05 Eylül 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Selim GÜNDÜZALP

Kalpler Seni bilmeli, diller Seni söylemeli


A+ | A-

Gözler eserini görmeli, kalpler Seni bilmeli, hissetmeli; diller Seni söylemeli. Seni söylemeli, Senin güzelliğini Rabbim!

Şehir denen mezarlarda, sıkıştık kaldık betonlar arasında. Yetiş imdâda. Yetiş derdinin devâsının ne olduğunu bilemeyen kullarının imdâdına, yetiş! Yıktığını yapamayan, kırdığını onaramayan, dağıttığını toplayamayan, darmadağınık kullarının imdâdına yetiş. Allah’ım, yetiş! Meded sende.

Kulunu saran geceye meded.

Adını anınca keder yok. Allah’ım, adından güzel söz yok.

Şehrin, insanları tek tipleştirici tuzağından kurtulmalıyız. Bir yer bulmalıyız kendimize. Dağlara, yüksek tepelere çıkmalıyız. Şehre, oradan bakmalıyız.

Karanlık yolu eşkıya bilir, bir de şeytan. Aydınlık yolu ise, kalp ve vicdan. Bu asrın hastalığı; düşünme, sade seyret.

Her yerde kıskaç altındayız, evlerimizin içi bile güvenli değil. Tuzakların farkında mıyız?

İnsan, her yaşta çocuk; sadece nefsin elindeki oyuncaklar değişiyor. Düşünce ve tefekkür yollarının tıkandığı ve hatta kapandığı bir çağda yaşıyoruz. Gözün görmediğini, gönül görüyor. Bir yer, bir çıkış yolu bulmalıyız düşünmek için, şehrin tuzağına düşmemek için. Sığınılacak bir yer gerek, bu ilâhî görev için.

Düşünmek de ölüm gibi şifasıdır her derdin ve kederin. Şifasıdır her gafletin ve illetin.

Hayalleri ve inancı kadar büyüktür insan. Bir de azmi ve sebatı kadar…

Gaflet, gri bir bulut. Kapladı mı ufku, gönül ikliminin güneşi de tutuluyor, toz duman oluyor her şey. Dilde Allah, gönülde şeytan. İkisi bir arada olmaz. Melek, şeytanla barışmaz.

“Allah de dostum, Allah / Lâ ilâhe illallah / Nur Muhammed sallallah / Lâ ilâhe illallah!”

Bir şeyler değişmeli hayatımızda. Aklın eli imdâda yetişmeli, hırsın ve hevesin dizginini tutmalı. Yeniden bir şeyler olmalı. Sen kendine yardım et ki, Allah da sana yardım etsin. Hayatın değişsin… Gönülden istemedikçe sen, her şey aynı kalmaya mahkûm, hayatı değişmeden yaşamaya devam edeceğiz demektir.

Oysa ne fırsatlar duruyor önümüzde. Meselâ üç gün erken kalksa, belki bir koca gün kazanacak insan. Şöyle bir kımıldansa yerinden, nice sıkıntılar sinekler gibi kaçışacak. Cami önlerinde kaymak satan çocukların dünyasını bir sezebilse, kim bilir neler kazanacak. Bir çocuğun başını okşasa, bir ihtiyarın koluna girip yürüse, bir baba dostunun gönlünü alsa, kim bilir neler değişecek…

Hz. Peygamber’in (a.s.m.) âdetidir diye, bir gece vakti, şehrin öte ucunda kabristanda yatan sevdiklerimizi ziyarete gitsek, kim bilir neler değişecek hayatımızda. Bunları yaşamadan bilemeyiz. Rüzgârda sallanan ağaçların yapraklarını seyredebilse bir caminin penceresinden, çaycının telaşını anlasa, bayramlık ayakkabılarını elinde tutan çocuğun heyecanını yüreğinde bir hissetse, cüz’î bir maaşla hayatını güller gibi geçiren gönlü zenginlerin evine bir misafir olsa mesela, kim bilir neler değişecek hayatımızda.

Yetmiş yaşına geldiği halde, hayatında hiç yeni bir şeye sahip olmayan nice insanlar var. Bir bisikleti bile olamamış nice çocuklar, nice ihtiyar çocuklar var. Ama onlar, Allah ile mutlular… Eski, bakır abdest ibriğini bile, “O benim mahremimi bilen, kırk yıllık dostumdur” diye, hurdacıya satmaktan çekinen, nice asil nineler var. Hafta sonu torunu ziyaretine gelecek diye, gün, saat sayan dedeler var. Torunları için masallar toplayıp derleyen dedeler var. Giysileri zaman değil, günahlar eskitirmiş meğer. Modası geçse bile kırk sene aynı elbiseyi izzetle, şerefle giyenler var. Onlar elbiselerin eskitemediği insanlar. En ağır hastalık bile geldiğinde ona ‘hoş geldin’ diyebilenler var.

Dünyamızın gerçek kahramanları onlar. Aramızda yaşıyorlar. Bazılarını biliyoruz ama çoğunu tanımıyoruz. Varsın, kimseler bilmesin. Bir bilen var, bir Rab var onları tanıyan ve bilen. O yeter. Her şeyin, herkesin ihtiyacını gören bir Rab var.

***

Sen nasılsan, dünya öyledir. Gördüğüne göredir. Sen mutluysan, gözüne mutlu görünür insanlar. Her şey gördüğün gibidir. Bakışın bir bir elbise giydirir gördüklerine, ruh biçer hâllerine.

Bir hâlden diğer hale geçiyoruz. Her hâlimiz iyi olacak değil ya… Bazen öyle, bazen böyle. Kusurunu bilen, talihli insandır, kalbi değişme açıktır. Değişime direnmek, kendine kötülük etmektir.

Her sabah güneş niye yeniden doğuyor? Yataktan kalkalım diye mi, yoksa gaflet uykusundan ayılıp uyanalım diye mi?

Değişime karşı direnmek, bir nev'î ölümü istemek. Ölmeden kabre girmek, yani hayatın içine gömülmek... Çıkmalıyız bu şehir denen zindandan. Bu yerler bize göre değil. İmanın ışığıyla ve Allah’ın yardımıyla çıkacağız inşallah. Yeter ki biz çıkmak isteyelim.

Her insanın içine kapanma ve bir mağara dönemi vardır hayatında. Her günün bile bir mağara dönemi vardır. O mağaradan, o dağdan şehre bir bakabilsek yeter… Dağlara kalmak için değil, inmek için çıkılır. İnsanları uyarmak, uyandırmak için çıkılır. Mağara bir motiftir.

Yüksek bir tepede kurulu caminin, bir yatsı namazı sonrası, bahçesinden ışıl ışıl şehri seyredebilsek… Yüz binlerce insanların yaşadığı koca bir şehri o zirveden, o zaviyeden görebilsek, karanlığı delen bir ışık, akıp gidecek yüreğimizden. O zaman anlayacağız düşünmenin ibadet olduğunu, düşünmenin farz olduğunu. O zaman anlayacağız gözlerin önündeki perdelerin ne kadar da kalın olduğunu. Yüksek yerler, ufkunu genişletmiyor sadece insanın, kalbini de kanatlandırıyor. Dağlar, tepeler önemli. Allah’ın büyüklüğünü ve kendi küçüklüğünü orada daha iyi anlıyor insan.

Şehir ve insanlar oradan fethedilir.

Bir karanlık gecede şehri değil, kendi özünü, ruhunu seyretmeli insan, şehre hâkim bir tepeden.

Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Gecenin örtüsünü bir yorgan gibi üstüne çekenin, ruhu asla üşümez. Düşünmek, en karanlık gecenin, en aydınlık ve en sıcak ışığıdır. Düşünmekse deşmektir, kabuktan öze geçmektir.

Karanlıklardan yudum yudum nuru sağarken, gökleri yıldız yıldız içerken ve gözyaşlarıyla abdest alırken üşümez insan.

Ruhun kendini bulduğu anlar vardır, zamanın durduğu anlardır onlar. Kendini bulan, Rabbini bulur. Kendini bilen, Rabbini bilir. “Bu uçsuz bucaksız kâinatın içerisinde, küçücük bir toz zerresiyim ben, ne işim var bu dünyada, görevim ne burada?” Orada anlar, o yüksek tepelerde bulur aradığı soruların cevabını insan. Gecenin sessizliğini delen bir baykuş sesi dekoru tamamlar. Gececiler iş başında. Üstelik rızkı da ağzında. Kapkara bir gecede kara karıncayı gören, baykuşun rızkını veren, hiçbir şeyin hiçbir şeyini unutmayan, beni mi unutacak? Biz kendimize ne kadar uzak olsak da, Allah bize o kadar yakındır. Bu mânâyı orada anlar insan. Olanlar olmuştur o an. Kur’ân’ın istediği kıvama gelmiştir insan. O kaskatı kâlp, o taş gibi yürek, erimiş, çözülmüştür bu manzara karşısında. Hiçliğini, küçüklüğünü görmüştür yüce Yaratan’ın huzurunda. Derinden bir ‘aaah’ ve ardından ‘Allah’ demiştir o an. Haşmetli gökler, uzak yıldızlar, bir el atsa tutacak mesafededir. Yakındır, kardeştir artık her şey. Şehrin dost ışıkları, ruhunda bin bir düşünceler uyandırır insanın. Nefis ise huysuz, yaramaz bir çocuk gibi ayartmaya çalışır bizi. Odaklandığımız noktadan, ayağımızı kaydırmaya çalışır. İçimizdeki ateşi sadece tefekkür söndürür; tefekkürsüzlük bizi sinsi sinsi ve yavaş yavaş öldürür.

Gece bir güldür, kalbin bahçesinde açar. Gör, anla ve düşün yeter ki. Kul düşünür, Allah buldurur.

Ey çaresizliğine yanan ve ağlayan hiçbir insanı unutmayan, yalnız bırakmayan Allah’ım (c.c.), bir gecenin gülüyle, ince bir düşünceyle güldür ruhumuzu.

***

Eski evimizde, çocukken, elektrikler kesildiğinde çığlık atardık. Aileden biri telâşla mum ya da gaz lambası arayadursun, biz dört kardeş, keyfini sürerdik doya doya karanlığın. Ne oyunlar oynardık. O zifiri karanlığa da alışırdı gözlerimiz. Işıklar geldiğinde, çığlıklar atardık sevinçle.

Büyüdük, ne değişti? Karanlıkta bile gören o gözler, şimdi ışıl ışıl yanan ve aydınlanan kâinatta niye göremez, niye seçemez oldu Allah’ım senin ayetlerini, işaretlerini...

Şehre bakan bir tepeden, bir karanlık gecede şehri seyretmeli insan, ya da kendini. İçine dönmeli, kalbinin sesini dinlemeli. Ve dilinden şu mısralar dökülmeli:

“Söndürün ışıkları uzaklara gideyim,

Nurdan bir şehir gibi ruhumu seyredeyim.” —Necip Fâzıl Kısakürek

Merakımızı ve tefekkürümüzü ruhumuza yöneltmeli. Tam oraya, yani kalbimize yönelmekten bizi alıkoyan onca eşkıyaya rağmen, bu zorlu yolculuğa çıkmalıyız, engelleri aşmalıyız. Elindeki oyuncakları bırakmayana, sahtesini terk etmeyene, gerçekler dünyasından bir nasip yok. Önce gözler görmeli, ardından diller söylemeli. Dalda bülbüller şakırken, kâinat bahçelerinde susan insanlara tahammülü yok ayların, yıldızların. Susmak, görmemektir, şahitlikten kaçınmaktır. Yaşadığını zanneden böyle ölüler çok dünyamızda. Ruhu, bedenine yük zanneden sefiller ve zeliller var.

Ey izzet ve azamet sahibi olan Allah’ım! Zillet ve sefalet çukurlarından, bu yüce ismin hürmetine, sana olan kulluğumuza yakışan en güzel yerlere çıkar bizi. Çukurlara, kuyulara, sükût ettirme yâ Rab… O sağlam ipine, Habl’ül Metîn’e, Kur’ân’ın âyetlerine sıkı sıkı yapışmayı ve anlayıp okumayı nasip eyle.

Gözler Seni görmeli, eserlerindeki isimlerinin ve sıfatlarının tecelliyatını görmeli. Diller Seni söylemeli.

“Güzel gör, hem güzel bak; ta güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün; ta leziz hayatı bulmalı.” (Bediüzzaman, Lemeât)

Allah’ım, cennetten cemâlini görenlerin, nasıl ki yüzlerinin güzelliği bir başka oluyorsa; o dönüşten sonra yakınları onları tanımakta güçlük çekiyorsa, bir karanlık gecede, binlerce insanın kaynaştığı bir şehre bakıp, her birinin rızkını, hayatının bin bir ihtiyacını nasıl görüp, imdâdlarına nasıl yetiştiğini oradan seyretmek bir başka güzel oluyor.

Allah’ım, Senin büyüklüğünü lâyıkıyla anlamadıkça, kendi küçüklüğünü de anlayamıyor insan. Ruh, bu güzel temaşadan sonra öylesine arınıyor ve ders alıyor ki, önceki hâline kıyasla kendini de tanıyamıyor.

Bir tek elimi bile, bin bir iş göreyim diye hikmetle yaratan Rabbim. Sana sundum elim. Senden gizli değil hiçbir hâlim. Karanlık bir gecede âciz bir kalbin duâsı olarak dileklerimizi kabul eyle.

Göz burada göz, dil burada dil, kalp burada kalp olduğunu anlıyor. Ya şehrin yüksek bir tepesine tırmanacağız ya da içimizin dağlarına çıkacağız. Her rahmet, bir zahmetin neticesi.

Gecelerin de gülleri, güneşleri, var. Hiç ummadığınız bir anda açar ve karşınıza çıkar. Yeter ki siz, bu değişmeye hazır olun. Niçin yaratıldığınızı unutmayın, bulunduğunuz yeri beğenmeyin, yeter ki bir değişiklik arzu edin içinizden ve daha iyiyi isteyin, daha güzeli arzu edin, yeter. Yeter ki olanı biteni, nefsinize nispet etmeyin. Yeter ki her şeyi ondan, Rabbimizden bilin. Biz, bize yakışanı, bize ait olanı yapmalıyız. Allah dilerse, her şey kolay olur.

O “ol” deyince olmazlar olur…

İnsan huzuru, imanda bulur.

Gençliğin kıymeti, ihtiyarlıkta bilinir. Gündüz, gecenin gençliğidir. Gündüz geçmişse eğer, gecenin kıymeti bilinmeli. Geceyi, gündüzün devamı sanmak, aldanmaktır.

Mevlâm, gecelerin nuruna gark eylesin. Gerçek hayatın farkına vardırsın. Ağzımızın tadını bozmasın, arttırsın Rabbim İnşallah. Geçen günler ve geceler ömürdendir. Şuur lambasını yaksın, uyandırsın Rabbim. ‘Amin’ diyelim de duâmızı kabul etsin Rabbim.

05.09.2009

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Veren el olmanın fazileti - 2


A+ | A-

Salih Bey: “‘Veren el, alan elden üstündür’ hadisini açıklar mısınız? Veren el neden üstündür? Bu konuda örnekler var mıdır?”

Veren el ile ilgili olarak çok büyük müjdeler vardır. Müjdecilerin başını ise Kur’ân çekiyor. İşte birkaç âyet:

l “Kim bir iyilik yaparsa, ona iyiliğinin on katı karşılık vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.” 1

l “Kimdir Allah’a güzel bir borç verecek o kimse ki, Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin. (Rızkı) Allah daraltır ve genişletir. Ancak O’na döndürüleceksiniz.” 2

l “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” 3

l “Şüphesiz Allah (hiç kimseye) zerre kadar zulüm etmez. (Yapılan) çok küçük bir iyilik de olsa onun sevabını kat kat arttırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.” 4

l “İnsanların malları içinde artsın diye faizle her ne verirseniz, Allah katında artmaz. Ama Allah’ın rızasını arayarak her ne zekât verirseniz; işte bunu yapanlar sevaplarını kat kat arttıranlardır.” 5

Dünyanın üç beş günlük yitik cam parçalarına değil, bu yüksek değerli elmas müjdelere talip bahtiyarların yaşadıkları örneklemeler anlatmaya kalkılsa ciltlerle kitaba sığmaz.

Bir gün bir adam ihtiyacı için Hazret-i Ali Efendimizin (asm) kapısını çaldı.

Hazret-i Ali (ra) güzel oğlu Hasan’a:

“Annene git, kendisine verdiğim altı dirhemden birini versin. Getir, şu adama ver.” dedi.

Çocuk gider gitmez geri döndü ve dedi ki:

“Annem, ‘o altı dirhemi un almak için sakladım’ diyor.”

Hazret-i Ali (ra):

“Tahkiki iman sahibi kişi elindeki paraya değil, Allah’a güvenir oğlum. Git annene söyle, altı dirhemin tamamını versin.” dedi.

Hazret-i Fatıma annemiz (ra) altı dirhemi gönderince de hepsini fakir adama verdi.

Hazret-i Ali (ra) henüz içeri girmemişti ki, devesinin yularından tutup yanından geçen bir adamın, “Satıyorum, var mı isteyen!” diye seslendiğini duydu. Hazret-i Ali (ra):

“Kaça satıyorsun?” dedi. Adam:

“Yüz kırk dirheme” dedi. Hazret-i Ali (ra):

“Parasını sonra almak üzere kapıya bağla!” dedi.

Adam devesini kapıya bağlayıp gitti. Az sonra bir adam yoldan geçerken deveye talip oldu. “Bu deve kimindir?” diye sordu. Hazret-i Ali (ra):

“Benimdir.” dedi. Adam:

“Satmıyor musun?” dedi. Hazret-i Ali (ra):

“Satıyorum.” dedi. Adam:

“Kaça satıyorsun?” dedi. Hazret-i Ali (ra):

“İki yüz dirheme.” dedi.

Adam “Kabul!” diyerek, iki yüz dirhemi çıkarıp Hazret-i Ali’nin (ra) eline saydı ve deveyi alıp götürdü.

Hazret-i Ali (ra) bu paradan alacaklısının yüz kırk dirhemini ödedikten sonra, elinde altmış dirhem kaldı. Altmış dirhemi muhtereme eşi Hazret-i Fatma’ya götürüp takdim etti. Hazret-i Fatma (ra):

“Bu nedir?” diye sorunca Hazret-i Ali (ra):

“Bu, Cenâb-ı Allah’ın, “Kim bir iyilik yaparsa, ona iyiliğinin on katı karşılık vardır.” (En’am Sûresi: 160) Müjdesinin gerçek olmuş halidir.” dedi.6

Bu günlerde etrafımızda vakıf, külliye, dersane, hizmet merkezi, sosyal tesis… Adına ne dersek diyelim, Medresetü’z-Zehra ismine lâyık mübarek binalar, yapılar, yapılanmalar, plânlar, projeler ve mutlak şekilde hayırlar yağdırmaya namzet iman hizmetleri eksik olmuyor. Elimizdeki, avucumuzdaki metaın bire en az on katı ile arş-ı alâda kayıt altına alınmasını istiyorsak, himmetimizi, gayretimizi, desteğimizi, katkımızı duâmızla birlikte hiçbir şekilde eksik etmeyelim. Allah’ın azı çok saydığını ve bizim bin bir zorluk içinde tasadduk ettiğimiz nice azımıza nice binler bereketler yağdırdığını aklımızdan çıkarmayalım.

Böyle kutsî gayretler içinde birbirimize duâ edelim: Allah birinizi binler yapsın! Âmin.

Dipnotlar:

1. En’am Sûresi: 160., 2. Bakara Sûresi: 245., 3. Bakara Sûresi: 261., 4. Nisa Sûresi: 40., 5. Rum Sûresi: 39., 6. El-Kenz, 3/311.

05.09.2009

E-Posta: [email protected]



Şaban DÖĞEN

İnsanı batıran bir kelime


A+ | A-

İsrailoğullarından birbirine zıt yaşayışlı iki kardeş vardı. Biri ibadete düşkün, diğeri ise günahlara dalmış bir kimseydi. Ne zaman günaha daldığını görürse kardeşi “Vazgeç bundan!” derdi. Birgün yine günah işlerken rastlamış, “Vazgeç” demiş, öbürü de, “Beni Allah’la başbaşa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?” diye karşılık vermişti.

Öbürü de yemin billâh, “Vallahi Allah seni mağfiret etmez.” Veya “Allah seni Cennetine koymaz!” diye bastırmıştı. Cennet, Cehennem memuru değildi kardeşi. Niçin yemin billâh Cennete giremeyeceğini söylemişti. Belki pişman olacak, tevbe edecek, dönüş yapacaktı. Sonunun ne olacağını ancak Allah bilirdi.

Böylece ikisinin de ruhları kabzedilmiş, Âlemlerin Rabbinin huzuruna çıktıklarında Allahu Teâla ibadette gayret edene: “Sen Benim elimdekine kadir misin?” diye sormuştu. Günahkâra dönerek de, “Git, rahmetimle Cennete gir!” buyurdu. Diğeri için de: “Bunu ateşe götürün!” diye emretti.

Olayı Resûl-i Ekrem’den (asm) rivayet eden Ebu Hüreyre (ra) o dindar adamın niçin Cehennemlik oluşunu anlatırken der ki: “[Adamcağız Allah’ın gadabına dokunan münasebetsiz] bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, ahiretini de mahvetti.” 1

Evet, bazan insanın ağzından çıkan bir kelime onu âlâ-yı illiyyine çıkarırken, bazan da esfel-i safilîne atabilmektedir. Cenâb-ı Hak, her an meyvesini veren hoş bir ağaca benzettiği kelime-i tevhidle insanı âlâ-yı illiyyine yükseltirken; kökü koparılmış, kökleşip tutunacak bir yer bulamayan kötü bir ağaca benzettiği inkâr sözüyle de2 aşağıların aşağısına düşürmektedir.

Bunun gibi bazan inancı zedeleyen, Allah hakkında sû-i zan mânâsı taşıyan bir kelime insanı mahvedebilmektedir. Allah’ın affediciliğine, mağfiretine, bağışının büyüklüğüne âdetâ inanmama tarzında kullanılan kelimeler insanı tehlikeye atabilmekte, ibadetleri bile kurtuluşuna yetmemektedir. Allah Kur’ân’ında açıkça, “De ki: Ey günahta aşırı giderek nefislerine zulmetmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir” 3 buyururken bize ne oluyor ki Allah’ın bağışlayıcılığını görmezden gelelim.

Yukarıdaki olay bu açıdan oldukça ibretli değil mi?

İnsan elbet ibadet etmeli. Ama aslâ ibadetine güvenmemeli. Allah ve isimleri hakkında da inancı sağlam olmalı.

Günahkâr da günahını bilmeli, Allah’ın affediciliğine sığınmalı; Allah’ın pişman olan, dönüş yapan kullarını bağışlayacağında tereddüt etmemelidir.

Dipnotlar:

1- İbrahim Sûresi: 24-26.

2- Ebu Davud, Edeb: 51 (Hadis no: 4901).

3- Zümer Sûresi: 53.

05.09.2009

E-Posta: [email protected]



M. Latif SALİHOĞLU

Unsur için eyalet fikri


A+ | A-

Son haftalarda gündemin zirvesine oturan "Demokratik açılım/nâm–ı diğer Kürt açılımı"na dair meydana çıkan düşünce ve tartışmaların, sunulan yol haritası ve çare tekliflerinin haddi hesabı yok.

Herkes kendi kanaatini beyan ediyor, bakış açısına göre meseleyi değerlendirmeye çalışıyor.

En başta ifade edelim ki, yazmaktan, konuşmaktan, tartışmaktan, birbiriyle diyalog kurmaktan bir zarar gelmez. Çünkü, insanlar konuşa konuşa...

Asıl büyük zarar ve tehlike, suskunluk ve diyalogsuzluk halinden kaynaklanır. Birbiriyle konuşmayan, yahut konuşturulmayanlar, birbiriyle sözlü diyalog köprüsü kuramayanlar, zaman içinde ne yazık ki, şiddete ve silâha dayalı bir diyalog kurma cihetine gidiyorlar, gitmek mecburiyetinde bırakılıyorlar.

Demek ki, aynı dünyayı paylaştığımız insanlarla rahatça konuşmalı ve onları da aynı rahatlık içinde konuşturmalı; yani, herkes için fikir ve kanaatini beyan etme hürriyetini kâmil mânâda tesis etmeye çalışmalıyız.

Böylesi bir hürriyet ve rahatlık ortamı içinde, ister istemez ortaya bir çeşitlilik tablosu çıkacaktır. Bu kaçınılmazdır.

Kendini şahane hür ve serbest hisseden her vatandaş, gündemdeki konular hakkında konuşurken, meselâ çıkıp "Ey millet! Benim bu konudaki fikrim, görüşüm, kanaatim budur. Bunu beğenip beğenmemek, size aittir" diyebilir, diyebilmeli.

Fikir ne kadar aykırı gelse de, bize göre buna saygı duyulmalı, en azından tahammül gösterilmeli. Zira, "Her hükümette muhalif bulunabilir."

Bu meyanda, dikkat edilecek bir nokta şudur: Bir kimse, kendi indî yahut hissî görüşlerine, tanınmış muteber zatları âlet ederek, kendi fikrini onların fikriymiş gibi takdim ederse, bu yanlış olur. Üstelik, yapılan yanlışlık beraberinde daha başka yanlışlıkları getirir. Tahrik ve tetikleme neticesi, ortalık iyice bulanır.

Onun için, bu noktaya nihayet derecede dikkat ve hassasiyet göstermek gerekiyor.

Meselâ, birileri çıkıp diyor ki: "Bu Kürt açılımı konusunda Bediüzzaman Hazretlerinin görüşü budur. Eserleri olan Risâle–i Nur'daki şu ifade de bu görüşün delil ve ispatıdır."

Üstad Bediüzzaman'ın ifadesiyle "Risâle–i Nur, mesail–i ilmiyedir." Dolayısıyla, Risâle–i Nur'la bağlantılı ilmî meselelerde kendinden emin, gayet rahat ve çok net bir şekilde fikir beyan edilebilir.

Ancak, bir mesele ilmî olmaktan ziyade siyasî ve içtimaî hususlarla ilgiliyse, bunda kesin ve keskince ifadeler kullanmaktan kaçınmalı. Meselâ, "Şu mesele kesinlikle böyledir" demek yerine "Ben bu bahsi böyle anlıyorum. Bu sözden, kendimce şu mânâyı çıkarıyorum" demek, daha münasip düşer.

Zira, siyasî ve içtimaî meselelerin konjonktürel tarafı ağır basar. Siyaset statükoyu, yeknesaklığı kaldırmaz; siyasetin çok değişken ve dinamik bir yapısı vardır. Yeni gelişmeler, çoğu zaman yeni yorumlamaları gerektirir.

Sözü, Üstad Bediüzzaman'ın Prens Sabahaddin Beye yazdığı mektuba getirmek istiyorum.

"Prens Sabahaddin Beyin sû–i telâkki olunan güzel fikrine cevap" başlığını taşıyan bu mektupta, zamana ve konjonktürel şartlar noktasına kuvvetli vurgular var. Meselâ, "adem–i merkeziyet"çi görüşleri için meâlen deniliyor ki: "Bu fikri yorumlamanız güzeldir. Buna akıl/fikir erdirebiliyoruz. Fakat, istidadımızla amelen, yani fiilen tatbik edemeyiz. Tatbik edilebilmesi için, çok zaman lâzım." (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 184)

Esasında, bundan yüz sene evvel sarf edilen bu sözlerin üzerinden yeterince bir zaman dilimi geçmiştir, denilebilir.

Lâkin, şu noktayı özellikle vurgulamak lâzımdır ki: Üstad Bediüzzaman, bu adem–i merkeziyet fikrinin siyasî ve ırkî mânâda tatbik edilmesini doğru bulmadığını özellikle beyan ediyor. 1908'de Ahrarlar tarafından ortaya atılan bu adem–i merkeziyet teorisini, Üstad Bediüzzaman, hasseten sosyal, kültürel, maarif ve medeniyet gibi idareye taalluk eden sahalarda uygulanmasının terakkiyata sebebiyet vereceğini gayet veciz bir sûrette nazara veriyor.

Hatta öyle ki, bu fikrin " teşebbüs–ü şahsî ve hiss–i rekabet"i uyandırmasıyla, kabiliyetleri kamçılayacağı ve musabakayı netice vereceği için, bunu "makine–i terakkiyat–ı medeniyetin buharı hükmünde" gördüğünü açıkça ifade etmiştir.

Demek ki, Bediüzzaman bu güzel fikrin iftiraka götürecek siyasî ve unsurî tarafı ile değil, belki hakiki ittifaka ve terakkiyata götürecek tarafıyla ilgilenmiş ve böylelikle gelecek için bir yol haritasını göstermiştir.

Esasında, Üstad Bediüzzaman bütün hayatı boyunca ihtilâfa, tefrikaya, ayrışmaya götürecek fikir ve hareketlerin karşısında durmuş, ittifaka, imtizaca, yani bütünleştirmeye ve kaynaştırmaya yarayacak fikir ve teşebbüslere iltifat göstermiş, ayrıca bunu fikren ve fiilen ispata çalışmıştır.

Meselâ Türk, Kürt, Arap, vs. menşeli talebeleri arasında herhangi bir ayrım yapmadığı gibi, tıpkı Asr–ı Saadet modeli onları birbiriyle kaynaştırma cihetine gitmiştir.

Öte yandan, kendi tâbiriyle "Kürtlerin serbestiyet–i inkişâfı"nı istemiş, cehaletten kurtulup maarifte yükselmelerine vargücüyle çalışmış, temel eğitimi (Darüttâlim) ana dilleriyle yapmaları ve üniversitede (Darülfünûn) ise Kürtçe'nin câiz (seçmeli ders) olması gerektiğini ifade etmiştir.

Buna mukabil, Kürtlerin Türklerden ve Osmanlı'dan ayrılmasını, ayrılanları örnek almasını asla istememiştir. Hatta, zor durumda kalan Türk kardeşlerine—ayrılanların rağmına—dest–i sadakati uzatarak, müşterek bir beden teşkil etmelerini istemiştir. "Mahasıl, onlar bizim aklımız, biz de onların kuvveti; mecmuumuz bir iyi insan oluruz" demesi, bu gerçeğin bâriz bir ifadesidir. (Age, s. 186)

Ayrıca, Münâzarât isimli risâlenin baş kısmında eski eserleri hakkında yer alan "Şu eserlerin her birisi Kürt olduğu gibi, aynı halde Türk, aynı vakitte Araptır" ifadesi, onun ne derece birleştirici, bütünleştirici bir dâvâ ve misyonun sahibi olduğunu açıkça gösterir.

Şimdi bütün bunlar ve benzer mânâda daha bir çok hakikat meydanda iken, tutup ayrışmaya götüren ve siyasî bölünmeyi işmam eden federasyondan, yahut "Kürtler için eyalet" tarzında, mahiyeti gibi neticesi de muğlak ve meşkük sözler sarf etmek, üstelik bunları Üstad Bediüzaman'ın aslî dâvâsıyla irtibatlandırmaya kalkışmak, bize fevkalâde tehlikeli olduğu kadar, vebâli de mucip bir harekettir.

Kâinat çapındaki (cihanşümûl) bir kudsî dâvâyı, insanların nazarında adi, basit siyasî ve ideolojik cereyanlara kurban etmek gibi bir vebâlin altına girmekten Allah'a sığınırız.

05.09.2009

E-Posta: [email protected]



Vehbi HORASANLI

Badıllı yanlış yapıyor


A+ | A-

Bir internet haber sitesinde (Risale Haber) yer alan röportajda Abdülkadir Badıllı, “Türklerle Kürtlerin birbirleri ile kaynaşmadığını” söylemiş, bir de Üstadın eyalet sistemini savunduğunu ifade eden bir hayli büyük hatalara imza atmıştır.

Evvelâ; İslâmiyet düşmanları ve ırkçılar isteseler de istemeseler de Türk ve Kürtler kaynaşmış hatta etle tırnak olmuş iki kavimdir.

Saniyen; eyalet sistemi son derece tehlikeli bir iddiadır ve Bediüzzaman, Prens Sabahattin’e karşı çıkarken aynı gerekçelerle adem-i merkeziyeti (yani yerinden yönetimi, bir başka ifade ile eyalet sistemini) reddetmiştir. Belki gelecekte, yani şu ırkçılık illetinden kurtulduğumuz bir zamanda—gerekirse—uygulanabilir. Üstad bu konuyu izah ederken çok net ifadelerde bulunmuş, yanlış tevillere müsaade etmeyecek derecede açıklıkla yazmıştır.

Badıllı’nın sözleri, maksadı aşan ifadelerdir. Bu yüzden kendisinden düzeltme yapmasını beklemek, Bediüzzaman’ı gönülden sevenlerin bir hakkıdır. Aksi takdirde Bediüzzaman’ı ve Risâleleri tahrif suçu işlenmiş olur ki, bunun vebali de çok büyüktür.

Said Nursî’nin, Kürtlerin gelişmesi ve uygarlaşması için uğraştığı, onların da medeniyet nimetlerinden yararlanması için çabaladığı ve milletler müsabakasında İslâmiyet’e güç ve kale olması için gayret ettiği bilinmeyen bir şey değildir.

Evet, Üstad’ın gençlik yıllarında lâkâbı “Kürdî’dir. Fakat bu lâkap ve imza, bizzat kendi tasarrufu ile ırkçılığı çağrıştırmaması maksadı ile son bulmuştur. Sonraki eserlerinde “Nursî” lâkâbını kullanmıştır ve hiçbir eserinde ‘Said Kürdî’ imzasını göremezsiniz. Eğer bir eser müellifine bir parça saygı duyulmak isteniyor ise, bu zat Üstad olmasa bile onu kendi kullandığı imza ile anmak vicdanî bir görevdir. Yoksa eski usulde soyadı yerine kullanılan ve genellikle coğrafî adların verildiği isimleri kullanırsanız, bilerek ırkçılığı çağrıştırır ve yanlış yapmış olursunuz.

“Yahu ırkçılık deyip duruyorsun, nedir bu kadar fena dediğin şey?” diye soracak olursanız, çok kısa olarak ifade edeyim:

İnsanın kendi kavmi adına işlenen zulüm ve cinayetleri meşrû saymasına ve körü körüne bir kavmi yüceltmesine basit olarak ırkçılık denilir. Ve patenti Şeytana ait en eski fitne âletlerinden birisidir. Zira Şeytan “Ben ateşten yaratıldım, Hazret-i Adem ise topraktan yaratıldı” diyerek kendi nev'îni üstün görme yanlışına sapmıştı. Bu yüzden Allah’a isyan edecek kadar kibir yanlışına düştü ve ebediyen lânetlendi. Eğer Kur’ân’ı ve tefsirlerini okursanız, buna yakın ifadelere rastlayabilirsiniz. Bize düşen kutsal kitabımızdan ders ve ibret almak, Şeytanın düştüğü hataya düşmemektir.

Abdülkadir Badıllı’nın sözlerine ihtiyatla yaklaşmak, Bediüzzaman’ın “..Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz” (Münâzarât, s. 49) sözlerinin farkında olan her Risâle aşığının yapması gereken bir davranıştır.

Ayrıca bazı insanlar, Üstadın Kürtlüğünü ispat etmek için, seyyid olduğunu yani Peygamberimizin (asm) neslinden geldiğini inkâr ediyorlar. Gerçi Kürt olsa bile, Said Nursî’nin neseben seyyid olmadığını iddia etmek, kimsenin haddi değildir ve buna gücü de yetmez. Üstadın, sırf manevî makamını gizlemek için ‘Mehdi, seyyidlerden olacak. Ben seyyid olduğumu bilmiyorum” demesini gerekçe sayıp onu, Kürtleştirmeye çabalayanlar, hiç farkında olmadan Bediüzzaman’ın, zamanın bedii, güzeli ve İslâm’ın müdafii ve ahir zamanın meşhur şahsı olma vasfını yok sayıyorlar. İşte asıl bu durum, hakikî ırkçılıktır ve son derece tehlikelidir.

Said Nursî’nin dâvâsı iman kurtarma dâvâsıdır ve bütün himmetini bu uğurda sarf etmiştir. Irkçılık illetine maruz insanlar onu yeterince anlamamışlar ise bu onların kabahatidir. Ne diyeyim, Allah akıl, fikir ve iz’an nasip etsin, vesselâm...

05.09.2009

E-Posta: [email protected]



Mehmet KARA

Siyasetin görevi


A+ | A-

Siyaset çare üretemez hale geldiğinde, adeta kendisi de bir sorun oluyor. Siyasetin ana görevi ülkenin ve vatandaşın sorunlarını çözmektir. Ancak bir süredir Türkiye’de öyle mi? Hayır. Tam tersine sorunların merkezi… Uzlaşı ve mutabakat kültürü yok oldu. Siyasette üslûpsuzluk çok ileri boyutlara çıktı. Birinin ak dediğine diğeri kara diyor.

Uzunca bir süredir Türkiye’deki siyaset kurumu şöyle işliyor. Muhalefet, iktidar ne yapıyorsa yanlış, iktidar da muhalefet ne teklif ederse, ya onu küçümseme, ya da “İktidar biziz, millet onlara muhalefet görevi verdi. Bizim dediğimiz olur” mantığı ile hareket ediyor. Böyle olunca da birçok mesele çözümsüz kalıyor.

“Kürt sorunu ya da demokratik açılım” denilen son çalışmada da aynısı oldu. Koordinatör-lük görevi verilen İçişleri Bakanı Beşir Atalay, siyasî partiler, sivil toplum kuruluşları, gazeteciler, şehit yakınları gibi birçok kişi ve kurumla görüşmeler yaptı. Atalay görüşme yaparken, muhalefet partileri öyle sert açıklamalar yaptılar ki, işi “vatan hainliği”ne kadar götürdüler. Muhalefetin bu sert çıkışları karşısında iktidar kanadı da adeta galeyana gelip, daha ağır eleştirilerle karşılık verdi ve son yıllardaki siyasetin çözüm üretemediği bir kere daha ortaya çıktı.

Daha ortada ne bir açılım, ne de nelerin yapılacağı dahi yokken, daha baştan “istemezük” yaklaşımı ne kadar yanlışsa, iktidar partisinin bir yetkilisinin “Erciyes’te kurt olup Ankara’da susmak olmuyor. Orada da uluyorsan, burada da uluyacaksın” demesi de işi çözümsüzlüğe götürmek için bahane oldu ve yanlış olmuştur. Çünkü karşılığında, “İt ürür, kervan yürür” cevabı geliyor ki, çözümsüzlük daha da artıyor. Bu tartışmalardan sağlıklı bir karar çıkar mı, elbette çıkmaz. Daha meselenin ne olduğu konusunda dahi anlaşamayan siyaset, ortada duran meseleyi nasıl çözecek ki?

Neyse ki geçen hafta bu konuda tartışmalar daha ileri gitmedi. Bu süre içinde Beşir Atalay açılım konusunda gelinen mesafeyi anlatmak için gazetecilerin karşısına geçti, ancak açıklamada neler olacağından ziyade, nelerin olmayacağını açıkladı. Çalışmalar başladığı andan itibaren açılımın yapılabilmesi için anayasanın değişmesi gerektiği söylenmesine rağmen, anayasa değişikliği olmayacağını, af diye bir kavramı zikretmediklerini söyledi. Yani, son açıklamalara göre açılımın öyle göründüğü gibi büyük olmayacağı anlaşılıyor. Son sözü Meclis söyleyeceğine göre, iktidarın sayısal gücü olsa da görünen o ki, Meclis’te işi çok kolay olmayacak. Ne yazık ki, hayal kırıklığı devam edecek gibi görünüyor.

* * *

Oysa geçen hafta yapılan bir araştırmada milletimizin artık çözüm istediği ortaya çıktı. Millet siyasetçilerden mutabakat istiyor. Siyaset Ekonomi Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) ile Pollmark Araştırma Şirketi tarafından birlikte yapılan “Türkiye’nin Kürt Sorunu Algısı” araştırmasında en önemli tesbitlerinden biri de toplumun bu meselenin çözüm adresi olarak siyaset kurumunu gördüğü oldu. Araştırma, milletin büyük çoğunluğunun meselenin bir mutabakat çerçevesinde çözülmesini istediğini gösterdi.

Milletimiz partilerin bu konudaki görüşlerine bakın araştırmada ne diyor: Ankete katılanların yüzde 64’ü CHP’nin Kürt açılımına yaklaşımını ‘olumsuz’ buluyor, sadece yüzde 16’sı olumlu buluyor. MHP’nin hükümetin açılım politikasına ilişkin tutumunu olumsuz bulanların oranı yüzde 62. DTP’nin yaklaşımının olumsuz görenler yüzde 41. Hükümetin açılımını olumlu bulanların oranı yüzde 43. AKP seçmeninin yüzde 60’ı, CHP seçmeninin yüzde 33’ü ve MHP seçmeninin yüzde 40’ı partilerinin tutumlarını olumlu buluyor.

“Sizce, Türkiye’deki Türk, Kürt, Laz, Çerkez gibi farklı kökenden gelenleri bir arada tutan en önemli bağ nedir?” sorusuna verilen cevaplar siyasetçilerin nelere dikkat etmesi gerektiğini ortaya koydu. Ankete katıların büyük bir çoğunluğu “din” ve “kardeşlik duygusu” demişler. Fazla söze gerek var mı?

* * *

Şöyle geriye doğru bakarsak... Siyaset son 7 yılda “özgürlük ve demokratik açılım” alanında hangi meseleyi çözdü ki? Yıllardır, binlerce mağduriyet oluşturan başörtüsü sorununu mu, ihtilâl anayasasını değiştirip sivil anayasa oluşturmayı mı, Kur’ân öğrenimine getirilen yaş sınırlamasını mı? Hangisini?

Bu açılımların birçoğu gündeme dahi gelmedi, gelenler de siyaseti kavga kültürü olarak görenler tarafından ya tuzaklar kurularak, ya da millet istemesine rağmen sırf muhalefet olsun diye engellendi.

Millet isteklerini anketlerle ortaya koyuyor ve diyor ki, “İşlerinizi mutabakatla çözün. Biz size sorunlarımızı çözün diye görev verdik. Görevinizi yapın… Yoksa cevabını demokratik yollarla veririz” Siyasetçiler de milletin bu sesine kulak vermeli…

05.09.2009

E-Posta: [email protected]



H. İbrahim CAN

Yol haritasının yolu mu kesiliyor?


A+ | A-

Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik “yol haritası” daha ilk haftasında yol levhalarının doğru olmadığını ortaya çıkardı.

Türkiye, Ermenistan ve İsviçre’nin 31 Ağustosta parafladıklarını açıkladıkları iki protokole göre yol haritasının ana başlıkları şunlardı:

-Soykırım iddialarını araştıracak komisyon üç ay içinde çalışmaya başlayacak.

-Karşılıklı büyükelçilik açılacak.

-İki ülke birbirinin sınırını tanıyacak. Ermenistan Kars Anlaşmasındaki Türkiye sınırlarını resmen kabul edecek.

-Yukarı Karabağ sorunu ile ilgili olarak AGİT Minsk süreci hızlanacak. Dışişleri Bakanı Davutoğlu bu maddeyi “Yukarı Karabağ’da çözüme yaklaşılması”nın sınırın açılmasının ön şartı olduğu şeklinde açıklıyor.

Her şeyden önce bu iki protokolün yürürlüğe girmesi iki ülkenin parlamentosunun onayına tabi kılındı. Bu onayın ne kadar süre alacağı belirsiz.

Ancak protokolün işletilmesinin güç olduğunun sinyalleri Ermenilerden hemen geldi. Ermenistan Dışişleri Bakanı protokollerde Kars Anlaşmasından söz edilmediğini, bu yüzden bu belgelerde yer almayan bir konudan söz etmenin gereksiz olduğunu söylüyor. Halbuki protokolde bu husus “İki ülke arasındaki sınırın uluslararası hukukun ilgili antlaşmalarında belirlendiği şekliyle karşılıklı olarak kabulü” olarak açıkça yer alıyor.

Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan da, “Yukarı Karabağ’da bağımsız devlet kurulduğunu, herhangi bir barış anlaşmasının ancak buradaki Ermenilerin özgür iradesi ve onayı ile gerçekleşeceğini” söyledi. Halbuki Dışişleri Bakanı “Yukarı Karabağ’da çözüme yaklaşılmasının” sınırın açılmasının önşartı olduğunu söylüyor.

Bu durumda iki temel konuda hemen uzlaşmazlığın başladığı anlaşılıyor.

Azerilerin bu protokollerin Washington’un baskısıyla yapıldığını, Türkiye’nin ‘ne kızı vereyim, ne de dünürü küstüreyim’ politikası izlediğini düşünüyorlar. Ancak iyimser yaklaşanlar takvimin aslında çok da bağlayıcı olmadığını, çünkü altı haftalık müzakere süreci sonucunda parlamentoların onay sürecinin duruma göre yıllar bile alabileceğini söylüyorlar. Aynı zamanda bu kozun Türkiye’ye Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerinde önemli bir rol oynama fırsatı sağlayacağı da değerlendiriliyor.

Peki gerçekte neler olabilir?

Kanaatimize göre; Türkiye, Ermenistan sınırının açılmasını çok fazla geciktiremez. Bu konuda Washington’un—ve şimdi de Avrupa Birliğinin—baskı yaptığı aşikâr. Ancak hiç değilse bu noktaya gelene kadar, soykırım iddialarına ilişkin komisyonun kurulmuş ve işliyor hale gelmesi, Yukarı Karabağ konusunda Ermenistan-Azerbaycan arasında somut bazı ilerlemeler kaydedilmesi gibi iki kayda değer adımın atılmasını sağlayabilir. Yine de sınırın açılması halinde Azerbaycan’ın vereceği tepkinin, artık yönetilebilir bir kriz olmaktan çıkacağını düşünüyoruz. Türkiye’nin bunun Azerilerin de yararına olduğuna onları ikna etmesi güç görünüyor. Çünkü “Yukarı Karabağ’ın işgalinin sona ermesinin ön şart olduğu”nun değişik düzeylerde dile getirilmesine rağmen, sınırın açılmasına kadar bu gelişmenin sağlanamayacağı açık. Öyleyse Türkiye bu önşarttan vazgeçmiş gibi görünecektir.

Ayrıca tüm aksi yöndeki beyanlarına rağmen Sarkisyan’ın Ekim ayında Türkiye’ye geleceğini düşünüyoruz.

Temennimiz bu sürecin gerçekten işletilerek Ermenistan’la sorunların çözülebilmesi.

05.09.2009

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

Ayrılıkçılığa karşı


A+ | A-

Cumhuriyet adı altında uygulamaya konulan tek parti rejiminin resmî ideoloji olarak devlete mal ettiği ve tahripkâr sonuçlarından maalesef hâlâ kurtulamadığımız, dahası türlü tevillerle bugün de devam ettirilmek istenen Türkçü zihniyete aksülamel olarak gelişen Kürtçülük ve buna dayanan ayrılıkçı hareketler için de Bediüzzaman'ın önemli tesbit ve ikazları var.

Bunların en dikkat çekici örneklerinden biri, emperyalist güçlerin Osmanlıyı parçalayıp taksim etme planlarını yürürlüğe koydukları bir dönemde, Kürtler adına hareket etme iddiasıyla ortaya çıkan Şerif Paşa ile Ermeni Boğos Nubar Paşa arasında, bağımsız Kürdistan ve Ermenistan için karşılıklı olarak birlikte çalışma taahhüdü ihtiva eden bir anlaşma yapıldığı haberi üzerine, Kürtlerin temayüz etmiş iki temsilcisiyle birlikte Said Nursî'nin ortak bir açıklama yaparak bu girişimi reddettiklerini deklare etmeleri.

7 Mart 1920 tarihli İkdam gazetesinde yayınlanan bu açıklamada, dört buçuk asırdan beri vahdet-i İslâmiyenin fedakâr ve cesur hizmetkâr ve taraftarları olarak yaşamış ve dinî geleneklerine sadakati hayatlarının gayesi bilmiş olan Kürtlerin, henüz beş yüz bine yakın şehitlerinin kanı kurumadan; şişlere geçirilen yetimlerinin ve gözleri oyulan ihtiyarlarının hatıralarını teessürle anarken, İslâmiyetin zararına olarak tarihî ve hayatî düşmanlarıyla anlaşma yapmak suretiyle, dine olan sıkı bağlılıklarının hilâfına ayrılıkçı emeller takip edemeyecekleri vurgulanıyor; Kürt millî vicdanının bu hissiyatına aykırı davranan kişileri tanımayacakları ilân ve yegâne emellerinin dinî ve millî vahdetin muhafazası olduğu ilân ediliyordu (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 106-7).

Bediüzzaman 17 Mart 1920 tarihli Sebilürreşad dergisinde yayınlanan beyanatında da aynı konuya devam ediyor; Boğos Nubar'la Şerif Paşa arasındaki anlaşmaya en susturucu ve beliğ cevabı, şark vilâyetlerindeki Kürt aşiret liderlerinin çektiği protesto telgraflarının verdiğini ifade ile, "Kürtler camia-ı İslâmiyeden ayrılmaya asla tahammül edemezler. Bunun aksini iddia edenler, Kürtlük namına söz söylemeye selâhiyettar olmayan beş-on kişiden ibarettir" diyordu.

Bu anlaşmayı hazırlayan ve Şerif Paşaya imzalattıran fanatik Ermenilerin maksadının Kürtleri aldatmaktan başka birşey olmadığını, güdülen hedefin Kürtleri bir "millet-i tâbia," (uydu kavim) haline getirmek olduğunu ve aklı başında hiçbir Kürdün buna taraftar olamayacağını ifade eden Said Nursî, "Kürtlük dâvâsı pek mânâsız bir iddiadır, çünkü herşeyden evvel Müslümandırlar" diye devam ediyor ve şunları söylüyordu:

"Kürtleri Müslümanlıktan ayırmak isteyenler, esasat-ı İslâmiyeye muhalif hareket ediyorlar. Fakat bunlar da kimlerdir? Bir-iki kulüpte toplanan beş-on kişiden ibaret. Hakikî Kürtler, kimseyi kendilerine vekil-i müdafi olarak kabul etmiyorlar."

Devamında gelen şu ifadeler de son derece dikkat çekici: "Kürdistan'a verilecek muhtariyetten bahsediliyor. Kürtler Ecnebi himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense ölümü tercih ederler." (a.g.e., s. 107-9)

Aktardığımız bu ifadeler, hem bir taraftan "bölünmez bütünlük" lâfını ağzından düşürmezken diğer taraftan her türlü bölünme fitnesinin zeminini hazırlayıp tohumlarını eken zihniyet ve onun sözcüleri tarafından Said Nursî'ye yöneltilen "bölücülük ve Kürtçülük" iftirasını çürütüyor; hem de bu iftira ve iddiaların tam aksine, Bediüzzaman'ın, bölücü fitneler için şartların en elverişli olduğu dönemlerde bile bunlara şiddetle karşı çıkıp birlik ve bütünlük mesajları verdiğini gösteriyor.

Onun yine aynı dönemde gündeme getirilen muhtariyet ve adem-i merkeziyet talep ve tekliflerine karşı çıkması, meselâ bu yöndeki görüşleriyle bilinen Prens Sabahaddin'e, adem-i merkeziyet fikrinin doğuracağı sakıncaları geniş ve ayrıntılı bir şekilde izah etmesi de, her hal ve şartta birlik ve bütünlüğün muhafazası ve bu mânâya zarar verebilecek fikir ve girişimlerden kesinlikle uzak durulması noktasındaki hassasiyetini ortaya koyuyor.

"Prens Sabahaddin Beyin su-i telâkki olunan güzel fikrine cevap" başlıklı makalesinin (Nutuk, Eski Said Dönemi Eserleri, s. 183-4), bu bağlamda, Münâzarât'ta aynı konuya yapılan atıflarla ayrıca tahliline de ihtiyaç var ki, hem konunun bu ciheti netlik kazansın, hem de son dönemde sürekli gündemde tutulan "federasyon" tartışmalarına onun penceresinden ışık tutulsun.

05.09.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.