Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 20 Nisan 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Davut ŞAHİN

Cumhuriyet mitingi



Merak ettim: 14 Nisan'da Ankara’da yapılan mitingi hangi tv kanalı, ne kadar yayınladı diye.

Baktım, TV’lerin canlı yayına ayırdıkları süreler şöyle:

-Kanal Türk 12 saat 35 dakika,

-Sky Türk 7 saat 27 dakika,

-Habertürk 1 saat 7 dakika,

-CNN Türk 1 saat 2 dakika,

-NTV 41 dakika,

-TRT-2 20 dakika.

Ana haberde mitinge ayrılan süreler ise şöyle:

Kanal D- 16 dakika 40 saniye,

Star- 9 dakika 44 saniye,

ATV- 8 dakika 52 saniye,

TRT-1- 2 dakika 18 saniye...

Sonuç?

Hayat devam ediyor. Kuşkusuz aynı gün çoğu çocuk 33 kişinin öldüğü Nevşehir yakınlarında meydana gelen elim bir trafik kazasıyla hayatını kaybedenlerin cenaze ve defin görüntüleri her vicdanı olanların yüreğinde birinci gündemdi.

BAĞDAT - VİRGİNİA HATTI

Bağdat’ta gün geçmiyor ki insanlar ölmesin. Ya bir intihar bombacısı, ya da bir saldırı sonucu masum sivil insanlar katlediliyor.

Bu kaos “özgürlük” adı altında Irak’a altın tepsiyle sunuldu. Tepsinin içinden kan çıktı.

İnsanlar cinnet halinde. İşgalciler mezhep kavgasını körükledi. Yangına benzinle gitti. Şimdi ise mezhep çatışmasının önünü alamıyor. Yangın gittikçe büyüyor.

Öte yanda bu kaosu getiren işgalci güç ABD’de ise başka bir cinnet hali yaşanıyor. Malum, Virginia Teknik Üniversitesinde 32 kişiyi öldürdükten sonra intihar eden bir Koreli önce yatakhanedeki 2 kişiyi öldürdü.

Sonra bir sınıfa girerek, burada gözünü kırpmadan 30 kişiyi daha öldürdü.

Bu gözü dönmüş genç, NBC televizyonuna fotoğraf ve video görüntülerini de yollamış...

Düşünebiliyor musunuz, katil genç (Cho Seung Hui), yatakhanede 2 kişiyi öldürdükten sonra ve 30 kişiyi katlettikten sonraki iki olay arasında çektiği görüntüleri ve fotoğrafları posta ile NBC Televizyonuna gönderiyor.

NBC bu görüntüleri yayınladı.

Bu görüntülerde, Cho Hui, 2 silahla görülüyor ve bir de konuşma yapıyor. Cho, video kaydında “Bugünü engellemek için yüz milyarlarca şansınız ve yolunuz vardı. Sizler beni buna mecbur ettiniz, köşeye attınız” diyor.

Hedonizme ve Hıristiyanlığa sert eleştiriler getiren Cho ayrıca, “Ellerinizde hiç yıkanmayacak kan var” ifadesini kullanıyor.

İşte Cho Hui’nin bahsettiği “Ellerinizde hiç yıkanmayacak kan var” ifadesi acaba Amerikan tarihinin bir özeti mi?

Kimbilir.

20.04.2007

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Vahşete lânet



Malatya’daki vahşet, dünyaya Trabzon’daki Rahip Santoro ve İstanbul’daki Hrant Dink cinayetleriyle irtibatlandırılarak duyuruldu.

Bu arada, Dink’in Malatyalı olduğu, şehirde yıllar önce Hüseyin Üzmez tarafından Ahmet Emin Yalman’a karşı bir suikast girişiminin gerçekleştirildiği, Papa’ya suikast teşebbüsünde bulunan Mehmet Ali Ağca’nın Malatya’dan çıktığı ve vaktiyle eski belediye başkanlarından Hamid Fendoğlu’nun da postayla gönderilen bir bombayla katledildiği hatırlatıldı.

Ama Malatyalılar bu “sabıka kaydı”ndaki eski olayların münferit örnekler olmaktan öte bir anlamı bulunmadığını, şehirde çok farklı inanç ve fikir sahiplerinin barış içinde bir arada yaşayan bir toplum oluşturduklarını söylüyorlar.

Buna karşılık, şehirde birtakım radikal ve uç unsurların mevcudiyetine, bunların 28 Şubat’ta bilhassa başörtüsü gibi hassas konularda kendilerini gösterdiklerine, misyonerlik meselesinde de çoktandır bazı provokatif söylemlerin devam etmekte olduğuna dikkat çekenler de var.

Santoro ve Dink cinayetlerinde 18 yaşından küçük gençler kullanılmıştı. Malatya olayındakilerin ise 19-20 yaşlarında olduğu belirtiliyor.

Olaya ilişkin bilgiler henüz netleşmiş ve kesinleşmiş değil. Bütün katil zanlılarının cebinden aynı mektubun çıkması gibi tuhaflıklara nasıl bir izah getirileceğinin cevabı da henüz ortada yok.

Bu tuhaf mektuplarda yer aldığı öne sürülen ifadelerde, vahşeti “dinci”lere de, “ulusalcılar”a da mal etmeye yarayacak unsurlar var. Bu itibarla doğru olan, hüküm vermekte acele etmemek.

Kaldı ki, zanlıların bir dinî gruba ait yurtta kalsalar dahi, dindarlıkla pek aralarının olmadığına, elebaşı konumunda olanın ise kavgacı ve sabıkalı olduğuna ilişkin haberler var.

Danıştay ve Dink cinayetlerine karışanlar için de aynı nitelemenin yapılması ilginç değil mi?

Emniyete atfen yapılan ilk açıklamalarda, cinayetler kişisel husumetten kaynaklanan âdi nitelikteki olaylar olarak değerlendirilmişti. Öyle de olabilir. Ancak algılanışı ve yol açacağı sonuçlar hiç de öyle olacak gibi görünmüyor.

Eğer planlı bir cinayet söz konusu ise, bunun cumhurbaşkanı seçimiyle doğrudan bir ilgisi olma ihtimali zayıf. Buna mukabil, Türkiye’yi dünya nezdinde, özellikle AB karşısında “Hıristiyanların katledildiği bir ülke” olarak gösterme hedefinin güdüldüğü son derece aşikâr.

Bu tür olayların gerçek arkaplanının aydınlatılması ise, daha önceki benzer hadiselerde de görüldüğü üzere, neredeyse imkânsız. Onun için, böyle bir beklentiye girmenin anlamı yok.

Ama bu çeşit çılgınlıklara zemin oluşturan atmosferin ortadan kaldırılması veya olabildiğince zayıflatılması için yapılabilecek şeyler var.

Meselâ, son olarak 14 Nisan mitinginde seslendirilen “Misyonerler cirit atıyor” söylemlerine karşı, topluma ve bilhassa genç kuşaklara konuyu dinimizin prensipleri; tâ Asr-ı Saadetten bu yana ecdadımızın hak, adalet ve özgürlük çerçevesindeki uygulamaları ve buna dayalı olarak şekillenen “birlikte yaşama” kültürümüz çerçevesinde izah ederek kin ve nefret üretme çabalarını etkisiz kılmamız gerekiyor.

Provokatörlere yarayan bataklığın kurutulması, toplumda bu bilincin oluşmasına bağlı.

20.04.2007

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Safeviler-Vehhabiler



Şiilik meselesine skala biçiminde yaklaşmak lâzım. Elbette onlarla ortak bir zeminimiz var. Bu da ehl-i beyt muhabbetidir. Sünniler ve özellikle de sufi kesimler Ehli beyt muhabbeti ile meşbudur. Bu ilişkilerin birinci kademesi ve ortak zeminidir. İkinci kademede ise fıkhî ekol olarak Caferilik vardır. Üçüncü kademede ise genel bir siyasî ve inanç cereyanı olarak İmamiye dahil Şiilik ekolleri vardır. Bu anlamda, Alevilik Şiilik değildir ve ehl-i beyt muhabbetini meslek edinmiş ve bunun üzerinde şekillenmiş bir cereyan ve meşreptir.

Caferilik meselesine gelince, bu meselede Şeltüt ve Mahluf’un farklı yaklaşımlarını biliyoruz. Ayetullah Teshiri ise Şia ile Sünnilik arasında yüzde 95 nisbetinde beraberlik bulunduğunu söylemiş ve bu yönde Hayreddin Karaman da ondan bir nakilde bulunmuştur. İltibasa sebep olmamak için burasını tavzih etmekte fayda var. Ayetullah Teshiri’nin bahsettiği yüzde 95’lik müşterek alan Şiilik ile Sünnilik arasında değil Caferilik ile diğer Sünni ekoller arasındadır. Yani Eş’arilik veya Maturidilik ile mukabilindeki İsna Aşeriye Şiiliği arasında değildir. Yanlışa meydan vermemek için bunun altını çizmek gerekiyor. Hatta Zeydilerin bir kısmı Hanefidirler. Veya geçmişte Mutezile’nin bir kısmı fıkıhta Hanefi ekolüne tabi olmuştur, ama bu onu akaid bağlamında Sünni kılmamıştır. Fıkhî yakınlıktan akaid yakınlığı çıkarmak işi vulgarize etmek, sulandırmak olur ve hakikat bağlamında öyle de değildir. Ama Caferilerle fıkhî alanda yüzde 95’lik mutabakat Vehbi Zuheyli gibi ulemaya göre de bir gerçektir. İslâm Fıkhı ve Kaynakları adlı eserinde Vehbi Zuheyli İmamiyye (burada kasdedilen İmamiyenin fıkhî ekolü olan Caferiliktir) ile Sünni fıkıh ekolleri ve mezhepleri arasında 17 aslî meselede ihtilâf olduğunu kaydetmektedir. Bu da usûlde değilde fürûda yüzde 5’lik bir ihtilâf alanı demektir (Dr. Adab Mahmud El Hemşi, el Mehdiyyü’l muntezar: fi rivayati ehli’s sünneti ve’ş şiati’el imamiyye/dirase hadise nakdiyye, S: 410).

***

Vehbi Zuheyli’nin fıkhî alandaki görüşü böyle olmasına rağmen Doha’da Karadavi’nin Şii yayılmacılığı karşısında çıkışına en hararetli desteklerden birisi kendisinden gelmiştir. Keza Şam’ın bazı kasabalarında teşeyyü hadiselerine rastlandığının işitilmesi üzerine araştırma yapmak üzere cemaatini görevlendirmiştir. Bu da onun usûl konusunda çok titiz ve dikkatli olduğunu gösterir. İlyas Üzüm’ün de işaret ettiği gibi asıl hilâf alanı usûldedir. Sözgelimi Mehdi’nin doğduğu ve zuhuru İmamiyenin zorunlu addettiği konularından birisidir. Bu noktada onların hilâfına düşünenler tekfir edilirler.

Genellikle Şiilik-Selefiyye zıddiyetinden ve kutuplaşmasından dolayı Şiiler tekfirci Vehhabilerden bahsediyorlar. Elbette fırkalar arasında tekfire en yakın olanların başında Selefilik akımı geliyor. Ama Selefilik de skala biçimindedir. Kendilerine ‘eseri’ veya ‘eserci’ diyen selefiler arasında her türlü akım vardır. Mutedili olduğu gibi aşırıları veya tekfircileri de bulunmaktadır. Bununla birlikte, İslâm dünyasında asıl kutuplaşma alanı Şiilerle-Selefiler arasındadır. Daniel Pipes gibilere göre onlar İslâm dünyasının gürültücü azınlığıdır. Selefiler de aynı şeyi bir şekilde İran kaynaklı Şiilik veya teşeyyü akımları ve hareketleri için söylüyor. Selefiler ile Şiiler arasında büyük bir güven bunalımı var. Her iki taraf da diğerinin gizli ajandasından ve gündeminden bahsediyor. Şiilere göre İslâm dünyasındaki bütün selefi hareketlerin gerisinde Suudlular var. Buna El Kaide’yi de dahil ediyorlar. Halbuki bu yakıştırmadır. Zira Kaide İran’dan ziyade Suudi Arabistan için tehlikelidir. Kim bunun tersini düşünüyorsa sadece aldanmıyor, aynı zamanda aldatıyor da. Zira Kaide’nin müşterek zemini İran’da değil Suudi Arabistan’da bulunuyor. Bundan dolayı bu zemini harekete geçirerek Suudi Arabistan’ı devirmek istiyor ve potansiyel olarak da böyle bir imkânı var. Bu uzak bir ihtimâl de olsa potansiyel olarak variddir. Bundan dolayı Suud Kaide’yi millî güvenliğine İran’dan daha ziyade tehlikeli buluyor. Bunun dışında sınırları dışında taktik olarak Kaide gibi örgütleri destekleyebilir mi? Kendisine bulaşma tehlikesini göze alırsa evet. Şiiler Selefileri genel olarak tekfirciler olarak anıyorlar. Selefilerin onlara karşı kullandığı kavram ise Safeviler.

***

Vehhabi-Safevi kutuplaşması Irak’ta kendisini Kaide ve Şii milisler olarak ortaya koyuyor. Ve bunlar taifî kültürün ve fıkhın bir ürünü olarak birbirlerini tasfiyeye yöneliyorlar. Pakistan’da Sipah-ı Muhammed, Sipah-ı Sahabe zıtlaşması gibi Irak’ta da ölmeden önce Zerkavi’nin Mehdi Ordusuna karşı Ömer Ordusu kurmayı tasarladığı söyleniyor. Burada bilmemiz gereken en önemli nokta, tekfirciliğin tek yanlı bir hareket olmadığıdır.

20.04.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Muhtelif cevaplar



“Asi” rumuzlu okuyucumuz:

*“Evlâdını kaybedenler için bir müjde var mıdır?

Bu vesileyle geçtiğimiz günlerde Aksaray yakınlarında müessif bir trafik kazasında ölen Zafer İlköğretim Okulu öğrenci, öğretmen ve velilerine taziyetlerimi sunuyorum, yakınlarına baş sağlığı diliyorum. Ölenleri Allah’ın rahmetinin ve lütfunun kuşatmasını niyaz ediyorum.

Bülûğ çağından önce vefat edenler cennetle müjdelenmişlerdir. Çünkü onlar mükellef olmamışlardır, masumdurlar. Kur’ân’ın “vildanün muhalledun” (Ebedî Cennet çocukları) sırrına dâhildirler. Cennet kuşu olup uçarlar.

Şüphesiz evlâdı vefat edenlerin sabredebilmeleri kolay değildir. Ne var ki, bu zorluğa bedel Allah’ın lütfu ve rahmeti onları da kuşatır. Onlara da sabredebilmeleri şartıyla inşallah sayısız müjde vardır.

Ebu Sinan anlatıyor: “Oğlum Sinan’ı defnettim. Ebu Talha el-Havlani kabrin kenarında oturuyordu. Kabirden çıkmak istediğimde elimden tuttu ve:

“Sana müjde vereyim mi?’’ dedi.

Ben: “Tabiî, söyle!’’ dedim.

Ebu Talha (ra): “Ebu Musa el-Eş’ari (radıyallahu anh) bana anlattı’’ diye söze başlayıp Resulullah’ın şu sözlerini nakletti:

“Bir kulun çocuğu ölürse, Allah (Kendisi bildiği halde) meleklere şöyle söyler:

“Kulumun çocuğunun ruhunu kabzettiniz mi?”

Melekler: “Evet” derler.

Allah Teâlâ: “Yani kalbinin meyvesini elinden mi aldınız?’’ buyurur.

Melekler yine: “Evet” derler.

Allah Teâlâ tekrar sorar: “Kulum (bu esnada) ne dedi?’’

Melekler: “Sana hamd etti ve dönülecek yerin ancak Senin huzurun olduğunu hatırladı da, ‘Biz Allah için varız ve Allah’a döneceğiz’ dedi” derler.

Bunun üzerine Allah Teâlâ Hazretleri şöyle emreder: “Öyleyse, kulum için Cennette bir köşk inşâ edin ve bunun adını ‘hamd köşkü’ koyun.’’1

Yozgat’tan okuyucumuz:

*“Bulunduğum ortamda arkadaşların bazı kusurlarını görüyorum. Gerek ibadetlerinde, gerekse Sünnet-i Seniyyede, bunlardan bazıları onları şirke götürecek nitelikte. Ben bunları bazen uyarma ihtiyacı duyuyorum ve uyarıyorum. Onlar ise, Allah ile kul arasına girilmez ve herkesin bildiği kendine yeter diyorlar. Bunlara nasıl cevap verebiliriz?”

1- Öyle anlaşılıyor ki, kendimizden fazla etrafımızla ilgiliyiz. Oysa efdal olan ve makbule geçen arkadaşlarımızın kusurlarını görmek yerine, kendi kusurlarımızı görüp izalesine çalışmaktır.

2- Çevremize karşı görevlerimizin en başında “iyi örnek” olmak gelmektedir.

3- Bazı durumlarda etrafımızı ve çevremizi uyarmak görevimiz de olur şüphesiz. Fakat bu durumda;

a) Muhakkak yumuşak sözlü olmalıyız.

b) Muhakkak saygın ve nazik bir ifade kullanmalıyız.

c) Sözü damarına değil, mutlaka kalbine işletmeliyiz.

d) Kendimiz yaşamadığımız bir meseleyi uyarı konusu yapmaktan kesinlikle kaçınmalıyız.

e) Samimî bir üslûp kullanmalı, fazilet satışı yapan üslûplardan uzak durmalıyız.

f) Gururlu değil; mütevazı olmalı ve bunu geçici bir gaye için değil, kalıcı bir hayat prensibi olarak yaşamalıyız.

g) Uyardığımız ve zaman zaman uyarma ihtiyacı hissettiğimiz kişilerin diğer zamanlarda diğer problemleriyle de ilgilenmeli, kalbimizle onun kalbi arasında sıcak bir iletişim köprüsü kurmalıyız. Her fırsatta bu köprüyü pekiştirmeli, çeşitli hatalar ve olumsuzluklarla bu köprünün tahrip edilmesine meydan vermemeliyiz.

h) Eğer bütün bunlara rağmen davranışlarında olumlu bir gelişme izlememişsek; sabırlı olmalı, itham etmekten, kınamaktan, yargılamaktan ve başkalarının yanında küçük düşürmekten kaçınmalıyız ve ıslâhı için gıyabında duâ etmeliyiz.

Dipnotlar:

1- Tirmizî; Cenâiz, 35

20.04.2007

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Hakikatin bedeli



Üstad, “Biçare hakikatler kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur”1 der.

Hakikat bizzat güçlüdür. Tanktan, toptan, füzeden daha güçlüdür; güçlü ve kıymetli ellerde de olmalıdır.

Güçlü ve kıymetli el denilince de her şeyden önce hangi makam ve konumda bulunursa bulunsun hakikati başlar üstünde tutan, gözünü budaktan esirgemeyen, kendi ezilse bile onu ezdirmeyen insanlar hatıra gelir.

“Bir tek hakikat-i Kur’âniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyiz”2 diyen Üstad, ömrü boyunca karşısındaki en zalim kimse de olsa hakikati haykırmış, aslâ boyun bükmemiştir.

Şu ifadeler de Üstada ait: “Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakikat-i imaniyeyi fedâ edemiyorum. Bir hakikatin bir dakika aksini farz etmek, bana gayet ağır geliyor. Bütün dünya benim olsa, bir tek hakaik-ı imaniyenin vücut bulmasına bilâtereddüt vermesine, nefsim itaat ediyor.”3

Evet, hakikat büyüklük ve önemi ölçüsünde cesaretle savunulmak da ister. Hakikat yücedir; hatırı hiçbir hatıra fedâ edilmez.

Hak ve hakikati hiçbir şeye fedâ etmeyen, bu uğurda ateşte yanmayı dahi göze alabilen ve bir sûreye isim olacak kadar şeref kazanan Ashab-ı Bürûc, hakikatin hiçbir şeye fedâ edilemeyeceğinin en canlı örneklerinden biri değil midir?

Barla’dayken sekiz sene boyunca Üstadın ziyaretlerine giden Hafız Ali Osman Ağabey de sıkıntı dolu dönemlerden ve hak ve hakikati daima başlar üzerinde tuttuklarından bahsetti. “Az mı mahkeme olduk?” dedi. Tam yedi defa mahkemeye çıkarılmış. Birincisinde beraat alıp aynı sebepten ikinci defa götürüldüğünde, “Hakim yine mi geldin?” dercesine bakmış ve savcı Nurculukla suçlamaya (!) kalktığında bunu iftiharla kabul etmiş ve “Bizi aynı kitapları okumaktan getirdiler. Biz suçsuzuz. Suçumuz Nurculukmuş. Nurculuk suç olur mu? Doğrusu sadece biz değil, siz de Nurcusunuz. İspata hazırım bunu. Nasıl demir işleriyle uğraşanlara demirci, kitapla meşgul olanlara kitapçı deniliyorsa, bize de Kur’ân’a olan irtibatımızdan dolayı Nurcu deniyor. Çünkü Kur’ân’ın bir ismi de Nur’dur. Bütün işimiz Kur’ân’la ilgilenmek. Kur’ân’a inanan, onunla ilgili olan herkes Nurcudur. Öyleyse siz de Nurcusunuz” dediğinde hakim beraat vermek zorunda kalıyor. Üstadın, “Avukat tutmak isteyen Risâle-i Nur’u elde etse yeter” dediği gibi Risâle-i Nurla kendini savunuyor.

Evet, hak ve hakikatin de bir bedeli var.

Dipnotlar:

1- Mektûbât, s. 462.

2- Şuâlar, s. 337.

3- Mektûbât, s. 32.

20.04.2007

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

“Her şeyin melekûtu Allah'ın elindedir” ne demektir? (1)



Yasin Sûresinin son âyetinin meâli, “Sübhan ve münezzehtir o Zât ki, her şeyin melekûtu elindedir” şeklindedir. Arapça metinde geçen “melekût”a “hâkimiyet, tasarruf” anlamı da veriliyor. Acaba, asıl anlamı nedir?

Mülk fizikî, maddî cephe; melekût metafizik, mânâ, gayb demektir. Ki, eşya “mülkî” ve “melekûtî” olmak üzere iki boyutlu.

Bir şeyin maddî yönü “mülk”, manevî yönü ise “melekût”tur. Görünmez kanunlar, sistemler, emirler melekût boyutlardır ve hep Allah’ın kudretiyle, takdiriyle vazife görürler. Buna göre, metafizik, gayb, yani melekler, ruhaniler, ahiret, Cennet-Cehennem vs. melekût boyuttur.

Bedenimiz mülk, ruhumuz melekûttur. Yağmurun damlaları mülk; hayatın menşeî, âb-ı hayat olma yönü melekûttur. Aynanın boyalı, karanlık yüzü mülk; gösteren, aydınlık yüzü ise melekûttur. Hastalık mülk, hastalıkların olgunlaşmaya, gelişmeye zemin hazırlaması melekûttur.

Mülk her şeyin dış yüzünü, melekût ise derûnunu kuşatmıştır. Mülk âlemi, zıtların cevelan ettiği bir mekândır. Melekût âlemi ise İlâhî kudretin tecelligâhı ve yansıma alanıdır. Melekût âleminde, mülk âlemindeki gibi hikmet dairesinde cereyan eden sebepler ve fizik âleme ait kanunlar geçerli değildir. Burada her şey, ânında, şeffaf, pürüzsüz ve olumlu olarak ortaya çıkar.

Bu çerçeveden bakıldığında eşyanın, varlığın, olayların melekût denen iç âleminde, özünde, metafizik boyutunda, zatında olumsuzluk yoktur. Onları güzel ve çirkin, iyi ve kötü, faydalı ve zararlı kılan, güzel ve çirkin gösteren düşünce tarzımız, bakış açımız ve yaklaşım biçimimizdir. Yağmurun yağması, güneşin doğması gibi. Bunlar bütünüyle güzeldir. Tedbirsizliğimiz, tembelliğimiz onları aleyhimize çevirebilir. İnsan ancak, melekûtî bakış ile kendisine, eşyaya ve hadiselere karşı dengeli bir tutum takınabilir.

20.04.2007

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Husûmette felaket, kardeşlikte saadet var



Fitneye karşı Ensar çağrısı-5

Müslümanlar arasındaki husûmetin, düşmanlığın neticesi daima felâket olmuştur.

Kardeşliğin, muhabbetin, uhuvvetin neticesi ise, herkes için huzur ve saadet olmuştur.

Bize göre bu vatanın bölünmesi, hele hele yekdiğerine düşman edilmek istenen Türklerle Kürtlerin birbirinden ayrılması imkân ve ihtimal haricidir.

Dünyanın bütün süper güçleri toplanıp gelse, her cihetle içiçe girmiş ve kaynaşmış olan bu iki Müslüman unsuru birbirinden ayıramaz.

Yani, birbirinden ayrılma, bölünme ve kopmanın yolu tamamiyle kapalıdır.

Geriye bir tek seçenek kalıyor: Birlikte ve kardeşçe yaşama mecburiyeti...

Madem ki, aynı vatan toprakları üzerinde birlikte ve içiçe yaşanacak, o halde bu işin çaresine bakmalı ve müşterek hayatın formülünü bulup tatbik etmeli.

Esasında, geçmiş asırlarda ve devirlerde bu müşterek hayatın şahane örnekleri vardır: Selçuklu ve Osmanlı Türkleriyle Müslüman Kürtler hep içiçe yaşamışlar, din kardeşi olmuşlar ve aynı vatandaşlık hisleriyle müşterek bir hayat sürmüşlerdir.

Dün yaşanan, tatbik ve hatta tescil olunan bu kardeşane müşterek hayat, bugün neden olmasın? Bunu kim istemiyor?

Kardeşçe ve hür bir vatanda serbestçe yaşamayı görünürde hemen herkes istiyor.

Ama, demek bunu istemeyenler de var ki, mütemadiyen kan dökülerek huzursuzluk çıkartılıyor.

Kanla, kinle, husûmet ve adavetle, kimse bir yere varamaz. Varılacak yer, helâkettir, felâkettir.

Helâketin, felâketin önüne geçmek, geçmeye çalışmak, bugün her vatandaş için bir vazifedir, bir vecibedir.

Bu vazifeyi yerine getirmenin en önemli adımı, kardeşliğin gereklerini yerine getirmeye çalışmaktır. Bunda ise, saadet vardır, selâmet vardır.

1908 yılı başlarında İstanbul'da bulunan Bediüzzaman Said Nursî, siyasî ve ideolojik maksatlara âlet edilmek istenen Kürtler'e gazete yoluyla hitap ederek, onlara saadet ve selâmetin yolunu şu sözlerle göstermeye çalışır: "Ey Kürtler! İttifakta kuvvet, ittihadda hayat, kardeşlikle saadet, hükûmette selâmet vardır." (Kürt Teavün ve Terakki gazetesi, 22 T. Sani 1908)

Üstad Bediüzzaman, hayatının sonuna kadar da bu istikametten hiç ayrılmadı.

Çevresindekilere daima saadet, selâmet, muhabbet, kardeşlik, vatandaşlık, dindaşlık dersleri verdi. "Allah'ınız bir, kitabınız bir, peygamberiniz bir, kitabınız bir, vatanınız bir" diyerek, daima Tevhid, ittihad ve imtizaç hakikatini öğretmeye çalıştı...

Eserleri olan Risâle–i Nurlar dahi, baştan sona bu hakikatleri ders verip öğretiyor.

Ne mutlu o bahtiyarlara ki, bu hakikatli derslerden hissesi ziyade ola...

GÜNÜN TARİHİ 20 Nisan 1924

1924 Anayasası ...

Hazırlatılan yeni anayasa, Millet Meclisinde kabul edildi. Cumhuriyet döneminin ilk anayasası olan bu yeni düzenleme "1924 Anayasası" ismiyle tarihteki yerini aldı.

Bu tarihe kadar yürürlükte olan "1921 Anayasası"ydı. Bunun üzerinde köklü bazı değişiklikler yapıldı. Meselâ, "din–i İslâm" maddesi metinden çıkarılıp atıldı.

1924 Anayasasını hazırlayan parlamentoda, daha ziyade tek ses ve tek parti zihniyeti hakim durumdaydı. Muhalifler sindirilmiş, susturulmuş ve hatta bazıları sûikast sonucu öldürülmüştü. Ali Şükrü Bey cinayeti misâlinde olduğu gibi...

1924 Anayasası, zamanla değikliğe uğradı. 37 yıllık süre içinde bazı çıkarmalar ve daha çok ilaveler yapıldı. 1961'de büyük çapta değiştirildi ve yeni bir anayasa hazırlandı.

Mukayeseli anayasa

1921 ve 1924 Anayasasının asıl ismi "Teşkilât–ı Esasiye Kànunu" idi. Bu anayasaların "ahkâm–ı esasiye" denilen esas hükümlerini mukayeseli olarak şu şekilde takdim etmek mümkün:

Madde 1: (İlk hali) Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir. İdare usûlü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. (1924 değişikliği) Türkiye Devletinin şekl–i hükûmeti, Cumhuriyettir.

Madde 2: (İlk hali) Türkiye Devletinin dini, Din–i İslâmdır. Resmî lisânı Türkçedir. (1924'te, bu kısım kaldırıldı. Yeni madde şöyle oldu:) İcra kudreti ve teşri (kànun) salâhiyeti milletin yegâne ve mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecellî ve temerküz eder.

Madde 9: BMM Heyet–i Umumiyesi tarafından intihap olunan (seçilen) reis, bir seçim devresi zarfında BMM Reisidir. İcra Vekilleri Heyeti, içlerinden birini kendilerine reis intihap ederler. Ancak, BMM Reisi Vekiller Heyetinin (Bakanlar Kurulunun) de reis–i tabiisidir.

Madde 10: (İlk hali) Türkiye coğrafî vaziyet ve iktisadî münasebet nokta-i nazaran vilâyetlere; vilâyetler kazalara münkasem olup kazalar da nahiyelerden terekküp eder. (1924 değişikliği) Türkiye Reisicumhuru, TBMM Heyet–i Umumiyesi tarafından ve kendi âzası meyanından bir seçim devresi için intihap olunur. Vazife–i riyaset (başkanlık vazifesi) yeni Reisicumhurun intihabına kadar devam eder. Tekrar intihap olunmak (seçilmek) caizdir.

20.04.2007

E-Posta: [email protected]




Halil USLU

Gemlik'te görkemli gece



Gemlik, Bursa’nın 32 km kuzeybatısında, Marmara denizinin en sakin ve adını verdiği körfezi kıyısında kurulmuştur. İlçenin yüzölçümü 413 km²’dir. Gemlik, M.Ö. 1390 yılında savaştan dönen Siyüs adlı Yunanlı bir kumandan tarafından kurulmuştur. Sonraları, sırası ile Mısırlıların, Romalıların, Perslerin, İyonların, Osmanlıların eline geçmiştir. Birinci Cihan Harbi’ne kadar Osmanlıların elinde kalan Gemlik, bu harbin sonunda Yunanlıların eline geçmişse de 11 Eylül 1922’de düşman işgalinden kurtarılmıştır. Gemlik, yeşil Bursa’nın 17 ilçesinden bir görkemli ilçesidir.

Türkiye, nasıl ki Osmanlı devlet-i âliyesinin bir mozaiki ve özeti ise, Gemlik de Türkiye’nin bir mozaikidir. Türkiye’nin dış dünyaya açılan kibar, renkli, ılıman bir il makamında ilçe merkezidir. Nüfusu günden güne artan, her ırktan ve Türkiye’nin her yerinden çıkıp gelen vatandaşlarımızın ikamet ettiği yemyeşil bir diyardır. Sosyal ve içtimâî hareketliliği bol olan ve çok ilgi gören bu ilçemizin Yeni Asya gazetesi temsilciği, çağımızın Mevlânâ’sı olarak kabul edilen Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerin Hakka vuslatının 47. sene-i devriyeleri için Belediye düğün salonunda, geçtiğimiz hafta bir anma programı tertip ettiler.

Böyle bir anma programına konuşmacı olarak, Yeni Asya gazetesi imtiyaz sahibi Mehmet Kutlular ve Bediüzzaman Hazretlerinin fiilen hizmetinde bulunan talebesi Mehmet Fırıncı (Güleç) ve biz, konuşmacı olarak dâvetli idik. Gecenin konusu ise “Bediüzzaman’ın Aile Hayatına ve Gençliğe Bakışı” idi. 1.500’ü aşkın sandalyeli salonda çokları ayaktı kaldı. Üçüncü kez konferans verdiğim Gemlik’te her seferindeki izdiham, çok illerden fazla takdire şâyân bir teveccüh ve sivil toplumun dayanışma örneği.

Şuayb Serdaroğlu’nun takdim ve açış konuşması yaptığı gecede Sn. Mehmet Kutlular, aile hayatında ve gençlik konusunda yılların birikimini çeşitli örneklerle konuşmasını süsledi. Ayrıca bugünkü ve geçmişteki hükümetlerin bu konu üzerindeki gevşekliklerini ve verilen sözlerin yerine getirilmediğini dile getirdi. Sn. Mehmet Fırıncı ise kısa konuştu, öz konuştu. Konuşmasının özetinde; iç bünyemizden ve dış dünyadan tesbitlerini dile getirdi. Her iki büyüğümüzün konuşmaları büyük alkış aldı.

‘Sen ne yaptın bu dâvette, ey Halil Uslu?’ denilirse; bizler de dilimizin döndüğü kadar ve verilen 45 dakikalık zaman mefhumunu aşmadan elimizdeki dokümanlarla, dinleyicilerle bir diyalog manzumesi içinde, kendi üslubumuzca gönüllere ve kalplere hitap ettik. Aile hayatı ve gençlik hususunda, başta sevgililer sevgilisi, güneşler güneşi Hz. Peygamberimiz (asm) ve Kur’ân-ı Kerim’den, daha sonra Hz. Mevlânâ’dan, Hz. Yunus Emre’den, Hz. Bediüzzaman’dan ve sâir gönül erlerinden, dış dünyadan çeşitli tesbitler sundum.

Konuşmamın devamında bazı satır başları şöyle idi: Dünya Sağlık Örgütü’nün tesbitleri, Dünya Nüfus Teşkilâtının bugün ve gelecekle ilgili tesbitleri... Dünyanın 7 milyarlık bir aile olduğu... Küçük daireden büyük daireye intikal eden hususlar... A, B, C vitaminlerinin önemi yanında iman, merhamet, muhabbet, kardeşlik vitaminlerinin önemi... 1927’lerde Bediüzzaman’ın üzerinde durduğu “Çocuklar, gençler, ihtiyarlar ve aile hayatı”; bu dört unsurun eğitim istemini BM 70 yıl sonra 1997’de Danimarka’nın Kopenhag şehrinde 80 devlet adamının iştirakiyle tasdik ettikleri... Türkiye’de MEB’in, Sağlık Bakanlığı’nın, Adalet Bakanlığı’nın, İçişleri Bakanlığının “aile ve gençlik” hususunda resmî tesbitlerinin çare olmadığı ve çıkış yolları...

Ve dedim ki; BM kültür ve eğitim ünitesi olan UNESCO, Mevlânâ’yı 2007 itibarıyla bütün dünyada anıyorsa, Türkiye’nin Millî Eğitim, Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanlıkları, kendi okul, ünite ve birimlerinde Hz. Mevlânâ’nın ve Hz. Bediüzzaman’ın eserlerini ders kitabı olarak okutmalıdır. Okuyanlarla okumayanlar ortada, bunların kıyaslarını da sundum.

Güzel sesi ile gönül tellerine vuran Ali Oktay kardeşimizle noktalanan Gemlik’teki program süresince emeği geçen bütün ağabey ve genç kardeşlerimize, başta Tevfik Ağabey, Abdülkadir, Şuayb ve E. Otman Beye ve katılan bütün zevâta gönüller dolusu teşekkürler ve tebrikler. Hizmetinizi melekler dahi alkışlıyor.

20.04.2007

E-Posta: [email protected]




Serdar MURAT

Ulusalcı terör



Artık kimse bize, “milliyetçi duyguları kabarmış birkaç gencin işi” diye yutturamaz bu katliâmı.

Hrant Dink cinayetinde, neyin ne olduğunu gördük.

Öfkeyle silâhına sarılan bir gencin bu cinayeti işlemesinin mümkün olmadığını gördük.

Azmettiriciler, silâhla eğitim verenler, cebine para koyanlar, “Ramazan olmadı, Ogün yapsın diyenler, büyük ağabeyler, polis istihbarata çalışanlar, jandarma istihbaratın elemanı olanlar, Yasin abiler, Erhan Tuncel’ler, yurt dışına gidenler...” Vesaire vesaire.

Cinayete giden yolda bir yığın karmaşık ve kanlı ilişkiydi bunlar. Ve bu tür ilişkiler sonucunda işlenen bir cinayetti.

Şimdi yeni bir durumla karşı karşıyayız. Malatya’da işlenen cinayetten söz ediyorum.

Hrant Dink’ten ziyade Rahip Santoro cinayetini andırıyor. Ama daha vahşi.

Trabzon’daki rahip cinayetinin de, Hrant Dink suikastinin de Malatya’daki vahşetinde ortak bir özelliği var.

Gayri Müslimlere karşı işlenmesi. Hrant Dink Ermeni meselesi sebebiyle hedef olmuştu.

Rahip Santoro’nun ise misyonerlik faaliyetleri sebebiyle seçildiği belirlendi.

Malatya’daki olay ise İncil’i basıp satan bir kitapevine, muhtemelen misyonerlik faaliyeti yürüten bir merkeze karşı işlendi. Yurt dışında büyük ses getirecek ve dinî kisvesi olanların hedef seçildiği bir cinayet bu. Bu cinayetlerde hedef kitle Hıristiyan Batı dünyası.

“Ben ki Sultan Mehemmed Han’ım” diye başlayan ve Bosna ruhbanlarının dinî hayatlarını serbestçe sürdürmeleri hakkında Sultan Fatih’in fermanını bir kenara bırakın, kilise, havra ve sinagog inşaatlarının tamamlanması için yayınlanan padişah fermanlarını da, hatta İspanya’dan kaçan Yahudilerin Osmanlı topraklarına sığınmasını da bir kalemde geçiniz, artık “medeniyetler ittifakı”nı dahi ağzımıza alamayacak bir duruma geliyoruz.

Kilisenin, caminin, havranın kapılarını aynı bahçeye açılmasından, ezan sesinin duyulduğu yerden çan sesinin de gelebilecek bir hoşgörüyü bağrımızda barındırma edebiyatından geçiniz artık.

Farklı dinlere hoşgörü değil, farklı dinlerin mensuplarını katletme durumu ile karşı karşıyayız. “Yok” desek ortada cinayet, “var” desek gerçekten biz bu değiliz.

Mevlânâ hoşgörümüz de, Fatih merhametimiz de, Kanunî ululuğumuz da bir kalemde silinip atıldı artık.

Milliyetçilik değil, Türk etnik kimliğine dayalı terörize olmuş bir ulusalcılıkla yüz yüzeyiz. Bunun ulusu sevmek filan olmadığı artık gün gibi ortada. Kendinden görmediğini yok sayan hatta yok eden bir akım bu.

Yeni bir terör tehdidi ile karşı karşıyayız. Aynen bölücü terör ya da ideolojik terör de olduğu gibi şimdi de bir “ulusalcı terör” söz konusu.

Rejimin meşru çocuğu olduğu için psikolojik harbin bütün yöntemlerini kullanıyor. Ama sadece fikir bazında kalmıyor, kendilerine hedef seçtikleri insanları da bir bir ortadan kaldırıyor.

Yeni tehdit algılamasının adı ulusalcı terör.

AB sürecinde MGK bünyesinde Toplumsal İlişkiler Başkanlığı başta olmak üzere, bazı birimlerin tasfiye edildiği bir sırada misyoner faaliyetlerine ilişkin bir birim oluşturulmuştu.

“Misyonerlik temiz dinimizi tehdit eder” boyuta ulaşmış, apartman altlarında kiliseler açılır olmuştu.

Ne yapılmalıydı? Memleketin vatanperver dindarlarına çok iş düşüyordu.

Yeşil kuşak projesinde komünizmi ezme adına meydanlara sürülenler, bu kez de “din elden gidiyor” kaygısıyla misyonerlik faaliyetlerini temizlemek durumundaydı.

Camiye gittiği için ilişiği kesilenler vakası yaşanırken, misyonerlik faaliyetlerine karşı dini koruma heyecanı nereden geliyordu. Ne bu hamiyetperverlik ne bu yüce din sevdası…

Kur’ân-ı Kerim’leri Almanya’da bastırıp, bütün Avrupa’yı camilerle donatan bu millet iki Hıristiyan’ın Kitab-ı Mukaddes dağıtmasından mı korkacaktı?

Bu ülkede ilk kitap fuarı Ankara’da Odalar Birliği salonlarında açıldı. 1980’li yıllardı. Kitab-ı Mukaddesçilerin girmesinden rahatsız olunmuş, kimse onların standının yanında olmak istememiş hatta yüzyüze gelmekten kaçınmıştı.

Ama hemen bizim yakınımızdaydı standları. Hiç de gocunmadık. Dinimizden bir korkumuz yoktu. Ayrıca dinler arası diyaloğun gerekli olduğuna inanıyorduk. Dinler arası diyaloğu “vatanı satmak” olarak anlayan bir zihniyet ülkeyi nereye getirdi görüyorsunuz değil mi?

Hakkı Dedenin “Malatya, Malatya bulunmaz eşin” diye arkasından türküler söylediği Malatya, farklı dinlere mensup insanların boğazlarının kesildiği, Papa’nın katili Ağca’nın memleketi olarak dünya gündemine oturdu.

Bu ülkeye iki cumhurbaşkanı çok sayıda bakan yetiştiren Malatya bir kez daha katilleriyle anılır oldu.

Artık yeni bir tehdit değerlendirmesi yapmak durumundayız.

Ulusalcı bir terör tehdidi ile karşı karşıyayız.

Adını koyduk, zanlılar yakalanmışken, yumağın ucunu bulup, Hrant Dink cinayetinde bir yere kadar götürdüğümüz iz takibini burada sonuca ulaştırma durumundayız.

Bakalım bu işte de aylar öncesinden polise yapılan ihbarlar, büyük abiler, küçük tetikçiler filmi ile karşılaşacak mıyız? İçimde bir his, yanılmayacağımı söylüyor.

20.04.2007

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

“Mühim bir âlim”in hatıraları



Risâle-i Nur’la tanıştığımız ilk yıllarda en çok merak ettiğimiz, Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatı olmuştu. İlk fırsatta onun hayatıyla ilgili yazılanları okumak istemiş ve okuduğumuzda da ilgimiz biraz daha artmıştı.

O yıllarda Bediüzzaman’ın hayatıyla ilgili yazılmış eserlerin sayısı da fazla değildi. Bilindiği üzere, Risâle-i Nur Külliyatı içinde yer alan “Bediüzzaman Said Nursî’nin Tarihçe-i Hayatı” isimli eser, Bediüzzaman’ın şahsî hayatından ziyade mesleğini ve Risâle-i Nur’u anlatır. O eserin önsözü, Bediüzzaman ve mesleğini en güzel şekilde özetleyen bir şaheserdir. “Bu Önsöz, Medine-i Münevvere’de bulunan mühim bir âlim tarafından yazılmıştır” notuyla başlar. Bu ‘not’un, Üstad Bediüzzaman tarafından konulmuş olması ayrıca dikkat çekici. Okuyan herkesin teslim edeceği gibi, insanı heyecana getiren bir ‘önsöz’dür bu. Bu önsözü ve ‘not’u okuduğumda aklıma ilk gelen şey; “Bu mühim âlim”in kim olduğuydu. Tabiî ‘önsöz’ün sonunda Ali Ulvi Kurucu imzasını okuyorsunuz. Bu ismi ilk duyduğumda hemen sormuştum: “Acaba hâlâ yaşıyor mu?”

1980 öncesinde haberleşme bu günkü kadar gelişmemiş olduğu için, ilk başta ‘ihtilaflı’ cevaplar aldığımı hatırlıyorum. Sonraki yıllarda bu merak devam etti ve bu ‘mühim âlim’in yaşadığını duydum.

1990’lı yılların başında bu ‘mühim âlim’in İstanbul’a geldiğini duyunca tanışmak, sohbetinde bulunmak arzu ettim. Bir gün, Birlik Vakfı’nda konuşma yapacağı haberini alınca hemen oraya koştum ve konuşmasını/sohbetini dinledim. Aklımda da “Bu önsöz nasıl yazıldı?” sorusu vardı. Konuşma sonunda soru-cevap faslı gelince bu soru kendisine tevcih edildi ve o da kısa ve öz olarak cevaplandırdı. (Daha sonra yazdığı yazılarında bu konuyu teferruâtıyla anlatmıştı.)

Ali Ulvi Kurucu merhumu bir defa da Yeşilköy’deki bir toplantıda dinlemiş ve istifade etmiştik. Konuşması da ‘önsöz’ gibi akıcı ve baştan sona Peygamber sevgisiyle doluydu. Kurucu, 3 Şubat 2002’de Medine-i Münevvere’de vefat etti. Allah rahmet eylesin. Âmin.

İşte, Bediüzzaman’ın ‘mühim bir âlim’ diye vasıflandırdığı merhum Kurucu’nun hatıraları yayına hazırlandı. Dört cilt olması beklenen hatıraların ilk iki cildi okuyucuyla buluştu. M. Ertuğrul Düzdağ’ın çok titiz çalışmasıyla yayına hazırladığı hatıralar Kaynak Yayınları arasında neşredildi. (Bilgi için tel: 0(212) 410 50 00)

“Hatıralarda neler var?” sorusuna, “Çok şey var” cevabını vermek lâzım. Hatıraların 1. cildini okuyabildim, 2. cildini de okumaya devam ediyorum. Ali Ulvi Kurucu merhumun hatıraları sadece ‘hatıra’ değil, ‘bilgi’ ve ‘öğüt’lerle süslü. Hatıralarda yakın tarih de var, ibret tabloları da. Kurucu, ‘tek parti devri’nin baskısı sonucu daha iyi eğitim almak için ailesiyle birlikte Konya’dan ‘mukaddes beldeler’e hicret etmiş bir isim. Devrin mühim şahsiyetleriyle ‘arkadaş’ ya da ‘talebe’ ilişkisi olan Kurucu’nun ilk 2 cildi yayınlanan hatıralarında önemli ‘bilgi’ler var. Ara sıra bu hatıralardan örnekler aktarmak niyetindeyiz.

Aynı zamanda yakın tarihin şahidi olan merhun Ali Ulvi Kurucu’nun hatıraların kaybolup gitmesine mani olan, zor işlerin talibi muhterem M. Ertuğrul Düzdağ’ın yıllar süren emeğini de unutmamak gerekir. Sahip olduğumuz değerlerin kıymetini bilelim istiyorum. Allah hepsinden razı olsun. Âmin.

20.04.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004