"Gerçekten" haber verir 05 Temmuz 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

M. Latif SALİHOĞLU

Doğru söyleyen tarih konuşuyor (3)



TEHLİKENİN BÜYÜĞÜ İSTANBUL'DA

Millî Mücadele hareketi zafere, başarıya ulaşıncaya kadar İstanbul'da kalarak mücadelesini sürdürmek isteyen Bediüzzaman Said Nursî, büyük takdir gördüğü Millet Meclisi tarafından da Ankara'ya dâvet edilir.

Fakat o, bu dâvete hemen icabet etmez. Cevap olarak da şu izahatta bulunur: "Ben, tehlikeli yerde mücahede etmek istiyorum. Siper arkasında mücahede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyade burayı daha tehlikeli görüyorum." (Tarihçe–i Hayat, s. 124)

Said Nursî, işte bu gerekçeyle 1922 yılı sonlarına, yani zafere ulaşılıp Lozan görüşmeleri başlayıncaya kadar İstanbul'da kalır; sonra Ankara'ya gider. (Bkz: 9 Kasım 1922 tarihli Zabıt Ceridesi/Meclis Tutanağı.)

Durum gerçekten de öyle midir? Yani, İstanbul'daki tehlike Anadolu'daki tehlikeden daha mı büyüktü?

Evet ve hiç tereddütsüz öyleydi.

Ne var ki, bu açık ve yalın gerçeği yine de kavramakta zorlananlar olabilir. Onun için, bazı ayrıntılara girerek yaşanan vahameti açıklamakta fayda var.

* * *

Şu önemli hususu hemen ifade edelim ki, İstiklâl Harbi müddetince Anadolu'ya sevk edilen bilumum silâh ve mühimmatın kaynağı İstanbul'dur.

Asırlardan beridir, Osmanlı'nın hemen bütün silâh ve mühimmatı İstanbul'da imal edildiği gibi, en büyük silâh depoları ve cephanelikler de İstanbul'daydı.

İşte, harp san'atını gayet iyi bilen bu milletini isimsiz kahramanları, işgal altındaki İstanbul'da bulunan bütün bu cephanelikleri gizlice boşaltarak Anadolu'daki Kuva–yı Millîye birliklerine ulaştırmaya çalışmışlardır. Bir kısmı karayoluyla giden bu mühimmatın ağırlıklı kısmı ise, İnebolu Limanı üzerinden deniz yoluyla sevk edilmiştir.

İstanbul'un bu yardımı olmasaydı şayet, Anadolu'da kim nasıl, ne ile ve nereye kadar harbedecekti? Netice, şüphesiz çok daha farklı olabilirdi.

* * *

Öte yandan, İstanbul'u işgal eden kuvvet, hiç tereddütsüz Anadolu'yu işgale girişen kuvvetlerden çok daha büyük, üstün ve etkili bir durumdaydı.

Zira, Anadolu'nun muhtelif bölgelerine musallat olan İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan kuvvetleri arasında koordineli bir işbirliği yoktu. Birbirinden kopuk ve bağımsız şekilde hareket ediyorlardı. Her biri kendisi için çalışıyordu. Bu da onların kuvvetini zayıflatıyordu.

Bununla beraber, Anadolu'daki mücadele, daha ziyade cephe savaşı şeklindeydi. Dolayısıyla, mukavemet kolaydı.

İstanbul'da ise, durum çok da vahimdi. Zira, bütün işgalci devletlerin kuvvetleri ittifak etmiş ve İngiliz öncülüğünde bir Yüksek Komiserlik birimi kurmuşlardı.

Ayrıca, daha ilk etapta sayısı yetmişi bulan harp gemileri ile İstanbul Boğazı dahil hemen bütün limanlar işgal edilmiş, karaya silâhlı birlikler çıkarılarak şehirin bütün kontrol noktaları ele geçirilmişti.

Zalimane işgal ve baskı bir yana, İngilizler, ayrıca basın–yayın yoluyla da telkinlerde bulunarak kendini halka, âlimlere, entelektüel tabakaya ve hükümet erkânına kabul ettirmeye çalışıyordu.

Padişah, Sadrâzam ve Şeyhülislâm başta olmak üzere, üst yönetimin tamamı İngilizlere—istemeyerek de olsa—boyun eğmiş ve adeta işgalcilerden habersiz hiçbir iş yapamaz hale gelmişlerdi. Hatta öyle ki, Samsun'a gidecek olan Bandırma Vapuru'yla seyahat edecek muvazzaf paşaların listesi dahi, işgalci İngilizler'e onaylatıldıktan sonra nihaî şeklini almıştır.

