur.

Zira her şeyden evvel yoktan var edilmişizdir. Allah dileseydi bizi yaratmazdı. Ama varız işte. Demek ki yokluk karanlıklarından bizi çıkarıp var eden Allah’a bir şükür borcumuz var. İkinci olarak Allah bize bir hayat vermiş. Yaşıyoruz. Çevremizde çok büyük camid yani cansız varlıklar var. Bazıları kocaman, dağ gibi. Bazıları ise mini minnacık, elektron mikroskopları bile göremiyor. Atomlar gibi. Koskoca bir yıldız büyüklüğünde bile olsa, hayatı olmadıkları için biz onlardan üstünüz. O halde Allah’a şükretmemiz gerekmez mi?

Üçüncü olarak bizim hayatımız gelişmiş bir hayat. Bitkiler gibi sabit değil. Bakın ben dünyanın bir ucundan diğer bir ucuna Güney Yarımküreye gidiyorum. Benim gibi hayat sahibi olan varlıklar hareket edebiliyor. Nefes alıp Allah’ın yaratmış olduğu nice güzellikleri görüp koklayabiliyoruz. Denizin bir çeşit zikir sesi olan hışırtısını dinleyebiliyoruz. Her canlı bu özelliklere sahip değil. O halde yeniden Allah’a el açıp şükretmek gerekmiyor mu?

Dördüncü olarak; Allah, bizi insan olarak yaratmış. Kur’ân’da “ahsen-i takvim” yani en güzel sûrette yaratılan canlı olarak, bir başka deyişle insan olduğumuz için Allah’a bir şükür borcumuz yok mudur?

Biz bu canı ortadayken ve sahipsiz iken bulmadık. Cenâb-ı Allah bize verdi. İsteseydi vermeyeceği gibi hiç yaratmazdı da. Fakat yerlerin ve gökyüzünün sahiplenemediği bir emaneti “teklif sırrını” yükleterek bizi yeryüzüne gönderdi. Yeryüzünün halifesi kıldı. O halde ne için şükür etmeyeceğiz? Şükürsüzlük aynı zamanda büyük bir nankörlük olmuyor mu?

Beşinci olarak; Allah bizi Müslüman olan bir anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya getirdi. İsteseydi Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan bir pigme yavrusu olarak da halk edebilirdi. Veyahut tamamen materyalist felsefe ile yetişmiş bir Avrupalı ailenin veya yüzü hiç gülmemiş bir anne babanın çocuğu olarak da doğabilirdik. Dünyaya sadece hayvan gibi yaşamak için geldiğini zanneden insanlar yerine Allah’ı ve Peygamberimizi tanıyan bir anne babaya sahip olduğumuz için şükretmemiz gerekmez mi?

Altıncı olarak Allah bize iman vermiş. En büyük şükür işte burada. Zira nice Müslüman ana-babanın imansız çocukları oluyor. Sonsuz Cehennemi netice verecek böyle korkunç bir tehlikeden koruyan Rabbimize şükretmemiz gerekmez mi? İman, Cenâb-ı Allah’ın kalbimize verdiği bir nurdur. Allah’tan başka hiçbir şey imanı ve hidayeti veremez. Bize iman nurunu veren Allah’a karşı daima secdede kalsak bile gerekli şükrü yerine getirmiş olamayız. O halde ne duruyoruz. Kalkıp bir şükür namazı kılalım. Bize bu dünyanın en güzel nimetini veren Allah’a hamd edelim. Çok mu zor bir şey söyledim? Hayır, bizim vazifemiz naz değil niyazdır, şükürdür.

Yedinci olarak; Allah’a bize Bediüzzaman Said Nursî gibi bir zatı tanımak ve onu üstad edinmek gibi bir nimeti verdiği için ayrıca bir şükür daha yapmamız gerekiyor. Bu noktada kendimi bahtiyar biri olarak görüyorum. Üstadımın eserlerini okudukça imanın güzelliklerini anlıyor ve bana bu fırsatı verdiği için Rabbime şükrediyorum. Evet, böyle dehşetli bir asırda ve tehlikeli hastalıklara maruz kalmış insanlar arasında bu eserleri tanıyarak iman şuuru vermesinden dolayı Allah’a ne kadar şükretsem, yine de vazifemi tam olarak yapabilmiş sayılmam. Öyle değil mi? Ne dersiniz?

22.06.2009

E-Posta: vehbihorasanli@ttmail.com



Süleyman KÖSMENE

Dünya malına bedel olan şey


A+ | A-

Hüseyin Bey: “Hadislerde, bir kişinin imanının seninle kurtulmasının, sahralar dolusu kırmızı koyundan daha hayırlı olduğu bildirilir. Bu hadis nerede söylenmiştir? Bu hadiste geçen kırmızı koyun neye işarettir?”

Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bu mübarek sözünü Hayber Komutanı Hazret-i Ali’ye (ra) Hayber savaşı esnasında söylemiştir.

Medine’nin yaklaşık 170 kilometre kuzeybatısında bulunan ve yedi sağlam kaleyle korunan Hayber, Yahudilerin fitne merkezi halindeydi. Hayber Yahudileri burada müşriklerle birlikte hareket ediyorlar, müşrikleri ve sair Arap kabilelerini Müslümanlar aleyhine tahrik ediyorlardı.

Yirmi gün süren muhasarada Hayber’in kaleleri bir bir düştü. Yalnız bunların en sağlamı ve en müstahkemi olan Kamos kalesi düşürülemedi. Bu kaleyi Yahudilerin en savaşçı komutanı Merhab savunuyordu.

Bir gün Peygamber Efendimiz (asm): “Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, Hayber’in fethi onun iki elinde gerçekleşecektir. Allah ve Resulü (asm) onu sever, o da Allah ve Resulünü (asm) sever” buyurdu.

O gece her bir mücâhid, her bir sahabe bu yüce görevin kendisine verilmesini bekledi ve umdu. Sabah olunca merak ve bekleyişleri arttı. Hazret-i Ömer (ra) daha sonra: “Kumandanlığı o günkü kadar istediğim bir gün olmamıştır” diyerek o günün heyecanını dile getirmiştir.

Mücahitlerin bekleyişleri sürerken Peygamber Efendimiz (asm): “Ali İbn-i Ebî Talib nerededir?” buyurdu.

Ashab-ı Kiram (ra): “Yâ Resûlallah! Onun iki gözü ağrıyor!” dediler.

Fakat Resul-i Ekrem Efendimiz (asm): “Onu bana gönderiniz” buyurdu.

Bunun üzerine Hazret-i Ali (ra), Seleme’nin (ra) yardımıyla Peygamber Efendimiz’in (asm) huzuruna getirildi. Resûlullah Efendimiz (asm) Hazret-i Ali’nin (ra) gözlerine mübarek tükürüğünü koydu ve duâ buyurdu. Hazret-i Ali’nin (ra) gözleri o dakikada iyi oldu, şifa buldu.

Hazret-i Ali (ra) demiştir ki: “O günden sonra ne sıcaktan, ne soğuktan asla rahatsız olmadım!”

Peygamber Efendimiz (asm) sancak-ı şerifi Hazret-i Ali’ye (ra) teslim etti. Ona zırhlı bir gömlek giydirdi. Zülfikâr’ı da beline kendi mübarek eliyle bağladı ve şöyle ferman buyurdu: “Allah sana fetih nasip edinceye kadar çarpış! Sakın arkana dönme!”

