Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 06 Mart 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Osman GÖKMEN

“Başarılı olsan da olmasan da ne yazar!...”



Hayatın her anını kuşatan ve bezeyen mucizenin es geçilmesi, farkındalığın yerine aymazlığın hayatımıza egemen olması ömrü bizim için tekdüzeleştiriyor. Hayatın içerisinde bir çekim, heyecan, hayranlık ve coşku arayan insan bunu hayatın içerisinde göremezse yapay olarak üretilen uğraşların alanına kayıyor. Üst üste adeta istif edilen mekânlara sığınarak geçen hayatımız yaşamak için yeterli isteği ve coşkuyu vermiyor zira bizlere.Ya alıcı ya da satıcıyız bu çağın aynasında, genel adıyla tüketici…

Büyük şehirlerin kalabalıklarının bir nehir gibi akan trafiğinin içerisinde, bir arabanın lastiği, bir trafik levhasının direği gibi herhangi bir ayrıntı olmak korkusu günümüzde her insanın derdi... İnsanlar gündelik hayatın baş döndürücü hızı içerisinde kaybolup gitme, nesneleşme endişesi ile başlıyor hayata...

Yüzlerce ayak, yüzlerce yüzlerce çehreyi taşıyor birbirinden habersiz ve birbirinden farksız… Bakışların bir odağı ve bir heyecanı yok, hepsi mihaniki… Kimse kimseyi bilmeden, tanımadan bilmeye ve tanımaya zamanı olmadan iniyor çıkıyor geliyor ve gidiyor biteviye. Aylar, haftalar, yıllar ve on yıllar geçiyor, ama insanlar aynı şehirde yaşadıklarını sezmeden, hissetmeden yürüyorlar bulvarlar boyu…

Yaşadıkları zamana ortak olmadan, o zamanla onlara sunulan nimetleri paylaşarak çoğaltmadan herkes kendinde saklı olarak geçip gidiyor günler… İnsan bir amaç uğruna yaşayacağı bir heyecan arıyor. İnsan sonra kendine ve ömrüne bakıp bir anlam arıyor yaşamak ve kılmak için… Bir amaç arıyor.

İnsan herhangi bir sayımda şehir nüfusuna eklenen bir “adet”olmaya razı değil. Bir “varlık” seviyesine çıkıp bir kıymet ifade etmek istiyor. Bir anlam bir anlatım olarak hayata bir değer bir zenginlik olarak katılmak ve ömrünü hiç ve fena etmekten kurtarmak istiyor. Bunun bu günün şartlarında sırrı ise, bilinmek, gizli-saklı kalmaktan kurtularak açığa çıkmakta düğümleniyor. Birine birilerine bağlanıp onların nazarında kabul edilmek insan için hayatî bir ihtiyaç... Unutulup gitmek en büyük korku...

Bu karmaşa içerisinde kayıp olmak tehlikesinden az sayıda da olsa kurtulabilen, zamanın efendisi olan medyada adından söz ettirebilenler oluyor. Medyada bir şekilde görünür olabilenler şehirleri işgal eden hareketli nesneler olmaktan çıkıp birer varlık ifadesi haline geliyor. Zira ötekilerden biri olarak kaldığınız sürece ise zayi olup giden bir çokluk ifade etmekten öte bir kıymet taşımıyorsunuz.

Yaşadığı zamana ortak olamadan, herkes kendi yaşadığını biriktirerek hatıralarını kendinde saklı olarak yaşayıp gidiyor bu âlemden. Şehirler kulağa bir ninni gibi gelen o sihirli uğultusu ile insanları uyutuyor, tüketiyor.

İnsanların varlığını anlayabileceği tek seçenek kalıyor önünde “başarılı biri” olmak. Bir şekilde kendinden söz ettirmek, çokluğun içerisinden “tek” olarak öne çıkmak. Bir farkının, farklılığının olduğunu görmek ve göstermek insanların güçlü isteklerinden birisi. Bu ise insanlardaki başarı, güç ve dayanıklılığı ile öne çıkma çabasını kamçılıyor.

Kimse yol kenarında herhangi bir ağaç gibi geçip gitmeye razı değil şu dünyadan. Gizleneni de açığa vurulanı da bilen bilici ve gözetici, minnet altına girmeden her ahı işitip her istenileni verici, kalblerin en derininde gizleneni görücü bir ZAT‘a dayanmazsa insan “artist” olsa da, karizmatik bulunsa da gene de kendine ve ömrüne bir değer bulamadan ayrılıyor sahneden…

06.03.2008

E-Posta:




Mehmet KAPLAN

Haydi çocuklar...



Hayat:

Çok değerli!

Bir şekilde de geçip gidiyor!

Ancak :

Durmak yok!

Asla;

Yılmak da yok...

Kendimiz için..

Ailelerimiz için...

Ülkemiz için....

Dünyamızdaki;

Her insana bir hayrımızın dokunması için!

Bir şekilde:

Çok çalışmamız gerekiyor!

Öyle çok çalışmalıyız ki:

Dünyanın diğer ülkeleri bize;

Gıpta etsin..

Maddî ve mânevi zenginliklerimize imrensin...

Tatillerimizi bu düşüncelerle:

Daha da zevkli hâle getirmeyi bilmeliyiz.

Şimdi:

Dinlenme ve çalışma dengesini bilmek zamanıdır sevgili çocuklar....

Çok disiplinli çalışmanın yanında:

İyi dinlenmeyi..

Kendimize zaman ayırmayı da bilmek ve öyle davranmamız gerek!

Annelerimiz..

Babalarımız:

Avazları çıktığı kadar bağırıp:

“Evlaaaaaadıımm.! Bomboş oturmasanaa....aa!

Test çööööööööz teeee....sssstt....!”

Şeklinde sizi sıkıştırıp durunca ne yapın biliyor musunuz sevgili küçükler?

Şimdi size bir sır vereyim!

Hemen, onların;

Anne ve babalarınızın yanaklarından öpün ve şunları söyleyin:

“Canım babacığım, güzel anneciğim;

Size zaman ayırmak istiyorum. Siz de bana biraz zaman ayıramaz mısınız? Zaten birbirimizi gördüğümüz yok. Hayatta mutlu olmak en başarıyla bitirilen test değil midir?”

Görün, bakın o zaman anne-babanızın kalbi mutlaka yumuşayacaktır!

06.03.2008

E-Posta: [email protected]





Raşit YÜCEL

Yol haritası



Tayfun Talipoğlu’nun yıllardır yaptığı “bir yol hikâyesi” değil bu. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmek için yaptığı bir yol haritası da değil.

İnsan bir yolcudur... “Âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen ebedü’l-âbâd tarafına” giden bir yol haritasıdır kastettiğimiz.

Gündelik olaylarda bu yolculuğun farkına bile varmadan yaşanan hayatları bir düşünün. Siz, isteyin veya istemeyin, bu yolculuk devam ediyor. Hiçbir boşluk ve unutkanlık bunun önüne geçemiyor.

Böyle bir yol haritası kırtasiyelerde bulunmaz. Hiçbir harita mühendisinin de bunu şekillendirmesi ve projelendirmesi mümkün değildir.

Bu bir hikâye değil. Bu bir patika yol da değil. Bu alelâde bir olay da değil. Bu yolun ve yol haritasının ne hassas kameralar ile kayda alındığını, kayıtdışılığın hiçbir şekilde mümkün olamayacağını biliyoruz. Bu serbestçe oynanan bir oyun gibidir. Sonucu, oyundan sonra belli olacaktır. Yol, yol olmalı. Ne güzel söylemiş Yunus Emre: “Yol odur ki doğru vara”

Bu yolculuğun her insanın omuzuna yüklediği öyle büyük sorumlulukları vardır ki, onu kazanmak için, Amerika ve İngiltere kadar servetimiz olsa, aklımız da varsa, tereddütsüz sarfederiz.

Bu bir yoldur, hem de çok ciddi bir yoldur. Bu yolun basamak ve kategorilerini iyi bilmek gerekiyor. Bu yolun ne zaman biteceğini kimse kestiremiyor. Günde yüz elli bine yakın insan, bu yolu kabre taşıyor. İki yüz bine yakın insan da hayata “merhaba” diyor.

İşte bütün yollar bu yollara bağlıdır. Hiçbir kimse bu yolun çizgisinden dışarı çıkamaz.