* * *

Önemli bir başka nokta da şudur: Kuva–yı Millîyi birliklerinin Anadolu'da çarpıştığı işgalci güçler, İstanbul'a nazaran az ve zayıf durumdaydılar. Üstelik, coğrafî şartları yeterince bilmediklerinden, ürkek davranıyorlardı. Mukabele gördüklerinde, derhal geri çekilme ihtiyacını duymaktaydılar. Yunan askerleri hariç, diğerlerinin tamamı çabuk püskürtüldü.

Batı Anadolu'dan harekete geçen Yunan kuvvetlerine mukabil, İstanbul'da ise, Yunanistan'ı beşe katlayan İngiliz ve müttefik işgal kuvvetleri vardı. Bunlar, şayet İstanbul'u işgal ile burada tutunabilselerdi, hiç şüphesiz Anadolu'ya da el atacak ve ortaya çok daha dehşet verici bir manzara çıkacaktı.

İşte, büyük işgal ittifakının hem silâh, hem de yayın ve propaganda yoluyla ele geçirmeye çalıştığı İstanbul'u daha tehlikeli bulan Bediüzzaman Said Nursî, hayatını tehlikeye atarak burada mücadele etti. Yaptığı bu mücadele ile, hem işgalcilerin planlarını bozdu, hem de İstanbul'da taban bulmalarını imkânsız hale getirdi.

Bediüzzaman'ın bu olağanüstü hizmetini takdir eden Ankara hükümeti, ısrarlı dâvetlerle onu Ankara'ya celp etmek istiyordu. Said Nursî ise, tehlike bütünüyle bertaraf olduktan sonra İstanbul'u terk etti. Ankara'ya gitti, Meclis'te kendisine "Hoşâmedî" merasimi yapıldı.

(Devamı var)

Tarihin yorumu = 5 Temmuz 1964

Darbecilerin idamı

Demokratlar'a yapılan zulmü az bularak iki defa darbe teşebbüsünde bulunan Albay Talat Aydemir, askerî mahkeme tarafından yapılan yargılamada idam cezasına çarptırılmıştı. Aydemir'in cezası 5 Temmuz 1964'te Ankara'da infaz edildi.

Aydemir ve arkadaşlarının, ilk darbe teşebbüsü 22 Şubat 1962'de oldu. Bu başarısız darbenin iki gerekçesi vardı: Birincisi, 27 Mayıs darbecilerinin ordu içinde yapmış oldukları atama ve tutuklama tasarrufu... İkincisi ise, birkaç ay evvel (Ekim 1961) yapılmış olan genel seçim sonucundan duyulan rahatsızlık.

Aydemir öncülüğündeki bu darbe teşebbüsü akim kaldı. Cuntacılar, alelusûl yargılandı ve küçük cezalara çarptırıldı.

Ne var ki, "darbecilik sıtması"na tutulan Aydemir, bir yıl sonra (21 Mayıs 1963) yeni bir darbe teşebbüsünde daha bulundu. Hatta, bazı askerî birlikte tank ve toplarla harekete dahi geçtiler.

Darbeciler radyo istasyonunu da bastılar ve burayı zorla ele geçirdiler. Dahası, "Askerî ihtilâl oldu" diye de anons yaptılar ve bu yönde yayına başladılar. Ancak, yine başarılı olamadılar, bastırıldılar, yakalandılar ve bu kez en ağır bir şekilde cezalandırıldılar.

Aylar süren yargılamalar neticesinde, Aydemir ile Gürcan idama mahkûm edildi.

05.07.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (03.07.2008) - Doğru söyleyen tarih konuşuyor (2)

  (02.07.2008) - Doğru söyleyen tarih konuşuyor (1)

  (01.07.2008) - Tarihin şahitliğine doğru

  (30.06.2008) - Hürriyetçi Prens Sabahaddin Bey

  (28.06.2008) - Cemil Meriç, Said Nursî'yi anlatıyor (4)

  (27.06.2008) - Cemil Meriç, Said Nursî'yi anlatıyor (3)

  (26.06.2008) - Cemil Meriç, Said Nursî'yi anlatıyor (2)

  (25.06.2008) - Cemil Meriç, Said Nursî'yi anlatıyor (1)

  (24.06.2008) - Saçmalama özgürlüğü

  (23.06.2008) - Fare ile yılan birbirini dengeliyor

 
GAZETE 1.SAYFA
Download

Gezi Eki Pdf

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

© Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır