19 Ekim 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Recep TAŞCI

Mal da yalan, mülk de yalan


A+ | A-

Bİr tarafta...

En temel ihtiyaçlarını dahi karşılamaktan aciz, aç, sefil, işsiz, güçsüz, emekli, dul, yetim, asgarî ücretli milyonlarca insan...

Ahlâksızlığa, suça bulaşmadan alın teri, göz nuru dökerek namusuyla ayakta durmaya çalışırken...

Diğer tarafta...

Paşa, rektör, profesör, emniyet müdürü, başhekim, hâkim unvanlı...

Yüksek tahsilli…

Akademik kariyerli…

Pek çok elemeden geçmiş…

Sicilleri parlak…

Takdirnameler almış…

Devletin zirvesine tırmanmış…

Saçları ağarmış…

Önemli kişi...

Nasıl oluyor da…

Hazineyi soymak...

Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemek…

Gençleri zehirlemek…

Çürük raporu vermek…

İlâç vurgunu yapmak için…

Organize suç örgütü kuruyorlar?

Ferdî olarak…

Zayıf bir anında…

Ve bir an için şeytana uyarak...

Suç işlenebilir.

Asla hoş görmüyoruz.

Ne ki, bir realite ve herkesin başına gelebilir.

Ama çeteleşme...

Devletin tepesindekiler suç işlemek için bir araya gelecekler...

Planlar, projeler üzerinde kafa yoracaklar, düşünüp taşınacaklar…

İnanması zor.

Amaç ne?

Zengin olmak mı?

Devlet bütün imkânları ayaklarına serilmiş.

En yüksek seviyede maaş...

Bir o kadar da yan ödeme...

Lojman...

Makam arabası...

Tatil kampları...

Daha ne isteniyor?

Maddî imkânların yanında ya manevî tatmin?

Binlerce asker, polis selâm duruyor.

Vatandaş, el pençe divan…

Bürokrasi hazır olda.

Unvanları ve mevkileri her kilidi açıyor.

Sıradan vatandaşların yaşadığı sıkıntılar yamaçlarına uğramıyor.

İşte bu konumda bulunan saygın kişileri…

Son bir iki yıldır TV ekranlarından ibret ve hayretle izliyoruz.

Dokunulmaz sanılan bu kişiler sorgulanıyor, tutuklanıyor.

Bileklerine kelepçe takılıyor, yaka paça polis araçlarına bindirilip hapishaneye götürülüyor.

Şatafatlı bir hayattan sonra ömrünün son demlerini mahpushanede geçirmek…

Hazin bir son…

Siyasî sebeplerle, düşüncelerinden ötürü olsa, saygı duyulur.

İlerde kahraman bile ilân edilir.

Ama...

Adi suç...

Alnının ortasında kara bir lekedir.

Temizlenemez.

Sadece kendisi değil...

Toplum nazarında, aile efradı da kirlenmiştir.

Değer miydi?

Oysa…

Mal da yalan...

Mülk de yalan...

Onurlu yaşamaktır...

Esas olan.

Bu gerçek zihinlere kazınmalı…

Yetmez.

Kanunî düzenleme de gerekli…

Bunun için sisler dağıtılmalı…

Şeffaflık sağlanmalı…

Harcamaların ve servetin kaynağı sorulmalı…

İzah edemeyenlere müeyyide uygulanmalı…

Böyle bir uygulama gayrimeşrû kazançların önünü keserken, aynı zamanda vergi kayıp ve kaçağını da zapt-ı rapt altına alacaktır.

Bir yandan yolsuzluktan, rüşvetten, vergi kaçakçılığından şikâyet edeceksin, öte yandan kazancıyla mütenasip olmayacak şekilde lüks ve sefahat içinde yaşayanlara hesap sormayacaksın.

Dünyanın medenî hiçbir ülkesinde bu çarpıklığa göz yumulamaz.

Ekonominin sağlam temellere oturması ve toplumun arınması için bizde de benzer uygulamalar yapılmalıdır.

Ele güne muhtaç olmamak, faiz illetinden kurtulmak için şarttır.

19.10.2009

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

Irak çarpıklığı…


A+ | A-

Siyasetin söylem ve eylem farkı, politikanın çarpık çehresini bir defa daha deşifre ediyor. Son Amerika ziyaretinde BM Genel Kurulunda bütün dünyanın gözü önünde “Irak’a müdahale neyi halletti, koskoca bir medeniyet çöktü” diyen Başbakan Erdoğan, Irak ziyareti öncesi ve ziyaret sırasında bu tür değerlendirmelere devam etti.

“Irak işgal edildi, Bağdat ve Basra, tüm insanlığın televizyonları başında izlediği canlı yayınlarla bombardıman edildi” yakınmasında bulunan Erdoğan, Bağdat’ta, “Bağdat çok ezâ ve cefa çekti; Bağdat’ın, Basra’nın harap olması Türkiye’nin de acısı olmuştur” diye konuştu.

Erdoğan’ın dedikleri doğru. Ne var ki başkanlığındaki AKP hükûmetinin baştan beri Amerikan işgalini desteklediği ve Bağdat’ın, Basra’nın tahribine destek verdiği de doğru…

Erdoğan’ın daha Başbakan olmadan, Amerikan işgalinin ardından 65 bin Amerikan askerinin Türkiye topraklarında Irak’a girmesini esas alan “hükûmet tezkeresi”nin geçmesi için milletvekillerine yaptığı baskı, unutulmuş değil. Kamuoyundan yükselen infialle, 100’e yakın iktidar partisi milletvekilinin de oyuyla tezkerenin reddedilmesi üzerine, kapalı kapılar arkasında çektiği fırçaları duymayan kalmadı…

11 Mart 2003’te Başbakanlık koltuğuna oturan Erdoğan’ın, dokuz gün sonra ilk icraat olarak işgal koalisyonuna ait savaş uçaklarına Türk hava sahasını açması, son demde işgali “kınayan” nutuklarla, şimdiye kadar olup biten ve hâlen devam eden eylemler arasındaki tezadı ortaya koyuyor…

TÜRKİYE, HÂLEN IRAK İŞGALİNE DESTEK VERİYOR…

İşgalle, bir buçuk milyondan fazla Iraklı öldürülmüş. Beş milyondan fazla Iraklı başka ülkelerde göçmen durumunda perişan. İki milyon sivil sakat ve bir o kadarı da kendi ülkesinde evsiz durumda. Yüzbinlerce çocuk yetim, öksüz…

Başbakan, New York’ta, Ankara’da, Bağdat’ta, Irak’ın tâlân ve perişan edildiğini duygu yüklü tumturaklı cümlelerle anlatırken, hükûmetinin çıkardığı 1 Eylül 2004 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan “ABD’ye Destek Hamûlesi”ni unutuyor. ABD’ye ait gizli mahiyetteki silâh, askerî teçhizat, mühimmat, askerî personel ile sivil unsurlarla her türlü savaş malzemesinin ithal, ihraç ve bunların ülke içi nakil ve dağıtımını onayladığını unutturuyor…

Yine bu “hükûmet tebliği”yle, Türkiye’nin altı deniz ve yedi havaalanının Amerikan gemi ve uçaklarınca kullanıldığını, kamuoyunun nazarından kaçırıyor. Oysa Irak’ta bir medeniyeti çökerten, çocukları, kadınları, yaşlıları katleden, evleri, camileri, mahalleleri, pazar yerlerini bombalayan Amerikan savaş uçakları, hükûmetin “izni” ve “kararı”yla İncirlik’ten kalkıyor, Türkiye’deki üslerde ikmal yapıyorlar.

Millî Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün Mart 2006’da Amerika’da Los Angeles World Affairs Council’de düzenlenen bir konferansta, Meclis’in kabul etmediği 1 Mart tezkeresinin telâfisini anlatırken, “ABD İncirlik’i kullandı ve buradan 4990 sorti gerçekleştirdi. Irak’a asker gönderilmesi için parlamento kararı çıkarıldı. ABD ile askerî personel ilişkilerimiz en üst düzeye getirildi” sözleri, bunun ifâdesi. …

Şu çarpıklığı bakın; Gazze’yi bombalayıp bin beşyüz mâsum insanı katleden İsrail uçaklarının katıldığı Konya’daki ortak tatbikatın “Halkın hassasiyetleri ve isteği üzerine” iptal edildiğini belirten Erdoğan, İncirlik’ten kalkan ve birbuçuk milyonu aşkın mâsum Müslüman Irak halkını katleden Amerikan bombardıman uçaklarının İncirlik’ten havalanmasını gözardı etmekte…

İşgalle kargaşa ve kaosa sürüklenen, halen gün aşırı onlarca insanın can verdiği Müslüman komşu Irak’ı mahveden Amerikan işgal güçlerine hükûmetin desteğini “teğet” geçmekte…

ANKARA, BAĞDAT’I- BASRA’YI

HARAP EDENLERİN YANINDA…

Diğer yandan Bağdat’ta, “Irak, âdeta terör örgütlerinin, teröristlerin antrenman sahasına dönmüştür” diyen Erdoğan, Türkiye’nin otuz bin vatandaşının öldürülmesine sebebiyet veren, mücadelesine üçyüz milyar dolar harcanan terör örgütüne silâh sağlayan, başta Kandil olmak üzere Irak’ın kuzeyindeki kamplarda teröristleri eğiten, askerî ve malî yardım yapıp himâye eden, kontrolündeki ülkede terörist elebaşlarının serbestçe dolaşmalarına göz yuman ABD’ye bir şey demiyor…

Keza “Kerkük tüm Iraklılarındır; etnik bir unsura teslim edilemez” derken, yıllardır peşmergeleri Kerkük’e yığıp şehrin demografik yapısını değiştiren, “intihar” sürü verilen bombalamalarla Türkmenleri ve Arapları katledip yıldırmaya, evlerini, şehirlerini terke zorlayan işgalcilerin senaryolarını görmezden gelmekte…

Gerçekten Başbakan’ın tesbitiyle, “Irak’ın geneli için Kerkük bir sıkıntı kaynağı” ise, Kerkük’ü bu çıkmaza itip Amerikan işbirlikçisi peşmergelere kim teslim etti? Kerkük’te, Musul’da, Telâfer’de, Felluce’de, Bağdat’ta, Basra’da bunca yıldır sistemli bir soykırımı kim yaptı? İşgalin Irak’a verdiği harâbiyetten yakınan Erdoğan, buna hiç değinmemekte…

Tahrip edilen Irak’ın imarı ve inşası için Ankara Bağdat’la 50’ye yakın mutabakat muhtırası imzaladı. Başbakan haklı olarak bununla övünmekte. Ancak, Irak ve Basra harap olduktan sonra bile, Irak’ı kimlerin harap ettiğini, harabezâra çevirdiğini söylemekten kaçınmakta…

Ankara, Bağdat’ı-Basra’yı harap edenlerin kulvarında. Peki neden? Sırıtan bu “söylem” ve “eylem” farkı niçin? İktidar koltuğunda kalmak için mi?

19.10.2009

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Yazdın dâvâ, çizdin dâvâ


A+ | A-

Ergenekon dâvâsı devam ederken, gazetecilerin de bu dâvâdan etkilendiği ortaya çıktı. Konu ile ilgili haber ve yazı yazan gazetecilere toplam 2 bin dâvâ açıldığı ifade ediliyor ki benzer bir konu hakkında bu kadar dâvâ açıldığına her halde rastlanmamıştır.

‘Basın özgürlüğü’ konusunda ilerlemeler sağlandığı ileri sürülse de bazı konularda ‘geri’ adım atıldığı dahi söylenebilir. Gazetemizde yayınlanan bazı haber, yazı ve karikatürlere ‘ummadığımız konularda’ dâvâlar açıldığına şahit olduğumuz için bunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Bazen, “Kaşının altında gözün var” denilse dâvâ açılıyor.

İhtilâl dönemleri ve 28 Şubat gibi ‘süreç’ler elbette medya özgürlüğünün kısıtlanması konusunda emsâlsizdirler. Zaten günümüzde de 28 Şubat sürecinin izlerini, renklerini, işaretlerini görmüyor muyuz? Zaman zaman gazetemiz hakkında açılan dâvâlardan bahsedince, dâvâ konularını duyanlar adeta şok oluyor ve “Bunun için de dâvâ açılır mı?” diyorlar. Eh, bizce de açılmaması gerekir; ama nihayetinde açılıyor.

Bir anlamda tarihe mal olan “Deprem İlâhî ikazdır” sözünün; beyanının, açıklamasının mahkûm edildiği bir yerde başka söze ihtiyaç kalır mı? Nitekim, hatırlanacağı üzere konu AİHM gündemine taşındı ve “Deprem İlâhi ikazdır” sözünü mahkûm etmek isteyenlerin kendileri mahkûm oldu!

Rakamlara bakılırsa, Ergenekon dâvâsı sonrası 11 sorumlu yazı işleri müdürü, 28 köşe yazarı ve 167 muhabir soruşturma geçirmiş. (Zaman, 18 Ekim 2009) Övünmek gibi olmasın; ama bu listede Yeni Asya’nın yazarları da, çizerleri de, yöneticileri de var.

Yazanı, çizeni, fikir beyan edeni mahkûm etmeye niyetlenmiş bir ülke, bir sistem, bir anlayış ‘tarih yapma’ iddiasında bulunabilir mi? Elbette yeri ve zamanı geldiğinde yazana, çizene de dâvâ açılabilir. Ama hakaret, küfür ve şiddete çağrıyı barındırmayan beyanlar ayrı tutulmalı değil mi? Bunun için kanunlar günün ihtiyaçlarına göre düzenlenmeli ve yoruma açık almamalı. Kimse “Ben bu kanunu böyle yorumluyorum, bana göre bu yazı, çizi, beyan suç unsuru taşıyor” diyememeli.

Teknik imkânların geliştiği günümüzde, bazı uygulamaları anlamakta zorluk çekiyoruz. Meselâ bir kişi ‘aranıyor’ ama arandığından haberi olmuyor! Örnek mi? Bugün gazetesi yazarı Adem Yavuz Arslan, “3 aydır aranıyorsun” denilmek suretiyle gözaltına alınıyor. Neticede serbest kalıyor, ama yeri yurdu belli olan, bir gazetede köşe yazısı yazan, TV’lerde yorum yapan bir isim nasıl olur da 3 ay arandığından haberdar olmaz?

Elbette bu hadise ‘ilk’ değil. Geçmişte de pek çok kişi ‘arandığı halde’ bulunamamış, sonra da ummadığı bir yer ve zamanda gözaltına alınmıştı. Hatırladığım kadarıyla bir defasında Cumhuriyet’in Yazı İşleri Müdürü İbrahim Yılmaz, Ankara ziyareti esnasında otelde kalınca ‘sistem’ onu bulmuş ve göz altına alınmıştı!

Lütfen hukuka uygun hareket edelim ve her konuda adil olalım. Kanun devleti değil, hukuk ve adalet devleti olalım. Gazetecilere açılan dâvâ sayısıyla değil, açılan fabrika, okul ve kütüphane sayısıyla övünelim. Çünkü başka türlü ‘muasır medeniyet seviyesi’ne ulaşmamız mümkün değil.

19.10.2009

E-Posta: [email protected]



Şaban DÖĞEN

“O, ancak hayra dâvet eder”


A+ | A-

“Ey kardeşimin oğlu! Senin edindiğini gördüğüm bu din, ne dinidir?”

İslâmın ilk yıllarında, oğlu Hz. Ali’yle namaz kılarlarken Peygamber Efendimize (asm) Ebû Talip’in merak ve heyecanla sorduğu bir soruydu bu. Kâinatın Efendisi (asm), “Ey amca!” dedi. “Bu, Allah’ın dini, meleklerin dini, peygamberlerin dini, babamız İbrahim’in dinidir ki, Allah beni onunla bütün kullarına gönderdi.”

Sonra da amcasına getirdiği bu hak dini kabul etmeye; putları inkâr edip tek ve bir olan Allah’a inanmaya dâvet etti. “Ey amca!” dedi. “Öğütleyeceğim doğru yola, dâvet edeceğim bu dine en çok sen lâyıksın! Bu yoldaki dâvetimi benimsemeye ve bana yardımcı olmaya da sen, herkesten daha lâyıksın!” dediyse de Ebû Talip dininden dönmeyeceğini, fakat ona dininde devam etmesini söyledi ve “Allah’a yemin ederim ki, ben sağ kaldıkça, yapmak istediğini tamamlayıncaya kadar kimse sana el uzatamaz, hoşlanmadığın bir şeyi sana eriştiremez!” dedi.

Oğlu Hz. Ali’ye bu dinin nasıl bir din olduğunu sorduğunda da ondan şu cevabı aldı: “Babacığım! Ben Allah’a ve Allah’ın Resûlüne iman, onun, Allah’tan getirdiklerini tasdik ettim. Onunla birlikte Allah’a namaz kıldım ve ona uydum!”

Bunun üzerine Ebu Talip, “Oğulcağızım! Amcanın oğlunun girmiş bulunduğu şeye, senin de isteyerek girmen yaraşır. O seni, ancak hayra dâvet eder. Onun tavsiyelerini kabul et!” diyerek teşvikte bulundu.

Ebû Talip’in bu sözleri Resûl-i Ekrem’in (asm) son derece hoşuna gitmiş, onu sevindirmişti. İnanabilseydi kimbilir daha ne kadar sevinecekti.

Ebû Talip eve döndüğünde hanımı Fatıma Hatun’un telâş içinde olduğunu görmüş, onu da şöyle yatıştırmıştı: “Sus! Vallahi, amcası oğluna arka ve yardımcı olmak, elbette herkesten çok ona düşer. Eğer, nefsim, Abdülmuttalib’in dinini bırakmak hususunda bana boyun eğmiş olaydı, ben de, Muhammed’e (asm) tâbî olurdum. Çünkü O halimdir, emindir, temizdir!” diye karşılık vermişti. 1

İşte Ebû Talip böylesine hakperest bir insandı. Hayatı boyunca da gerçekten Peygamberimizi (asm) müşriklere karşı korumuş, himayesini hiç eksik etmemişti.

Dipnot:

1- İbnü’l-Esir, İslâm Tarihi, c.2, s. 58; Altıparmak, Peygamberler Tarihi, s. 312-313.

19.10.2009

E-Posta: [email protected]



Raşit YÜCEL

Açılımın yeni yüzü ve Said Nursî


A+ | A-

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri son yüzyılın en önemli şahsiyetidir. Son üç padişah ile muhatap olmuştur.

İmparatorluğun bekası için çok önemli görüşler serdetmiştir.

O, bu ülkeyi canından ve her şeyden çok sevmiştir.

Maruz kaldığı sıkıntı ve acımasız baskılara rağmen bu ülkeyi terk etmeyi hiç düşünmemiştir.

“Ben Mekke’de dahi olsam buraya gelmek lâzımdı. Binler hastalık ve musîbetlere muhatap olsam da…” diyordu.

O, gündemden hiç düşmedi.

Onu çok seven ve muhabbet eden merhum Adnan Menderes’in, sayısız şekilde onunla ilgili sitayişkâr ifadeleri vardır.

Demirel’in de bu meyanda beyânâtları olmuştur. 1977 yılında Aydınlar Ocağı’nda vermiş olduğu bir konferasta “...ve nihayet Che Guevara’nın ‘Bir şehir nasıl tahrip edilir?’, ‘Bomba nasıl yapılır?’, ‘Adam nasıl kaçırılır?’ kitaplarının satıldığı ve satılmasına da mani olunmadığı bir Türkiye’de, Komünizm yasak olduğu halde onun temel kitabı olan Karl Marks’ın Manifestosu’nun satılmasının, okunmasının yasak olmadığına dair kararların mevcut olduğu bir Türkiye’de, Risâle-i Nur okunmasını suç saymayı anlamak mümkün değildir” diyordu.

Millî şef İsmet İnönü, seçimi kaybettiği zaman “Beni Nurcular yıktı” demişti.

Keza Alparslan Türkeş de bir seçim yenilgisini “Nurculara” izafe etmişti. 1977 seçimlerinde 48 milletvekilinin 24’e inmesini yine Nurculara dayandırmıştı.

1990’daki Kocatepe Mevlidi ile ilgili bir basın toplantısında Demirel “Bediüzzaman bu ülkenin en büyük âlimidir. Ona âlim demeyenin alnını karışlarım” demişti.

Said Nursî ve Risâle-i Nurlar bu ülkenin yüz akıdır.

“Size katiyen ve çok emârelerle ve katî kanaatimle beyan ediyorum ki, gelecek yakın bir zamanda, bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükûmet, âlem-i İslâma ve dünyaya karşı gayet şiddetle Risâle-i Nur gibi eserlere muhtaç olacak; mevcudiyetini, haysiyetini, şerefini, mefâhir-i tarihiyesini onun ibrâzıyla gösterecektir.”

“Evet, şimalden gelen küfr-ü mutlak cereyanını durduracak, yalnız Risâle-i Nur’dur. Siyaset, diplomatlık, bu vazifeyi göremez. Onun için, vatanperver ve milliyetçi ve siyasetçiler, Nurlara sarılmaya mecburiyet var.”

Son AKP Kongresinde en fazla alkışı Said Nursî’nin alması tesadüfi değildir.

Bu millet ve bu topraklar onu çok sevmiştir.

Milyonlarca insanın imanının kurtulmasına vesile olmuştur.

Bu ülke ve insanının Risâlelere ekmek ve su derecesinde ihtiyacı vardır.

Risâle-i Nur’un hizmeti siyasî değildir. Ama mutlaka siyasî istikameti de belirten bilgilerle donatılmıştır. Zira siyasetin ilmini bilmek, “siyasetçilik” anlamını taşımaz.

Şimdi bütün dünya Bediüzzaman’ı ve Risâle-i Nur’u konuşuyor.

Bu, çok pahalıya mal olan bir serüvendir.

Kaçınılmaz bir gerçektir.

Bugün Türkiye’de en çok satılan ve okunan kitap, Risâle-i Nurlardır.

Onun okunması zemin yüzünün bir süsüdür. Çünkü, kaynağı Kur’ân’dandır.

19.10.2009

E-Posta: [email protected]



H. İbrahim CAN

Türkiye’nin konumunu yeniden belirlerken


A+ | A-

British Council’in, AB Komisyonu Türkiye Delegasyonu ve TESEV ile birlikte düzenlediği 6. Boğaziçi Konferansında Türkiye-AB ilişkilerinin çeşitli yönleri ele alındı.

Bu konferans aynı zamanda Avrupa Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn’in son resmi toplantılarından birisi. Bu yüzden Rehn, Türkiye’nin durumunu değerlendirirken şimdiye kadarki en rahat açıklamalarını yaptı.

“Modern Türkiye tarihinde ilk kez emekli orgeneraller de dahil olmak üzere müesses nizama ait olan kişilerin savcılara hesap vermesi, yargı huzuruna çıkarılması, Türkiye’de siyasî hayata müdahale ile sonuçlanabilecek askerî girişimlerin sorgulanması mümkün oldu” sözleriyle Ergenekon dâvâsından övgüyle söz etti Rehn. Demokratik açılım, Ermenistan’la ilişkiler ve Kıbrıs sorununda atılan adımları da olumlu işler hanesine yazdı.

Peki Avrupa Birliği ile Hırvatistan’la aynı tarihte müzakerelere başlayan Türkiye’nin geldiği nokta gerçekten başarı mı?

35 başlıktan 20’si bloke edilmiş, görüşülemiyor. Bunlardan sekiz tanesi Kıbrıslı Rumlara limanlar açılmadığı için bloke edilmiş. 7 tanesini Kıbrıslı Rumlar ikili sorunları bahane ederek boykot etmiş. 5 tanesi Fransa, 1 başlık da (Almanlar emeğin serbest dolaşımını asla müzakere etmek istemiyor) Almanya tarafından boykot edilmiş. Bu durumda elimizde bir kısmı zaten kolay olan 15 başlık kalmış. Bunlarda bile istenen ilerlemeler tam anlamıyla sağlanamamış.

Küresel ekonomik krizi bahane eden bazı AB ülkeleri, genişlemenin yeni iş kayıpları, düşük ücret rekabeti gibi sebeplerle Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkarken, aynı gerekçelerin geçerli olduğu Hırvatistan’ı gelecek yıl tam üye yapacaklar. Yani bize karşı öne sürülen sebeplerin önemli bir kısmı Türkiye gibi büyük ve işgücü yüksek bir ülkeyi almama bahaneleri.

Bu konferansta tartışılan, Türkiye’nin bölgesinde artan rolü ve önemi konusu ülkemizin AB kilidini açacak. Son yıllarda ülkemizin bölgesel dış politikada proaktif bir politika izlemesi, komşularıyla ilişkileri geliştirmede önemli adımlar atması, Kafkasya’da istikrarın sağlanmasında oynayabileceği rolü Gürcistan-Rusya savaşında göstermesi, yıldızımızın da parlamasını sağladı.

İsrail’e karşı uygulanan tepki politikası da geleneksel yapıyı sarstı. Uzmanlar ‘Türkiye ilk kez Avrupa-Atlantik sisteminin gölgesinden dışarı çıkıyor’ yorumu yapıyorlar. Ülkemiz ABD-AB uluslar arası politikalarından bağımsız bir dış politika oluşturmaya başlıyor. Bu durum şimdiye kadar bizi kaçınılması gereken yük gibi gören Avrupa Birliğinin bakışını da değiştirme yolunda. Nabucco başta olmak üzere enerji hatları da bu değişime katkıda bulunuyor.

Kısacası; Türkiye’nin bundan sonraki yerini Avrupa Birliği değil, -eğer dış politikada aynı ilkeli tavrı ve öncülüğü sürdürebilirse- kendisi belirleyecek. Bunun yolu da komşularla izlenen sıfır sorun politikasının, içeride de demokratik açılım ve demokratik yapıyı ipoteğine almak isteyenlere karşı verilen mücadelenin başarılmasından geçiyor. Gelinen noktada ‘fincancı katırları’ndan çok ülkenin menfaatlerinin düşünülmesi çok önemlidir.

19.10.2009

E-Posta: [email protected]



Şükrü BULUT

Elde var bir...


A+ | A-

Zamanın sür'at peyda etmesi bazılarını hiç ilgilendirmiyor. O kadar rahat hareket ediyorlar ki… Kaybolan haklar, zayi olan şerefler ve haysiyetler, milletin ve ülkenin uğradığı zararlar onları bir türlü harekete geçirmiyor. Belki de menfaatleri bu çarkın şu minval üzere dönmesine bağlı. Zaman mı kazanıyorlar, acaba? Yapacakları bir şey olmadığından dönemlerini mi dolduruyorlar, dersiniz?

Bizim neslimizin bir ismi de serîüsseyr zamane çocuğu… Teknolojik harikalar ve kominikasyon devrimleri zaman ve mesafelerle öyle oynuyor ki… Fakat bu bizim içinmiş, ülkeyi idare eden kadroların böyle bir derdi yok… Futboldaki doksan dakikayı kendilerince golsüz bitirmeye çalışıyorlar. Veya güreş minderinden diskalifiye olmadan ayrılmanın derdindeler. Topu dışa atmalar veya mindere yapışarak düdüğü beklemeler…

Günümüz Türkiye’sinin hükümetinin “şovcu” yürüyüşü kimlerden öğrendiğini cidden merak ediyorum. Efkâr-ı ammeyi meşgul edecek bir hareketi başlattıktan sonra, pasifçe arkasından yürümek… İşte Ergenekon olayı ve “demokratik açılım” hadiseleri… Düğmeye bizimkiler mi basıyor, dışardan mı üfürüyorlar, ne olduğunu ahali bir türlü anlayamıyor. Fakat hükümetin hadiseleri pasifçe takib ettiğini, inisiyatif kullanmadan olaylardan “siyasî manfaat” toplamaya çalıştığını hepimiz görüyoruz. Padişahların av partilerine çıkışı gibi âlâ-yü vâlâ ile ne iç meseleler ne de dış problemler çözülür mü? En küçük bir teşebbüslerine bile, emrindeki “besleme medya” ile dünya âleme reklâm eden böyle bir hükümeti ne duyduk ve ne de bundan önce yaşadık. Yapamayacakları şeyi cesaretlice gündeme getir ve sonra da acziyetini askerlere havale et!

Bu hükümette, tüketim toplumunun dinazorlarıyla AKP’li siyasetçiler medya üzerinde ittifak kurmuşlar. Vurguncular ekranları soygunları için kullanırken, hükümet de bu “uyutmalardan” istifade ile zamanını dolduruyor. Ekranların evlerde birer hipnotizma kutusuna ve insanı bu denli aşağılayan sihir aletlerine dönüştüğüne siz de mi inanmıyorsunuz. Allah’ın verdiği aklı alkol ve uyuşturucu ile devre dışı bırakanlara kızarsınız da, ekranlar, internet ve diğer aletlerle susturulmalarına ses çıkarmazsınız… İşte bu, insanlığın manevî sekeratıdır… Kitabın rafa kalkmasıyla, muhakeme de bizi terk edecektir… İşte bu dehşetli oyunun başında tüketim dinazorlarıyla, hanedanın menfaatlerine tutsak hükümetimiz geliyor.

Anlaşıldı… Hükümetin yapay gündemlerle, konu mankenleriyle ve üyelerinin hırsla dünya servet samanlarına sarılmalarıyla gidici olduğu anlaşıldı. Taşeronu olduğu menfaat güçlerinin kuvvetleri yeterse, şu hipnotizma ile bir dönem daha koparabilirler, milletten… Zira millet henüz uyanmadı. Uyanan birkaç kişiyi de rüşvetlere boğunca hükümet, hipnotizma devam ediyor. Fakat nereye kadar? Gönül arzu eder ki, hükümetimiz hakkından gelemediği “demokratik açılımlara” AB’yi yardıma çağırsındı. Düzene koyamadığı ve zabt u rabt altına alamadığı idare ve bürokraside AB normlarını esas alsındı. Kanun hakimiyetini Avrupalı dostları yardımıyla sağlasındı. Fakat nerede? Han-ı yağma devam ediyor. Putin’in şutladığı aç gözlü musevî tüccarlar Türkiye’nin başına tebelleş olmuşlar… Başbakan da, Cumhurbaşkanı da sanki emanetçi duruyorlar, yerlerinde… Ciddî bir inisiyatif, fukara milleti dinazorların ağzından kurtarma ve dizboyu ahlâksızlığa tedbir henüz ortalarda görünmüyor. Emanetçi hükümeti andıran icraatçılarımızın anlaşılan “Türkiye” diye bir dâvâları, endişeleri yok… Şunun şurasında bir sene kaldı… Yani 2010… Zor ve zahmetle geçeceğini şimdiden ilân ettiler. 2011’i zaten unutmak durumundayız. Başbakanın niyeti, neticelendiremediği Ergenekon’larla, mahiyetini izah edemediği “demokratik açılımlarla” ve belki de seçime yakın neoliberallerin bastırmasıyla üniversitelerdeki “başörtüsü” serbestiyle rüzgârı arkasına alıp seçime gitmek. Nasıl olsa kayıkçı kavgalarını millet yutmaya devam ediyor. Kemalistler şu hükümetten daha çok dine zararlı olacak kadrolar bulamayacaklarına göre, taşeron firmayı değiştirmeye lüzum göremeyecekler. Şunun şurasında bir sene kaldı. Bir iki açılım ve şov daha gelirse, iş tamam demektir. Önemli olan meseleleri çözmek değil, cesaretlice onları ortaya atmak… sonra da sessizce geriye çekilmek… Besleme Medya varsın pazarlasın… Renkli sayfalarıyla magazinleştirerek AKP kurmaylarımızın meddahlığını yapmaya devam etsin. Verheugen gider ayak bir rapor yayınladı. AB’nin niyeti Türkiye’yi elinden kaçırmamak. Haylaz ve tembel çocukları teşvik için “iyisin, iyisin!” der gibi… Türkiye’siz bir AB’nin sür'atli dönen dolaplı dünyada, yapacağı fazla bir şey olmadığını komiserleri iyi biliyor. Fakat realite başka. Bizimkiler, efkâr-ı ammeden utanmasalar, AB’den kaçtıklarını itiraf edecekler… Çekirge sürüleriyle, köpekbalıklarıyla aynı dünyayı paylaşan hükümetimizin AB’ye niyetli olmadığını yıllar önce söylemiştik. Arz ettik ya, millet hâlâ medyanın hipnotizmasında… İnşallah arzî veya semavî bir tokata ihtiyaç göstermeden uyanır…

19.10.2009

E-Posta: [email protected]



Yeni Asyadan Size

Teşekkürler


A+ | A-

Yeni hizmet döneminin startını, Cuma günü takdim ettiğimiz “Said Nursî Kimdir?” broşürüyle verdik. Büro ve temsilciliklerimizde, kitap fuar ve sergilerinde, gelip de Üstad ve Risale-i Nur hakkında bilgi isteyen herkese ilk etapta takdim edilebilecek bir doküman olarak bu broşürün önemli hizmetlere vesile olacağına inanıyoruz.

Broşürü gözden geçiren bir kişi, Üstadın hayatı, mücadelesi, eserleri ve fikirleri hakkındaki doğru bilgileri kısa yoldan edinebilecek.

Bu vesileyle, broşüre gösterilen tahminlerimizin çok üzerindeki ilgiden dolayı, okuyucu ve temsilcilerimize teşekkür ediyoruz.

Konuyla ilgili duyurumuzda da ifade ettiğimiz gibi, yoğun talep üzerine broşürü tekrar basma mecburiyeti hâsıl oldu. Bundan dolayı, ilâve talepleri önümüzdeki Cuma günü karşılayacağız. Bundan sonra da yeni talepleriniz olursa, Çarşamba akşamına kadar Abone Servisimize bildirebilirsiniz.

***

Said Nursî ve Demokratik Açılım

Bu broşürün ardından, 13 Kasım’da yine gazeteyle birlikte verilecek olan “Said Nursî ve Demokratik Açılım” kitapçığı gelecek.

48 sayfa olarak düzenlenen kitapçıktaki konu başlıkları şöyle:

Kanı durdurmak

Bölünmez bütünlük

Ayrılıkçılığa karşı

Adem-i merkeziyet

Eyalet, federasyon…

Anadilde eğitim

Millî birlik ve demokrasi

Ağalık nasıl aşılır?

İslâm kardeşliği

Asıl olan, ikna

Türk-Kürt kardeşliği

Asıl reçete bu proje

Asırlık gecikme

Said Nursî’yi de okuyun

Üstadın, açılım kapsamındaki konulara dair fikirlerinin, eserlerden yapılan iktibaslarla birlikte yorumlandığı kitapçığın, dikkatleri Said Nursî gerçeğine çekme ve daha detaylı incelemelere kapı açma noktasında ciddî katkıları olacağını düşünüyoruz.

***

Ilgın toplantısı

Hafta sonu yapılan Konya-Ilgın toplantısında temsilcilerimizle birlikte, “Demokratik Açılım” broşürü başta olmak üzere, yeni dönem çalışmalarımız; 21 Şubat, 23 Mart ve 20 Nisan eklerimiz ve düşündüğümüz diğer hediyelerle ilgili olarak görüş alışverişinde bulunduk.

Bu meyanda, Kurban Bayramı için planladığımız Kurban ve Hac ekinin yanı sıra, Aralık’taki Hastalar Risalesi, Ocak’taki Uhuvvet Risalesi ve Mayıs’taki Tabiat Risalesi projelerimiz hakkında da bilgi verdik.

Toplantıyla ilgili detaylı bilgiler daha sonra.

***

Haşimi röportajı

12 Ekim Pazartesi günü “Said Nursî toplumsal barışı temsil ediyor” başlığıyla yayınladığımız Haşim Haşimi mülâkatının ardından, röportajı yapan arkadaşımız Hasan Hüseyin Kemal’i arayan Haşimi, röportajın çok ses getirdiğini, bölgeden ve Türkiye’nin dört bir köşesinden tebrik telefonları aldığını, arayanlar içinde hükümetten ve milletvekillerinden isimlerin de bulunduğunu bildirdi.

***

Gezi yazıları

“Vira Bismillah” köşesi yazarımız Vehbi Horasanlı’nın, geçen Salı günü başladığımız “Altı ayda altı kıta” başlıklı yazı dizisi devam ediyor. Okyanuslar aşarak gerçekleştirilen ve “180 günde devr-i âlem” olarak da isimlendirilebilecek olan bu seyahate ilişkin notların ilgiyle takip edildiğine inanıyoruz.

Bu arada, çoktandır ara verdiği yazılarına Singapur notlarıyla tekrar başlayan Avustralya yazarlarımızdan Saadet Topuz Ağılgak’a da “Hoşgeldiniz” diyor ve devamını bekliyoruz.

19.10.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.