06.03.2008

E-Posta: [email protected]




Kadir AKBAŞ

Müslüman azınlık!



Lozan Antlaşmasında “Müslüman olmayan dinî topluluklarla sınırlı da olsa” cemaatleri ve bunların kurumlarını vakıf tüzel kişiliği formunda tanımak zorunda kalan Türkiye Cumhuriyeti, Müslüman olmayan dinî azınlıkların yeni vakıflar tesis etmesinin önüne geçmek üzere Medenî Kanun’un 101. maddesi ile, “belli bir ırk ya da cemaat” mensuplarını desteklemek suretiyle yeniden vakıf kurulmasını yasaklamıştı.

Bu hükme münhasıran “Belli bir azınlık cemaatini desteklemek amacıyla” vakıf kurulmasını engellemek amacı ile Medenî Kanun’da yer verildiği, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan azınlık mensubu kişilerin “Belli bir azınlık cemaatini desteklemek amacı” taşımamak kaydıyla yeni vakıf tesis edebilme imkânına sahip oldukları kabul edildi.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında ise, İslâm dinine mensup olanlar arasında kanunun yasakladığı anlamda etnik bir cemaat anlayışından söz edilemeyeceği açıktır.

Ancak hukukun dışına çıkıldığı olağan dışı dönemlerde, aksi düşüncelerle, milletimizin kâhir ekseriyetince benimsenen dinî ve millî değerlerin korunması amacıyla kurulmuş vakıfları, “belli bir ırk ya da cemaat” mensuplarını desteklemek suretiyle yeniden vakıf kurulmasına ilişkin yasak kapsamında mütalaa etmek gibi hukukî ve sosyolojik olarak hatalı yollara sapıldı. Bu şekilde pek çok vakfın kapatılması için dâvâlar açıldı.

Avrupa Birliği üyelik sürecinde anayasanın 33. maddesinde 2001 yılında yapılan değişiklikle dernek ve vakıf kurma hürriyeti genişletildi.

Anayasa 33/2’ye göre “Dernek kurma hürriyeti ancak millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlandırılabilir.”

Anayasanın sağladığı açılımın kanunlar düzeyinde de sağlanması kanunların anayasaya uygun olması zorunluluğunun bir sonucudur.

Nitekim kanun koyucu 4.11.2004 tarihli ve 5253 sayılı yeni Dernekler Kanunu ile dernekler için bu anayasal hükme uygun ve özgürlüğü genişletici nitelikte yeni bir düzenleme yapmıştır: 30/b’ye göre, “Dernekler, anayasa ve kanunlarla açıkça yasaklanan amaçları veya konusu suç teşkil eden fiilleri gerçekleştirmek amacıyla kurulamaz.”

Buna karşılık, vakıflar hakkında da uygulanacak olan Anayasa 33. maddesinin değişmesine ve özgürlük alanını genişletmesine rağmen, vakıf kurma özgürlüğü ile ilgili herhangi bir olumlu gelişme henüz yaşanmamıştır. Bu durumda benzeri bir değişikliğin vakıflar hakkında da yapılması zorunludur.

Gerçekten yürürlükteki 2002 tarihli Türk Medenî Kanununun 101/4. maddesine göre, “Cumhuriyetin anayasa ile belirlenen niteliklerine ve anayasanın temel ilkelerine, hukuka, ahlâka, millî birliğe ve millî menfaatlere aykırı veya belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz.”

Görüldüğü üzere, bu hükümde öngörülen yasak amaçlar hem anayasanın 33. maddesinin yürürlükteki şekline, hem de Dernekler Kanununun dernek kurma özgürlüğü ile ilgili 30/b hükmüne nazaran daha kapsamlı bir sınır getirmektedir.

Öte yandan, MK. 101/4’teki sınırlama kriterleri, oldukça muğlak ve günün şartlarına aykırı bir düzenleme niteliğindedir. O halde, MK. 101/4 değiştirilmelidir.

Değişiklik yoluyla, Dernekler Kanunu’na paralel olmak üzere, vakıflar için de şu biçimde bir düzenleme yapılabilir: “Vakıflar, anayasa ve kanunlarla açıkça yasaklanan amaçları veya konusu suç teşkil eden fiilleri gerçekleştirmek amacıyla kurulamaz.”

Bu yolda bir değişikliğin gecikmeksizin TBMM'nin gündemine getirilmesi zorunludur. Değişiklik yeni Vakıflar Kanunu ile gerçekleştirilebilirdi. Ancak bu fırsat kullanılmadı.

Yapılması önerilen değişiklik Türk vakıf geleneğinin sürdürülmesi açısından hayatî bir önem taşımaktadır. Vakıf gibi vatandaşların sosyal dayanışma duygularını geliştiren müesseselerin kuruluş ve varlıklarını sürdürmeleri, başta hukukî güvenlik olmak üzere, her türlü endişeden uzak kılınmalarını zarurî kılmaktadır.

Mevcut durumda, milletimizin kâhir ekseriyetince benimsenen dinî ve millî değerlerin korunması amacıyla kurulmuş vakıfların; “belli bir ırk ya da cemaat” mensuplarını desteklemek suretiyle yeniden vakıf kurulmasına ilişkin yasak kapsamında mütalaa edilmesi gibi, hukuk dışı uygulamalara karşı yeterli güvenceye sahip olduklarını söylemek mümkün değildir.

06.03.2008

E-Posta:




Kazım GÜLEÇYÜZ

Muhalefete muhtıra



Sınırötesi operasyon sancılı bir sürecin neticesinde gerçekleşmişti. Şimdi de “ansızın” bitişinin başlattığı ilginç tartışmalar gündemde.

Tartışmaların odağında Genelkurmay var.

İç ve dış kamuoyunda “sürpriz” olarak yorumlanan çekilmenin ABD baskısıyla olduğu yönündeki algılama ve buna bağlı olarak dile getirilen eleştiriler Genelkurmay’ı rahatsız ediyor.

Org. Büyükanıt’ın “İspatlasınlar, üniformamı çıkarırım” tepkisi, eleştirilerin önünü kesemedi.

Özellikle CHP ve MHP cenahlarından gelen tenkitlerin askerde had safhaya çıkardığı rahatsızlık son derece sert bir açıklamayla dile getirildi.

Baykal ve Bahçeli’nin söylemleri için “Hainlerden fazla zarar veriyor” ifadesi kullanılabildi.

Ve buradan hareketle, açıklama, adresi muhalefet olan bir “muhtıra” olarak değerlendirildi.

Bu gelişme Türkiye’de bir ilk. Şimdiye kadar askerin muhtıraları hep iktidarı hedef alırdı. Ya da Genelkurmay adına yapılan açıklamalar, irticaî/bölücü olarak nitelenen kesimlere yönelik olurdu. Şimdi muhalefete ateş püskürülüyor.

“Hainlerden fazla zarar veriyorlar” suçlamasının muhataplarının, öteden beri askerle içli dışlı olan, hattâ “Ordu CHP el ele” sloganlarıyla ve “Ordu+CHP=iktidar” formülleriyle anılan CHP ile, aynı şekilde yıllardır askere en yakın parti olarak bilinen ve hattâ “askerin ve MGK’nın siyasî uzantısı” olarak nitelenen MHP olması, hadiseyi daha da ilginç hale getiriyor.

Askerin öfkesinin alışılmadık şekilde bu adreslere yönelmesi, başından beri Genelkurmay’la ilişkileri sıkıntılı giden veya öyle görünen AKP’nin işine yarar mı, doğrusu zor.

Çünkü sınırötesi harekâtın bitirilişiyle ilgili olarak muhalefetin eleştirilerine Başbakanın verdiği cevaplar, Genelkurmay’ı yeni bir açıklama yapmaktan alıkoyamadı. Anlaşılan o ki, asker muhalefete karşı hükümet tarafından savunulan bir konumda olmayı kendisine yakıştıramadı.

Ve askerî bir harekâtın siyasî boyutlarının hükümetle muhalefet arasında gergin tartışmalara konu edildiği bir ortamda, asker bu çıkışıyla ister istemez siyasî tavır almış durumuna düştü.

Bunun kaçınılmaz sonucu ise, söz konusu tartışmaların tabiatında olan yıpratıcılıktan askerin de olumsuz şekilde etkilenecek olması.

Şimdiye kadarki tecrübelerde askerin, kâğıt üzerinde “bağlı” olduğu hükümete karşı yaptığı çıkışları ilkesiz ve samimiyetsiz bir tavırla alkışlamaya alışık olan muhalefetin, bu kez muhtıranın kendisine yönelmesinden demokrasiye sahiplik adına çıkaracağı önemli dersler olmalı.

Konu, sebep veya gerekçe ne olursa olsun, askerin siyasete müdahil olması kesinlikle tasvip edilemez, mazur görülemez, alkışlanamaz.

Aksi halde demokrasimiz asla gelişemez.

Tabiî, asıl ders çıkarması gereken de bizzat askerin kendisi. İkide bir siyasî nitelikli açıklamalar yapma ve muhtıralar yayınlama alışkanlığı, bir zaman gelir, bunların ağırlığını kaybettiği ve artık ciddîye alınmadığı bir tabloyu getirebilir.

Bu da askere duyulması gereken, ama gerek ihtilâller, gerek postmodern müdahaleler, gerekse bunların neticesi olarak devam eden “keyfî ve başına buyruk” tavır alışlar sebebiyle önemli ölçüde zedelenmiş olan güveni iyice sarsar.

Ve bundan devlet de, millet de zarar görür.

Bu yanlışlar artık son bulmalı...

06.03.2008

E-Posta: [email protected]




Ahmet ARICAN

Emekliliğinizi beklerken ikramiyenizden olmayın!



5434 sayılı Emekli Sandığı Kanununa göre emekli olabilmek için erkek memurların 25 tam yıl, bayan memurların ise 20 tam yıl prim ödemeleri gerekmektedir. 1999 yılında çıkarılan 4447 sayılı Kanun ile 01.06.2002 tarih ve 4759 sayılı Kanunlar gereğince, bayan ve erkek memurların emekli olabilmeleri için prim ödeme şartının yanında belirli bir yaşı tamamlamaları da gerekmektedir. Dolaysıyla bayan memurlar 20 tam yıl, erkek memurlar ise 25 yıl prim ödeme şartlarını yerine getirdiklerinde, emeklilik için gerekli olan yaşlarını memuriyetten istifa ederek ya da görevlerinden ayrılıp evlerinde bekleyerek tamamlayabilirler. Prim ödeme şartıyla birlikte yaş şartlarını da tamamlayan bayan ve erkek memurlar Emekli Sandığındaki birikmiş ikramiyelerini de alarak Emekli Sandığından emekli olabilirler.

Ancak, Emekli Sandığı’ndan emekli olan memurların Emekli Sandığındaki ikramiyelerini alabilmeleri konusunda önemli bir ayrıntı vardır. Emeklilik için gerekli olan hizmet yılını tamamlayıp da yaşını memuriyet yapmadan bekleyen memurlar eğer bir gün bile Bağ-Kur ve SSK sigortalısı olacak bir iş yaparlarsa, yıllarca çalışıp da hak ettikleri birikmiş emeklilik ikramiyesini alamamaktadırlar. Çünkü 2829 sayılı Hizmet Birleştirme Kanununun 12’nci maddesine göre, emeklilik ikramiyesinin alınabilmesi için son defa T.C. Emekli Sandığı’na tabi görevlerden emekliye ayrılmak gerekmektedir. Bunun için Emekli Sandığı’ndan emekliliğini hizmet yılı bakımından hak edip de, yaşını doldurmak için görevlerinden ayrılan memurların yıllarca bekledikleri “emeklilik ikramiyesi” haklarını kaybetmemeleri için, son olarak Bağ-Kur’a ya da SSK’ya tabi bir işte çalışmamalarını önemle tavsiye ediyoruz.

SSK’DA SON 3,5 YILIN HESABINDA ASKERLİK BORÇLANMASI

ÜRELERİ DÂHİL EDİLMEZ

Serkan Dadaş, Bugün itibariyle Bağ-Kurdan

emekli olabilirim. Fakat ben SSK’dan emekli olmak istiyorum. Bunun için son 7 yıl içinde en fazla hangi kuruma prim yatırılırsa oradan emekli olunacağını biliyorum. Bağ-Kur’dan ayrılıp SSK’da iken askerlik süresi borçlanması yapsam, son üç buçuk yılın hesabında askerlik borçlanması yaptığım süreler SSK kapsamında geçirilmiş gibi

kabul edilir mi?

Değerli okur, sosyal güvenlik reform yasası henüz yürürlüğe girmediği için, Bağ-Kur, SSK ve Emekli Sandığı’nın mevcut kanunlarıyla işler yürütülmektedir. Bu üç sosyal güvenlik kanununa tabi çalışmaları olanların ise farklı kanunlardaki hizmetleri, 2829 sayılı Kanuna göre birleştirilerek emekliliğin dolmasına son yedi yıl kala kişilerin hangi kanun kapsamında hizmetleri daha fazla ise, yani son yedi yıl içinde 1261 gün hangi kanun kapsamında geçirilmişse, o kanun hükümlerine göre emekli edilmektedirler. SSK’nın emekli aylıkları Bağ-Kur aylıklarından daha yüksek olduğu için, vatandaşlar arasında sürekli olarak Bağ-Kur’dan SSK’ya bir yönelme ve kaçış yaşanmaktadır. Sizin durumunuzda ise, SSK’dan emekli olmak için sorduğunuz son 1261 günün hesabında SSK mevzuatına göre askerlik borçlanması süreleri dâhil edilmemektedir. Bağ-Kur’dan ayrılıp SSK’dan emekli olmak için SSK’ya bu günden itibaren en az fiilî olarak 1261 gün prim ödeme gün sayınızın olması gerekmektedir.

YENİ YASAYLA MEMURLARIN

AYLIKLARI DÜŞECEK Mİ?

BOTAŞ çalışanları, Yeni yasa emekliliğini hak etmiş ve halen çalışanların aylıklarını düşürür mü? Emekli olmamızı tavsiye eder misiniz? BOTAŞ’ta çalışanlar olarak huzursuzuz. Tavsiyelerinizi

sabırsızlıkla bekliyoruz.

Değerli arkadaşlar, yeni sosyal güvenlik reform yasası henüz yasalaşmamış ve sadece TBMM’deki plan ve bütçe komisyonunda bazı maddeleri kabul edilmiştir. Tasarıya göre, emeklilik açısından halen memur olanlar 5434 sayılı Kanununa, yasanın yürürlük tarihinden sonra ilk defa memur olanlar ise, emeklilik açısından yeni sisteme tabi olacaklardır. Sizin gibi hali hazırda BOTAŞ’ta memur olarak Emekli Sandığı Kanununa tabî olanlar, sadece Genel Sağlık Sigortası açısından yeni kanuna tabî olacaklardır. Sizler yeni yasa çıktıktan sonra emeklilik talebinde bulunsanız bile, emeklilik şartlarınız, ikramiyeleriniz ve emekli aylığı miktarlarınız eski kanuna, yani 5434 sayılı Kanuna göre belirleneceği için, emekli olurken yeni yasadan etkilenmeyeceksiniz. Durumunuzu bu bilgilere göre değerlendiriniz.

Kısa Cevaplar

Ahmet KARTAL, Sigortalı işe ilk olarak 18 yaşından küçük bir tarihte (01.01.1991) başladığınız için sigortalılık başlangıcınız 18 yaşınızı doldurduğunuz tarihte (01.01.1993) başlar. Ancak 18 yaşından önce adınıza ödenilen primler prim ödeme gün sayınıza dâhil edilir. Emekliliğinizde Maliye Bakanlığından gelen III. derece % 40 özürlülük raporu dikkate alınır. SSK mevzuatındaki özürlü emekliliğinde herhangi bir yaş şartı yoktur. Bu itibarla siz, 01.01.2009’da SSK’dan emekli olursunuz. Özür oranı yüzde 40 ila yüzde 59, aynı özür derecesine yani üçüncü derece özürlülük grubuna girdiği için, önceki raporunuza göre hesapladığınız emeklilik tarihiniz değişmemiştir. Yeni sosyal güvenlik yasası henüz tasarı aşamasındadır. Tasarıda bu gün var olan hükümler yarın çıkartılabildiği ya da sürekli değişikliğe uğradığı için bu konuda yasa netleşmeden size kesin bilgiler veremiyoruz. Ancak, anılan yasa yürürlüğe girdiğinde bu köşeden yasayla ilgili bilgileri genişçe bulabileceksiniz.

Bağ-Kur, SSK, Emekli Sandığı ve sosyal güvenlik reform yasası hakkında bilmek istedikleriniz ve sorunlarınızın çözümü için her hafta perşembe günleri bu köşede buluşalım. Faks ve e-postalarınızı bekliyoruz.

Sorularınız için:

[email protected]

06.03.2008

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Refahyol komplosundan Hamas komplosuna



Hamas’ın seçimleri kazanmasının ardından ‘üç kuşatma’ ile karşı karşıya olduğunu ve kendisine iktidar fırsatı verilmeyeceğini ve akibetinin de Refahyol gibi olacağını yazmıştım. Aslında, bu tespitler bir kehanet değildi. Zira seçenekler belliydi ve ben onları yazmıştım. Gerçekten de Hamas, 2007 ortalarında bir darbe ile karşılaştı. Bu darbe Hamas hükümetinin tasfiyesini amaçlıyordu. Başında da Bush’un ‘bizim adamımız’ dediği Dahlan vardı. Zaten nedense bütün darbeciler Amerikalıların adamı oluyor. Ona gelmeden önce Refahyol’un akibetiyle alakalı olarak isterseniz yaşanılanları bir kez daha hatırlayalım. Bu hususta süreci kitaplarıyla da analiz eden ve peşini bırakmayan ve dedektif gibi iz süren Şevket Kazan, arkadaşımız Hasan Hüseyin Kemal’e şöyle özetliyor: ”Talat Halman 30 Nisan 1997’de yazdığı makalede ‘RP kapatılmalıdır, bölünmelidir ya da paralel bir parti kurulmalıdır’ diyor. Bunun yanında 18 Temmuz 1996’da Washington Enstitü’de panel düzenleniyor ve Yahudi lobisinin ileri gelenlerinden ve TSK’nın danışmanlarından Alan Makovski, Erbakan’a uluslararası ambargo koyulmasını, bunun karşısında Tansu Çiller’in hükümetten istifa edeceğini söylüyor. Tansu Çiller Hanım ise kaya gibi duruyor...” Ama bu direnmeye rağmen Refahyol hükümetinin akibetini biliyoruz. Gelelim buradaki en çarpıcı tespite. Refahyol hükümetine ambargo koyarak hükümetin kanatlarını ayrıştırmak istiyorlar. İşte aynı şeyler Filistin’de de tekerrür ediyor. Her ne surette olursa olsun Fetih’e bir devlet darbesi yaptırmak ve Hamas hükümetini yıktırmak istiyorlar. Bunun için de Hamas hükümetine çok yönlü ve çok katmanlı bir ambargo uygulanıyor. Halkı da bezdirerek Hamas’ı tabanından koparmak ve sonunda tasfiyesini kolaylaştırmak istiyorlar. Böylece Alan Makovski’nin planı Filistinde de işlemeye başlıyor ama icrası başka aktörler tarafındanyapılıyor. Bu komployu, meşhur Amerikan Vanity Fair dergisi son sayısında ifşa ediyor. Aslında buna, 'malumu i’lam’ demek lazım.

***

Ocak 2006 seçimlerini sürpriz bir biçimde Hamas kazanıyor. Ve akabinde Fetih parayla ve yeni ve modern silahlarla techiz edilerek, donatılarak Hamas’ın üzerine salınıyor. Bazı kaynaklara göre bu, ‘İran-Contra Skandalı 2’ sayılmalıdır. Hamas’ı devirme işleminin Amerikan tarafından takipçileri, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile Siyonist eğilimleriyle bilinen Ulusal Güvenlik Danışmanı Eliott Abrams’dır. .Bu işin Filistin cenahında icrasını da Muhammed Dahlan yapacaktır. Bu işin koordinasyonunundan da Amerikalı General Keith Dayton sorumluydu. Ancak Dahlan işi kotaramadı. Devlet veya Fetih darbesi akim kaldı ve Hamas istemeden de olsa darbecileri tasfiye edince Gazze’yi elinde buldu. Fetih muharipleri dikkatsiz bir şekile Hamas’ı provoke edince Hamas topyekün olarak Gazze’nin kontrolünü eline aldı. Aslında, Hamas bunu istemiyordu ama Gazze’yi elinde buldu. Hamas’ın darbeyi tersine çevirmesinden bir ay sonra Cheney’in Ortkadoğu danışmanılğından istifa eden Neocon ekipten David Wurmster aslında Fetih zorlamadıkça Hamas’ın Gazze Şeridi’nin kontrolünü istemediğini ama buna mecbur bırakıldığını itiraf etmiştir.

***

Wurmser bu kirli savaş veya darbeyle birlikte Bush’un yolsuzlukların kralı olan Mahmut Abbas’ı zafere götürmek istediğini ve bunun bir hipokrasi ve riyakarlık olduğunu söylüyor. Demokrasiyi isteyen Bush’un sonuçlarına katlanamadığını ve bundan dolayı da darbeye tevessül ettiğini söylüyor. Bu ona göre, tamamen tezad bir durumdur. Demokrasiyi araçsallaştırmaktır. Bu işte Dahlan’ın kullanılmasını değerlendiren John Bolton, ”Kesinlikle bu bir kurumsal ve stratejik başarısılıktır’ diyor ve Rice’ı suçluyor. “Seçimlerin yapılmaması noktasında herkesin uyarılar gönderdiği bir sırada bunları dikkate almayıp sonuçlarını darbe ile izale etmeye kalkıştılar” diyor. Aynı suçlamayı himayegerde Muhammed Dahlan da patronu Bush için söylüyor: ”Bush seçimler yapılmasın şeklindeki bütün uyarıları kulak ardı etti. Sonuçlar da böyle oldu...” Hemen hemen herkes, “Bush ve Rice seçimleri istedi ama sonuçlarını da darbeyle gidermeye çalıştılar” yorumunu yapıyor.

***

Kudüs’teki Amerikan Umumi Konsolosu Jake Walles kendi aracılığıyla Bush yönetiminin Hamas hükümetini azletmesi için Mahmut Abbas’a mesaj gönderdiklerini söylüyor. Ondan Hamas hükümetini bertaraf etmek için hızlı ve kararlı davranmasını istemişler. Hamas hükümetini görevden almasını ve bunu takiben olağanüstü hal ilan etmesini ve olağanüstü bir hükümet atamasını istiyorlar. Gerçekten de Mahmut Abbas bilahare (iş işten geçtikten ve Gazze’de kontrolü yitirdikten sonra) bunu yapıyor ve Fayyaz hükümetini atıyordu. Ve ayrıca bunun karşılığında ‘seni mali ve siyasi olarak destekleyeceğiz’ diye söz veriyorlar. En geç Hamas’ın işinin 2007 sonunda bitirilmesi için söz kesiyorlar. Ondan birlik hükümetini yıkmasını ve gerekirse Hamas’ı devirmek için silah ve mühimmat için Arap ülkelerine başvurmasını salık veriyorlar. Ve Mısır’dan bu iş için yeni silahlar alıyorlar ve bazı Fetih güçlerini Mısır üzerinden Gazze’ye sokuyorlar. Amerikalılar Hamas’ın devrilmesi için Fetih tarafına üç memo gönderiyorlar. Ama Dahlan bu işi yüzüne gözüne bulaştırıyor. Darbe ellerinde patlıyor. Şimdi Dahlan’ın yapamadığını İsrail ordusu Gazze’yi işgal ederek yapmak istiyor. Saldırılardan amaç İsrail ordusunun Hamas’ı devirmesidir (Army aims ‘to topple Hamas regime/ Jerusalem Post, 3 Mart 2008). Livni de gerektiğinde Gazze Şeridi’ni yeniden işgal edebileceklerini söylüyor zaten. Bundan sonraki aşama ne? Bundan sonraki aşama ta Arafat’tan beri yapmak istedikleri Gazze ve Batı Şeria’nın geri kalan yerlerini bandustan modeline çevirerek Gazze’yi Mısır’ın ve Batı Şeria’yı da Ürdün’ün kontrolüne vermek. Zaten şimdi Gazze’nin elektrik ihtiyacını ve benzeri ihtiyaçlarını Mısır karşılıyor. Ve Ürdün de 6 gün savaşlarından beri ilk defa Batı Şeria’nın Eriha şehrine elektrik ikmali yaptı...Demek ki mesele sadece bir kaç Kassam füzesi değil...

06.03.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Hizmet aşkı



Resûlullahın (asm) en büyük arzusu, insanların, Allah’ın dışında tanrılar edinmekten kurtulup kudreti, ilimi sonsuz tek bir Yaratıcıya inanıp dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmeleriydi.

Sahte ve geçici mutluluklar yerine kalıcı, sürekli ve büyük mutluluklar ancak Kâinatın Sahibini tanımakla mümkün olabilirdi. Bunun için az didinmedi Allah Resûlü (asm).

Sahabe de bu mirası almıştı Allah Resûlünden (asm). Hırssa bu noktada gösterilirdi, azim ve gayretse bunun içindi. Gece gündüz demez insanların kurtuluşu için didinip dururlardı.

Resûlullah’ın (asm) dizinin dibinde, ondan ayrılmayan ilim sevdalısı Ebû Hureyre’nin de (ra) en büyük arzusu buydu. Hele hele şu annesi yok mu? Onun cansız putlara taptığını gördükçe ne kadar üzülür, Müslüman olmasını ne kadar arzu ederdi. Birgün annesini İslâma davet etmiş, annesi önceden olduğu gibi yine inanmamakta direnmiş, Allah Resûlü (asm) hakkında hoş olmayan şeyler söylemişti. Ağlayarak büyük bir üzüntüyle Resûlullaha (asm) koştu. Annesine karşı gelemezdi. Fakat Resûlullahın (asm) aleyhinde konuşmasına da dayanamamıştı. Daha ne zamana kadar bu yanlışta devam edecekti. Çok sevdiği annesi putlara tapmaya devam ederse hem dünya, hem de ahiretini mahvedecekti. Her iki hayatının da yanmasına nasıl dayanabilirdi?

Hemen Resûlullaha (asm) ulaştı. Durumu arzetti. Annesini kurtaramazlar mıydı? Resûlullah (asm) bir duâ ediverseydi yeterdi, herşey yoluna girerdi. “N’olur ya Resûlallah. Annemin doğru yolu bulması için duâ ediverin” diye yalvardı. Allah Resûlü de (asm) ellerini kaldırıp, “Ya Rab! Ebû Hureyre’nin annesine hidayet nasip et!” diye duâ etti.

Sevinçten uçuyordu Ebû Hureyre. Allah Resûlü (asm) dua etmemiş miydi? Yerler, gökler hürmetine yaratılan bir Peygamber duâ ederdi de reddolunur muydu? Nasıl annesinin yanına döneceğini bilemedi. Eve vardığında ayak seslerini duyan annesi, “Ebû Hureyre olduğun yerde kal, bekle” diye seslenmişti.

Ebû Hureyre içerden su sesleri duymuştu. Demek annesi gusül abdesti almaktaydı. İzin verip içeri girdiğinde annesinin gusül abdesti alıp uzun elbisesini giyip başörtüsünü örttüğünü görmüş, sonra da, Kelime-i Şehadet getirişine şahit olmuştu.

Sevinçten yerinde duramaz olmuştu Ebû Hureyre. Sevinç gözyaşları dökerek hemen Allah Resûlüne (asm) koştu. “Ya Resûlallah, müjde. Allah duânızı kabul buyurdu, Ebû Hureyre’nin annesini hidayete erdirdi.”1

Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir miydi Ebû Hureyre için? Maksadına nail olmuştu.

Dipnotlar:

1- Müslim, Fezâilü’s-Sahabe: 158; Müsned, 2: 320.

06.03.2008

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Köpekleşmiş müstebitler!



Acaba insan hak ve hürriyetleri hakkında dinimizin gereği olan hassasiyeti gösterebiliyor muyuz? Hak ve hürriyetlere riâyet ediyor muyuz; başkalarının hakkını müdafaa etme cesaretini kendimizde bulabiliyor muyuz? Yoksa, nemelâzım deyip; haksızlıklara ve zulümlere ve dahi zalimlere göz mü yumuyoruz?

İslâmda iki türlü hak vardır: Allah hakkı, insan (kul, yaratılmış) hakkı. Kâinatın Sahibi, inkâr ve şirk dışındaki haklarını affedebilir. Ama, kul, insan hakkını asla!

İnsanın en mukaddes mücadelesi, hak ve hürriyetler—özellikle düşünce, din, vicdan—alanındadır. Peygamberimiz (asm), “Sizden birinizin, Allah yolunda çalışması, yetmiş sene nafile namaz kılmaktan üstündür”1 müjdesi de, bu sahada çalışmalarımıza destek verir.

Ne var ki, kimi zaman ceberut resmî ideolojiler, bazen zorba sistemler, kimi zaman da diktatör yöneticiler hak ve hürriyetlerimize el koyar. Ve bizi his-i havf, yani korku damarından yakalarlar. Ehl-i dünya, bilhassa dindarları ve ehl-i hizmeti çeşitli hile ve oyunlarla korkutarak kendi arzularını tatbik ettirmek veya en azından tesirsiz hale getirmek isterler. Bazen direkt, kimi yerde makam/mevkimizi elimizden almak, bazen maaşımızı kesmek, işimizi elimizden almakla korkuturlar.

Oysa, Kâinatın Sahibi ve Mutasarrıfı, “Şu halde, eğer imân etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.”2 “Sakın onlardan korkmayın! Yalnız benden korkun. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım da doğru yolu bulasınız”3 diye bizi ikaz eder.

İnsanda en mühim ve esaslı bir duygu, korkudur. “Dessas zâlimler bu korku damarından çok istifâde etmektedirler. Onunla, korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafiyeleri ve ehl-i dalâletin propagandacıları, avâmın ve bilhassa ulemânın bu damarından çok istifâde ediyorlar. Korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar...”4 ve istedikleri fetvayı alıyor; istediklerini yaptırıyorlar!

Yapılan araştırmalara göre, köpek, insanın yaydığı “korku kokusunu” alıyor ve korkakların üzerine üzerine gidiyormuş. Korkmayıp cesaretle köpeği tersleyenlerden ise kaçıyorlarmış.

İşte, iki ayaklı “tekepküp” etmiş “ekpek”ler de köpeklerden daha hassas; korkakları hissediyor; üzerlerine gidiyor ve gemlendiriyor! Özellikle, bu konularda ihtisas sahibi olmuş ve “alıcısı” kuvvetli olan dessas zâlimler...

Bunun ilmî dayanağı şudur: Biz düşüncelerimiz, niyetlerimizle bir enerji yayarız. Ve yaydığımız her türlü enerji, karşı taraftan alınır. Kimi insanların radarları fevkalâde geliştiğinden, düşüncelerimizi okudukları gibi; yaydığımız diğer hasletlerimizin (korku, cesaret, ihlas vs.) dalgalarını da hissederler.

Ki, niyet, ağlamanın, gözyaşlarının mahiyetini bile değiştirir! Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Dr. W. Frey’in “Ağlamak, Gözyaşlarının Sırrı” isimli kitabında, soğan soyarken oluşan gözyaşı ile duygusal gözyaşlarının protein yapılarının farklı olduğunu tespit ettiğini naklediyor.5

Bu örnekler, Allah’tan korkmayla varlıklarından korkma; Allah için, mukaddes değerler için ağlamayla, dünya, nefis ve madde için ağlamanın sırrını ortaya koyuyor. Bediüzzaman’ın, “Niyet öyle bir kimyadır ki, şişeleri elmasa çevirir”6 sözü, bu hakikati ifade eder.

Bu perspektiften hem kendime, hem de geçmiş dehşetli devrelerin mü’minlerine, cesur âlimlerine, hak ve hürriyet kahramanlarına baktığımda şu duâyı etmekten kendimi alıkoyamam:

Ya Rabbi, bana yalnız Senden korkacak bir havf damarı ver! Allah’ım! Bana; benim ve hemcinslerimin hak ve hürriyetini arayacak, taviz veremeyeceğim bir cesaret ver, güç ver; sabır ver! Ya Rabbi, müstebitlerin, zalimlerin rızasını ve sevgisini değil; Senin rıza ve Sevgini kazanmayı nasip eyle!