Hazret-i Ali (ra): “Ya Resûlallah! Onlar Müslüman oluncaya kadar kendileriyle savaşacağım!” dedi.

Bunun üzerine Allah Resulü (asm): “Kalelerinin yanına varıncaya kadar vakur bir şekilde ilerle. Acele etme! Sakin ol! Onları İslâma davet et. Müslüman olurlarsa, İslâmın emirlerini bildir. Ya Ali! Allah’a yemin ederim ki: Senin irşadınla tek bir kişiye Allah’ın hidayet vermesi, sana birçok kırmızı develer (bir rivayette kırmızı koyunlar) verilmesinden daha hayırlıdır” buyurdu.1

Bazı rivayetlerde kırmızı koyun, bazı rivayetlerde kırmızı deve olarak geçen bu dünya malının, sadaka sevabı olarak, bir tek kişinin hidayetine vesile olan, onu hakka davet eden, ona yol gösteren, onun elinden tutan ve onu irşad eden kişiye verileceği bildirilmiştir.

Demek, bir kişinin de olsun kurtulmasına vesile olmak, bir kişiye olsun yol göstermek küçümsenmemeli, iman hizmetine bütün imkânlarımızı seferber etmeye devam etmeliyiz. Asrımızda bir iman bayraktarı olan Bediüzzaman Hazretleri, bundan dolayıdır ki, talebelerini şöyle uyarıyor: “Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz: Vazifeniz kudsiyedir, hizmetiniz ulvîdir. Her bir saatiniz, bir gün ibadet hükmüne geçebilecek bir kıymettedir. Biliniz ki, elinizden kaçmasın!”2

Dipnotlar:

1- Müslim, Fadâil’is-Sahabe, 34;Tecrit Terc. 10/280.

2- Mektubat, s. 414.

22.06.2009

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



Şaban DÖĞEN

“Bediüzzaman’la tanışabilir miyim?”


A+ | A-

1991’İn bahar ayları… Gazetemizin henüz Cağaloğlu’nda faaliyet gösterdiği günler… Yazarlarımızdan Latif Salihoğlu bir mesai sonu evine tam gitmek üzereyken bir telefon çalar. Kırık bir Türkçe ile konuşan telefondaki kişi isminin Biyon (Bijon), memleketinin İsveç olduğunu, İstanbul İkitelli’deki Sabah-Atv medya grubunda Türkçe-İngilizce tercümanlık yaptığını belirttikten sonra bir konuda yardım ister. Arkadaşımız her türlü yardıma hazır olduğunu belirttikten sonra Biyon şöyle söze başlar: “Efendim, ben epey zamandır takip ettiğim gazetenizin bir değerli yazarıyla şahsen gelip görüşmek, tanışmak istiyorum. İkinci sayfada yazıyor. İsmi Bediüzzaman Said Nursî.”

Sonra da konuşmalar şu minvalde geçer: “Said Nursî mi dediniz?”

“Evet, evet o. Nursî dedim. Kendisiyle görüşüp tanışmak için bana yardımcı olabilir misiniz? Daha doğrusu bir randevu sağlayabilir misiniz?”

“Sayın Biyon. Ben size yardımcı olmaya çalışırım da… Ama doğrusu merak ettim? Niçin özellikle Bediüzzaman? Hani, gazetemizin başka yazarları da var. Bunların arasında Bediüzzaman’ı tercih etmenizin özel bir sebebi mi var?”

“Özel bir sebebi var elbette. Anlatayım… En baştan anlatayım…”

Biyon Üstad Bediüzzaman’ın hayatta olduğunu sanmaktadır. Lâtif Bey de bunu öncelikle söylemek istemez. Düşüncelerini anlamaya çalışır. Biyon ise sebebini şöyle anlatır: “Sabah gazetesi yazı işleri masasına diğer gazeteler gibi Yeni Asya da geliyor. Aylardır bu gazetenin hemen hepsini okuyor, takip ediyorum. Fakat son zamanlarda en çok okuduğum ve istifade ettiğim gazetelerin başında Yeni Asya geliyor. Yeni Asya yazarlarından da birinci sırada Bediüzzaman geliyor.”

Bijon neden Yeni Asya’yı beğeniyor, öncelik veriyordu? Latif Bey de, “Önce, neden Yeni Asya?” diye sormaktan alamamış kendini.

Biyon’un ifadeleri ilginç. Diyor ki: “Her şeyden önce edepli bir gazete. İçinde açık-saçıklık yok. Pespaye reklâmlar yok. Bu yönüyle bizim ‘çöplük’ dediğimiz dünyalık gazetelerden ayrılıyor. Ayrıca gazetenin yayın politikasında dinci radikalizme de yer yok. Hep özgürlükten, demokrasiden yana, dengeli bir düşüncenin varlığını görüyorum.”

“Doğru” der Latif Bey. Sonra da “Peki, yazarlar arasında en çok Bediüzzaman’ın yazılarını takip ve takdir etmenizin sebebi ne? İzah eder misiniz?”

“İzah edeyim. Evet, en çok Bediüzzaman’ın yazılarını okuyor ve takdir ediyorum. Hatta, yazılarını hayranlık derecesinde takip ettiğimi söyleyebilirim. Çünkü o bambaşka yazıyor. Nasıl anlatayım bilemiyorum” deyince Latif Bey anlatmasını söylüyor.

O da bakalım neler söylemiş? Bir sonraki makalemizde de bunun üzerinde duralım İnşaallah.

22.06.2009

E-Posta: sdogen99@ttnet.net.tr



M. Latif SALİHOĞLU

Amasya'da başbaşa, Ankara'da dişdişe


A+ | A-

Yakın tarihimizin mühim bir sayfasını teşkil eden "Amasya Ta'mimi" 22 Haziran 1919'da ilân edildi.

Ta'mim, "umum"dan geliyor; günümüzde "genelge" diye tâbir edilen bir bildirinin umuma duyurulması anlamını taşıyor.

İşte, bundan tam 90 sene evvel Amasya'da hazırlanan ve çeşitli vasıtalarla umuma ilân edilen bu genelgenin mahiyeti özet olarak şöyledir: "Vatanın bütünlüğü ve milletin istikbâli tehlikededir. İstanbul hükümeti de, işgal kuvvetlerinin tesiri ve kontrolü altındadır. Bu durumda, milletin istiklâli, yine milletin azim ve kararı ile temin edilecektir. Bu maksata matuf olarak, evvelâ Erzurum'da, ardından Sivas'ta iki büyük kongre tertip edilecek ve bu kongrelere Müdafaa–i Hukuk–u Milliye Cemiyetlerinin tensip ettiği delegeler iştirak edecek. Kongreye kadar, askerî ve sivil kuruluşlar hiçbir suretle terk edilmeyecek ve başkasına verilmeyecek. Vatanın herhangi bir tarafına vaki olacak işgâl ve istilâ hareketlerine karşı, bütün ordularımızla mukabele edilecektir. Bu sebeple, silâh ve diğer harp malzemesi kesinlikle başkasına teslim edilmeyecek ve elden çıkarılmayacak."

Bu bildirinin altına imza koyan, ya da telgrafla haberdar edilerek iştirakleri sağlanan isimler ise şunlar:

1) 3. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal.

2) Eski Bahriye Nazırı ve Hamidiye Kahramanı Miralay Rauf (Orbay) Bey.

3) 15. Kolordu (Şark Cephesi) Kumandanı Kâzım Karabekir.

4) 3. Kolordu (Samsun) Kumandanı Miralay Refet (Bele) Paşa.

5) 2. Ordu (Konya) Müfettişi Mersinli Cemal Paşa.

6) 25. Kolordu (Garp Cephesi) ve Kuvâ–yı Milliyenin de ilk Kumandanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa.

7) Edirne’de (Trakya) Kolordu Kumandanı Miralay Cafer Tayyar.

Evet, "Amasya Genelgesi"ne imza atan veya orada bulunamayıp söz konusu metni aynen tasdik eden belli başlı isimler bunlar.

Aynı zamanda birer asker olan bu şahıslar, Millî Mücadele hareketinin lokomotifi olup, 1919 yılı Haziran'ından tâ II. Lozan görüşmelerinin bütün hararetiyle tartışıldığı 1923 Haziran'ına kadar nisbeten birlik-beraberlik görüntüsü içinde bulunmuşlardır.

Dananın kuyruğunun kopması, yani aralarındaki birlik–beraberlik tablosunun parçalanıp berhava olması ise, 1923 yılı ortalarında vuku buldu. Zira, o günlerde pek mühim gelişmeler yaşandı. Bunları, şöylece sıralamak mümkün:

* Gizli Meclis oturumlarında, Lozan'da tavizler verildiğini ve Mehmetçiğin kanı masabaşında ucuza satıldığını iddia ederek, M. Kemal ile İsmet Paşanın müşterek Lozan Antlaşması fikriyatına şiddetle muhalefet eden II. Grubun liderlerinden Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey, aynı yılın Mart ayı sonlarında hayret ve dehşet uyandıran bir komplo ile katledildi.

* Bir bağda saklanan Ali Şükrü Beyin cesedinin bulunduğu ve katilin de Çankaya Muhafız Komutanı Topal Osman'ın olduğunun anlaşıldığı 1 Nisan günü, özellikle Meclis Başkanı M. Kemal'in isteğiyle genel seçim kararı alındı. (Seçim, Ağustos ayı başında yapıldı.)

* Ali Şükrü Beyin katili Topal Osman, 2 Nisan'da Ayrancı Bağlarında üzerine gönderilen askerî birlik tarafından vurularak öldürüldü, kafası kesildi ve Ulus'taki Meclis'in kapısında ayaklarından asılmak suretiyle teşhir edildi.

* "Amasya Tamimi"ni tasdik eden komutanlardan Cafer Tayyar, savaş esnasında esir düştüğü Yunan tarafından—takas usûlüyle—serbest bırakıldı ve 5 Nisan günü İstanbul'a, ardından Ankara'ya geldi. (Cafer Tayyar, hem komutan, hem de Edirne mebusu olarak Meclis'te görev aldı. Ancak, bu tarihten itibaren M. Kemal ile zıtlaştılar ve hiçbir şekilde uyuşamadılar. Bu yüzden, başına gelmeyen kalmadı.)

* Meclis'te, kesilen Lozan görüşmelerine, kaldığı yerden devam edilmesine karar verildi. İsmet Paşa başkanlığındaki heyet, ikinci kez Lozan'a gönderildi; 23 Nisan'da ikinci oturuma başlandı.

* Lozan'da dehşet veren gizli pazarlıkların devam ettiği günlerde Ankara'da bulunan Bediüzzaman Said Nursî ile M. Kemal arasında, "Riyaset odası"nda şiddetli münakaşalar yaşandı. Bediüzzaman, o günlerin Ankara'sında iki kez ölüm tehlikesi atlattı.

* Gizli mimarı Yahudi Hahambaşısı Haim Naum olan Lozan Antlaşması, Temmuz ayı sonlarında imzalandı. Bir ay sonra da yeni Millet Meclisi, bu antlaşmayı kabul etti. Yeni Meclis'te II. Gruptakilerin çoğu tasfiye edilmiş durumdaydı. Ancak, yine de 14 kişilik bir muhalefet grubu oluştu. Bunlar, Lozan'a Meclis'te red oyu verdiler.

* Meclis'teki Lozan muhalifleri, aynı zamanda M. Kemal ve İsmet Paşanın da muhalifi durumuna düştüler. Bu grup, Cumhuriyet'in ilânından sonra farklı bir siyasî temayülün içine girdiler ve 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını (TCF) kurdular.

İşte, konumuzun asıl can alıcı noktası burada: "Amasya Genelgesi"ne imza koyup tasdik eden komutanların tamamı, TCF'yi kuran kadronun içinde yer aldı. Bir tek istisna vardı, o da M. Kemal idi.

Evet, çok garip, ancak gerçeğin tâ kendisi. Vaktiyle "Amasya Tamimi"ni kabul edip altına imzasını atan M. Kemal dışındaki komutanların tamamı CHF'den ayrılmış ve yeni Meclis'in ilk muhalefet partisi TCF safında yerlerini almışlardı.

Tabiî, bu yaptıklarının faturası da çok ağır oldu. İstiklâl Harbinin bu kahraman kumandanları, önce 1925'teki Şeyh Said Hadisesiyle irtibatlandırılarak—partileri kapatılmak sûretiyle—cezalandırıldılar; ardından, 1926'daki muhayyel "İzmir Sûikastı" hadisesiyle irtibatlandırılarak İstiklâl Mahkemesine sevk edilerek idamın edilişine kadar getirildiler.

Bu kahramanlar, İzmir'de idam olunmaktan kılpayı kurtuldular gerçi; ancak, çoğunun hem askerî, hem de siyasî hayatları bütünüyle sona erdirilmiş oldu.

Evet, maalesef ve çok yazık ki, bütün bu bed muameleye mâruz bırakılanların içinde, "Amasya Tamimi"ni kabul ve tasdik eden yukarıda isimlerini sıraladığımız—M. Kemal dışındaki—Millî Mücadele Komutanlarının tamamı yer almakta idi.

22.06.2009

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr



Ali FERŞADOĞLU

Meleklere imanın verdiği huzur ve mutluluk - 2


A+ | A-

Meleklere imanın sağlam olduğu cemiyetlerde, olumsuz vak’alara pek rastlanmaz, rastlansa da nadirdir. Çünkü her ferdde, kalbinde, başında, omuzunda, arkasında gizli, İlâhî bir polis, bir yasakçı, bir kameraman olduğu şuuru hâkimdir. İşte bu inançtır ki insanları gemler, frenler... Bir hırsız ne kadar arsız ve yüzsüz olursa olsun, mesleğini başkalarının bakışları altında icra etmez, edemez. Meleklerin kameralarını üzerlerinde hissedenler, elbette böylesine kötü fiil ve hareketlerden kendilerini sakındıracaklardır...

• Konuşurken, İlâhî kameramanlar ve kayıtçı olan melekleri düşünerek hareket etmeli, söz söylemeli. Hiç kimse, “İşte, yalnızım, istediğim gibi kötü ve müstehcen konuşabilirim!” diye düşünmemeli.

• Meleklere iman, şöhret duygusu gibi zehirli bir baldan kurtarır. Bu damar, insanın hayatına mâl olacak kadar tehlikelidir. Yalnızca bir örnek:

Norveçli Thor Alex Koppfjell, “Uçan Adam” diye şöhret yapmıştı. O zamana kadar 210 yüksek binadan atlamayı başarmıştı. Ekim 1998’de New York’un en kalabalık caddelerine, iki gün arayla, Empire State Building ve Chrysler Building binalarının tepesinden atlayarak, izleyenlere korkulu ve heyecanlı dakikalar yaşatmıştı.

New York’un en yüksek binası olan Dünya Ticaret Merkezi’nden de atlamayı denemiş, belediye başkanının yasağı üzerine şehri terk etmişti. “Uçan Adam” şöhretinin de zirvesindeydi. Hep yükseklerden atlıyordu ve atıyordu kendisini. 1999 Temmuz’unun son haftasında ülkesindeki bir fiyorddan atlarken yere çakılıp ölmüş. Bin 500 metrelik yükseklikten yaptığı atlayışta, sis yüzünden kontrolünü kaybederek yere çakılmış...

İşte, hepimizde bulunan, kimimizi “sosyal ve mânevî hayatın tepelerinden” aşağıya atlatan meselenin psikolojik sebebi şudur: “İnsanda ekseriyet itibarıyla ‘hubb-u câh’ denilen hırs-ı şöhret ve hodfuruşluk, ‘şan ve şeref’ denilen riyakârane halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmaya, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz’î, küllî arzu vardır. Hatta o arzu için hayatını fedâ eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevk eder. Ehl-i ahiret için bu his gayet tehlikelidir. Ehl-i dünya için de gayet dağdağalıdır, çok ahlâk-ı seyyienin de menşeidir ve insanların da en zayıf damarıdır.”1

Her insanın sosyal hayatta bir mevkisi olduğu gibi, sosyal basamaklarda da terakkî etme isteği vardır. Bu basamaklar, ya “gayrimeşrû şöhret”le elde edilecektir veya “meşrû...” Evet, her insanda “görmek ve görünmek” duygusu vardır. Kendisini kabul ettirmek ve ispat etmek ister. Eğer bu duygu, Allah’ın, meleklerin, Peygamberimizin (asm), iyi insanların alkışını almış ise, müsbettir, meşrûdur. Aksi hâlde, gayrimeşrû...

• Meleklere iman, sadece hırsızlık ve intihar değil, benzeri bütün çirkin ve kötü işlerden, hâl ve davranışlardan iman derecesine göre alıkor. Demek ki meleklere iman, aynı zamanda ferdî, ailevî ve içtimâî huzur, emniyet, rahat ve sükûnet vesilesidir.

• İnsanın hayatta en çok sevdiği şey, ruhu ve hayatıdır. Onlar üzerinde titreyip durur. En güçlü, en emin, en sağlam ellere teslim etmek ister. İşte, Azrail (as), ruhumuzu emanet ettiğimiz bir yed-i emindir. Onu yok olmaktan kurtaran böyle bir meleğin varlığı, değil kızgınlık, büyük bir sevinç ve mutluluk uyandırır insanda.

Çok kıymetli bir malını ve servetini saklayamama, muhafaza edememe ve emin ellere teslim edememenin huzursuzluğunu yaşayan bir insanın ruh gibi çok değerli bir varlığını sağlam ellere teslim edişindeki huzur ve süruru tahayyül edebilir misiniz?

Büyük servetler, hazineler taşıyan mutemetleri düşününüz. Yanlarına güvenlikçi olarak zayıf/çelimsiz/güçsüz çocukları mı alırlar, yoksa güçlü/kuvvetli/akıllı/çevik/atletik vücuda sahip olan kişileri mi? İşte, Azrail (as), böylesine güvenilir ve güçlü biridir ve onun varlığına iman etmekle müthiş bir güç ve emniyet hissederiz.

Dipnot:

1- Mektubat, s. 401.

22.06.2009

E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr



Murat ÇETİN

“Yargı bağımsızlığı” konusunda akıl karıştıran sorular


A+ | A-

Ülkemizde bir “yargı bağımsız değildir” korosu var. Yargı denince ve bağımsızlık denince ilk onlar akla geliyorlar. Ve bu koronun sık sık dile getirdiği ve neredeyse tartışmasız kabul edilen bir takım argümanlar var.

1. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na Adalet Bakanı başkanlık ediyor, Bakanlık Müsteşarı da kurulun üyesi. Dahası bu kurul Adalet Bakanlığı binasında toplanıyor. O halde yargı bağımsız değildir. Peki kurulun yapısından şikâyet eden bu koro, neden kurulun kararlarına karşı yargı yolunun kapalı olmasını hiç dile getirmiyorlar? Bir kurulun oluşumu kadar, onun kararlarına karşı hak arama özgürlüğünün olup olmaması da önemli değil midir?

2. HSYK, iki üyesi ve toplandığı yer itibariyle bile bağımsız olamıyorsa, özlük hakları ve bağlı bulundukları sicil amirleri bakımından diğer subaylardan hiçbir farkı olmayan hakim ve savcılardan oluşan askerî yargının bağımsızlığından nasıl söz edebiliriz? Askerî yargı söz konusu olunca neden “Yok canım, onlar iyi çocuklardır. Öyle şeyler yapmazlar. Bakın filanca kararlarına. Gördünüz mü ne kadar bağımsızlar” deniliyor? Siz hiç, Askerî Yargıtay Başkanını, diğer üyelerle birlikte basın toplantısı düzenleyip, “Bağımsız değiliz” diye yakındığını duydunuz mu?

3. “Yargı bağımsızlığı” sırf “siyasal iktidar”dan bağımsızlık mıdır? Meselâ bürokrasiden bağımsız olup olmamak pek o kadar da önemli değil midir? Soru: Ankara’dan aynı anda yola çıkıp biri saatte 60 km hızla giden bir otobüsle Başbakanlığa, diğeri aynı hızla giden başka bir otobüsle Genelkurmay’a giden iki hakimden hangisi daha “bağımsızdır”? Soruyu, başbakanın darbe sonrası, darbecilerin kadrosundan oraya atanıp atanmadığına göre cevaplandırınız.

4. Aynı koro, Anayasa Mahkemesi’nin bazı üyelerinin Meclis tarafından seçilmesine “siyasallaşma” gerekçesiyle karşı çıkarken dünyadaki örnekleri gerçekten bilmiyorlar mı, yoksa yine o malûm “bize özgü şartlar”a mı sığınıyorlar? Meselâ ABD’de yüksek mahkemeyi Başkan’ın atayıp parlamentonun onayladığı, eyalet mahkemesi hakimlerinin “genel seçimle” göreve geldikleri bir sır mıdır?

22.06.2009

E-Posta: murat@yeniasya.com.tr



Şükrü BULUT

AB seçimleri bir şeyler söylüyor, bize…


A+ | A-

Avrupa Parlamentosu seçimleri yapıldığında, Köln´de tatlı bir telâş vardı. Bediüzzaman Hz.lerini anma veya “Nurun bayramı” münasebetiyle vatandaş olanlarımız yalnızca reylerini kullanabildiler. Sonuçlarını değerlendirme fırsatı da bulamadık. Zaten Perşembenin gelişi Çarşambadan belliydi. 11 Eylül ihtilâlini gerçekleştiren Neocon ve neolibarellerin büyük gayretiyle AB projesi aleyhinde bir hava oluşturulmuştu. Çekirge afatıyla Köpek balıklarının sebep olduğu küresel krizden tutunuz, neolibarellerin hâlâ kontrollerinde tuttukları Romanya ve Bulgaristan´daki rüşvetler ve kaybolan paralar AB´ye fatura ediliyordu. Almanya'nın yirmi otuz sene öncesinin müreffeh günlerine duyulan tahassür, eski komünist bayan Merkel´in fevkalâde kötü politikalarından ziyâde, AB'nin gelişmesine ve global bir güç olma eğilimine bağlanıyordu. Kurulduğu günden bu güne hiç bu kadar karşıt lider ile karşılaşmamış AB'nin parlamento seçimlerinden ümit verici bir netice beklemek, elbetteki beyhude olurdu.

Türkiye'de demokrasiyi kötü göstermeye çalışan kemalist mason ittifağına benzer bir ittifağın Avrupa´da yoğunca çalıştığını belirtmeden geçmeyelim. Küresel sermayeyi ele geçiren eski komünistlerin (neocon–neolibareler) halkların iradelerinin meclislere yansımasını engellemeleri, zamanımızın en dehşetli hareketlerinin başında geliyor. Bozulan insan ahlâkından yararlanan bu insanların Avrupa'da çevirdikleri dolaplarla Türkiye'de döndürdükleri oyunlar arasında aslında pek fazla fark görünmüyor.

Mesele elbetteki hastalığın teşhisine bağlanıyor. Fikren ve yaşayışça birbirinden uzak olan iki Avrupa'nın zihinlerindeki karmaşası, problemlerin çözümünü de zorlaştırıyor. İnsanî değerleri, insanca yaşamayı, hak ve hürriyetleri, adaletli bölüşmeyi ve inançlara saygıyı ilke edinmişlerin kendilerini net ifade eden başka da çıkış yolu gözükmüyor. Bilerek kaos üreten veya kaos tezgâhlarını destekleyen siyasetçilerin indirilmesi, insaniyeti kurtarmaya çalışanlar üzerine vecibe oldu.

Eskiden Avrupa'daki partilerin seçim beyannameleri, tüzükleri ve beş yıllık projeleri seçmenler için önemliydi. Fakat fırıldaklığı, yalanı, hipnotik konuşmaları ve milletin servetinden çaldıkları paralarla rüşvet olarak dağıtan ikinci Avrupa'nın “Yeni tip siyasetçisiyle”, artık Avrupa milletleri ne seçim beyanlarına, ne taahhütlere ve ne de tüzüklere artık inanmıyorlar. Siyasetçiye karşı duyulan emniyetsizliğin oluşturduğu bir kaosta yapılan AB seçimlerine olan zamanların en düşük iştiraki de yukarıdaki bilgilerimizi doğruluyor. Bu haliyle anarşi, kaos, terör, tembellik ve ahlâksızlık yetiştiren ikinci Avrupa'ya, birilerinin fikren ‘dur’ demesi gerekiyor.

Amerika'daki neocon ve neolibarel yapılanmaların anavatanı bildiğimiz gibi Avrupa'dır. Her ne kadar dünyaya zarar vermek üzere hazırlanan 11 Eylül Amerika'da hazırlanmışsa da, asıl gövdesi küçük kıt'adadır. Umulur ki, Bayan Clinton'un hariciye bakanı olduğu Obama hükümeti, 11 Eylül çetesinin tesirini kırarak, hem Avrupa'ya, hem de dünya'ya müsbet bir yansımada bulunurlar. Bilhassa demokratların arasına sızmış neolibarellerin teşhisi, temyizi ve icraat dışı bırakılmaları, hem genel olarak Batı dünyasında ve hem de dünyada büyük hayırların kapılarını açacaktır.

Hâlâ Soros'un Açık Toplum Ensititüsünün verileriyle hareket eden Türkiye Müslümanlarının hal-i pür melâli, Avrupa'da daha içler acısıdır. Zira Avrupa'da yine yanlışa yanlış diyenler olduğu gibi, medyanın ekseriyetini bizde olduğu gibi bu habis sermayenin pis emellerine çekmiyorlar.

11 Eylül'den bu yana dünya servetinin önemli bir kısmını “sihirbazlarla” çalan ikinci Avrupa'nın bu şekilde devam etmesi zor görünüyor. Denizin biteceği, hazır paranın tükeneceği, servetleri çalınan insanların uyanacağı ve küresel çetelerin şeffaf sokaklardan kovalanacağı zamanların uzakta olmadığını çok kimseler değişik üslûplarla ifade ediyorlar. Her hadiseyi emellerine kullanmayı tiryakilik haline getirmiş Kemalist Mason ittifağıyla ikinci Avrupa dediğimiz saldırgan sefih dinsizlerin zillet içinde kıvranacakları günleri insanlık beklemede haklı değil mi?

AB'nin bir insanlık, medeniyet ve barış projesi olduğunun şuuru içinde çalışan “Avrupa'nın hakikî sahipleri" Sarkozy, Berlosconi ve Merkel musîbetlerinin önümüzdeki yıllarda sona ereceğini satır aralarında ifade ediyorlar. Dünyanın en şiddetli iç çatışmasının birinci ve ikinci Avrupa şeklinde yaşandığı şu kıt'adaki seçimlerin neticeleri, büyük Avrupa için hayırlı uyanışlara vesile olacağı kanaatindeyiz. Murahabe, teşhis ve taakib “İnsaniyet seviyesine” çıkacak, İnşaallah.

22.06.2009

E-Posta: s.bulut@saidnursi.de



Faruk ÇAKIR

Söylenmeyen ne kaldı?


A+ | A-

Son günlerin hararetle tartışma konusu olan “yeni darbe planı” ya da “belge”si üzerine neredeyse söylenmeyen söz kalmadı. Sahte miydi, gerçek miydi tartışmaları sürerken, gözler haklı olarak hükümete yöneldi. Acaba bu “belge” karşısında nasıl bir tavır takınılacaktı?

Türkiye’yi idare edenler ‘belge’yi kabul edilemez bulmakla beraber, derine inen bir çalışma yapmadılar. Tamam, ‘suç duyurusu’nda bulunuldu; ama bu da kamuoyunu tatmin etmedi. Bunun sebebi de, geçmişte yaşananlar... Bu konuda en temel problemin ‘çift başlı yargı’ olduğu artık genel kabul görüyor.

Dünkü gazetelerde yer alan bir haber ve bir röportaj, ‘askerî yargı’ sıkıntısını gözler önüne seriyor. Emekli askerî hakim, binbaşı Mesut Kurşun, kendi hayatından örnek vererek “Askerî yargı bağımsız değil” demiş. (Zaman, 21 Haziran 2009) Benzer şekilde Nuriye Akman’ın sorularını cevaplandıran emekli deniz albay hakim Ahmet Cengiz Tangören de gündemde olan ‘belge’yi yorumlarken “Bu işler, bir albayın yalnız başına yapacağı işler değil” anlamında beyanlarda bulunmuş. (agg, 21 Haziran 2009)

Yargının tamamında sıkıntılar olduğunu çok sayıda hukukçu ve siyasetçi de zaman zaman ifade ediyor. Bu sıkıntıları aşmak için, 12 Eylül ihtilâl anayasasından kurtulmamız gerektiği de unutulmamalı.

İş dönüp dolaşıp ‘iktidarın ne yapacağı’na odaklanıyor. Her türlü darbe planı yapanların hukuk adalet ölçüleri içinde cezalandırılması gerektiği her hâlde tartışılmaz. En kötüsü, ‘hiç bir şey olmamış gibi’ davranmak. Gerçek olup olmadığı tartışılan bu ‘belge’ hiç değilse bundan önceki ‘gerçek darbe’leri hatıra getirse ve darbecilerle ciddî bir hesaplaşma yapılabilse... Sivil toplum kuruluşları ‘darbeciler yargılansın’ diyerek meydana çıkıyor, ama Türkiye’yi idare edenler bu sesleri de pek duymuyor.

Elbette darbecileri yargılamak kolay değil. Çünkü ‘darbeciler’ sadece bilenen, tescillenmiş, afişe olmuş darbecilerden ibaret değil. Görünüşü sivil, ama zihniyeti ‘darbeci’lerden daha tehlikeli olan bir zümre de var Türkiye’de. Maalesef bunların büyük bir kısmı da sivil! Bu sebeple darbecilerle mücadele kolay değil.

Darbecilerle mücadele etmek isteyen iktidarlar en önce cesur olmak durumunda. Sonra da bu yolda kendilerine yardımcı olanları ‘dost’ bilmelidir. ‘Dost’lara düşman, ‘düşmanlar’a dost muamelesi yapmak en kötüsü. Mesela, Avrupa Birliği yolunda atılan her adım, dolayısı ile darbecilerle hesaplaşma anlamına gelir. Ne hikmetse, AB yolunda çıkarılan engellelerin darbecilerin ekmeğine yağ sürdüğünün farkına varılamıyor.

Netice olarak, sahte ya da gerçek olup olmadığı tartışılan ‘belge’ hakkında söylenmeyen söz kalmadı. Artık icraat zamanı. Bu belgeyi kim ve nerede hazırladıysa bulunsun ve gereği yapılsın. Türkiye’nin beklemeye, zaman kaybetmeye ve oyalanmaya zamanı yok. Hele hele, işlerin ‘alt komisyon’a havalesine hiç zamanı yok!

22.06.2009

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr



Recep TAŞCI

Yeniye destek, eskiye köstek (2)


A+ | A-

Geçen hafta teşvik paketinin muhtevası hakkında özet bir bilgi sunmuştuk. Bu hafta analiz etmeye çalışacağız.

Paketin iki ayağı var demiştik. Birinci ayağı yeni yatırımları teşvik etmek. Demek ki, mevcut yatırımlar bu teşviklerden yararlanamayacak.

Bazen ülkeyi yönetenleri anlamakta güçlük çekiyoruz. Bir adım ötesini görmek bu kadar zor mu?

Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın mutlaka bir bildiği vardır. Şöyle anlatalım, belki biz yanılıyoruz.

Meselâ bir ilimizde aynı iş kolunda faaliyet gösteren iki işletme düşünün. Biri yeni, diğeri eski kuruluş olsun. Yeni olan cüz’î tutarda bir vergi, sigorta primi öderken, eski olan ağır bir vergi ve sigorta yükü altında ezilsin.

Hakkaniyete sığar mı? Böyle bir haksız rekabet olabilir mi?

Zaten mevcut tesislerin binbir güçlükle faaliyetlerini sürdürmeye çalıştıklarını cümle âlem biliyor. Kriz bütün işletmeleri vurmuş. Kimisi tatile girmiş, kimisi iflâs etmiş. Binlerce işletme vergi, sigorta, banka borcuyla boğuşmakta. İşçi çıkararak ayakta kalma mücadelesinde. Sanayide kapasite kullanımı biraz kıpırdasa da hâlâ düşük. Tam bu sırada yeni yatırımları teşvik adı altında karşınıza bir rakip çıkartılıyor. Bunun anlamı, mevcut işletmelerin ölüm fermanının imzalanması demektir.

Şimdi ne olacağını size söyleyelim.

Mevcut işletmeler kâğıt üstünde kapatılacak, sonra yeni bir işletme gibi tekrar açılacak. Böylece teşvikten yararlanma imkânını bulacaklar.

Milleti böyle muvazaalı yollara zorlamanın ne gereği var? Mevcut işletmelerin tam kapasiteyle üretime geçmesi için gereken desteği verin, sonucunu hemen alın.

Haklarını yemeyelim.

Mevcut işletmelere vergi, sigorta indirimi, kısa çalışma ödeneği gibi avantajların sağlandığını görmezlikten gelmiyoruz.

Ne var ki yeterli olmadı. Olmadığı için de her açıklanan işsizlik rakamı bir öncekinden daha kötü çıktı.

Bir de şu hususa dikkat çekilmeli. Yeni yatırımlar destekleniyor, üretim artsın diye.

Ama şu anda acil sorunumuz üretim değil.

Sorun talep daralması. Yani mallar satılamıyor. Satış olmayınca üretim duruyor, fabrikalar stop ediyor. Bu şartlarda ne teşvik verirseniz verin, yatırım yapılır mı? Önce talebin canlandırılması için seferber olunmalı.

Paketin yatırım ayağıyla ilgili söylenmesi gereken diğer hususlara birer cümleyle şöyle değinebiliriz. Doğu ve Güneydoğu Bölgesi’nde gerekli güvenlik ortamı ve alt yapı oluşturulmadan yatırım beklemek fazla iyimserlik olur.

Fabrikaların üçüncü ve dördüncü bölgelere taşınmasının toplam istihdama bir katkısı olmaz, ancak bölgeler arası dengesizliği giderici bir rolü olabilir.

Bir örnekle açıklayalım; İzmit’teki fabrikasını taşıyan iş sahibi, beraberinde işçilerinin tamamını götüremeyeceğine göre, Muş’ta istihdam sağlarken İzmit’tekiler işsiz kalacak. Ne değişti, hiç. Elde var sıfır.

Paketin istihdam ayağı ise; daha somut ve kısa vadede sınırlı da olsa etkisini gösterecektir. Ne var ki süre 6 ayla sınırlıdır. Geçen hafta sorduk, yine soralım. Bu süre bitince insanlar kapı önüne mi konulacak?

Esas önemli olan konu uygulamadır. Bir kere devlet, vatandaşına güvenmeli, lüzumsuz bürokratik engeller çıkartılmamalıdır.

Hele partizanlık asla yapılmamalıdır.

Son olarak, paketin finansmanı nasıl olacaktır? Bu soru sıkça sorulmaktadır.

Paketin yatırım ayağı bütçeye önemli bir yük getirmeyecektir. Devlet kârdan zarar edecektir. İstihdamın maliyetinin ise, 1 milyar lira civarında olduğu söylenmektedir. Bunun finansmanı da işsizlik fonundan karşılanacaktır. İşsizlik fonunda 40 milyar lira olduğu düşünülürse, 1 milyar lira önemli bir yük teşkil etmeyecektir.

Her şeye rağmen paketin ülkemize hayırlı olmasını diliyor, mevcut işletmelerin sorunlarını giderici ve talebi canlandırıcı daha etkin tedbirler alınmasını bekliyoruz.

Zira şu anda acil çözülmesi gerekenler bunlar.

22.06.2009

E-Posta: receptasci@yeniasya.com.tr



Cevher İLHAN

“Belge” bir fırsat…


A+ | A-

Türkiye nefesini tutmuş; kamuoyu mâlum “irtica belgesi”nin “gerçek” mi “sahte”mi çıkacağını bekliyor. Ancak “belge”nin mâhiyetinin, “belge” üzerinden “demokrasi nutukları”nın, “belge”yi ayıplayan tumturaklı demeçlerin tek başına bir işe yaramadığı da ortada. Zira Başbakan’ın da ifâde ettiği gibi belge “sahte”yse çok vâhim, “gerçek”se daha da vâhim…

Görünen o ki Askerî Savcılıkça son kriminal incelemelerinin yapıldığı “belge”nin “gerçek” olması halinde altında ismi ve “imzası” bulunan “deniz albayı”nın üzerine atılacak; “sahte” çıkması durumunda ise skandalın faturası bazı birimlerdeki “birileri”ne kesilip çeşitli spekülasyonlarla ortada bırakılacak…

Bu durum, daha emekleme dönemindeki demokrasinin benzer açık-gizli belge illetlerine mâruz kalmaması için köklü demokratikleşme reformlarını kaçınılmaz kılıyor. Ve Ankara’nın “belge”nin de ötesinde demokrasiyi bu tür ârızalardan vikâye edecek temel demokratik tedbirleri alması icâb ediyor.

Bu arada belli ki iktidar partisi, milletin nezdinde “demokratikleşme notu”ndaki zayıfları, “belge”ye karşı beylik lâflarla telâfî etme taktiğinde…

Başbakan, öteden beri AKP iktidarının demokratikleşmedeki irâde zafiyetine, başta dinî özgürlükler, din eğitimi ve öğretimi olmak üzere hak ve hürriyetleri temindeki tâvizkâr tutumuna karşı, “belge”ye sarılıyor…

“BELGE”NİN YARGILANMASI

YETERLİ DEĞİL

Erdoğan, “Geri çekilmedik, sessiz kalmadık, kalamazdık; başımızı öne eğmedik, eğemeyiz” sözleriyle, “belge”nin sorgulanmasına dikkat çekiyor! Başbakan Yardımcısı Arınç, “belge”yi, “halkın irâdesine karşı büyük bir ihânet” olarak niteliyor.

Keza parti yöneticilerinin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına verdikleri “suç duyurusu dilekçesi”nde, “Partimize yönelik asılsız, haksız, hayalî suçlamalarda bulunuluyor; partimizin kişilik haklarına saldırının ötesinde iftiralarla, antidemokratik yollarla iktidardan uzaklaştırma plânlanıyor” şikâyeti tekrarlanıyor.

Bir tek sözkonusu “belge” hakkında “gerekli soruşturmanın yapılarak fail ve faillerinin ortaya çıkarılması ve cezalandırılması talebi” iletiliyor.

Hepsi bu kadar…

Oysa, meselenin “belge”yle sınırlı kalmaması, yakın tarihte özellikle 27 Mayıs 1960 kanlı darbesiyle başlayan “emir komuta zinciri”ndeki yahut dışındaki demokrasiyi katleden seri klâsik ihtilâlleri, postmodern darbeleri, andıçları, kaos ve kargaşayla darbe teşebbüslerini, demokrasi müdahâlelerini, bütün yasadışı yapılanmaları sorgulayan, cezalandıran gerçek demokratik bir sistemin tesisi, irâdenin tahkimi gerekiyor. İster, “demokrasiye balans ayarı” vermek için tankları sokaklarda yürüten, gazetecileri, iş adamlarını, rektörleri, yüksek yargı mensuplarını toplayıp “irtica brifingleri”nde dakikalarca ayakta alkışlatan 28 Şubat sürecinin “irtica ile mücadele” konseptiyle olsun…

İster, Genelkurmay Başkanı’yla program dışı üç saat başbaşa görüşen Başbakan’ın ikrarıyla, “devletin kurumlarını karşı karşıya getirmek, güvensizlikle tahrik ortamı oluşturmak gibi niyetler taşısın…”

Her halûkârda Ankara’nın üzerine çöken mâlûm “karalama”, “kışkırtma” ve “kara propaganda belge”sini hazırlayanların bulunup yargı önüne çıkarılması, elbette önemli.

Millet irâdesinin temsilcisi Meclis’i kapatan, meşrû hükûmetleri deviren, anayasayı ilga eden darbecilerin, Kültür Bakanı Günay’ın tesbitiyle “ressam” gösterilip devletin en üst makamında “saygınlık” görmelerine mukabil, en azından demokrasiye kastedenlerin derdest edilmesine bir ilk olur…

Ne var ki gerçek bir demokrasi için bu asla yeterli değil…

DEMOKRATİK

ZÂFİYETİN “BELGE”Sİ

Başbakan, “Komploya suskun kalmadık, kalmayız” dese de, demokrasiye karşı tertiplenen tuzak ve komplolara AKP iktidarının yedi yıldır “suskun” kaldığı ve ciddî bir açılım yapamadığı herkesin mâlumu…

Gerçek şu ki bu “belge”, Türkiye’nin demokrasi zâfiyetinin belgesi. Bunun içindir ki “belge”nin “gerçek” ya da “sahte” olduğundan ziyâde, Türkiye’de demokrasiye öteden beri kimlerin kastettiği, hangi mahfilerin hangi iç ve dış mihraklarla millet irâdesini çiğneyip alaşağı ettiği ortaya çıkarılmalı.

12 Eylül darbesinin tortularından temizlenmiş demokratik sivil anayasa bunun ilk adımı…

Başbakan ve iktidar partisi sözcüleri, “belge”yi bol bol kınamakla kalıyor; lâkin millet irâdesini zehirleyen “belge”lerin, “andıç”ların, darbe teşebbüslerinin panzehiri, “yeni anayasa”dan, darbelere övgülerle başlayan, darbecileri koruyup kollayan, darbe dönemi tasarrufların soruşturulmasını ve sorumlularının yargılanmasını yasaklayan yasaların kaldırılmasına yanaşmıyorlar…

İktidar ve muhalefet, elbirliğiyle bu soruların cevabını bulmalı ve bu sorunları ortadan kaldıracak, demokratik irâdeyi etkili kılacak çalışmalar yapmalı…

Akıbeti ne olursa olsun, “belge” bunun için bir fırsat. Bu fırsat heba edilmemeli…

22.06.2009

E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr



H. İbrahim CAN

ABD, Irak'tan Türkiye üzerinden çekilecek!


A+ | A-

Amerikan Başkanı Obama’nın, Türkiye ziyaretindeki gizli gündem maddelerinden birisi daha ortaya çıkıyor.

1991 yılından bu yana bulunduğu bölgeden çekilmeye hazırlanan Amerikan ordusu, bu çekilmenin önemli bir kısmını Türkiye üzerinden yapmak için resmen başvurdu.

ABD Büyükelçisi James Jeffrey, ABD askerlerinin çekilmesi esnasında Türk limanları ya da askerî üslerin kullanımı konusunda Türk yetkililerle teknik müzakerelere başladıklarını açıkladı. Özellikle büyük çaplı malzemelerin Irak’tan çıkarılmasında bu yolun kullanılacağı anlaşılıyor.

Ülkemiz 1 Mart tezkeresi ile önemli bir sınav vermiş ve lütf-u İlâhî ile hükümetin iradesine rağmen tezkerenin geçmemesiyle, kendi din kardeşlerine saldıran düşmana yardım etme sorumluluğundan kurtulmuştu. O zaman tezkere geçmediği için ABD’nin bize düşman olacağını, Irak’a girip ganimetten pay alma tarihi fırsatından yoksun olduğumuzu iddia ederek veryansın edenler acaba şimdi ne düşünüyor?

Amerika’nın planlarında hiçbir zaman Türkiye’ye Irak’tan pay vermek, hele de Kerkük ve Musul’u vermek gibi bir hususun yer almadığını artık anladılar mı?

Amerika şimdi dünyanın bilinen petrol rezervlerinin yüzde dördüne sahip olan Kerkük’ü hamisi olduğu Kürtlere bile vermek istemiyor. Bu yüzden bütün tarafların söz sahibi olacağı bir yönetim planları yapıyor.

Kaderin işine bakın ki; şimdi Türkiye yeni bir tezkere olayı ile karşı karşıya. Ancak bu kez hayırlı bir iş için, Irak işgalinin sona ermesine yardım için devreye girecek. Bu çekilmenin 2011 yılına kadar tamamlanması planlanıyor. Oradaki birlikler ve malzemenin önemli bir kısmı Afganistan’a gönderilecek. Zaten Obama’nın Irak’ının da –Allah göstermesin- Pakistan ve Afganistan olacak gibi görünüyor. Zaten ABD’nin Irak’taki bütün varlığını çekmesi de beklenmiyor.

Peki Amerika, Irak’ta gerçekten demokrasi, huzur ve güvenliği sağlamış olarak mı çekiliyor?

Buna evet diyebilecekler yalnızca Amerikalılar olsa gerek. Bazı hesaplamalara göre 1 milyon 320 bin Iraklı sivil vefat etti işgalin başladığı 2003 yılından bu yana. Harap olan ülke, çalınan petrol miktarı, kaybolan ülke içi istikrar, kayıpların ülkenin hayatta olan nüfusunda oluşturduğu ve birkaç nesil devam edecek ruhî yıkım bu işgalin sonuçlarından yalnızca bazıları.

İşte biz bu bedele ortak olacaktık o tezkereyi kabul etmemiz halinde. O zaman şimdi bölgede üstlenmeye çalıştığımız ‘merkez ülke’, ‘arabulucu ülke’, ‘Kuzey Irak Yönetiminin Hamisi Olan Ülke”, “örnek ülke” unvanlarının hiçbirisini iddia edemeyecektik.

Amerika ve İngiltere kendi kayıplarının bedelini Irak ve Suudi Arabistan’a petrol ve nakit olarak fazlasıyla ödetirken, biz kendi kayıplarımızla ve manevî sorumluluğumuzla kalacaktık.

Şimdi ise Amerika’nın “izzet ve ikbal ile” Irak’tan kaçışına yardımcı olan ülke olacağız.

Savaş sonrası dönemde Irak’ın bu işgalin izlerini silip silemeyeceği, ülke içinde körüklenen Şiî-Sünnî çatışmasının ne hale geleceği maalesef bugünden kestirilemiyor. Temennimiz İngilizlerin Hindistan’dan çekilirken ektikleri nifak tohumları yüzünden binlerce insanın ölümüne ve ülkenin üçe bölünmesine yol açan gizli entrikalar, bu ülkede de uygulanmaz.

Amerika ile bu çekilme konusunu görüşürken, ülkemizin üsleri ve limanlarını kullanmasında süre sınırlamasının önemli olduğunu hatırlatıyor, bu işe yalnızca ekonomik kaygılarla bakılamayacağına dikkat çekmek istiyoruz.

22.06.2009

E-Posta: hibrahimcan@windowslive.com



Yeni Asyadan Size

Temsilcilerimizle buluştuk


A+ | A-

Ramazan’la birlikte okuyucularımıza hediye edeceğimiz üç kitaplık setle ilgili bilgilendirme ve talepleri değerlendirme toplantımız, geçtiğimiz hafta sonu Nevşehir-Kozaklı’daki Divaibis otelde geniş bir katılımla gerçekleştirildi.

Türkiye çapından temsilcilerimiz ve neşriyat sorumlularının davetli olduğu toplantının açılış konuşması Yeni Asya A. Ş. Genel Müdürü Recep Taşçı tarafından yapıldı. Taşçı konuşmasında kampanya hakkında geniş bir bilgi vererek, şimdiye kadar yapılan çalışmalardan örnekler sundu. Katılanların müzakeresine açık olan ikinci bölümde de teklif ve temenniler dile getirildi, detaylarla ilgili sorular birim sorumluları tarafından cevaplandırıldı.

Kampanyaya ilişkin taleplerin de alındığı, temsilcilerimizin buluşmasına da vesile olan çalışma toplantısı verimli müzakerelerle son buldu.

***

Elif’in akisleri devam ediyor

Adanalı genç Yeni Asya okuyucularından Yahya Yıldız, Elif’te yazmaya başlayan Halit Ertuğrul’a gönderdiği tebrik mesajını bize de iletmiş. Birlikte okuyalım:

Birbirinden değerli kitaplarınızın yanı sıra o ihlâs dolu yazılarınızı Yeni Asya’nın Elif ekinde görmemiz, bizim şevkimize daha fazla şevk katıp, himmet ve gayretlerimize daha teşvik edici bir lokomotif olacak İnşaallah. Bu fakir başta olmak üzere camiamızın genç nesilleri olarak kitaplarınızın ekserisine yakınını okuduğumuzda, o 6000 sayfalık kıymetini çok daha iyi anlıyoruz. Yazılarınız bizi sadece bakarak okumaya değil, ülfeti kaldırıp anlayarak ve tahkik ederek okumaya yöneltiyor. Bu mânâdaki hizmetlerinizde Rabbim muvaffak kılsın. Yazılarınızı daha sık aralıklarla görmek ümit ve duâsıyla Allah’a emanet olunuz.

***

Bilal Tunç: Elif’in Yeni Asya ile tekrâr aramıza katılması başlıbaşına bir hamle. Sebep olanlara müteşekkiriz. Kendisinden çok istifâde edeceğimizi umduğum dil ustamız, dilimizi oya oya, nakış nakış işleyen, kâğıda kaleme şahsiyet veren sevgili Ekrem Kılıç’la hayâlen olsun Elif’in ilk yıllarına gitmek.. Elif’in aslı ile buluşması çok güzel bir duygu. Tebrik ve teşekkürler sunuyorum.

***

Ekrem Kılıç: Evvelâ, Elif’i tekrar ihyâ etmeniz dolayısiyle sizi ve bu fikrin sâhiplerini tebrîk ediyorum. Ben de heyecanla eski günleri hâtırladım. Ancak, Elif’’in bir fidanlık olması, bizim gibi kocamış ve dönemini tamamlamış eskilerin pek fazla yer işgal etmemesi gerektiğini düşünüyordum.

Tabiî, yine de tanıdık imzaları gördükçe eski günleri anmıyor değilim...

Bilal Bey’in hüsn-i zannına pek lâyık değilim. Artık ne şiirde, ne nesirde eser veremiyorum. Köşe yazılarını bile tavsattığımın farkındasınızdır. Biraz bahane bulunca hemen kalemim duruveriyor.

Bilmiyorum, “Elif’’ten Hâtıralar” gibi bir ufak köşede, eski yazarlarınızı misâfir ederseniz, belirttiğiniz gibi yenilere bir sebeb-i teşvîk olur mu?

***

Zübeyir Ergenekon: Elif ekinde çıkan “Risâle-i Nur’da bahsi geçen tarihî hakikatler” yazılarından dolayı yazarımız Latif Salihoğlu’nu tebrik ederim. Çok hoş, şerh mânâsında bir çalışma olduğuna inanıyorum. Bu yazıların bir kitap konusu olduğu da açık. Gelecek nesle güzel bir armağan olacaktır, İnşaallah.

***

Çocuk kitaplarında kampanya

Okulların yaz tatiline girmesi ve bu tatilin doya doya okumak için yeni fırsatlar vermesi vesilesiyle, Yeni Asya Neşriyat, yayınladığı çocuk kitapları için cazip bir kampanya başlattı. Kitaplarda yüzde 60’a varan indirimlerden istifade ederek, çocuklarınızın kütüphanesindeki eksikleri bir an önce tamamlamanızı tavsiye ediyor ve kampanyanın 20 Temmuz’a kadar geçerli olduğunu hatırlatıyoruz.

Hepinize hayırlı haftalar diliyoruz.

22.06.2009

E-Posta: yeniasyadansize@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.