18 Eylül 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Nejat EREN

Güneydoğu kucaklaşmaları


A+ | A-

Kendi işine bakmak çok iyi bir şey. Biz de kendi işimize bakmaya çalışıyoruz. Yeni Asya Nur Camiası olarak kendi işimize bakarak, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanı ve keremiyle şimdiye kadar çok mesafe kat ettik. Bundan sonra yine Yaratanımızın inayet ve hafiziyeti ile daha çok mesafe kat edeceğimize yürekten inanıyoruz inşallah.

Devletlülerimiz ve siyasîler “Güneydoğu Açılımı” paketi hakkında ne yapıp yapamayacaklarının ince ayar hesaplarını yapıp uğraşa dursunlar, biz Yeni Asya camiası olarak kendi çapımızda elimizden geldiği kadar “Demokratik Açılım”ın ana ruhu olan, bu mübarek Anadolu’nun ve aziz milletimizin en büyük mânevî kaynağı ve sarsılmaz menbâı, vazgeçilmezi olan “inanç hürriyeti ve demokratikleşme” konusunda fiilî tatbikatlarımıza devam ediyoruz. Elhamdülillâh.

Yeni Asya YK (Yönetim Kurulu) aldığı bir kararla iki yıldır mutat toplantılarını münavebeli olarak; bir İstanbul’da, bir de Anadolu’da tesbit edilen bölgelerde yapıyor. Bütün Türkiye’yi kapsayan bu proje, şimdiye kadar kararlılıkla devam etti. Amacı da; gazetemizin genel yayın politikasını okuyucularla birlikte tesbit ve tayin etmek, istek, tenkit ve teklifleri yerinde görüp kayda geçirmektir. Bu çerçevede Anadolu’daki okuyuculardan gelen her türlü teklif, tenkit ve görüşlere büyük önem vererek ve hepsini mota mot not olarak gereğini yapmaya çalışmaktır. Hâlâ bu çalışmalar çok ciddî olarak devam ediyor. Toplanan bilgiler en ince teferruâtına kadar değerlendirilip, ilgili birim ve kurumlara sevk edilip takip ve icrası titizlikle yerine getiriliyor. Bu çalışmaların semerelerini ve yeni müjdeleri kısa zamanda hep birlikte göreceğiz İnşaallah.

Kardeşlik ve barışın temini ve devamı için bir irade ortaya koyan Yeni Asya YK, bu konudaki tatbikatını da kesintisiz devam ettiriyor. İşte bu çerçevedeki YK toplantılarının sonuncusu ve bölgeler bazındaki “onuncusu” geçtiğimiz Pazartesi günü Şanlıurfa’da icra edildi. Böylece YK üyeleri olarak, hem mutat aylık toplantımızı yaptık, hem o bölgeden gelen okuyucularla sohbet edip kucaklaştık, hem de geleneksel “Urfa Mevlidi”ne iştirak ettik. Başta Güneydoğu ve çevre illerinden gelen sadakatli, ihlâslı, muhabbet dolu ağabey ve kardeşler olmak üzere bütün Türkiye’den gelen okuyucu ve dostlarla kucaklaştık, birlikte unutulmaz iki gün geçirdik. Kardeşlik, samimiyet, tesanüt, istikamet, birlik ve beraberlik tazelendi. Hz. Eyyüb’ün (as), Hz. İbrahim’in (as) mübarek makamları başta olmak üzere Dergâh ve Balıklı Göl’ü ziyaret ettik. Bediüzzaman’ın Kastamonu hayatı konulu sergiyi gezdik. Bütün Urfa Yeni Asya cemaatinin sıcak ilgi ve alâkasından son derece memnun ve mesrur olduk. İftarı, teravihi, ikramları ile “doğu insanının” sıcaklığı ve misafirperverliğini en güzel şekilde gösterdiler. Allah hepsinden razı olsun. (Âmin.)

Buradaki yapılan toplantıda, özellikle ülke gündeminin ilk sırasında olan “Doğu ve Güneydoğu Bölgesindeki anarşi ve teröre karşı sunulacak çözüm tekliflerine ne gibi katkıda bulunabiliriz?” sorusunu öncelikle ele aldık. Bu bapta Anadolu insanının kucaklaşmasına vesile olan ve “12 Eylül Menhus Hareketiyle” sona erdirilen “Van Mevlidi” iki yıldır icraata konuldu. Bu yıl “Isparta Mevlidi” yeniden icrâ edilmeye başlandı. Yönetim Kurulu aldığı yeni bir kararla; “Şanlıurfa Mevlidi”ne hep birlikte katılmayı kararlaştırdı. Bundan sonraki yıllarda da geleneksel hale gelen ve Van, Isparta, Şanlıurfa illerinde yapılacak bu üç mevlide firesiz olarak katılmaya karar verdi.

“Güneydoğu meselesinin çözümü”ne dair ve 12 Eylül Menhus zihniyetinin ülkeye yaptığı büyük tahribatı genç nesillere anlatmaya, yaşayanların da zihin tazelenmesine yardımcı olacak iki tane kitap veya broşür, Yeni Asya neşriyat vasıtasıyla bu milletin ve insanlığın hizmetine sunulacak İnşallah. Kısa zamanda bu işin ehli yazar arkadaşlarımız ve yayınevimiz bu işi gerçekleştirecek İnşaallah.

“Doğu ve Güneydoğu Bölgesi” konusunda Üstad Bediüzzaman’ın vaz ettiği çözüm ve reçeteler, YK başkanımız ve gazetemiz imtiyaz sahibi muhterem Mehmet Kutlular tarafından Bediüzzaman Vakfı salonunu dolduran kalabalık bir cemaate kısa ve özlü olarak bir defa daha izah edildi. Bölgenin şartlarını dikkate almadan yapılacak her türlü teşebbüsün akim kalacağına dikkat çeken Kutlular; bunun dışında başka çözüm aramanın şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da beyhude ve boşuna olduğunu nazara verdi. Bütün siyasî ve içtimâî olayların çözümü konusunda Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin ortaya koyduğu çözüm ve reçetelerin ne kadar isabetli olduğunu, gelişen olayların, zamanın ve tarihin şahadetiyle ispat ettiğini söyledi.

Şanlıurfa Bediüzzaman Vakfı salonu tarihî günlerinden birisini yaşadı. Kudsî dâvânın halis, muhlis müntesipleriyle rahmetin tecellisi iftar sofrasında birlikteydik. Gülen gözler, muhabbetle kucaklaşan bedenler, karşılıklı iltifatlar, şakalar, hasret gidermelerle süslenen, özlenen ve beklenen bir tablo gerçekleşti. Aynı gaye ve istikamette, kudsî bir dâvâda olan birliktelik ne büyük bir nimet ve devlettir Elhamdülillâh! Buna sebep olan başta Şanlıurfa meşveret heyeti olarak, bu ilimizden ve çevre illerimizden bu dâvete icap edip katılan, katkıda bulunan herkese sonsuz tebrik ve teşekkürler ediyorum.

“Ülfeti” yıkan, gafleti dağıtan, perdeleri aralayan nurlu sohbetler, hem camianın hem de ülkenin faydasına olacak, ufuk açacak gelişmelere sahne oldu. İnsan olmanın, “İnsaniyet-i Kübra” olan İslâmiyet’le müşerref olmanın, âhir zaman peygamberine ümmet olmanın saadet ve mutluluğu paylaşıldı.

Şu müthiş zamanda, dehşetli düşmanlar mukabilinde, şiddetli tazyikat karşısında, savletli bid’alar ve dalâletler içerisinde çalkanan insanlığa ve insanımıza yardım için ve sırf rıza-yı İlâhî için yollara düşen bu bahtiyar grubun bütün fertlerine selâm olsun.

Üstad Bediüzzaman’ın naşının ilk defnedildiği Dergâh Camii’nde akşam Kur’ân Bülbülü hafızların o güzel sesleriyle okuduğu Kur’ân-ı Kerim, na’t-ı şerif, mevlid-i şerif, kasideler, mevlide katılanların ruh dünyalarında ve gönül iklimlerinde müthiş dalgalanmalar meydana getirdi.

Kardeşliğimizin, muhabbetimizin, birliğimizin, tesanüdümüzün devamını ve vazgeçilmezliğini bir defa daha yerinde tesbit ve tescil ettik. Dosta, düşmana bu birlikteliğimizi, tesanüdümüzü, samimiyetimizi göstermek için gayretlerimiz oldu.

Bu sohbet yazımı iki küçük, fakat anlamlı hatırayla bitireyim. İslâm âlemi için çok büyük önemi olan mübarek Kadir Gecesi’ni Antalya’da dostlarla geçirmek için plân yapmıştım. Onun için en müsait vakit Salı günü gündüz vaktiydi, en müsait vasıta da uçaktı. Yer olarak da Gaziantep’ti. Biz bütün bu plânları bunun üzerine yapmıştık. Fakat kaderin buna fetvası yoktu. Havayolu şirketi, uçuşu Kadir Gecesi gece yarısına değiştirmişti. Biz de “Tevekkeltü alelâllah” dedik. Urfa’dan Gaziantep’e geçip oradaki dostlarımızla mülâki olduk.

Teravih ve dersten sonra yola koyulduk. Bu saatte yanımdaki koltuğa oturan genç ve sosyetik görünümlü bir bayana; ilk önce medenî ölçüler içinde iyi yolculuklar diledim. Daha sonra bir konuda yardım etmesi üzerine, yardımı yaptıktan sonra okuması için o günkü Yeni Asya gazetesini uzattım. Ben de “Cevşen ve Hizb-i Kur’ânî okuyayım, Kadir Gecesini semâda geçirmek de bir nimetti” diye düşündüm. Böylece hem bu genç bayana ilgisiz kalmayacak, hem de kendi şahsî duâlarımı okuyabilecektim. İlk anda, bayanın gazetemizi şöyle bir evirip çevirip geri vereceğini tahmin etmiştim. Baktım bayan, gazeteyi çok dikkatli okuyor. Bir ara göz kaydırdım. “Kadir Gecesiyle” ilgili makaleyi okuyor. Antalya Havalimanına bir saatte ulaştık. Fakat bayan ulaşıncaya kadar dikkatlice gazeteyi okuyup benim çantamın bulunduğu koltuğa bıraktı. Kendisine: “Gazeteyi dikkatlice okudunuz. Nasıl buldunuz?” dedim.

“Bu çok güzel ve harika bir gazete, Türkiye’de böyle gazete çıkacağını hiç tahmin etmiyorum. Ben bir başka hocaefendinin grubunun gazetesini okuyorum ama bu gazete ondan çok çok daha güzel ve kaliteli!” dedi. Ben gazeteyi alabileceğini söyledim. “Valla çok güzel olur. Ben sizden bu gazeteyi isteyecektim, utandım” dedi. Ben de hem o günkü, hem de bir gün önceki gazeteyi ve kartvizitimi vererek teşekkür ettim. Beyi polis olan yeni evli bu bayanla, İnşaallah sonraki zamanlarda irtibat kurup gazetemize abone yapmayı da Cenâb-ı Hak nasip eder. Gazetemizle ilgili farklı bir göz ve farklı bir dünyanın insanı tarafından yapılan bu değerlendirme gerçekten çok dikkate değer. Gazeteye hep tenkit gözüyle bakan dostların kulakları çınlasın.

Gece yarısından sonra Antalya merkez dershanesinde dostlarla buluştuk. Sabah namazının edasıyla bu mübarek geceyi ihyâ ettik İnşallah. İkinci küçük hatıramız da, kara vasıtasında oldu. Sabah namazından sonra hemen ilçeme, ailemin yanına dönmem lâzımdı. Mutat vasıta minibüsle ilçem Gündoğmuş’a giderken, ilçemizde bulunan polis memuru eniştesi ve ablasını Kayseri’den ziyaret gelen genç ve tesettürlü bir bayanla tanışmak nasip oldu. Yeni mezun olmuş, öğretmen bir meslektaşımmış. Yaptığımız bir saatlik yolculukta, genç öğretmene sorduğum: “Risâle-i Nurları tanıyor musunuz? Hiç okudunuz mu?” sorusuna aldığım cevap, çoğunuzun bildiği, klâsik bir cevaptı. “Lisedeyken biraz okudum, fakat dili ağır geldi!”

Ben de: “Acaba mevzular mı ağır, biz mi hafifiz hoca hanım!” dedim. Dünya ve ahiret hayatı için katlandığımız bu kadar zahmetin yanında imanî konulara harcanacak zamanın kıymet ve değerini izah etmeye çalıştım. Ona da o günkü gazeteyi hediye ettim. Adres ve telefonunu aldım. Kayseri’deki dost ablalarla tanıştırmamı ve öyle sohbetlere gidebileceğini söyleyince rahatladım. İnşaallah onu da Kayserili dostlara havale edeceğiz.

Böyle mübarek Ramazan ayının, en mübarek bir gecenin tatlı, cennetâsâ meyvelerini bahşeden Rabbime sonsuz hamd olsun. Hizmet gece gündüz, havada karada, tesettürlüye açığına, her kesimden insana ulaştırılmayı bekliyor. Ne mutlu vesile olup gayret edenlere.

Şimdiden mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik ediyorum. Aşk, şevk, hizmet, rahmet ve saadet dolu günler diliyorum, bu acize de ismen duâlarınızı bekliyorum.

18.09.2009

E-Posta: [email protected]



Şaban DÖĞEN

Allah’ın hiç affetmediği günah


A+ | A-

“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla affetmez. Bundan başka günahları ise dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşana gelince, artık o haktan pek uzak bir sapıklıkla sapmış gitmiştir.” 1

Cenâb-ı Hak aynı sûrenin 48. âyetinde ise ayrıca Allah’a ortak, yani şirk koşanın pek büyük bir günah ile iftirada bulunduğunu bildirmektedir.

Allah’a ortak koşmak sadece putperestlerin yaptığı gibi putları Allah’ın yardımcısı görmek değildir. Allah’ı inkâr etmek, yok demek; şuursuz, akılsız, cansız tabiata yaratıcılık vermek; Allah’a inandığını söylediği halde Allah’ın sonsuz güç ve kuvvetini kabul etmeyip tesadüfe, bir kısım sebep, kanun ve kuvvetlere tesir, bir nev'î yaratıcılık vermek de Allah’a ortak koşmak demektir.

Neden Allah’a ortak koşan kimseyi affetmez Allah?

Çünkü âyetlerde de dikkat belirtildiği gibi Allah’a ortak, yani şirk koşan kişi haktan pek uzak bir sapıklıkla sapmakta, pek büyük bir günah işleyerek iftiraya kalkmaktadır.

Yolcu ve kıymetli eşyalarla dolu bir gemiyi serserinin biri delmeye kalksa onun bu hareketi gemide bulunan herkesin hukukuna tecavüz, canlarına, mallarına kast etmek olmaz mı? Bir bahçeyi sulamakla görevli bahçıvanın bahçeye su vermemesi onca ağaç ve bitkinin kurumasına sebep olmaktır.

İşte Allah’a orta koşma gibi bir günahı işleyen kişi her şeyden önce Allah’a, onun bin bir ismine hakaret etmekte, onları hiçe saymaktadır.

Dahası canlı, cansız ne kadar yarıtk varsa hepsine birden hakaret etmektedir. Oysa herbiri Allah’ın birer harika, eşsiz birer sanat eseridir bu yaratıklar.

Evet, zerreden kürelere kadar bütün bütün bu yaratıkları tesadüfe, şuursuz tabiata vermekte, “Kendi kendine olmuştur!” diyerek tahkir etmektedir.

Ayrıca herbir yaratık eşsiz bir san'at eseri olduğu kadar nice anlamlar ifade eden, mesajlar sunan hayret verici birer mektuptur da. Bir hükümdarın, devlet başkanının yazdığı bir mektuba yapılan bir hakaret ültimatom veya savaş sebebi sayılırken Allah’ın bin bir mânâ taşıyan birer mektup olan yaratıkları hiçe saymanın dehşetini düşünün bir kere! Sayısız yaratık sayısınca hakaret olmaz mı?

Bu yaratıkların hukuku elbet korunacaktır.

İşte Allah, sonsuz cinayet ve hakarette bulunan, Allah’a ortak koşan o kimseyi ebedî Cehheneme atarak saysız yaratığın hukukunu korumuş olmaktadır. Günümüz beşerî hukukunda da “mağdurun tatmini” önemli bir prensip olarak yerini almıyor mu?

Âyeti tekrar hatırlayalım: “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla affetmez. Bundan başka günahları ise dilediği kimse için bağışlar.”

Demek küfür ve şirk—tevbe edilmediği takdirde—affedilmez bir günahtır.

Dipnot:

1. Nisa Sûresi: 116.

18.09.2009

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Allahın rahmeti gazabını geçiyor!


A+ | A-

Said Bey: “Allah’ın rü’yet-i cemâlini herkes görebilecek midir?”

Dünyada îmân ve Allah sevgisinin netîcesi, âhirette İnşallah o Sonsuz Güzeli görmektir.1 Kur’ân, “Yüzler vardır; o gün ışıl ışıl parıldar. Rab’lerine bakarlar.” 2 âyetiyle bu mutlu haberi müjdeler.

Rahmetin içimizi şerha şerha kuşattığı günlerin içindeyiz Elhamdülillah. Ramazan ayının doyulmaz bereketinden tatmış bulunmaktayız. Bu vesîleyle Allah’ın rahmetinin Cehennem ateşinde kıvranan insanoğluna kadar tecellîsini işleyen bir hadis-i şerifi takip edelim ve Rabb’imizi nasıl göreceğimizi bu hadisten öğrenelim: Ebû Saîd el-Hudrî (ra) anlatmıştır: Resûlullah Efendimiz’e (asm) bir gurup insan sordu:

“-Yâ Resûlallah! Kıyâmet gününde Rabb’imizi görür müyüz?” Peygamber Efendimiz (asm): “- Evet!” buyurdu. Devamla: “- Güneşi öğlen üstü ayakta önünde hiçbir bulut yokken görmek için itişip kakışarak birbirinize zarar verir misiniz? Ve kezâ ay’ı on dördüncü gece açık havada hiçbir bulut yokken görmek için birbirinize zarar verir misiniz?” buyurdu.

Ashab-ı Kiram (ra): “-Hayır yâ Resûlallah!” dediler.

Resûlullah Efendimiz (asm): “İşte bu iki küreden her hangi birisini görmekte birbirinize meşakkat ve zarar vermediğiniz gibi, kıyâmet gününde Allah Tebâreke ve Teâlâ’yı görmek için de birbirinize meşakkat ve zarar vermezsiniz. Kıyâmet günü olduğu zaman bir çağırıcı: “Herkes kime tapıyor idiyse peşine düşsün!” diye çağırır. Bunun üzerine münezzeh olan Allah’tan başka şeylere, putlara ve tâğûtlara tapan ne kadar müşrik varsa, hiçbiri geri kalmaksızın Cehenneme dökülürler.

Ortada Allah Teâlâ’ya ibâdet eden sâdık veya günahkâr tevhid ehlinden başka kimse kalmaz.

Allah Teâlâ: “-Ben sizin Rabb’inizim!” der. Onlar da: “-Evet Rabb’imiz; bizim Rabb’imiz Sensin!” derler. Sonra Cehennem üzerine bir köprü kurulur ve şefaate izin verilir. Halk: “-Allah’ım bizi kurtar! Allah’ım bizi kurtar!” diye duâ eder.

Ashab (ra): “-Yâ Resûlallah! Köprü nedir?” diye soruyor.

Allah Resûlü (asm) devam ediyor: “Köprü, kaypak ve kaygandır. Orada kancalar, çengeller ve demirden dikenler vardır. Bunlar Necd’de meydana gelen ve Sa’dan denilen sert dikencikler gibidir. Mü’minler kimi göz kırpacak kadar bir zaman içinde, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi en iyi cins yürek at ve deve gibi sür’atle geçerler. Mü’minlerden kimi sapasağlam olduğu gibi kurtulur. Kimi tırmıklar içinde perişan olmuş olarak salıverilir. Kimi de Cehennem ateşi içine sapır sapır düşerler.”

“Nihâyet, mü’minler ateşten kurtuldukları zaman, nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizden hiçbir kimsenin, hakkı tamamıyla kurtarmak hususunda Allah’a yalvarıp yakarması, kıyâmet gününde mü’minlerin ateşte olan kardeşleri için Allah’a yalvarmaları kadar şiddetli olmaz. Mü’minler: “-Ey Rabb’imiz! Bu kalanlar bizimle berâber oruç tutarlar ve haccederlerdi.” derler.

Onlara: “-Tanıdığınız kimseleri ateşten dışarı çıkarınız. Onların sûretleri ateşe haram edilmiştir!” denir.

Bunlar, kimi inciklerine, kimi de dizlerine kadar ateşe gömülmüş olduğu halde pek çok halkı ateşten dışarı çıkarırlar. Sonra: “-Ey Rabb’imiz! Cehennem’de emrettiklerinden hiçbir kimse kalmadı!” derler.

Hak Teâlâ: “-Geri dönün! Kalbinde bir dînar ağırlığında îmân ve Allah korkusu olan her kimi bulursanız onu da çıkarınız!” buyurur. Onlar yine pek çok halkı ateşten çıkarırlar. Sonra: “-Ey Rabb’imiz! Cehennem içinde, emrettiklerinden hiç kimseyi bırakmadık!” derler.

Hak Teâlâ tekrar: “-Dönünüz! Kalbinde yarım dînar ağırlığınca îmân bulunan her kimi bulursanız onu da çıkarınız!” buyurur. Onlar yine pek çok halkı ateşten çıkarırlar. Sonra tekrar: “-Ey Rabb’imiz! Bize emrettiklerinden hiçbir kimseyi Cehennemde bırakmadık.” Derler. Hak Teâlâ yine: “-Dönünüz! Kalbinde zerre ağırlığınca îmân bulunan kimseyi ateşten çıkarınız!” buyurur. Onlar yine pek çok halkı çıkarırlar. Sonra: “Ey Rabb’imiz! Cehennemde îmân ve hayır sahibi hiçbir kimseyi bırakmadık!” derler.

Bundan sonra Aziz ve Celil olan Allah: “-Melekler şefaat ettiler. Peygamberler şefaat ettiler, mü’minler de şefaat ettiler. Şefaat etmedik bir Erhamü’r-Râhimîn kaldı!” buyurur. Bundan sonra ateşten bir topluluğu toplar ve dünyada iken hiçbir hayır işlemeyip de Cehennemde kömüre dönmüş birçok kimseleri çıkarır. Ve Cennetin yolları üzerinde olup hayat Nehri adı verilen bir nehre onları daldırır. Bunlar selde çıkan yabanî reyhan tohumları gibi birden gürbüzleşirler. Görmez misiniz ki, Yabanî reyhan bazan bir taş, yahut bir ağaç dibinde olur. Güneşe doğru olanı sarı olur, yeşil olur; gölgede olanı ise beyaz olur.”

Ashaptan (ra) bazıları: “-Yâ Resûlallah! Sanki sahrâda çobanlık etmiş gibisiniz!” dediler.

Resûlullah Efendimiz (asm) devamla: “-Artık hayat nehrinden boyunlarında halkalar olduğu halde inci gibi güzel olarak çıkarlar. Cennet ahâlisi onları o alâmetle tanırlar. İşlenmiş hiçbir amelleri, önden gönderdikleri hiçbir hayırları olmadığı halde Allah’ın Cennete aldığı azatlıkları işte bunlardır.”

Sonra Hak Teâlâ onlara: “-Cennete giriniz! Gözünüzün görebildiği her ne varsa sizindir!” buyurur.

Onlar: “-Ey Rabb’imiz! Sen âlemlerden hiçbir kimseye vermediğini bize ihsan ettin!” derler.

Kendilerine: “-Size bundan efdal bir hediyem var!” buyurulur.

Onlar: “-Ey Rabb’imiz! Bundan efdal ne vardır ki?” derler.

Allah Teâlâ: “-Benim rızâm! Artık bundan sonra ebediyen size gazap etmem!” buyurur.3

Cenab-ı Hak, gazap etmediği ve rızâsına aldığı kulları zümresine sizleri de ilhak eylesin! Âmîn.

Dipnotlar:

1- Bedîüzzaman, S. Nursî, Sözler, s. 593.

2- Kıyâme Sûresi, 75/22,23.

3- Müslim, Îmân, 301.

18.09.2009

E-Posta: [email protected]



Halil USLU

Nevşehir, Kayseri ve Cezaevi konferansı


A+ | A-

Numune-i imtisâl teyzelerimizden biri, geçtiğimiz hafta Hakk’a yürüyen Nevşehirli Saide Avşar idi. Bundan birkaç yıl önce Nevşehir’de “Peygamberimizden (asm) çağımıza müjdeler” konferansını verdim. Gecesini Yeni Asya Vakfında yalnız olarak geçirdim, sahur vakti ayakta idim, kapı çalındı, Saide Teyzemizin eşi ve Hz. Bediüzzaman’ı askerlik döneminde gören Ahmet Avşar Amcamız elinde bir tepsi içinde sıcak bir tas çorba ile karşıma dikiliverdi, salona geçtik. Yer sofrasını sermiştim, “Bu neyin nesi?” dedim. Ahmed Amcamız dedi ki; teyzen Saide Hanım “Al bu çorbayı, Halil Bey kardeşime götür, o tek başına misafir, sen onunla sahur yap, o yoğurt çorbasını sever ve selâmlarımı söyle, duâ ettiğimi bildir, vs.” Çok duygulandım, duâlar ettim ve Ahmed Ağabeyimizle birlikte merkezî camiye gidip sabah hatm-i şerifine katıldık.

İşte Nevşehir’in böyle bir mânevî çiçeği olan bu teyzemiz ebed âlemine avdet etti. Şiddetli bir üşütmeden hastalanmıştım, bu sebeple cenazesine yetişemedim, iki hafta sonra taziye için Nevşehir’e gittim, evlerine uğradım, Fatihalar okudum. Eşi Ahmed Amca son anlarını şöyle anlattı, demiş ki: “Karşımda 30-40’ı aşkın muhteşem çiçeklerle donatılmış saksılar görüyorum, geniş ve yeşil bir bahçedeyim”. Doğrudur, başta Hz. Asiye olmak üzere, ihlâslı, gıybet yapmayan, ehl-i kalp teyzelerimize, annelerimize ve halalarımıza cennetteki makamları ve kabir ahvâlleri önceden ikram-ı İlâhî olarak gösterilmiştir. Ruhu şâd olsun.

Bir gün öncesi Konya’da teravih çıkışı 4.5 şiddetinde, gecesinde ise tam imsak bitişinde 4.7 şiddetindeki depremden dolayı yatmamıştık, bir çok aileler gibi bizler de geceyi arabada ve dışarıda geçirmiştik, buna rağmen söz vermiştim. Cuma namazında inşallah Nevşehir’de olacağım diye ve akabinde şükür yetiştik. Yeni Asya Temsilciliğini deruhte eden arkadaşlar oruçlu ve uykusuz halimize rağmen "Hizmet var" dediler, biz de katıldık kervana.

Evvelâ Cuma namazı sonrası ayrı bir teyzemiz Müzeyyen Hanımefendinin, Göre kasabasındaki cenaze namazına katıldık. Daha sonra arkadaşlarımız Yeni Asya gazetesinin Ramazan ayı münasebetiyle hediye olarak dağıttığı üç kitaptan 300’er adet Nevşehir Cezaevi’nin çok kıymetli ve faal müdürü A. Hamid Karslıoğlu’dan izin alınarak mahkûmlarına dağıtılmak üzere hazırlamış oldukları kolilerle cezaevini gittik.

Kısa bir sohbetten sonra cezaevi müdürümüz Karslıoğlu mahkûmlara bir konferans vermemi istediler ve konuyu da “Hz. Peygamber ve Ramazan” başlıklı olarak seçtik. Akabinde cezaevi öğretmeni Hakan Tokgöz Beyin 100 civarında mahkûmu konferans salonuna toplamasıyla onlara hitap ettim. Mahkûmlara en güzel çıkış yolu, müjde ve ümitlerin penceresini açmaktır. Biz de, müjde pencerelerinden dünyayı dolaştırarak onlara müjde kapılarının neler olduğunu bir Ramazan sofrası olarak takdim ettik.

Başta, Efendimiz Hz. Muhammed’den (asm) çağımıza bakan sözlerinden ve bu sözlere cevap veren eski Alman başbakanı Prens Bismark’tan, Hz. Mevlânâ’dan, Hz. Bediüzzaman’a ve diğer gönül dostlarından Vahşi Hazretlerine (ra) ve Yusuf Peygambere (as) kadar örnekler verdik. O pırıl pırıl salonda uykulu olan bendim, fakat bizi dikkatle dinleyen mahkûm kardeşlerimiz bizi uyandırdılar. Müdür beyden hepsine tebrikler, teşekkürler.

“Leyle-i Kadir gecesinde ne yapacağız?” derken Kayserili Yeni Asya müntesibi can dostları çağırdılar, feryadımıza yetiştiler. Tauna lokantasındaki çevreden katılanlarla verilen çok geniş iftar yemeğinden ve konuşmalarından sonra, o aziz insanların topluluğuna vakıf binasında aşkla ve hüşyar olarak Leyle-i Kadr’in üç cihetini (Leyle-i Kadr’in ispatı, içtimâî ciheti ve ibadet yönü”nü) anlatmaya çalıştık, misâllerden, satırlardan, sahifelerden nakiller yaptık. Sahura ve sonrasına kadar Nur-u Kur’ân’ın feyzine, irfanına katıldık.

Bu çalışmalarımda başta Nevşehir’de A. Çevik kardeşime ve gayret sahibi Bilâl, Eşref, Şenol arkadaşlarımıza ve Yeni Asya Vakfı’ndaki umumi iftar yemeğine katılan Kırşehir, Kayseri ve Aksaraylı dostlarımıza ve Kayseri’de Yeni Asya Temsilciliğine ve başta M. Güntay, İ. Öztürk, Hikmet ve Oruç kardeşlere ve emeği geçen bütün can dostlarına binler tebrik ve teşekkürler. Bilvesile Ramazan Bayramınızı tebrik eder, duâlarınızı intizar ederim.

18.09.2009

E-Posta: [email protected]




Ali OKTAY

ELVEDA EY ŞEHRİ RAHMET, ELVEDA


A+ | A-

RAMAZAN ayının ilk günlerinde yazdığımız “Müzik Yazıları”nda bir hoş geldin ilâhisini hatırlatmıştık. Sayılı gün çabuk geçer derler ya, bu mübarek misafirin de artık ayrılma vakti geldi. Bu ayın kudsiyetinden yararlanamamış olmanın hüznü, mahcubiyeti ve seneye bir daha kavuşabilme ümidiyle bu eşsiz misafiri uğurluyoruz. Bu uğurlamayı da acem aşiran bir elveda ilahisi ile yapalım:

Elveda bizden sana ey Şehr-i Rahmet elveda

Sen gidersin ille bizi yaktı hasret elveda.

Nur ile zeyn oldu âlem cümle mescidler tamam,

Zikrü tesbih ve teravih bitti bunlar elveda…

18.09.2009

E-Posta: alioktay@alioktay. net



Rifat OKYAY

Ankara Ovasından, Viyana’ya


A+ | A-

En büyük sahtekârlık, iki yüzlülük ve yalancı maskelerin arkasına sığınarak hükümler vermek, ilânatlar yapmak, hatta kitaplar yazmaktır!

Her zaman yazdım ve söyledim kültür seviyesi düşük, bilmeyen, bilmediğini bilmeyen insanların en çok ve rahat olarak konuştukları, konuşabildikleri konu, mevzu tarihtir. Halbuki tarih delil ister, belge ister, tarih ister, belgeyi belgeleyen belgeler ister, tarihi zamanlayan tarihler ister. Konularının ve şahıslarının, geçtiği yerlerin ve mekânların araştırılmasını ister… Hakperestlik ve Allah korkusuyla bezenmiş dürüstlük ister…

Nineden, dededen, ahbaptan, dosttan, komşudan, cirandan nakledilen sözlerin, olayların, hikâyelerin tarih olması, tarih gibi aktarılması ancak cehaletimizin göstergelerini yükseltir, arttırır.

Tarihi ve tarih ilmini bilmeyenler cephesinde hal böyleyken adına tarihçi takısı takmış bazı zevata neler oluyor acaba ki sadece kendilerinin bildiği bilgileri, tek kaynaklı belgeleri yumurtlamaya başladılar… Evet bu tabiri hak ediyorlar çünkü binlerle ifade edilen bilgi ve belgeleri bir kalemde inkâr ve yalanlayıp, hakikat odur ki budur diyorsunuz…

Altı yüz senedir herkes tarihçi sayılacak, ama Osmanlı Devleti müverrihleri tarihçi sayılmayacak, söyledikleri muteber olmayacak… Yabancı tarihçilerin kuyruk acısı, milliyetleri, dinleri noktalarından söyledikleri yalanlar, yanlışlar ve hatta hayaller gerçekmiş gibi sunulacak, takdim edilecek ve kafalar karıştırılacak…

Kimseye sen şusun, şundansın demek hiçbir meseleyi halletmez. Lâkin bir Yahudi ve kısmen de Rum oyunu vardır: Yirmi tane doğruyu söyle, bir tane yalanı ve uyduruğu yuttur…. Önemli olan sizin güveninizin ve itimadınızın kazanılmasıdır… Jorga ve Hammer’in Osmanlı tarihi konusunda takip ettiği yol bu olduğu gibi bir çok Hıristiyan tarihçinin ve Yahudi hizmetkârlarının da takip ettiği yol budur…

Çünkü Osmanlı öyle yakıştırmalarla, yalanlamalarla yenilir, yutulur bir lokma değildir… Dile kolay dünyanın en uzun ömürlü, en adaletli, en büyük imparatorluğunun anlatılması, gerçekten yalansız, yanlışsız nakledilmesi biraz değil çok büyük bir hakperestlik ve doğruluk ister…

Dünyada iyi kötü kim var milliyet olarak Osmanlıda hepsi var… Gelmiş geçmiş ne kadar dinî inanç var, Osmanlıda hepsi mevcut… Herkesin düşmanlığı bir yana dostlarından bile hemen her zaman Osmanlıya kötülük gelmesi muhtemeldi ve öyle de oldu… İşi uzatmadan anlayanlar anladı diyor ve son olarak soruyorum. Ankara harbinde Sultan Bayezid’i arkadan vuranlar, Viyana’da Merzifonlu Mustafa’yı arkadan vuranlarla aynı millettendi… Bunları profesör yapmak Devlet-i Ebed müddet koca imparatorluğun postacılığına ve atbakıcılığına tercih edilirse işte böyle olur… Alâkası yokken birileri kafaları karıştırın derler onlar da karıştırıverirler… Oynayın derler oynarlar… İnkâr edin derler inkâr ederler…

Keşke Osmanlının eksiklerine değil de önce kendi hallerine bir bakabilseler… Eeee öyle ya bir sandıktaki bütün üzümler çürük olamaz ya… Elbette ki alelekser Osmanlının ekmeğine muhtaç olanlar ve hâlâ desteğini alanlar kendi çürüklerine itibar etmeyeceklerdir her halde…

Acaba ne gibi bir sıkıntı veya ne gibi bir gizli emel ile bu fikirler ortaya atılıyor…. Çünkü kimseye faydası olmayan bilgilerin her halde birilerine faydası var ki planlı bir şekilde söyleniyor ve yazılıyor…

Son olarak tarihi söyleyeyim: En iyi tarih insanın en doğruyu özleyen ümitlerinde saklı olan tarihtir… Hele bunlar dost ve düşmanın ittifakıyla yazılmışsa hiçbir kimsenin tarihi yeniden yazma gibi bir lüksü ve fantezisi olamaz… Ancak kafa karıştırmak başka…

18.09.2009

E-Posta: [email protected]



Şükrü BULUT

Derinden ve biraz daha münâfıkâne…


A+ | A-

Hatırlayabilenler hayâlen sekiz-on sene önceki Ramazan’lara gitsinler. Bu mübârek mevsimin gelişiyle birlikte şeair-i İslâmiyeye karşı olanlar topyekûn harekete geçerlerdi. Gazeteler, ekranlar ve radyolar Kur'ân aleyhtârı beyanat, propaganda ve karalamalarla dolardı. İster istemez Müslümanlar da hatt-ı müdafaaya çekilerek inanç ve yaşayışlarını savunmaya çalışırlardı. Bu karşılıklı müsademe ve çarpışmalar, birçok mü'minin İslâmî şeairi ve hayatı öğrenmesine ve kısmen de olsa yaşamasına vesile olurdu.

PEKİ, SONRA NE OLDU?

Şeair düşmanlığı bitti mi? İslâmiyeti hayattan silme teşebbüsleri sona mı erdi? Müstehcenlik ve ahlâksızlık sosyal hayattan elini ayağını mı çekti? Başta Kur'ân ve Peygamber pratiği olan Sünnet-i Seniyye olmak üzere dinî değerlerle istihzalar sona mı erdirildi? İnsanı insaniyetinden utandıran ekranların müptezelliği şiddetlenerek devam etmiyor mu? Gayri ahlâkî reklâm panoları, TV programları ve Müslümanların da sermayesiyle çıkan gazetelerdeki çıplak kadın resimleriyle birileri dinî ve insanî değerlerimizi tahribe devam etmiyor mu?

Biz de biliyoruz ki, yukarıdaki sorulara vereceğimiz cevaplarla, görmek istemediğimiz hakikatlerle yüz yüze geleceğiz. Müslümanların itiraz refleksleri meflûç bir halde, inançsızlık ve ahlâksızlık seline kapılmış değerlerimize boş gözlerle bakıyoruz. Düne kadar “cihad” mefhumunu Kur'ân ve Sünnete tam mutabık ve zamana muvafık şekilde anlayamadıklarından ifrata kaçanlar, şimdi uykunun çok derin perdelerine geçmiş durumdalar. Şerre itiraz olmadığı gibi, reddetmeye çalışanları ikaz eden Müslümanlarla etrafımız çevrili. Mevcut hükümet dindar olduğundan ve bürokrasiye getirdikleri kadrolar inançlı olduklarından işlerini zorlaştırmayalım diye herkes kûşe-i gafletine çekilmiş.

İtirazlarını hepimiz biliyoruz: Sekiz-on sene öncesi de, yirmi sene ve hatta otuz sene öncesi de bu böyleydi. Söz konusu zamanları yaşamış, ekranların sihrine yakalanmamış ve şeriatın şiddetle men ettiği “tarafgirlik” hastalığından uzak insanlar, yine hayâlen maziye gitsinler. Bahsedilen zamanların aynaları olan o günün gazetelerinin arşivlerinde dolaşsınlar. O günlerin sosyal hayatını, ideolojik çatışmalarını ve toplumun nabzını tutmaya çalışan köşe yazılarının makalelerine bir baksınlar. İşte o zaman anlayacaklar ki, içinde bulunduğumuz cemiyetteki hipnotik aletlerle uyutulmuş olan bizlerle o zamanın insanları; dinsizlik ve ahlâksızlığa karşı çok farklı tepkilerde bulunmuşuz. Tasvirlerini ve detaylarını bahsettiğimiz neşriyata havale ediyoruz.

PEKİ, NEDEN?

28 Şubat sürecinin ürünü olan “dindar kadroları” milletin inisiyatifi zannettik. Daha öncelerinde açıktan ve uyarıcı olan çatışmalar, nifak cereyanının büyük başarısıyla perde altına indirildi. Argo tabiriyle damardan girdiler. Dindar ve sağ kesimin sloganlarıyla, suret-i haktan görünerek ve arzuladığımız üslûpları kısmen seslendirerek toplumu iğfal ettiler. Derinden ve biraz daha münâfıkâne… Dünyayı sefihler gibi yaşamak, zengin olup hayattan ehl-i dünya gibi lezzet almak ve hayatı Kur'ân'ın sunduğu pencerelerden seyretmeyi bırakarak “dinsiz felsefenin” menfezlerinden seyretmeye dalınca Müslümanlar, her türlü günah ve ahlâksızlık sıradanlaşmaya başladı.

KURTULUŞ MU?

Yakın geçmişte olduğu gibi… Ya İhsan-ı İlâhî veya gadab-ı İlâhî ile elbette bir gün uyandırılacağız. Yeterince uyarıcıyla kuşatıldığımıza inanıyoruz. Hakikatlerin bu denli sarih, şeffaf ve itiraza mahal bırakmayacak açıklıkta anlatıldığı Risâle-i Nur´a rağmen bu kadar şerre, bid'atlara ve manevî tahribatlara tepki göstermemek uzun sürmeyecek, kanaatindeyiz. Deccaliyetin hayata, ahlâksızlığın aileye, rüşvetin topluma ve dinsizliğin mektebe ne kadar sinsice daldığını artık hepimiz görüyoruz. Tenvimin şiddeti azaldıkça uyanmalar çoğalacaktır İnşaallah. Evvelâ “tenvimi” ibadet cezbesiyle yapmaya çalışanları uyandırmamız gerekiyor. Ne olur uyandıramazsak? Uyandırıcı bizi Celâliyle uyandırır. İşte o zaman hepimize yazık olur…

18.09.2009

E-Posta: [email protected]



H. İbrahim CAN

Suriye ile balayı


A+ | A-

Türkiye-Suriye ilişkilerinde tam bir balayı yaşanıyor. Önceki gün Suriye devlet başkanı Beşşar Esad ile Başbakan Erdoğan arasında İstanbul’da yapılan görüşmede iki ülke arasındaki vize uygulamasına son verilirken, stratejik işbirliği yapılması da karara bağlandı.

Bütün komşularımızla ilişkilerimizin sorunlu olduğu uzun yıllardan sonra, ilişkilerin düzeldiği bir dönemin yaşanması çok sevindirici.

Türkiye-Suriye ilişkilerinin yakın geçmişine bakıldığında, PKK lideri Öcalan’ın Şam’da bulunduğu dönemde gerginleşen ilişkiler, yasadışı örgütün bu ülkedeki varlığının sona ermesinden sonra düzelme sürecine girdi. Özellikle son yıllarda bir çok bölgesel konuda müşterek hareket etme imkânı buldu iki ülke.

Aslında iki ülke arasında bir çok konuda tam bir tavır birliği var: İkisi de Irak’ın işgaline karşı çıktı. İkisi de Kerkük’ün Kürt yönetimine verilmesine karşı çıkıyor. İkisi de Filistin’de Hamas ile el-Fetih arasındaki ihtilâftan rahatsız ve çözüm bulmaya çalışıyor. İkisi de İran’ın Irak’la ilgili gündemine karşı çıkıyor.

Ayrıca Türkiye bir çok konuda Suriye’nin yanında oldu. Hariri suikastı dolayısıyla yalnız bırakıldığında Türkiye yanındaydı. Lübnan’dan çekilmesi için baskı yapıldığında Türkiye asla bu baskılara katılmadı. İran karşısında Türkiye, Suriye’nin güç terazisinde dengeyi sağlayabilmesine yardımcı oldu. Aynı zamanda Türkiye, uluslar arası kamuoyunda İran’la aynı kefeye konulmama da Türkiye’den büyük destek görüyor. ABD’nin Suriye politikasındaki değişimde bu unsurun rolü büyük. Türkiye son iki yıl içinde 6,3 milyon dolarlık 42 destek projesi yürütüyor Suriye’de.

Suriye ile İsrail arasındaki görüşmelerdeki arabulucu da Türkiye idi. Gazze saldırısıyla sekteye uğrayan bu görüşmelerin yeniden başlatılmasına çaba harcıyor şimdi Dışişleri Bakanı Davutoğlu. Zaten Davutoğlu, Esad’ın sarayında aileden birisi muamelesi görüyor. Bu durum ilişkileri resmî soğukluğundan çıkarıp insanî bir yüz kazandırıyor.

Bu arada Suriye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine tam destek veriyor. Öğrencileri Kıbrıs’ta okumaya teşvik ediyor, doğrudan feribot seferleri koyuyor.

Bu olumlu hava iki ülke vatandaşlarının karşılıklı ziyaretlerini de hızla arttırdı. Suriyeli turizm şirketleri Bodrum ve İstanbul’a turist taşımaya yetişemiyor. Türkiye’den Şam ve Halep’e yönelik olarak özellikle kutsal yerleri ziyaret maksatlı seyahat edenlerin sayısı çok arttı. Türk dizileri Suriye televizyonlarında büyük ilgi görüyor.

Bütün bunlar iki ülke için karşılıklı güven ve işbirliğine dayalı bir geleceğin işaretleri. Umarız bu dostluk Başbakan Erdoğan’ın tabiriyle “tekeden süt çıkaracak” kadar kararlı bir işbirliğine dönüşür. Ortak bir tarihe, kültüre ve dine sahip olduğumuz dost Suriye ile ilişkilerin gelişmesi, istikrarsızlığın hakim olduğu bölge için önemli bir umut ışığıdır. Gelinen nokta ayrıca Suriye halkı için de daha hür ve insan haklarına saygılı bir dönemin gelmesine katkıda bulunacak bir gelişmedir.

18.09.2009

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

“Açılım”ı kapanmanın eşiğine getiren…


A+ | A-

“Demokratik açılım”ın tıkanmasının en baş sebebi, şüphesiz belirsizliği. Görünen o ki herkesin bir “açılım”ı var. “Açılım”ın adı değişti, “millî birlik projesi” dendi; lâkin muhtevası hakkında istifhamlar duruyor…

Başbakan, sadece “açılım”ın öneminden dem vuruyor ve muhalefete yükleniyor; ancak peşinde “Biz bir çerçeve dayatmıyoruz, ortaya bir proje koymuyoruz; çünkü biz Türkiye’nin bütünü değiliz” deyip, “Gelin hep birlikte bir çözüm bulalım!” çağrısıyla yetiniyor.

“Açılım koordinatörü” ve “karakutusu” İçişleri Bakanı Atalay, “Paket program çıkarmadık, ortak aklı arıyoruz” açıklamasıyla kalıyor…

Üzerinden birbuçuk ay geçtiği halde, hâlâ Ankara’da “açılım”ın hangi sosyal, kültürel ve ekonomik tedbirleri ihtiva ettiği, hangi anayasal ve yasal düzenlemeleri gerektirdiği, teröre ve etnik tefrika fitnesine karşı hükûmetin hangi tedbirleri alacağı bilinmiyor…

Son bir haftada PKK’nın döşediği mayınlardan ve teröristlerle çatışmalardan onbir şehidin verilmesiyle daha zora giren “açılım” tartışmaları, tam bir kördüğüme dönüşmüş…

“KAN AKMAYA DEVAM

EDECEK” TEHDİDİ…

Belli ki terör örgütü terörden nemâlanmakta. İmralı’daki terörist başı ile Kandil’deki elebaşları, terörden beslenmekte. Terörün bitmesi, işlerine gelmemekte…

Güneydoğu’dan Batıdaki metropollere kadar sistemli bir biçimde sokak hareketleriyle isyan ve kalkışma provasına dönüştürülmeye çalışılan Nevrûz olaylarından bu yana sürekli “terör tehdidi”nde bulunan kışkırtıcı yaklaşımlar, “açılım”daki bütün iyi niyetleri baltalıyor.

Anlaşılan o ki her fırsatta “kan akmaya devam edecektir” diyen ve en son 1 Eylül Dünya Barış Gününü terörün yeniden başlaması tarihi olarak veren DTP de, sözcülerinin bir türlü kınamadıkları “terör örgütü”nün baskısı altında.

Şehid cenâzelerinin peşpeşe geldiği günlerde DTP Eşbaşkanı Türk’ün, “Operasyonlar durmazsa buna benzer şeyler olacaktır” diye terörle meydan okuması bu anlama geliyor.

Yabancı servislerinin kışkırtmasıyla alevlendirilen terörü “kınamak” ve terör örgütünü durdurmaya çalışmak yerine barışa ve birliğe karşı savrulan bu sorumsuzca tehdit ve şantajlar, zaten kırılgan olan “demokratik açılım”ı da “kapanma” eşiğine getirmekte. Başbakan Erdoğan’ın, “Terör olan yerde operasyon olur” cevabı, bunun örtülü ifâdesi…

DTP’nin, ısrarla kırk bin insanın ölümüne sebebiyetle aldığı idam cezası müebbete çevrilen “terörist başının ‘Kürtlerin önderi’ olarak kabul edilip muhatap alınması”nı “olmazsa olmaz” şartlarının başına koyması, tıkanmanın en bâriz alâmeti.

Ayrıca, “İmralı’daki uygulamalara son verilmesi, terörist başının halkla irtibata geçecek, örgütün propagandasını daha rahatça yapabilecek diyaloğun sağlanması ve terörün siyasallaştırılması” talepleri çıkmaza sürüklemekte.

Keza Öcalan’ın “yol haritası”nda, sağlıktan eğitime, mâliyeden dinî hizmetlere kadar tam otonomi teklifi ile DTP’nin “bölgesel parlamentolar ve ayrı ayrı bayraklar” raporu, ülkeden önce milletin birliğini ve bütünlüğünü parçalamayı hedeflediği açıkça sırıtmakta.

“Özerklik” perdesinde Kürtleri bin yıl birlikte yaşadıkları Türklerden koparmayı ve bölgesel-ırkî ayırımlar üzerine bölünmeyi amaçlayan dessasâne “ecnebi plânı”nın yeniden devreye sokulduğunu göstermekte…

DEMOKRATİKLEŞME

İLE İLGİSİ YOK…

Gerçi bu “öneriler”de zâhiren “federasyon modeli” yer almıyor. Ancak “kültürel farklılıklar” ve “bölgesel ayırımlar” üzerine kurulacak “biçim”in, “özerklik” ve hatta “federasyon”un çok ötesine taştığı; siyasî bölünmeye kaydığı açıkça görülüyor…

Bunun, Ankara’nın AB’ye taahhüd ettiği demokrasinin yerelleştirilmesi ve yaygınlaşmasıyla, idarî nitelikli kamu yönetimi reformuyla hiç alâkası yok. Öcalan’ın “yol haritası”nda yer alan ve DTP’nin “Demokratik Toplum Kongresi”ndeki “açılımlar”, etnik yapı, dil, din gibi bölümlere ayrılan ileri bir federatif sistem. Demokratikleşme ve özgürlüklerin temini iyi niyetiyle asla bağdaşmıyor.

Dahası, terörist başının ortaya attığı terimlerle iletilen talepler, özerk bölgeli, muhtariyetle-eyâletlerle birbirinden ayrılmış, federal devlet tipini de aşan, vatanın ve milletin bölgesel ve etnik temelli bölünmeye zemin hazırlanıyor.

Ve bütün bunlar, Bediüzzaman’ın bundan bir asır önce Prens Sabahaddin’e, milletin ittihadının ve millî muhabbetinin yolunu kesecek “adem-i merkeziyet fikrinin veyahud onun ammizâdesi unsura (ırka) mahsus siyasî kulüplerle (partilerle), Osmanlılık perdesini birden feverân ile yırtacak bir muhtariyete (özerkliğe); ve sonra istiklâliyete (ayrı bağımsız ve bölünmüş devlete)” varacağı; ardından da ülkenin, “tavâif-i mülûk sureti”nde ayrı ayrı devletçiklere bölünmesine menfezler, kapılar açacağı ve “onüç asır evvel ölmüş asâbiyet-i cahîliyeyi (ırkçılığı) ihya ile (diriltmekle) fitneyi îkaz edeceği (uyandıracağı)” ikazının ne kadar haklı ve önemli olduğunu bir defa daha ortaya koyuyor. (Eski Said Dönemi Eserleri, 183-184)

Bu ikaza kulak verilmeli…

18.09.2009

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Bin nasihati dinlemeyen de var


A+ | A-

Nasip olursa Ramazan Bayramından sonra yeni eğitim ve öğretim yılı başlayacak. Gerçi ilköğretim birinci sınıf öğrencileri için eğitim yılı başladı, ama asıl ders zili bayramdan sonra çalacak.

Okul ders kitaplarının ücretsiz olarak devlet tarafından verilmesi ‘kitap kuyrukları’nı sona erdirdi, fakat eğitimde yaşanan sıkıntılar bitmiş değil. En büyük sıkıntı, velilerden istenen kayıt ücreti. Gerçi ‘kayıt ücreti’ istemek resmen yasak, ama herkes biliyor ki başka isimler altında da olsa velilerden ücret isteniyor. “Hayır, istenmiyor!” diyen yöneticiler varsa en azından beni inandıramazlar. Çünkü benden de, çocuğumu okula kayıt yaptırırken ‘okul aile birliğine yardım’ adı altında ücret talep edildi!

Tabii ki hadiseye sadece veli penceresinden bakmakla bir yere varamayız. Yakînen tanıdığımız bazı okul idarecilerini dinleyince de onlara hak vermek durumunda kalıyoruz. Çünkü okulun en zarurî ihtiyaçları bile devlet tarafından karşılanamıyor. Böyle olunca da okul idaresi velilerden uygun bir lisan ile yardım talep etmek durumunda kalıyor. Anlayacağınız tam Nasreddin Hoca çözümü sözkonusu: Veliler de, okul idarecileri de haklı!

İmkânı olan velilerin okullara bağış yapması elbette gerekir. Ama bu, gerçekten gönüllülük esasına dayanmalıdır. Çocuğunu okula kayıt yaptırmak için götüren bir veliye, “Belgelerin tamam. Ama şu hesap numarasına da bir miktar bağış yap, sonra o belgeyi getir ki çocuğunuzun kaydını yapalım” demekte gönüllülük esası aranabilir mi? İtiraz edilen nokta burasıdır.

Keşke okul idarecileri velilerle samimî diyaloglar kurabilse, onları ikna edebilse ve kayıt esnasında değil; başka vakitlerde de bağış alabilse. Bu olamıyor, çünkü okul ile aile arasında samimî bir bağ yok ve bu gidişle olması da zor görünüyor...

Asıl can sıkıcı olan ise, bazı imam hatip liselerinde yeniden başgösteren “Para yoksa kayıt yok” anlayışı... Son uygulama ile meslek liselerinin, daha doğrusu imam hatip liselerinin önündeki ‘katsayı’ engeli kalkınca, bu okullara daha fazla talep oldu. Okullara talep artınca bu defa ‘katsayı’ engeli yerine ‘kayıt parası engeli’ çıkartılıyormuş. Muhtemelen bu ‘iddia’ da yetkililerce yalanlanacak, ama çocuğunu kayıt için imam hatip liselerine götüren ve ‘Hele bağış makbuzunu bir görelim’ cevabını duyan velileri buna inandırmak mümkün olmayacak.

Hatırlanacağı üzere geçmiş yıllarda imam hatip liselerine çok büyük talep olmuş ve bu okullara öğrenci kayıt ettirmek neredeyse imkânsız hale gelmiş, ancak ‘torpil’le mümkün olmaya başlamıştı. Kaderin cilvesi, 28 Şubat süreci sonrasında ‘katsayı’ uygulaması başlayınca bu defa da bu okullar öğrencisizlik sebebiyle kapanma durumuna gelmişti.

Çocuğunu imam hatip lisesine kayıt yaptırmak için götüren velileri ‘duvar’a tırmanmaya zorlayan, onlardan ‘bağış’ adı altında para talep eden yöneticiler her halde 28 Şubat sürecindeki musîbeti unutmuş görünüyorlar. Hani bir musîbet bin nasihattan daha faydalıydı? ‘Bin nasihat’tan bile ibret almayanlara Allah (cc) insaf versin!

Belki onların üzerine vazife değil, ama imam hatip liselerini ve mezunlarını savunmak için kurulan derneklere, sivil toplum kuruluşlarına da iş düşüyor. Hiç kimse musîbetten ders almamış gibi davranmasın! Sırf ‘para’sızlık sebebiyle bu okullara kayıt yaptıramayan bir öğrencinin manevî mes’uliyetini kim omuzlayabilir?

18.09.2009

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

Açılımın neresindeyiz?


A+ | A-

Başbakan, ilk söylediğinde “Galiba bu açılım da tıkanacak” şeklinde algılanan “Atacağımız her adımda statüko önümüzü kesiyor” ifadesinin ardından, sonraki beyanlarında bu projeyi tamama erdirme konusunda son derece kararlı oldukları, geri adım atmayacakları ve taviz vermeyecekleri gibi taahhütleri tekrarlamaya başladı.

Böylece kararlılık mesajı vermeye çalıştı.

Temennîmiz öyle olması ve dış mahfiller dahil, çok geniş çevrelerde “Artık geri dönülemez” yorumlarına da konu olan açılımın olumlu şekilde sonuçlanıp ülkenin bu sıkıntıdan kurtulması.

Bu noktada muhalefetin tavrı umutsuz vak’a.

Ancak hükümetin destek talebindeki ısrarını, “Gerekirse ellerini öperiz” düzeyine indirip, sonra Baykal’dan “Devlet el öpmez, zaten el öpe öpe buralara geldiler” cevabı alması hiç hoş olmadı.

Bir diğer nokta, hükümetin iyi bir başlangıç yapmış gibi göründüğü DTP cenahında da işlerin kötüye gitmesi. Bunun bir sebebi, DTP’lilere yönelik olarak epeydir süren gözaltı ve tutuklamaların açılım gündeme geldikten sonra da hız kesmeyip devam etmesi; diğeri DTP’nin İmralı ve PKK konusundaki bilinen tavrında bir değişme olmaması.

Keza, açılımın yoğun şekilde tartışıldığı günlerde çok sayıda subay ve askerimizin mayın tuzağı veya çatışma kurbanı olarak şehit düşmeleri de ayrıca dikkatleri çeken çok acı ve talihsiz bir gelişme.

Her ne kadar Erdoğan “Askerlerimize sıkılan kurşunlar başlattığımız süreci engelleyemeyecek” dediyse de, “Son terörist yok edilinceye kadar terörizmle mücadele sürecek” söylemlerinin tekrar yüksek perdeden ifade edilmesi, sürecin sürdürülebilirliği açısından önemli bir handikap.

Terörle mücadele sürerken kullanılan dilin de açılım sürecine uygun bir nitelik taşıması ve özellikle Org. Başbuğ’un “Terörizmle mücadele insan merkezli bir süreç olmalı; insanların kalplerine ve akıllarına hitap edilmeli” mesajıyla uyumlu söylemlerin kullanılması gerekmez mi?

Bu demek değildir ki, eli silâhlı ve taarruz halindeki terörist, çiçekle karşılansın. Elbette böyle birşey olamaz. Ama burada kast edilen şey farklı. Kalpleri ve akılları kazanma şansının epeyce yükseldiği bir konjonktürde savaş, ölüm ve tehdit kokan mesajları eski vurgularla sürdürmek yanlış.

İşin bir başka boyutu ise, şehitler için evvelce de birçok kez yapılan mayın tuzağı gibi açıklamaları artık tatminkâr bulmayan ve askerî kayıplarımızda sevk, idare, tedbir v.s. kusurlarının da bulunup bulunmadığını sorgulayan bir kamuoyunun oluşması.

Önceleri fısıltı gazetesiyle yayılırken Ergenekon sürecinde daha açık konuşulur hale gelen “derin devlet-PKK” bağlantıları da bir diğer bahis.

Açılımın içeriğiyle ilgili olarak yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlayan detaylara da bakarsak:

Şimdilik kamuoyuna yansıyan ipuçları, öyle flaş, sürpriz ve çarpıcı bir atılıma işaret etmiyor.

Kürtçenin seçmeli dil olması, Kürt enstitüsü kurulması, özel TV’lerde Kürtçe yayın serbestisi, değiştirilen Kürtçe yer isimlerinin iadesi, Kürtçe yayınlara devlet desteği, Mem u Zin’in devlet tiyatrolarında sahnelenmesi devlet dairelerinde Kürtçe bilen eleman istihdamı, devletin Kürtçe Kur’ân meali bastırması ve mevcut alfabeye q, w, x harflerinin ilâve edilmesi, bunların dil eksenli olanları.

Örgütü dağıtma bağlamında, suça karışmayanların üç aylık rehabilitasyonla serbest bırakılması, suça karışıp pişman olanların beş yıl gözetim altında tutulması ve lider kadrolarının başka ülkelere gönderilmesi gibi çok tekrarlanan maddeler var.

Ekonomi ayağında bölge ekonomisinin güçlendirilmesi, bölgeye yatırım çekilmesi ve GAP eylem planının uygulanması maddeleri de yeni değil.

Peki, “Ne mutlu Türküm diyene” yazılarının tamamı ve ilköğretim andı kaldırılabilecek mi?

Alfabeye üç harf ilâvesini dahi anayasaya ve devrimlere aykırı sayan direniş aşılabilecek mi?

Asıl önemlisi, açılımı bunlarla sınırlı bırakmamak için, işin esasına inilip demokratik yolla topyekûn bir zihniyet değişimi başarılabilecek mi?

Açılımın kalıcı başarısı buna bağlı...

18.09.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.