Dipnotlar: 1- Müsned, 2: 524.; 2- Kur’ân, Âl-i İmrân, 175.; 3- Age, Bakara, 150.; 4- Mektûbât, Yeni Asya Neşriyat, s. 403.; 5- Stresi Mutluluğa Dönüştürmek, s. 165.; 6- Mesnevî-i Nuriye, s. 169.

06.03.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Bazı ilkler yaşanıyor



Evet, bazı ilkler yaşanıyor Türkiye'de.

Buradan bakarak görebildiklerimizi sizlerle de paylaşmak istiyoruz.

Ordu–siyaset: Kuzey Irak'a şimdiye kadar yirminin üzerinde operasyon yapıldı. Ancak, son operasyonun diğerlerinden bâriz şekilde farklı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Gerek şekil ve gerekse mahiyeti itibariyle bir ilk oldu. Meselâ, ilk kez hem ABD'nin, hem de Irak'ın merkez ve bölgesel yönetiminin de "olur"u alınarak harekât yapıldı. Operasyon, ilk kez sürpriz, hatta şaşkınlıkla karşılanacak bir zamanlamayla noktalandı. Bu meyanda yaşananlar, askeriye ile muhalefet partilerini (CHP, MHP) ilk kez zıtlaşmaya ve düelloya benzer beyanatlar vermeye sevk etti. Askerî cenâh, dahildeki aykırı yaklaşımların "hainlerden daha çok zarar verdi"ğini, dolayısıyla bundan sonraki operasyonları de riske atabileceğini ilk kez açıklamış oldu.

Siyaset–ideoloji: Terör örgütüyle fikrî ve hissî müşterekliğini inkâr etmeyen DTP, din ve dinî argümanları siyasî arenada kullanmayı ilk kez aleniyete döktü. Elinde Kur'ân–ı Kerim bulunan imamı sahneye çıkarmanın ardından, şimdi de siyasî amaçlı bir toplantıda sarı–kırmızı–yeşil türbanlı hanımları ön plâna çıkarmayı denedi. Bunun bir mizansen olduğu kuvvetle muhtemel.

İş–ekonomi: İktisadî göstergelerin endişe verici sinyaller vermeye başladığı, son altı senedir ilk kez en yüksek perdeden en keskin sözlerle ifade ediliyor. Dün, özel sektörün en etkili kuruluşu olan TÜSİAD'dan bu yönde son derece ciddiyet arz eden bir açıklama yapıldı.

Medya: Gazete ve televizyon kuruluşları başta olmak üzere, medya genelinde de ilk kez ciddî değişiklikler yaşanıyor. Sabah ve atv gibi yagın ve etkili bir medya grubu, ilk kez olarak Anadolu kökenli bir şirketin bünyesinde faaliyetini yürütüyor. Bu sahada daha evvel yapılan bütün denemeler fiyaskoyla neticelendi.

İktidar–hükûmet: İktidar kanadında ilk kez bir ciddî kopma yaşandı. Hükümet–asker uyumunun en âlâ seviyede göründüğü bir vasatta, AKP'nin kurucusu ve partinin en ağır toplarından biri olan Cüneyd Zapsu, sürpriz şekilde parti MKYK üyeliğinden istifa etti.

Bu ve benzeri çarpıcı gelişmelerin elbette ki farklı ve dikkate değer bir anlamı, bir mesajı var.

Tesbite çalıştığımız bu fotoğrafı şimdilik zihninize havale ediyor ve kendi yorumumuzu da zamana bırakacağımızı ifade etmekle yetiniyoruz.

Tarihin Yorumu 6 Mart 1948

Kuzular söyler çobana, yılların geçtiğini

Daha çok aşk, gurbet, yurt ve millet sevgisini yansıtan şiirleriyle tanınan Kemalettin Kamu, Ankara'da geçirmiş olduğu âni kalp krizi neticesi hayatını kaybetti.

Erken yaşta hayata vedâ eden şair, 15 Eylül 1901'de Bayburt'ta doğdu. Doğduğu yerde başladığı tahsil hayatını Erzurum, Refahiye ve İstanbul'da sürdürdü. Son olarak da AA temsilcisi olarak gittiği Paris'te Siyasî ilim sahasında eğitim gördü.

Babası, Erzurum'un Ruslar tarafından işgal edildiğini duyunca (1915), bu acıya dayanamayarak kalp sektesinden vefat etti. Bunu üzerine, annesiyle birlikte önce Sivas'a, ardından Kayseri'ye ve oradan da Bursa'ya hicret etmek durumda kaldı. İstanbul'da Öğretmen Okulu'nda okuduğu dönemde (1919) işgal güçlerini görmeye tahammül edemeyerek Ankara'ya gitti.

Ankara'da basın–yayın işlerinde çalıştı. İstiklâl Marşı yarışmasına katıldı. AA'ya girdi. Paris'e gidip tekrar Ankara'ya geldi. TDK'da çalıştı. Bir–iki dönem milletvekili olarak Meclis'te görev yaptı. Henüz 47 yaşında iken vefat etti.

"Aşk acısı"ndan güfteye, besteye yol gider

Şair Kamu, 25 yaşlarında iken bir kıza aşık oldu. Ancak, yaşanan bir anlaşmazlık sebebiyle o kızla evlenemedi. Bu yüzden de âdeta hayata küstü, evlenmekten vazgeçti ve hayatının sonuna da kadar yalnız yaşadı.

Belli ki, yaşamış olduğu bu derin "aşk acısı", onun şairlik yönünü daha da güçlendirdi. Bazı şiirlerinin şarkı sözü olarak bestelenmiş olması, bunun açık bir göstergesi. Meselâ, "Gurbet" isimli şiirinde olduğu gibi:

"Ben gurbette değilim/Gurbet benin içimde."

Dokunaklı ifadelerle bezenmiş kalıcı eserlere imza atan Kamu'un çokça sevilen ve hatırdan hiç çıkmayan daha başka şiirleri de var: Anne, İrşad, Türk'ün İlâhisi ve Bingöl Çobanları gibi.

Siyasî temalı ve tek parti ideolojisini öven şiirlerini hiç sevmediğim Kamu'nun beni en çok etkileyen şiiri ise "Bingöl Çobanları"dır.

Bilhassa, şiirde geçen iki mısra var ki, çobanların dilinden aktardığı bu iki mısrayı hemen her okuyuşta ziyadesiyle hislenir, tarif duyguların anaforuna kapılır giderim:

Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni;

Kuzular bize söyler yılların geçtiğini...

Bu halin sebebini düşündüm; muhtemelen, vaktiyle çobanlık yaptığımızdan ve o tarz bir hayatı yaşadığımızdan olacak diye ihtimal verdim.

* * *

Son olarak "Bingöl Çobanları" isimli şiirden bazı mısrâları sizlerle paylaşarak bitirelim:

Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum.

Bu dağların en eski âşinasıdır soyum,

Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi,

Her gün aynı pınardan doldurur destimizi,

Kırlara açılırız çıngıraklarımızla...

Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni;

Kuzular bize söyler yılların geçtiğini.

Dolaştırıp dururuz aynı dâüssılâyı;

Her adım uyandırır ayrı bir hatırayı:

Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda,

Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam.

Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,

Suna'mın başka köye gelin gittiği akşam.

Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla,

Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.

Bingöl yaylasının mavi dumanlarına,

Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına.

06.03.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Azapta tecellî eden adalet



İstanbul’dan okuyucumuz:

* “Cehennemde Allah’ın sonsuz azabının hikmeti nedir?”

Günahlarımıza karşı Allah dilerse affeder; dilerse affetmeyip dünyada, kabirde veya Cehennemde azap verir. Dilerse tövbemize binâen, günahlarımızdan bir kısmını, dilerse tamamını affeder. Unutmayalım ki, tövbe edenin tövbesini Allah kabul eder ve Allah, günahı ne kadar çok da olsa tövbesini kabul buyurduğu kulunun günahlarını siler, yok eder. Böylece o kul azap görmezden önce arınmış, temizlenmiş ve azaptan kurtulmuş olur. Tövbe etmeyenler ise Allah’ın adaleti gereği yaptıkları günahların ve kötülüklerin tam karşılığını görürler.

