22 Ağustos 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Şaban DÖĞEN

Kulun Allah’ı hoşnut etmesi


A+ | A-

“Beşer şaşar” demişler. Şaşmak, hata yapmak, günaha dalmak insana mahsus. Beşeriyet gereği.

Asıl hata ise hata yapmak, yanlışa girmek değil, hatada, yanlışta ısrar etmektir. Özür dilemek, pişmanlık duymak, tevbe, istiğfar etmek, hatadan dönmek fazilettir, büyüklüktür.

Bu hususta şu hadis-i şerif oldukça anlamlı. Kâinatın Efendisi (asm) “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allahu Teâla Hazretleri sizi helâk eder ve yerinize, günah işleyecek [fakat tevbeleri sebebiyle] mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.” 1

Bu hadis-i şeriften günah işlemeye teşvik edildiği anlamı çıkarılmamalıdır. Yoksa günahtan sakındırma uyarıları yapılmazdı. İnsanın yapı ve yaratılışını çok güzel dile getiren bu hadis-i şeriften hata ve kusurlara devam etmeye değil, tam tersi onlardan dönüş yapmaya, pişman olmaya, tevbe ve istiğfara kapı açılmaktadır. Kul günahları sebebiyle karamsarlık, kötümserlik, ümitsizlik ve hayata küsmekten kurtarılmakta, hayata yeniden başlama yolları gösterilmekte, temiz bir sayfa açmaya teşvik yapılmaktadır. Çünkü Allah’ın affedici anlamında Afuvv, tevbeleri kabul edici mânâsında Tevvab; bağışlayıcı, mağfiret edici mânâsında Gafur, çok çok mağfiret edici mânâsında Gaffar gibi güzel isimleri vardır. Aç olana rızkı veren, hasta olana şifayı ihsan eden Allah, kul günaha dalıp pişmanlığa yöneldiğinde de bu isimlerini tecelli ettirir.

Dönüş yapan, pişman olan kişi artık aynı hatalara düşmemeye, mânen yükselmeye, olgunlaşmaya, mükemmel, ideal bir insan ve Müslüman olmaya gayret gösterir. Tıpkı Hz. Muaviye’nin sabah namazında cemaati terk ettiğinde duyduğu ıztırapta olduğu gibi. Hz. Muaviye bir sabah namazında cemaate yetişemediğinde öyle bir ah, pişmanlık çekmiş ki, ertesi sabah namazı vakti kapısının çalındığını görmüş, hemen uyanmış, kapıya baktığında hiç tanımadığı birisi. “Beni uyarma gibi hayırlı bir iş yaptın. Teşekkür ederim. Kimsin sen?” dediğinde, “Ben şeytanım” demesin mi adam! “Hayrola! Şeytan böyle hayırlı bir işe vesile olur mu?” dediğinde, “Sen dün sabah cemaate katılamadığın için öyle bir pişmanlık duydun, ah çektin ki bugün de kalkamayıp bir ah çekseydin yüz insanın affına vesile olurdun” der ve onun için uyardığını söyler.

Demek hataya takılıp kalmamalı. Hatadan sonraki duruma bakmalı. Kul hatadan döndüğünde hataya tekrar dönmeme noktasında hassasiyet gösterebiliyorsa hata rahmete dönüşür.

Dipnot: 1. Müslim, Tevbe: 9 (Hadis no: 2748); Tirmizi, Da’avat 105 (Hadis no: 3533).

22.08.2009

E-Posta: [email protected]



M. Latif SALİHOĞLU

Nurs ve Nursî gerçeği


A+ | A-

Eski orijinal ismine yeniden kavuşan Nurşin örneğinden hareketle Said Nursî'ye sataşanlar gibi, hayalinde Nursî ile Nurşin bağlantısı kurmaya çalışanlar da fena halde yanıldılar. Üstelik, gerçeği bilenlerin ve bilhassa bölge halkının nazarında cahil–cühelâ durumuna düştüler.

Sebebine gelince...

Bir: Said Nursî, "Nursî" tâbirini (soyadını) doğduğu Nurs köyünün ismine izafeten alıp kullanmış.

İki: Nurs köyü ile Nurşin ilçesi arasında fizikî/coğrafî yönden uzun bir mesafe vardır. Nurs, Hizan ilçesine bağlı olup Bitlis–Van karayolunun 60–70 km kadar doğusunda, Nurşin (Güroymak) ilçesi ise aynı karayolunun neredeyse bir o kadar batısında (Muş yolu üzerinde) yer almaktadır.

Üç: Nurşin, bölgede önemli bir tarikat–tasavvuf merkezidir; Nurs ise, hakikat–marifet mesleğini takip eden Bediüzzaman Said Nursî'nin doğum yeri ve bu sebeple talebelerinin de ziyaret/uğrak merkezlerinden biridir.

Dört: Nurs ve Nurşin ismi, Said Nursî'den sonra olmuş veya oluşturulmuş isimler değildir. Said Nursî daha dünyaya gelmeden evvel de bu yerler aynı isimlerle yâd ediliyorlardı.

Beş: Hükümetin yer isimlerini iade, yani orijinaline tebdil etme "açılımı"nın ve bu açılıma Norşin/Güroymak'tan başlanılmasının Said Nursî ile uzaktan yakından bir alâkası yoktur. Şayet, bazılarının kast ettiği gibi bir alâka olsaydı, "açılım"a Nurs köyünden başlanırdı.

Zira, Nurs köyünün ismi de vaktiyle değiştirilmiş olup resmiyette başkadır.

Evet, Nurslu hiçbir vatandaşın izni, rızası olmadan ve hatta fikri dahi sorulmadan, tamamen keyfî bir surette Nurs'un ismini Kepirli olarak değiştirmişlerdir.

Birkaç kez Nurs'a gittik, Nurslularla muhtelif yerlerde defalarca görüştük; onlar, yapılan keyfî tasarruftan hiç, ama hiç memnun değiller.

Üstelik, köyün adı resmî olarak da "Nurs" olsun diye, onlar ta yıllar öncesinden başlamak üzere, resmî mercilere başvurmuşlar ve dilekçe üzerine dilekçe vermişlerdir.

Ne var ki, dilekçelerine bugüne kadar hiç müsbet cevap verilmemiş. Bakalım, bundan sonra nasıl bir gelişme olacak. Cidden merak ediyoruz.

Yani dememiz o ki, söz konusu "açılım"a Nurs'tan başlanılmadığına göre, "Norşin açılımının" da Bediüzzaman ile herhangi bir alâkası, münasebeti yoktur.

Açıkça görünüyor ki, hemen her vesileyle Said Nursî ismi bir şekilde gündeme geliyor. Bu sayede fikirleri de görüşülüyor, konuşuluyor, tartışılıyor. Hem öyle ki, devlet ve hükümet birimlerinin bütün gizleme, saklama ve yok sayma yönündeki niyet ve gayretlerine rağmen... Tarihin yorumu 22 Ağustos 1986 "Dördüncü halka" Celal Bayar Demokrat Partinin kurucularından, eski başbakan ve cumhurbaşkanlarından Celal Bayar, 22 Ağustos 1986'da İstanbul'da öldü. 103 yaşında vefat eden Bayar, doğum yeri olan Bursa–Umurbey'de toprağa verildi. Siyasetin inişli–çıkışlı yollarında yaklaşık yüz yıllık bir hayat süren Bayar, aynı zamanda çok renkli, çok yönlü, çok kimlikli, hatta çok kişilikli bir şöhrettir. Meselâ: Bayar, bankacıdır, iktisatçıdır, İttihatçıdır, komitacıdır, Millî Mücadelenin Galip Hocasıdır, Atatürkçüdür, liberaldir, Demokrattır, Demokratları "bir bölen"dir, vesaire... Kısacası, onun için "Kemalistlerin içindeki en demokrat ve demokratların içindeki en Kemalist şahsiyet" denilebilir. Bu zaviyeden bakınca, Bayar, Kemalist zincirin 4. halkası şeklinde görünüyor. Zincirin 1. halkası Mustafa Kemal, 2. halkası Mustafa İsmet, 3. halkası Mustafa Fevzi (dikkat "Feyzi" değil) ve 4. halkası da Mahmut Celal. Kemalizm, siyaset sahasını bütünüyle kuşattığı için, rejimini yıkarak, yahut hariçten mukabele ederek herhangi bir icraatte bulunmak imkânsız görünüyordu. Kaldı ki, zaten o rejim yıkılmayacak, belki tamir edilecekti. Evet, doğru olan, cumhuriyet rejimini tamir ve ıslah etmeye çalışmaktı. Nitekim, öyle yapıldı ve mutlak istibdat şeklinde tatbik edilen cumhuriyet, 1946'dan itibaren demokratikleştirilmeye çalışıldı. Sırtını Kemalizme dayamış bir rejimi tamir edebilmek için de, hiç şüphesiz, o çetin zincirin "en zayıf halkası"ndan başlamak gerekiyordu. Dördüncü halka, en zayıf olanıydı. İşte, tam da oradan girildi ve Bayar, Halkçılardan kopartılarak Demokratların safına çekildi. (Said Nursî'nin onu tebrik etmesini, bu nokta–i nazardan bakarak değerlendirmek gerekir.) Demokratlık ise, yapısı ve tabiatı itibariyle Kemalist Halkçılığa olduğu kadar, Kemalist Türkçülüğe de zıttır, muhaliftir. Buna rağmen, Demokrat kadrolar, en büyük sıkıntıyı kendi içlerinde bulunan en azılı Kemalist Bayar'dan çekti. 1951'de "Koruma Kànunu"nun çıkartılmasında, 1971'de boy veren Demokratik Parti (F. Bozbeyli) marifetiyle DP'nin devamı olan AP'nin yıpratılmasında perde gerisindeki en tesirli faaliyetlerin sahibi, hiç şüphesiz yine Celal Bayar'dır. Ölümüne çok yakın günlerde (1986) çıkartıldığı TRT ekranlarından adeta haykırarak söylediği "Atatürk! Seni sevmek, millî ibadettir" sözünü bugün gibi hatırlıyorum.

22.08.2009

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Ahlâk ve namus yapısını bilmediklerinizle evlenirseniz…


A+ | A-

“Hulk” kelimesinin çoğulu olan ahlâk; seciye, huy, tabiat, yaratılış, davranış, tutumlar ve tavırlar anlamındadır. Terim olarak ise insanın doğuştan veya sonradan kazanılan zihnî ve ruhî halleri ile bu hallerinden doğan iyi-kötü tavır ve hareketlerini ifade eder.

Ahlâk; san’at, mimarî, hatta teknik ve teknoloji gibi din kaynaklıdır. İnsanın hem yaratılışı, tabiatı veya fıtrat kanunları anlamında hem de peygamberler aracılığıyla gönderilen vahiy kaynaklı ilkeler, kurallardan doğmuştur.

Bediüzzaman Kur’ân’ın insanları terbiye ettiğini, nefisleri tezkiye ve kalpleri tasfiye ettiğini, ruhlara inkişaf ve terakki, akıllara istikamet ve nur sağladığını, hayata hayat ve saadet verdiğini ifade ederek güzel ahlâkın kaynağının Kur’ân olduğunu vurgulamaktadır.

Din, insanî değerleri ortaya koyar ve insana o değerlere bağlı kalarak yürüyebilme iradesi kazandırır. İnsan o değerleri kendi özünde ve vicdanında bulur. Dinin kazandırdığı irade ile o değerleri hayata geçirme bilincini ve gücünü kazanır. Dinin ahlâkla olan ilişkisinin başladığı yer de esasen burasıdır.

Yaratıcı, vahiy aracılığıyla insanların kuvve halindeki duygularını tekâmül ettirmek için onların iradelerini uyarır. Bu emirler kâmil bir insan olabilmek için, gereken eylemler ve duygularla bezenmeyi sağlayacak olan ilkelerdir. Bu hedeften sapma sonucunda ortaya çıkan ahlâkilikten uzaklaşma durumu ise, hem ferdi hem de toplumsal huzursuzluğu ve mutsuzluğu doğurmaktadır. Peygamberler sadece inanç bakımından değil, ahlâken de ölçüyü kaçırmış topluluklara gönderilmiştir. Hz. Peygamber’in (asm), “Benim Allah tarafından gönderilmemin ehemmiyetli bir hikmeti, güzel ahlâkı tamamlamak ve insanlığı ahlâksızlıktan kurtarmaktır” şeklindeki sözleri İslâm dininin ahlâka verdiği önemi göstermektedir.

Eğer böyle bir ahlâka sahip bir eş seçerseniz, huzur ve mutluluğu yakalarsınız. Aksi halde, dünyanız da, sonsuzluk ülkesindeki hayatınız da mahvolur! Bu, sadece sadırdan atılmış, hamasî bir nutuk değil, asırlarca tecrübe edilerek ortaya çıkarılmış bir hakikattir. Halen de herkes çevresine baksa bu gerçeği gözlemleyebilir…

Evlilik hayatında tartışmaların sebebi

Genç evliler, kendi arzu ve istekleri istikametinde bir hayat sürdürmek istiyor. Eşler, vazifelerini ve biribirine karşı haklarını bilmiyor. Bilse de o eğitim ve terbiyeyi almadığından uygulamıyor. buradan ağız kavgaları ve tartışmaları çıkıyor.

Her meselede, “Bence, sence”ler giriyor. Oysa, “Bence, sence” olunca, bu işkence çekilmez oluyor. Yani, bu hayat, “Kur’ân’ca ve Sünnet-i Seniyye’ce” yaşanmalıdır. Herhangi bir anlaşmazlıkta hakem, Kur’ân ve Sünnet olmalıdır. Aksi halde, hissî, indî ve nefsî olarak verilen kararlar adil olmuyor. Dolayısıyla ağız dalaşları, tartışmalar daha büyük problemleri ve kavgaları doğuruyor. Ve ne yazık ki, ayrılıklara gidip, yuvalar yıkılıyor, boşanmalara kadar dayanıyor!

Bu arada okuyan bayan, “kariyer” ile çalışarak, “ekonomik özgürlüğünü” kazanmak istiyor. Duruma feminizm anlayışı da müdahil oluyor. Ekonomik özgürlük, cesareti ve cömertliği getiriyor. Halbuki,

“Ahlâk ve faziletler, hüsün ve hayır çoğu nisbîdirler. Nev’den nev’e geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa nâzil oldukça ayrılır. Mahalden mahalle tebdil-i mekân ettikçe başkalaşır. Cihet muhtelif olsa muhtelif olur. Fertten cemaate, şahıstan millete çıktıkça mâhiyeti değişir.

“Meselâ, cesaret, sehavet, erkekte gayret, hamiyet ve muavenete sebeptir. Kadında, nüşuza, vakahate, zevc hakkına tecavüze sebep olabilir.” 1

Son paragrafı açıklarsak, cesaret ve cömertlik eş olarak erkekte olursa gayret, fedakârane çalışma ve yardımlaşmayı getirir. Bu hasletler eş olarak bayanda olursa, nuşuze, yani, kadının eşine itaat etmek istememesini, geçimsizliği, kötü muameleyi; vakahata, yani, küstahlığa ve arsızlığa sebep olabilir.

Feminizmin fert, aile ve toplumdan götürdüklerine temas edeceğiz. Ama, ondan önce de, sağlıklı bir yuva kurmanın yolunun; kendimizi, yani, ruhumuzu/duygularımızı ve kalbimizi keşfetmekten geçtiğini ortaya koymaya çalışacağız.

Dipnot: 1. Sünûhat, Yeni Asya Neşriyat, Aralık 2007, s. 44.

22.08.2009

E-Posta: [email protected] [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Bilinmek ve şükredilmek Allah’ın hakkıdır


A+ | A-

Salih Bey: “On Birinci Sözü okurken, risâlede geçen, ‘Her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca’ hükmü kavramı kafama çok takılıyor. Bu hükmün insanlarda tezahürünü görmek mümkün. Aynı hükmün Allah (cc) için de geçerli olduğunu izah eder misiniz? Bu ne demektir ve bu hükmün kaynağı nedir?”

Allah yaratıcıdır ve yarattığı varlıklarla ilgili olarak takdir görmek, teşekkür edilmek, beğenilmek, hamd ve senâ edilmek, övülmek, şükredilmek, hakkı teslim edilmek Allah’ın hakkıdır. Nitekim hamd; genel mânâsı îtibârı ile mutlak medih, kayıtsız senâ ve şartsız övgü demektir. Veyâ Bedîüzzaman Hazretlerinin (ra) zengin tefekkür dilinde hamd; “sıfât-ı kemâliyeyi izhâr etmektir” 1, yani Allah’ın bütün sıfatlarının kemâl derecede olduğunu bilmek, yâhut Allah’ı kemâl sıfatlar Sahibi bilmek; gücünü, kudretini, yüceliğini, izzetini, azametini, ulviyetini, saltanatını, hikmetini, vahdâniyetini ve sâir sıfatlarını O’nun zâtının lâzımı bilmek; Zât-ı Akdes’inin noksan sıfatlardan münezzeh, eksikliklerden uzak ve kusurlardan berî olduğunu takdir etmek; O’na eksiksiz ve kâmil mânâda îmân etmek ve bu îmânı söz ve fiil ile takrir etmek, yaşayışımızla ve ahlâkımızla göstermek demektir.

Kur’ân, “Elhamdülillâh” kelimesiyle söze başlar.2 Zîrâ, kayıtsız şartsız hamd ve övgü, Allah’a âittir. Bütün mevcûdâtta övgü, medih ve senâ sebebi olan iyilikler ve olgunluklar Allah’ındır. Ezelden ebede kadar, her kimden her kime karşı gelen ve gelecek medh ü senâ varsa hepsi Allah’a âittir. Çünkü medih ve övgüye sebep olan nimet, ihsân, kemâl, cemâl ve hamd edilmeye sebep her ne varsa, hepsi Allah’ındır.3 “Elhamdülillâh” kelimesi, gerçek övgüyü, hakîkî senâyı ve methi doğrudan Allah’a (cc) verir. Çünkü kâinâtta hadsiz olarak övülecek, sınırsız senâ edilecek ve şartsız methedilecek birisi varsa, O da Allah Teâlâ’dır. Allah’tan başka hiçbir kimse, hiçbir şahıs, hiçbir varlık, hiçbir mevcut, hiçbir makam sahibi gerçek övgüye, senâya ve methedilmeye lâyık değildir; câiz de değildir.

İnsana gelince… Bilinmek, tanınmak, övülmek, takdir toplamak ve maharetlerini göstermek arzûlarının aşırısı insan için bir zaaftır, bir kusurdur, bir haddini aşmışlıktır. Çünkü insanın bu duyguları mübalâğalı olarak kullanmaya hakkı yoktur. Çünkü bu hak Allah’a aittir. Çünkü insanın varlıklar üzerinde hakkı yoktur. İnsanın hakkı sadece şükürdür ve Allah’ı övmektir.

Övülen insanın gururlanması, böbürlenmesi ve büyüklenmesi şeytanın bir tuzağıdır. Çünkü insanın gururlanmaya, böbürlenmeye ve büyüklenmeye hakkı yoktur. Çünkü büyük olarak Allah vardır ve O büyük ve gururlanmaya lâyık olarak yeter. İnsan büyüklenirken, böbürlenirken ve gururlanırken bundan dolayı Allah’tan utanmalıdır.

Allah övülmek ister. Nitekim şükür ve hamd budur. Allah’ı övmek hem bizi terbiye eder, (çünkü şükür ve övgü bizim Allah’a olan vefâ borcumuzdur) hem de Allah’ın bizim üzerimizdeki hakkıdır.

Diğer yandan Allah neden bilinmek ve tanınmak istemesin? Çünkü her şeyin, her güzelliğin, her olgunluğun, her kemâlâtın Sahibi de, kaynağı da, bizzat Allah’tır. Neden sonsuz cemâlini ve sonsuz kemâlini âyinelerde görmek ve göstermek istemesin? Allah Ma’ruf’tur. Yani tanınan ve bilinendir. Meşhud’dur. Eserleriyle müşahede olunan ve görülendir. Matlub’dur, istenen ve aranandır. Mabud’dur, kendisine ibâdet edilendir. Hamîd’dir, gerçek mânâda övgüye lâyık olandır. Mahmûd’dur, kullarınca övülendir. Allah’ın kendi cemâlini görmek ve göstermek istemesi isimlerinin bir gereğidir. Bu gerekliliği şu hadis-i kutsîde de görüyoruz: Cenâb-ı Allah buyurmuştur ki: “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim ve mahlûkatı yarattım.”

Öte yandan, On Birinci Söz’ün başında geçen “cemâl ve kemâl sahibi” misâlinin açılımı, aynı Söz’ün devamında yeterli şekilde yapılmaktadır.4 Cemâl ve kemâl Sahibi olan ve mahlûkâtı “güzel ve eksiksiz yaratan” Cenâb-ı Hak Şâhid’dir, Hafîz’dir, Rakîb’dir, Basîr’dir, Semî’dir, Vedûd’dur. Yani Cenâb-ı Hak isimlerinin tecellîlerini mahlûkat aynasında izleyen, muhafaza eden, gözeten, gören, işiten ve sevendir. Burada; “Allah’ın bunlara ne ihtiyacı var? Veya başkasının gözüyle görmeye ne gerek var?” gibi sorular mesnetsizdir. Biz muhtaç olduğumuz için görüp gösterebiliriz. Ama Cenâb-ı Allah ihtiyaç içinde olmaktan müstağnîdir, münezzehtir, müberrâdır, berîdir, uzaktır, muallâdır. Cenâb-ı Hak sırf öyle dilediği için ve böyle irâde buyurduğu için görür, gözetir, muhafaza eder, müşahede eder ve gösterir.

Dipnotlar: 1- İşârât’ül-İ’câz, S. 23., 2- Fâtihâ Sûresi, 1/1., 3- Mektûbât, s. 230., 4- Sözler, s. 113.

22.08.2009

E-Posta: [email protected]



Rifat OKYAY

Başkalarının kapıları


A+ | A-

Nedendir bilinmez düşünce ve değerlendirme coğrafyamızda bütün haritalar ve hedeflere giden yollar hep gayra göre, hep başkalarına göre çiziliyor ve belirleniyor…

Nefis ve şeytanın her yolun başında ve sonunda hemen her zaman her işe müdahil olduğu düşünülürse, bu işin biraz nefsî ve şeytanî yaklaşmaların ağır basmasından ortaya çıktığı az çok anlaşılıyor. Yani imtihan dünyasında yan gelip yatarak, sağa sola lâflar atıp fetvalar vererek hayatın içinde hayatımızı lezzetli, saadetli geçirmemiz, anlamamız ve anlatmamız mümkün görünmüyor.

Dinin ve bilimin tesbiti ise, insanı ayakta tutacak ve onu maddî-manevî hedeflerine götürecek esas, insanın nefsinde ve etrafında huzuru ve saadeti yakalamasında en büyük yardımı manevî olarak insanın mutmain olmasında yatmaktadır. Fertleri, aileleri ve toplumu her konuda eşit değerlendirme ve kıstaslarla bir kefeye koymamız mümkün değildir. Ancak ortak değerlerin tesbiti ve kabullenilmesi gerekmektedir, bu ise, esas itibariyle dinin eliyle ve hükümleriyle mümkün olacaktır.

İnsanların kendilerini ihmal ederek uzaklardaki mutluluk şatolarına göz dikmeleri evvela ve öncelikle kendilerine zarardır. Hayal kırıklığı ve hüsranı burada büyük ölçüde yaşar insanoğlu. İnsan şahsiyetini ararken karmakarışık fikirlere ve her önüne gelen akla adeta saldırırcasına sahip çıkmaktansa; kendine, nefsî ve kalbî terbiyesine lâzım olan, hem de çok lâzım olan fikirlere ve değerlere sahip çıkmalı, onları takip edebilmelidir.

Gurbette olduğunu bilmeli insan. Hem hayatının geçtiği yerlerin, hem de bu yerlerdeki hayatın geçici ve kısa olduğunu anlaması kadar bir güzellik ve hakikat olamaz. Hep satıcı olmaktan, insan kendini kurtarabilmelidir. Alıcı, öğrenici ve araştırıcı olmayı kendisine çok lüzumlu bir prensip ve düstur edinmelidir. Bunu da öğrenmek ve okumakla takipçisi olabilmelidir.

Şunu insan olarak aklımızdan çıkarmamalıyız ki gerçekten istenildiği halde insanın başaramayacağı, muvaffak olamayacağı, ulaşamayacağı hiçbir hedef yoktur. Bunların ilk ikisi de öğrenme ve okumadır. Kimseden rüyalar ve gerçekler veya hayaller ve hakikatler arasında gidip gelmesini isteyemeyiz. Ama gerçeklere, hakikatlere muhatap olmak, yüz yüze gelmek ve anlaşılır, yapılabilir fiiller haline getirmek insanoğlunun elindedir. Mü'min ve muvahhit insanlar için ise, bunlar vazgeçilmiş düsturların tatbikinden başka bir şey değildir.

Gayrın kapıları ve akılları her zaman yüzümüze kapanabilir, açıkta ve yolda kalırız.

Sözün uzunu kendimize bakmalıyız, kendimizi öğrenmeliyiz ve kendimize öğretmeliyiz…

22.08.2009

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

Kamuoyu ve terör


A+ | A-

Çözüm arayışlarının yoğunlaştığı bir noktada cevabı aranan kritik sorulardan biri, dökülen kanın nasıl durdurulacağı.

Çeyrek asır içinde verilen binlerce şehide karşılık, örgüt mensuplarının zayiatı kat kat fazla. PKK’nın yaptığı veya ona mal edilen saldırılar ile askerî operasyonlar devam ettikçe bu sayılara yenilerinin eklenmesi kaçınılmaz. O zaman çatışmalar daha ne zamana kadar devam edecek?

Bu sualin cevabı, “Terör örgütü tamamen çökertilip yok edilinceye kadar” ise, bu kadar yıldır verilen mücadeleye rağmen bu niye yapılamadı?

Burada çözülmesi gereken düğümler var.

Bunlardan biri, “terör örgütüyle mücadele”nin tümüyle askerin inisiyatif alanında cereyan etmesi ve yaşanan olayların akla getirdiği bazı kritik soruların, tatminkâr cevapları verilmeden geçiştirilip kapatılması. Nitekim son olarak Dağlıca ve Aktütün saldırılarında bunu görüp yaşadık.

Çok sayıda şehit verdiğimiz saldırılarda, sanıyoruz ilk kez, komuta, sevk ve idare zaafiyetlerinin de bulunup bulunmadığı sorgulandı, ama bu sorgulama Genelkurmay’ın “Herhangi bir kusur tesbit edilemedi” açıklamasıyla kapatıldı.

Daha doğrusu, kapatılmış gibi göründü. Ancak gelinen noktada eskisinden çok daha farklı, tatminkârlıktan uzak resmî açıklamalarla yetinmeyen, belki şu an itibarıyla sorgulamasını daha ileri noktalara taşıma merhalesine gelmediyse de, en azından artık soru soran bir kamuoyu oluştu.

Dolayısıyla, hiç kimse ve hiçbir kurum, bu vâkıayı görmezlikten gelerek, eski alışkanlıklarla yoluna devam edemez ve lâyüs’el davranamaz.

Bu bağlamda önem taşıyan bir gelişme de, Ergenekon sürecinde bazı ipuçları ortaya çıkar gibi olan karanlık ilişkilere ve bazı devlet görevlilerinin, bulundukları konumları hukuk dışı eylem ve faaliyetler için kullandıklarına dair kuşkuların yargı konusu olacak ölçüde ciddiyet kazanması.

Ve bunların içinde, şimdiye kadar aydınlatılamamış faili meçhul cinayet dosyaları da mevcut.

İddia ve ithamların dayandırıldığı bazı tanıkların, evvelce verdikleri ifadelerden vazgeçirilmesi gibi, sonuca ulaşılmasını engelleyebilecek sebepler aşılırsa ve asıl önemlisi, diğer deliller sağlamsa, bu cihette de ciddî gelişmeler olabilir.

“PKK devletin içinde” mi?

Ama bunun için, sürecin mâlûm yapı, sistem ve işleyiş içinde her türlü sürprize açık olan “yargıya intikal” aşamasıyla yetinilmeyip, Meclis başta olmak üzere bilumum demokratik aktörlerin aktif şekilde devrede ve takipçi olmaları lâzım.

Gerçek şu ki, kamuoyu artık PKK terörünü de tek yanlı resmî bilgilendirmelerden daha geniş bir perspektifle değerlendiriyor. Yavuz Donat’ın yazdığına göre, hükümetin son açılımının kuşkulu bir ihtiyatla izlendiği Kırıkkale’deki bir toplantıda en çok alkış alan sözün, Sadık Avundukluoğlu’nun “PKK devletin içinde” ifadesi olması, bunun ilginç işaretlerinden biri. (Sabah, 17.8.09)

(Avundukluoğlu’nun, milletvekili olduğu dönemde Mecliste kurulan Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonunun başkanlığını yapmış olması, bu sözü daha da anlamlı kılıyor...)

Hal böyle olunca, bunların bizi getireceği yer, sivil ve demokratik kontrolün asker başta olmak üzere güvenlik kuvvetleri üzerinde tam anlamıyla hakim kılınmasının taşıdığı hayatî önem.

Bilhassa askerin, başından beri kendisini konumlandırdığı “özerk” alana sivil yönetimi dokundurmama noktasında ortaya koyduğu kararlı tavır, terörle mücadelenin aksayan taraflarına neşter atılıp çözüm bulunmasını, hata ve kusurların düzeltilmesini, konumunu kötüye kullanıp hukuk dışı işlere yönelenlerin ve kuşkulu ilişkilerin üzerine gidilmesini zorlaştırıyor, engelliyor.

Bir türlü demokratik bir reforma tâbi tutulamayan yargının tavrı da bu durumu katmerliyor.

Dolayısıyla, asker-sivil ilişkilerinde ve yargıda Türkiye’yi AB standartlarına yükseltecek yapısal reformların geciktirilmesi, terörle mücadelede de elimizi kolumuzu bağlamaya devam ediyor.

22.08.2009

E-Posta: [email protected]



Selim GÜNDÜZALP

Güldür yağan Ramazan’dan


A+ | A-

Verimli bir vakittir, süt gibi bereketli…

Kışın kardır, yazın kırdır, çiçektir. Bağ ve bahçedir.

Mevsimleri dolana dolana, mevsimleri döne döne gelir. İnce bir hilâlle çıka gelir.

Gelmez, gönderilir.

Sabırlar, güzellikler getirir. Yoksul ve fakir ruhlarımızı zenginleştirir. Yol gösterir, ışık tutar, açlığı tokluk kadar sevdirir. Açlığa hasret çekenlere, bir meleğin kanadında müjdeler getirir. Kurtarır bizi eşyanın esaretinden. Bir bardak su, bir dilim ekmek, birkaç zeytin ya da hurma yeter de artar bile, O’ndan bilene, şükredene. Yüzü, ruhu kadar aydınlık, milyonlarca mü’mini en ağır uykulardan uyandırır.

Bir imzadır dünyamıza atılan Yaratan’dan. Kalbimize, beynimize kazınan...

Bir insandan, birçok insanlar çıkaran, bir doğum ayıdır Ramazan.

Güldür yağan Ramazan’dan. Aylardan ve yıldızlardan… Ebedî baharlardan…

Gül kokusundan mest olanlar, şimdi o mevsimin içindeler. Hepimize birden ama hepimize ayrı ayrı gelir. Kurumuş dudaklarımıza, niyetin ve besmelenin mutluluğunu getirir. Bütün kötülüklerin kalbine bir kurşun gibi saplanır. Şeytanların ayakları bağlanır. Rahman’la aramızdaki perdeler kalkar. Ömrümüzü hayatla doldurur. En uzun koşumuzdur bu, en bereketli yolculuğumuz. Bir hilâlle başlayıp, bir hilâlle tamamlanır.

Gecenin ve sabahın çağrısına hazırdır ruhlar. Eşyayı, insanı ve vakti mayalar. Gülleri solmaz Ramazan’ın. Düşe kalka yürüyenleri kanatlandırır Ramazan. Mutlu bir zamandır… Gökler dolusu, kucak dolusu güllerle gelir Ramazan. Dirilişe, uyanışa yeniden dâvettir. Baharı dokundurur ellerimize, ölü tenlerimize. Hiç görülmedik defineler saçılır. İmanla güçlenir ruhlar. Dünya kadar ağır, dünya kadar büyük bir yükü taşımaya hazırdır omuzlar. Göklerden yağmur gibi yağar, selâm üstüne selâm. Ne güzellikleri vardır Allah’ımızın, saymakla bitmeyen. Saymaya kalkan, sayıları şaşırır.

Kaç bahar geldi dirilmedi de, bir Ramazan yetti kuruyan ağacımızın dallarına. Gökyüzünün yıldızları, yeryüzünün kandillerindedir şimdi ışıl ışıl. Zerre boşluk yok, her yeri rahmeti kaplamıştır Rahman’ın. Ne güzellikleri vardır, saymakla bitmeyen Allah’ın. Ve her nimet bizim için. Bir masal, bir öykü anlatmıyoruz. Gerçeğin en gerçeğidir yaşadıklarımız. Bütün bunlar, bir rüya da değildir.

Şimdi değişim saati…

***

Bin dört yüz yıllık bir dededir,

Aksakallı pîr-i fanidir, güller kokan ama hiç ihtiyarlamayan

Bakmayın siz yaşına

Her yıl tazedir, her yıl yepyeni

Bizden eskidir, bizden yeni

Elinden tutar, her asrın evlâdının…

Şefkatli bir anne gibi bağrına basar, sever, okşar,

Gezdirir diyar diyar, otuz gün boyunca

Nice güzellikler getirir,

Seyran ettirir gün gün, gece gece

Dillerde o en güzel hece:

‘Allah’, ‘Hû’ dedirtir, ‘Allahuekber’ ile taçlandırır.

***

Bir zenginlikse arzu edilen,

Onda fazlasıyla var

Özgürlükse beklenen, zaten onun getirdiğidir,

Böyledir Ramazan…

Öyle bir sevgidir ki; gözde değil özdedir, gönüldedir.

Ruh özgürlüğüne kavuşur onunla, Allah’a ulaşır.

Ruhun kader yolculuğudur Ramazan.

Karanlıklar biter.

Günler güneşlerde yıkanıp tekrar doğar.

Susmak da, konuşmak da Kur’ân’ca olur.

Her sûrenin başındaki Bismillah’ça olur.

Ramazanın özel bir görevidir bu,

Allah’ın kullarını tekrar Allah (c.c.) ile bağlama hâlidir bu.

Gelin dostlar, gelin!

Koklayalım bu gülü, çekelim içimize.

Yetinmeyelim esintileriyle,

Kokusuyla yetinmeyelim sadece

Ramazan’ın güllerini damıtalım,

Damla damla sağalım.

O güllerin sularıyla abdest alalım,

Huzura duralım,

Huzur bulalım.

Şimdi ne varsa içinden geçen,

İste, dile muradınca

İstediğin verilecek, yerine gelecek her arzun, vaadi var Rabbimizin…

Sen aşk nedir bilir misin?

Ey toy çocuk!

Perî sûretleri geç de, hakikî aşka gel, şevke gel.

Bu aşkın bir katresi yedi deryaya yeter...

***

Dön de bak,

Elinden tutan kimdir, bil…

Bilme vaktidir, meded umup isteme vaktidir.

Bir yolun kavşağındasın, benliğini ez de geç

Hayallerin, arzuların, ne varsa ulaşamadığın

Şimdi hepsine, bir anda kavuşma vaktidir.

Kavuşmak isteyenleri böyle mübarek bir ayda, bir anda kavuştururlar.

Yerde buluşamayanlar,

Göklerde buluşurlar, üzülme,

Böyle kutsî bir anda.

Kendi güzelliğine, öz yurduna dön çağrısıdır Ramazan.

Aşkın zamana vurmuş gölgesidir Ramazan.

Dağ gibi günahlar erir, kar gibi acılar erir,

Güldür yağan Ramazan’dan…

Her yere, herkese yetişir

Ruhu doyanın, midesi acıkmaz bu ayda.

Gülleriyle mest, kokularıyla sermest olanın, huzurda duranın, huzur bulanın,

Aşkın adıdır Ramazan, bir bahardır Ramazan.

Donmuş ruhlar, kanatlarını o baharda açar.

Sahurun ve imsağın kapısında, yeni bir günün aralığında.

Ey en güzel zaman, ey mübarek Ramazan

Ne kadar yakınsın bize, ne kadar yakınsın ve tanıdıksın.

***

Allah’ım, güldür yağan Ramazan’dan

Ne gönderdiysen, hepsi birbirinden güzel.

Gökler dolusu, en yüce bir armağandır Ramazan

Sendendir bildim, sendendir, sonsuz rahmetindendir.

Ve usul usul gidersin

“Merhaba demeden elvedâ dersin”

Unutulmaz hatıralar bırakırsın ardında

Ve gidersin…

***

Hatırlatır bir yılın her gününde, her saniyesinde kendisini

Unutulmaz, unutturmaz adını…

Kalbimizde ve dilimizde duâsını saklarız Ramazan’ın

Allah’ım, duâm şu ki; herkes, her şey yeniden Ramazan’la dolsun

Gül olsun, ay olsun, gün olsun, kitabına tutunsun Ramazan’la insanlar.

İçine bir yeni tohum düşsün herkesin

Bire bin, bire otuz bin başaklar veren.

Bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nin sırrına ersinler

Mayalansın ruhlar

Yetişsin imdadımıza

Yetişsin duâlar

***

“Yetiş ayı ikiye bölen parmaklarıyla,

Yetiş büyük armağancım,

Oruç armağancım, namaz armağancım.

Yetiş uluların imamı,

Yetiş toprağın yeni doğuşuna

İnsanın yeniden,

Dirilme süzülüşüne

(…)

Yetiş bize kıyamet bildiricisi

Kıyametteki sevinç muştucusu

Yetiş kabaran yeni toprağa,

Kur’ân tohumunu ekmek için

Gül tohumlarını saç bize

Gül bahçesi olan türbenden.

(…)

Yetiş ayağının tozu olduğumuz Peygamber

Yetiş her zaman diri olan varlığınla

Yetiş yak lâmbamızı

Yetiş aydınlat karanlığımızı

Yetiş yeşillendir çöllerimizi

Yetiş dirilt insanımızı

Seni sevenin ismiyle yetiş bize

Yetiştir bize

Günahlarımızı kül edecek ateş harmanı,

Verim yağmuru insin ülkemize

Mekke’ye, Medine’ye, Şam’a,

Kudüs’e, Bağdat’a, İstanbul’a

Semerkand’a, Taşkent’e, Diyarbekir’e

Yetiş Peygamber imdadı, yetiş!

Yetiş Allah’ın izniyle,

Yetiştir erlerini…

(…)

Gül diksinler diye yeni topraklarına

İnsanın tâ gönlüne

Yetiştir erenlerini Allah’ım!

Âmin.” (Sezai Karakoç)

***

Güldür yağan Ramazan’dan.

En kutlu kitap, Kur’ân’dır, gelir Ramazan’la. Felâh bulur ona tutunan, kurtulur ona yapışan. Özgürlüğüne kavuşur, eskimeyen yeniye koşar. Gökler armağanıdır Ramazan.

Güldür yağan Ramazan’dan. Güldür yağan Ramazan’dan.

Not: Sevgili kardeşlerim, Ramazan-ı Şerif’iniz mübarek olsun. Ömrünüzün en güzel Ramazan’ı, ömrünüzün en feyizli en bereketli günleri bugünler olsun İnşallah.

Selâm ve duâyla…

Duâlarınızı bekleyerek…

22.08.2009

E-Posta: [email protected]



Mehmet KARA

Senaryosu aynı, mizahî görüşme


A+ | A-

Sanki bir film çevriliyor ve herkes rolünü oynuyor. Filmin sonunda ise pek bir şey ortaya çıkmıyor. Bu film her sene değişik bir şekilde sergilense de, senaryo aynı. Aslında bu çevrilen filme komedi de diyebiliriz.

Bu film nasıl çevriliyor, özetleyelim. Filmin öncesinde insanlar sokaklara çıkıyor. Meydanlarda durumlarının iyileştirilmesi için gösteriler yapılıyor. Mizansenler yapılarak kamuoyunun dikkati çekilmeye çalışılıyor. Ağustos’un 15’i olunca da senaryo sahnelenmeye başlanıyor. Toplantı tartışma ile başlıyor. 15 gün boyunca da tartışmalar devam ediyor. Çetin pazarlıklar oluyor. Neticede her sene bir “mutabakat metni” ortaya çıkıyor. Bu metni uygulamak da iktidarların elinde oluyor. Film her sene böyle devam edip gediyor.

* * *

Neden bahsettiğimizi merak ettiyseniz açıklayalım. İki milyondan fazla kamu çalışanını ilgilendiren hizmet kollarındaki yetkili sendikalar ve bağlı oldukları konfederasyonlar ile Kamu İşveren Kurulu arasındaki 8. dönem toplu görüşmeleri başladı. Bu sene de değişen bir şey yok. Üstte bahsettiğimiz senaryo adeta burada sahneleniyor. Yedi yıllık mizansen bu sene de aynen devam ediyor.

Memurlarla hükümet arasındaki görüşmelerde süreç şöyle işliyor:

Her yıl 15 Ağustos’ta başlayan görüşmelerin 30 Ağustos’a kadar tamamlanması gerekiyor. Anlaşma sağlandığı takdirde, taraflar arasında “mutabakat metni” imzalanıyor ve Bakanlar Kuruluna sunuluyor. Anlaşmazlık durumunda ise, “uyuşmazlık tutanağı” tutuluyor Yüksek Hakem Kurulu Başkanı ve 4 öğretim görevlisinden oluşan Uzlaştırma Kurulu devreye giriyor. Kurulun 5 gün içerisinde vereceği karara tarafların katılmaları halinde, sonuç mutabakat metni olarak Bakanlar Kuruluna sunuluyor. Uzlaştırma Kurulu kararına tarafların katılmaması durumunda ise anlaşma ve anlaşmazlık konularının tümü Bakanlar Kuruluna gönderiliyor. Her durumda da hükümet memura vereceği hakkı kendisi tayin ediyor.

Hükümetle kamu çalışanları arasındaki toplu görüşmelerin dördüncü turu bugün yapılacak. Bugünkü görüşmelerde toplu sözleşme ve grev hakkına ilişkin yasal düzenlemeler ele alınacak. Bu konu bütün memur konfederasyonları için en öncelikli konu. Çünkü yıllardır bu meselenin halledilmesi bekleniyor.

Toplu görüşmelerde yetkili konfederasyon olarak kamu çalışanlarını temsil eden Memur-Sen masaya “toplu sözleşme ve grev hakkı” talebiyle oturdu. Genel Başkan Ahmet Gündoğdu daha görüşmeler başlamadan önümüzdeki sene “toplu sözleşme ve grev hakkı” sağlanamazsa masaya oturmayacaklarını şimdiden açıkladı. Gündoğdu, “rica yasası” olarak nitelendirdiği 4688 sayılı sendika yasasının değiştirilmesi ve memurlara da işçilerde olduğu gibi toplu sözleşme ve grev hakkı tanınması taleplerinde ısrarlı olduklarını vurguluyor.

KESK bu yüzden birkaç senedir görüşmeleri “boykot” ediyor. DSP Denizli Milletvekili Hasan Erçelebi Meclis’e bu konuda bir teklif verdi. Kamu-Sen Başkanı Bircan Akyıldız ise gelinen noktayı şu atasözüyle değerlendirdi. “Yaptığımız çalışmanın adı az gittik uz gittik dere tepe düz gittik döndük baktık bir arpa yol gitmemişiz!”

Anlatmak istediğimizin özeti de aslında bu…

* * *

Anayasada toplu iş sözleşmesi ve grev hakkını düzenleyen 53. ve 54. maddelerde “işçiler” ifadesine yer verilerek hakkın kapsamı daraltılırken, memurlar bu hakkın kapsamı dışında. Memur-Sen artık bunun değiştirilmesi ve “toplu görüşme mizahına” son verilmesini istiyor.

Bu durumun değişmesi için de “toplu görüşme”nin “toplu sözleşme” olarak değişmesi ve grev hakkının sağlanması gerekiyor. Bunun içinde anayasada ve kanunlarda değişiklik yapılması gerekiyor. Her yıl AB Müktesebatına uyum sağlanabilmesi için bu değişikliğin yapılacağı söyleniyor, ancak bir türlü gerçekleştirilmiyor. Geçen yıl da olduğu gibi, bugünkü görüşmede de—muhtemeldir ki—toplu sözleşme ve grev hakkının verilmesi için anayasa değişikliği yapılabileceği söylenecektir.

Bakalım konfederasyonların bu seneki ısrarcı tutumu bir netice verecek mi? Eğer bu değişiklikler yapılırsa memurların eli daha sağlam olacak. Ne karar alınırsa alınsın hükümetler istediğini yapma konumunda olmayacak. Tıpkı, işçilerde olduğu gibi…

Diğer yandan hükümet daha görüşmeler başlamadan önce önümüzdeki yıl memurlara yapılacak zam oranlarını—açıklamadık denilse de—açıklamıştı. Bu bile görüşmelerin ne kadar mizahî ve senaryo olduğunun ispatı niteliğinde...

Artık, bu konuda da bir açılım yapılarak Türkiye’yi bu komediden kurtarılması gerekiyor.

22.08.2009

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Sıra, Türkiye'deki ‘ajan’larda


A+ | A-

Ülkemizin Avrupa Birliği yolunda yarım asırdır niçin ‘bir arpa boyu’ denilecek kadar yol aldığı çok iyi anlaşılıyor. Demokrasi ve hürriyet yolculuğuna bizden çok sonra başlayan ülkeler, maalesef bizi çoktan geride bırakmış durumdalar.

Elbette ki bu durum ilâ nihaye böyle devam etmez, etmemeli. Ümitvarız ki, bizi ‘kağnı arabası’ ile sollayan ülkeleri; şimendifer/tren ve balonla yakalayacak ve belki de geçeceğiz. Tabiî ki bunun yolu da bu yolda samimî adımlar atmak ve gayretle çalışmaktan geçer.

Şu sorular herkesin aklına takılıyor: Düne kadar ‘demirperde ülkesi’ olarak adlandırılan ülkelerin bir anda değişmesi, iyiye ve güzele doğru hızlı adımlarla yürümesi nasıl mümkün oluyor? Ya da milletin bunca gayretine rağmen Türkiye aynı yolda ilerlemekte niçin zorlanıyor?

Bu soruların uzun uzadıya cevabını vermek de mümkün. Ama kısaca, dünün demirperde ülkeleri iyiyi ve doğruyu gördüğünde hemen tercih edebiliyor. Onların bu tercihini engelleyen bir ‘sistem’leri yok. Ülkemizde ise ekseriyetle milletin tercihini doğru bulmayan bir ‘sistem’ var. Her müsbet adıma engel olan bir anlayış hüküm sürüyor.

Şu haberi duymuşsunuzdur: Bulgaristan’da 1989 yılında sona eren komünizm rejimi döneminde siyasî polise ajanlık yapan kişilerin geçmişini araştıran devlet komisyonu, ülkenin elektronik medya kuruluşlarında çalışan 102 komünist ajan gazetecinin isimlerini açıklamış. Parlamento kararı ile kurulan komisyon 273 medya kuruluşunda çalışan 2 bin 366 gazetecinin durumunun araştırmış. Ajanlar listesinde ülkenin ünlü özel radyolarının sahipleri de varmış. (AA, 4 Ağustos 2009)

Komşumuz Bulgaristan’da var olan ‘ajan gazeteci’ler Türkiye’de yok mu? Daha doğrusu geçmiş yıllarda olmamış mı? Peki, dünkü demirperde ülkesi bu listeyi tesbit edip yayınlayabiliyorsa Türkiye niçin böyle bir çalışma yapmıyor, yapamıyor?

Tabiî ki buradaki mesele ‘ajan avcılığı’ değildir. Türkiye’de bu ölçüde ‘ajan’ olmayabilir. Fakat yaptıkları yalan yanlış haberler ve yayınlarla; ülkeye ve millete ‘ajan’lardan daha fazla zarar veren gazeteciler, medya patronları yok mudur? O halde bu kişiler niçin tesbit edilip deşifre edilmez?

28 Şubat örneği başta olmak üzere geçmişe doğru bu gözle yapılacak bir araştırmada çok önemli bilgilere ve belgelere ulaşılabilir. “Andıç”larla insanların damgalandığı, esnafın ve iş adamlarının ‘liste’lendiği günleri unuttuk mu? Aynı şekilde 12 Eylül ve 27 Mayıs darbe sonrası yapılan yayınlar ve yazılan yalanlar da incelenmeli. O günlerdeki ‘andıç’ları kimlerin nasıl hazırladığı ve kimlerin gazetelerinde bu yalanları manşet yaptığını bilmeliyiz.

Böyle bir çalışma, Bulgaristan’daki ‘ajan gazeteciler’i tesbit etmekten daha önemlidir. Bulgaristan medyasındaki ‘ajan’lar tesbit edilip deşifre olduğuna göre; sıra Türkiye’deki ‘yalan haberlere imza atanlar’a gelmelidir...

22.08.2009

E-Posta: [email protected]



Umut YAVUZ

Mescid-i Aksa 40 yıldır yanıyor


A+ | A-

Bundan 40 yıl önce, 21 Ağustos 1969 tarihinde, Mescidi Aksa büyük bir sabotaj eylemine sahne oldu. İsrail işgalinin üzerinden henüz iki yıl geçmişken gerçekleştirilen bu imha girişimi, Müslümanların tepkisini ölçmek üzere Siyonistlerin nabız yoklama operasyonu ve karanlık planlarının ilk habercisiydi.

Mescid-i Aksa’nın Siyonist devlet İsrail tarafından yıkılıp yerine Süleyman Ma’bedini inşâ etme niyeti artık herkes tarafından malum olan aşikâr bir niyettir. Kudüs’ün ve dolayısıyla Mescid-i Aksa’nın statüsü meselesi Filistin probleminin kilit noktalarından birini teşkil etmektedir. Denilebilir ki, bu mesele çözülmeden Filistin meselesine gerçek anlamda bir çözüm getirmek imkânsızdır.

İHH İnsanî Yardım Vakfı Mescid-i Aksa’nın yakılma girişiminin 40. yıl dönümü münasebetiyle Mescid-i Aksa’da Son Durum Raporu hazırladı.

Raporda İsrail’in sistemli bir şekilde Kudüs’ün İslâmî kimliğini yok etmeyi planladığı ve bu kimliğin en büyük abidesi ve ispatı olan Mescid-i Aksa’yı yıkmak için çalıştığı vurgulanıyor. İsrail’in Mescid-i Aksa’yı doğrudan yıkmaya cesaret edemediğinden, Süleyman mabedini ortaya çıkarma iddiasıyla 1970’ten beri yapılan kazılarda Mescid-i Aksa’nın altını tünellerle boşalttığı ve bir bölümünde Havra inşa ettiği belirtiliyor. Sadece mescidin altında değil çevresinde de büyük bir imha operasyonu yürüten Siyonist rejimin, işgalin ilk gününden şu ana kadar Müslümanlara ait toplam 8 bini aşkın evi yerle bir ettiği ortaya koyulurken, 6 bin evi daha yıkma kararı alan Siyonist İsrail yönetiminin şimdiki hedefinde de; Şeyh Cerrah, Silvan, Bustan, Ra’sil Amud, Abbasiye ve Tur semtlerinde Müslümanlara ait 200’ü aşkın evin bulunduğu hatırlatılıyor.

Raporda bütün Müslümanların Mescid-i Aksa’ya sahip çıkma sorumluluğunu omuzlarında hissetmesi gerektiği belirtiliyor. Evet bu mesele sadece Filistinlileri, sadece Arapları veya sadece bölge ülkelerini ilgilendirmekten çok ötede bir meseledir. Dolayısıyla dünya üzerinde bulunan her Müslüman’ın Kudüs ve Mescid-i Aksa meselesi konusunda elini taşın altına koyması gerekmektedir.

Pek tabii ki, en önemli vazifenin yükü Filistinli yöneticiler ve daha sonra da İslâm ülkelerinin devlet başkanlarının omuzları üzerindedir. İsrail’in iskan politikası ve Kudüs’ün İslâmî kimliğini yok etmeye yönelik planları bugün bütün dünya kamuoyunun ve hatta müttefikleri ABD’nin bile tepkisini çekmekte ve zaman zaman bu konuda uyarılar yapılmaktadır. İsrail ise herşeye rağmen bu faaliyetlerini sürdürüyor.

Topyekûn İslâm ülkeleri ile hakkaniyetli gayrimüslim ülkeler bu konuda ağız birliği edip İsrail’i durdurmaya çalışmadıkça ve en önemlisi Filistinliler de ittihad edip vatanları uğruna tek yürek bir mücadeleye girmedikçe bu zulüm devam edecektir.

Bundan 40 yıl önce Mescid-i Aksa’ya atılan ateş halen yanmaktadır. Herkes gücü yettiğince bu ateşe su yetiştirmekle mükelleftir.

22.08.2009

E-Posta: [email protected]



H. İbrahim CAN

CIA, karanlık işlerini ihâle etmiş


A+ | A-

Blackwater (yeni adıyla Xe) Amerika’da kurulmuş bir özel güvenlik şirketi. Ama onu diğer yüzlercesinden ayıran önemli bir özellik var: 2002 yılında CIA bu şirkete gizli bir ihale verdi: Afganistan’daki CIA istasyonunun korunması. Bunu Afganistan ve Irak’ta ABD’li diplomatların ve tesislerin korunmasına dair bir dizi ihale izledi.

Şirket yöneticileri işini biliyordu. CIA ve özel kuvvetlerden emekli olan yada ayrılan bir çok personel ve yöneticiyi işe aldı. Böylece hem bu istihbarat kuruluşuyla ilişkilerini daha kolay yürütüyor hem de yeni işler alıyordu. Bir ara öyle hale geldi ki; şirketin açıklamalarına göre onbinlerce özel güvenlik personeli dünyanın çatışma olan bütün bölgelerinde görev yapmak üzere eğitildi.

Şirket özellikle Irak’ta faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Hedef gözetmeksizin sivillere ateş eden, halka kötü muamele yapan Blackwater personeli Iraklıların nefret ettiği kişiler haline geldi. 2004 yılında Felluce’de dördü kaçırılıp feci şekilde öldürüldü. Hatta bu olay üzerine zamanın ABD başkanı Bush, Felluce’ye operasyon düzenlettirdi.

Bu gizemli şirketin adı dünya gündemine 2007 yılında Irak’ta 17 sivili öldürdüğünde geldi. Bu olayla ilgili olarak 5 şirket personeli ABD’de yargılandı ve mahkûm edildi. Bu olay bardağı taşıran son damla oldu. Irak yönetimi şirketin çalışma iznini 2009 başında iptal etti. Ancak bu da durumu değiştirmedi. Blackwater’ın Irak’ta görevli personelinin çoğu şimdi Irak’ta aynı işin ihalesini alan Triple Canopy özel güvenlik şirketi için çalışıyor.

Ama şirketin asıl kirli yönü yeni ortaya çıktı. CIA’nın yeni patronu Leon E. Panetta, göreve geldikten sonra acil toplantıya çağırdığı Kongre’ye CIA’nın 2004 yılında bu şirketle gizli bir anlaşma yaparak, el-Kaide üst düzeyinin öldürülmesi için kiralık katillik görevi verdiğini açıkladı. Anlaşma resmi ihale yoluyla değil, üst yönetimle bireysel sözleşme yoluyla gerçekleşmişti. Tam rakam bilinmemekle birlikte bu iş için şirkete birkaç milyon dolar ödenmiş.

Resmi açıklama bu ihale kapsamında şirketin bir yakalama ve öldürme faaliyeti gerçekleştirmediği yönünde. Ama bir CIA yetkilisi bu anlaşma kapsamındaki faaliyetlerin “yalnızca oturup konuşmakla ve sunum yapmakla kalmadığını” açıkladı.

Bir süpergücün istihbarat örgütü pis işlerini özel bir şirkete havale ediyor. Adeta kiralık katil tutup, vur emri veriyor. Tüm lojistik ve istihbaratı sağlıyor. Hem de bunu kendi parlamentosundan gizli yapıyor. Gizliliğin sebebini de 2002 yılında zamanın ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in CIA yetkililerine, kurumun zaten el Kaide liderlerini öldürme yetkisini bulunduğunu, bu yüzden bu tür faaliyetlerden dolayı Kongreyi bilgilendirmesinin gereksiz olduğunu söylemesi olarak gösteriyorlar.

Ortadoğu ve Afganistan’ı kan gölüne çeviren Bush Yönetimi kimbilir daha kaç gizli ve pis operasyona imza attı. Bunu zaman gösterecek.

Peki Obama yönetiminin bu kiralık katil tutma işine alternatif olarak başvurduğu yöntemi biliyor musunuz? Geçen ay Pakistan’da onlarca sivili vuran uzaktan kumandalı insansız silâhlı uçaklar. Yani şimdi masum Afganlılara kırk katır yerine kırk satır alternatifi sunuluyor.

Umarız ABD yönetimi ülkesinde hukukun üstünlüğü ve insan haklarını yüceltirken, dünyanın diğer ülkelerinde kirli oyunlar peşinde olmanın kendisine ve dünya barışına hiçbir yararı olmadığını en kısa zamanda görür. Unutmasınlar ki adaletsiz saltanat uzun sürmez.

22.08.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.