Azapta tecellî eden, İlâhî Adaletten başkası değildir. Dolayısıyla kişi yaptığını bulur. Hiç kimseye zulmedilmez, haksızlık edilmez. İşte bazı âyetler:

“Kıyamet günü geldiğinde, insanları, denizin dalgaları gibi birbirlerine karışıp çalkalanır halde bırakırız. Derken sura üflenir ve hepsini birden huzurumuzda toplarız. O gün, Cehennemi, kâfirlerin gözleri önüne öyle sereceğiz ki! Onların gözleri Benim eserlerimi görüp de, Beni anmamak için perdeye bürünmüştü! Hakkı işitmeye tahammülleri de yoktu! İnkâr edenler, Beni bırakıp da Benim kullarımı kendilerine dost edineceklerini mi sandılar? O kâfirler için Biz Cehennemi bir konak olarak hazırladık. De ki: Yaptıkları işler bakımından en ziyade hüsrâna düşmüş kimseleri size haber verelim mi? O kimseler ki, dünya hayatındaki bütün gayretleri boşa gitmiştir. Hâlbuki güzel bir iş yaptıklarını sanırlar. Onlar Rablerinin âyetlerini ve Ona kavuşmayı inkâr eden kimselerdir. Bu yüzden bütün yaptıkları boşa çıkmıştır. Biz de kıyamet gününde onlar için bir mizan tutmayız. İşte onların cezâsı cehennem’dir. Çünkü kâfir olmuşlar ve âyetlerimizle peygamberlerimizi alaya almışlardır!”1

“Onlar pek büyük bir günde diriltileceklerini sanmıyorlardı! Öyle bir günde ki, bütün insanlar Âlemlerin Rabb’inin huzuruna çıkacaktır. O günahkârlar Siccînde kayıtlıdır. Siccînin ne olduğunu bilir misin? O, apaçık yazılmış bir kitaptır. Yazıklar olsun o gün yalanlayanlara! Hesap gününü yalan sayanlara! Haddini aşan günahkârlardan başkası onu yalanlamaz! Kendisine âyetlerimiz okunduğunda ‘Bu eskilerin masallarıdır’ derler. Asla! Doğrusu onların kazandıkları günahlar, birike birike kalplerini kaplayıp karartmıştır. Heyhat! Onlar o gün Rab’lerini görmekten mahrum edilmişlerdir. Sonra da Cehenneme gireceklerdir. Sonra onlara, ‘Yalanlayıp durduğunuz azap işte budur!’ denecektir.”2

Sayılı günlerde işlenen hakkı inkâr ve yalanlama günahının sonsuz Cehennem azabını nasıl netice verdiğini, bunun nasıl adalet olduğunu soran ve cevaplayan Üstad Bedîüzzaman Hazretleri; bir dakikalık adam öldürme cinayetinin, dünya adaletiyle yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika (yaklaşık on beş sene) hapis cezası gerektirdiğini; oysa bir dakikalık küfür, bin öldürme cinayeti hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfürle ölen bir adamın, dünyanın adaletiyle elli yedi trilyon iki yüz bir milyar iki yüz milyon sene hapse mahkûm ve müstahak olduğunu ve ebedî Cehennemin sırrını gösterdiğini kaydeder.

Üstad Saîd Nursî Hazretleri küfür cinayetinin bir dakikalık da olsa büyüklüğünü ve dehşetini şöyle açıklar: Bir dakikalık adam öldürme işi, katilin en az on beş sene hayatına mal olur. Bir dakikalık küfre giren bir adam ise;

1- Allah’ın bin bir ismini inkâr etmiş olur. Bu en az bin katl (öldürme) demektir.

2- Allah’ın bin bir isminin kâinat üzerindeki sayısız nakışlarını yok saymış olur.

3- Kâinatın hukukuna tecavüz etmiş olur. Çünkü küfür cinayeti tüm kâinatı alâkadar ediyor ve dehşete veriyor. Unutulmamalı ki, kâinatın yaratılışının en büyük neticesi insanın kulluğudur ve Allah’ın terbiye ediciliğine karşı insanın iman ve itaatle karşılık vermesidir. Hâlbuki kâfir, küfür ve inkârıyla, varlıkların ve kâinatın var olma sebebi olan “Allah’a iman” hakikatini kabul etmediği için tüm yaratılmışların hukukunu çiğnemiş ve tüm kâinatın hukukuna tecavüz etmiş olur.3

4- Zerrelerden kürelere kâinatın ve varlıkların kemâlâtını inkâr etmiş olur. Çünkü her biri vazifeli birer memur olan ve vazifesini asla aksatmayan kâinatın sayısız varlıklarını vazifesizlikle, başıboşlukla, tesadüf oyuncağı olmakla ve değersizlikle itham etmiş, varlıkların kıymetlerini düşürmüş olur.4

5-Allah’ın bir olduğunu gösteren hadsiz delilleri yalanlamış olur.

6-Hadsiz varlıkların Allah’ın birliğine olan işaretlerini reddetmiş ve inkâr etmiş olur.

Böylece bir dakikalık küfür ve inkâr bile bin seneden ziyade devam edecek bir Cehennem azabını netice veriyor. 5

Kur’ân’a ait olan “ebedî cehennem” kavramının sırrı işte budur. Bu da gösteriyor ki, Cehennem, amelimizin tam karşılığıdır ve tam adalettir. Cennet ise, Allah’ın sırf fazlı ve lütfu iledir.

Dipnotlar:

1- Kehf Sûresi: 100-106

2- Mütaffifîn Sûresi: 4-17

3- Lem’alar, s. 87

4- Lem’alar, s. 87

5- Lem’alar, s. 275

06.03.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

‘Barış’ para kazandırmıyor mu?



‘Savaş’ı geçim kaynağı ve varlık sebebi hâline getiren bazı ülkeler, keyfî uygulamalarıyla dünyayı ateşe vermeye devam ediyor. En başta Amerika olmak üzere, onun yolundan giden ‘yardımcı ülkeler’ de bu yangına ‘barut’ taşıyor.

Sadece, insanlığın itirazlarını dikkate almayarak gerçekleştirilen Irak işgalinin 3 trilyon dolara mal olduğu ifade ediliyor ki, bu tesbit karşısında ‘şok’ olmamak mümkün değil. Nobel ödüllü ekonomist Josep Stiglitz ile Harvard Profesörü Linda J. Bilmes’in yazdıkları kitapta, Irak işgalinin gerçek faturasının en az 3 trilyon dolar olduğunu belirtilmiş. Fortune Türkiye ile görüşen Stiglitz’e göre, ABD yönetiminin başlangıçta ilân ettiği ‘savaşın düşük maliyetli olacağı’ tahmini yanlış çıkmış. (Radikal, 2 Mart 2008)

Zamanında Bill Clinton’ın ekonomi danışmanlığını da yapan, Dünya Bankası Eski Başekonomisti Joseph Stiglitz, “Üç Trilyon Dolarlık Savaş: Irak Savaşı’nın Gerçek Maliyeti” (The Three Trillion Dollar War: The True Cost of the Iraq Conflict) isimli yeni kitabında ABD’nin savaşa harcadığı parayı hesaplamış. Kitabın altında imzası olan Joseph Stiglitz ve Harvard Profesörü Linda J. Bilmes, hesaplamalarında bütün kalemleri asgarî düzeyde tutmuş. Buna rağmen, onlara göre Irak’ın işgalinin faturası minimum 3 trilyon dolar.

Kitabının ABD’de yapılacak olan başkanlık seçimleri öncesi ‘demokratlar’a yarayacağını kabul eden Joseph Stiglitz, eğer açıkça “Biz Irak’tan çıkmak istiyoruz” mesajını verirlerse—demokratların çoğu bu mesajı veriyor—seçimi onların kazanacağı kanaatinde. Ekonomi ders kitaplarında yer alan ve halkın silâh ve ekonomi arasında seçim yaptığı ‘guns and butter’ modelini örnek gösteren Stiglitz, Bush hükümetinin halkı savaşın maliyetinin az olacağı konusunda kandırdığını da söylüyor. Stigliz’e göre savaşın maliyetiyle ilgili önceki tahmin olan 200 milyar ile üç trilyon dolar arasındaki devasa farkın ana sebebi savaşın çabuk biteceği ve düşük maliyetli olacağı tahminiydi. Diğer sebepler ise sosyal maliyet, gazilere gelecekte ödenecek paralar, petrol fiyatlarındaki yükselme, savunma harcamalarındaki artış ve makroekonomik maliyet gibi ayakların düşünülmemesi.

Amerika’nın, savaş yoluyla ekonomiyi canlandırma programı uyguladığı anlamı çıkan tavrını da eleştiren Stiglitz’in, ekonomik krizlerin ortadan kaldırılması için başka teklifleri de var. Stiglitz, şöyle demiş: “Savaşa milyarlarca dolar para aktarıyoruz. Ar-Ge, teknoloji, altyapı, eğitim gibi alanlarda yatırımlar yapılması için ek vergiler konması lâzım. Bunu da kimse yapmak istemiyor. Dünyanın en zengin ülkesinde (ABD’de) 50 milyon insanın sağlık sigortası yok.”

Nobel ödüllü ekonomist Stiglitz, Türkiye’nin IMF ile olan ilişkisini anlamakta güçlük çektiğini de belirtiyor. Ona göre, Türkiye IMF ile çalışmıyor, IMF’yi destekliyor. Türkiye’nin kendisi ve birçok insan için büyük bir ‘puzzle’ olduğunu söylüyor Stiglitz. Türkiye ile Brezilya’yı karşılaştırıyor ve şunları söylüyor: “Brezilya ticaret açısından çok iyi işler yapıyor. İhracatı iyi. Türkiye’nin durumu ise bu açıdan kötü. Türkiye örneğinde büyük soru, büyümenin sürdürülebilir olup olmayacağı. Dış ticaret açığı nedeniyle önemli miktarda borçlanma yapılıyor. Küresel malî piyasalar da kırılgan. Bu önemli bir endişe kaynağı.”

Amerika’nın öncülük ettiği ‘savaş yolu ile ekonomik kalkınma’nın ağır maliyeti artık görülsün. İnsanlar ‘barış’ içinde de ‘zengin’ olabilir. ‘Birileri’ni yutarak beslenenler, neticede ağır faturalar öder. Unutmayalım, ‘küfür’ devam eder, ‘zulüm’ asla...

06.03.2008

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

Operasyonun arka plânı



Sınırötesi kara harekâtının sürpriz bir şekilde sona erdirilmesi tartışmaları, operasyonun arka plânını gözlerden kaçırıyor.

Aslında harekâtın bitirilmesiyle arkasındaki “beklentiler” birbirine bağlı. Bundandır ki bu konu bir türlü Ankara’nın gündeminden çıkmıyor. Geçtiğimiz hafta Amerikan Savunma Bakanı Gates’in Ankara’daki üç saatlik jet ziyaretinde “harekâtın kısa kesilmesi”ni ilettiği günün akşamında Bush’un sert bir tonla “harekâtın derhal bitirilmesi”ni istemesinin bunda ne denli etkili olduğu kulislerde konuşuluyor.

Başta ABD olmak üzere bütün dünyanın ciddî bir ekonomik krize sürüklendiği süreçte, Dünya Bankası’nın tam da harekâtın sona erdiği 29 Şubat’ta Türkiye’ye 6.2 milyar dolar kredi kararı, bunun “çekilme karşılığı” mı olduğu sorusunu sorduruyor.

Doğrusu Millî Savunma Bakanı’nın Gates’e, “Türkiye’nin işi bittiğinde, belirlenen hedeflere ulaştığında çıkacağız” demesinden birkaç saat sonra Bush’un konuşmasıyla ertesi sabah harekâtın bitmesi, ABD’nin “oluru”yla başlanıp bitirildiği istifhamlarına yol açtı. Başbakan’ın, muhalefetin bu husustaki sorularına sinirlenmesinin sebebi de bu…

Bundandır ki Başkent’te, 5 Kasım’da Erdoğan’ın Bush’la Beyaz Saray’da “başbaşa” görüşmesinde ABD’nin, kontrolündeki Irak’ta vereceği “istihbarata göre harekâtın hedeflerinin belirlenmesi ve hatta bunun dışına çıkılmaması” benzerî şartları koştuğu belirtiliyor. ABD’nin Kuzey Irak’ta hava sahasını bu “şartla” açtığı söyleniyor…

Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın, sözkonusu Amerika ziyaretlerinde Neoconların kendilerinden “bir talebi olmadığını” ifâde etmelerine rağmen, çarpıcı gelişmeler, bir dizi senaryoyu gündeme getiriyor. Belli ki uluslararası stratejilerdeki denge değişiklikleri içinde Türkiye’ye bir “rol” biçilmiş. Ankara’nın sancısı buradan geliyor. Ve bu “rol”ün başında Türkiye’nin Afganistan’a ek muharip asker göndermesi ve İran operasyonuna katılması pazarlığı açığa çıkıyor…

Afganistan’da NATO şemsiyesi altında Taliban’a karşı zora giren işgalci ABD, sıkıntıya girdiği çıkar savaşını başta Afganistan’la tarihî bağları bulunan Müslüman bir ülke olarak Türkiye’nin askerî gücüyle kazanma peşinde. Artık Kabil’de salt “nöbet tutan” asker değil, Kabil’in dışında bölgenin hâkimi Taliban’la cephede savaşacak asker istiyor...

Diğer yandan ABD’nin Irak ve Afganistan’daki “savaş ortağı” İngiltere’den devraldığı İslâm coğrafyasında “Sünnî-Şîi ayırımı”nın tahriki de devrede. Türkiye, ABD’nin hedefine koyduğu İran’a karşı Suudî Arabistan, Mısır, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirliklerine kadar oluşturulmak istenen “Sünnî eksen”in içine çekilmek isteniyor.

Bu eksen sâdece İran’ı hedef almıyor; ABD’nin Avrupa’yı da içine alan Avrasya ve Asya’daki hegemonyasına hizmet etme, enerji ve petrol kaynaklarına ve hatlarına hâkim olma projesine göre yürütülüyor. ABD, İran ve Suriye gibi Müslüman bölge ülkelerinin yanısıra Çin’i, Rusya’yı hatta Hindistan’ı “tehdit” olarak görüyor. Türkiye, Ortadoğu ve Orta Asya’daki diğer ülkelerin de 11 Eylül’le değişen “düşman konsepti”ne katılmasını talep ediyor. Pakistan yönetiminin ABD ile Müslüman halkı arasında sıkışması bundan…

Bu maksatla İslâm dünyasını sözde “Şîi kuşatması”na karşı yanına çekip “stratejik işbirliği”yle icât ettiği “ortak düşman”a karşı “büyük Ortadoğu projesi”nde istimal etmeye çalışıyor. İslâm âleminde işgal ve istilâya karşı ülkelerini savunanlara, bağımsızlıklarını koruyup çıkarlarına teslim olmayanlara “terörist” damgasını vurmakla kalmıyor; Türkiye gibi diğer ülkelerin de uyduruk “terör tanımı”na katılmasını bekliyor… Irak savaşının plânlayıcısı petrol şirketler sahibi Bush’un yardımcısı Cheney, bu ay içinde bütün bu “beklentileri” dayatmak için Ankara’ya geliyor.

Peki Ankara, bu beklentilere nasıl cevap verecek? “Stratejik müttefik” ilân ettiği ABD’nin, Türkiye’yi işgal, savaş ve zulüm ortağı yapan “istekleri”ni ret edebilecek mi? Partisinin gençlik ve grup toplantılarında İsrail’in Gazze’de 113 Filistinlinin katli ve yüzlerce yaralıyla sonuçlanan soykırımını “şiddetle kınayan” Başbakan Erdoğan’ın, İsrail Başbakanı Olmert’le görüşmesinde İsrail ve Filistin liderlerine “itidal” tavsiyesine bakıldığında, endişe artıyor.

Sahi her defasında zulme ve katliama uğrayan Filistin’e neyin “itidali” tavsiye edilmekte? Bu vaziyet, Ortadoğu turuna çıkan Rice’nin Mısır’da, İsrail’in Gazze’deki vahşetinden Hamas’ı sorumlu tutmasına benzemiyor mu? Keza daha önce Genelkurmay Başkanı’nın “bir tek asker bile vermem” dediği Afganistan’a ek askerî birlik gönderilmesi işâretleri, ne yazık ki Ankara’nın Washington’un “beklentileri”ni harfiyen karşılayacağını haber vermekte…

Görünen o ki AKP siyasî iktidarı, ABD’nin “beklentileri”ne karşı kırılgan... Asıl vahâmet bu…

06.03.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri