16 Aralık 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Mehmet KAPLAN

Kafasızlık


A+ | A-

Herkesin gözü önünde cereyan etti ve bu güne geldik. Güzel Allah’ım büyük. Çok Yüce (cc)… Şer oldu.

Hayır doğdu!

Amenna ve saddakna…

Ve:

Mızrak çuvala sığmaz (girmez) atalar sözü hakikat oldu.

“Apaçık bilinen gerçeklerin gizli tutulması, örtbas edilerek yokmuş gibi gösterilmesi imkânsızdır” anlamına gelen bu tezahür dünyaca bilindi.

***

Bu yazımızla ilgili olarak bilgisayarın başına geçince…

Atasözleri ve mânâları ile ilgili araştırma yaptığımda;

“minare” kelimesinden evvel büyük tevafuk sonucu:

Önce;

“mızrak” kelimesi geldi ekrana.

O yüzden minareden evvel yukarıdaki girizgâhı yaptık.

“Minareyi çalan kılıfını hazırlar” atalar sözü ise sonra geldi karşımıza!

“Kolay kolay saklanamayacak kadar büyük bir yolsuzluk yapan kimse, sorumluluktan kurtulma yollarını iyiden iyiye düşünür ve ortaya çıkmasını önleyecek tedbirleri önceden alır” mânâsına gelen bir söz…

Şu günlere tamı tamına uyuyor (!)

Şu sıralar çıkış yolu arayanların aynası olmuş gibi bir söz!

***

Mızrak gibi minareler ne çuval ve ne de kılıf bıraktı İsviçre’ye…

İsviçre minareye kılıf uyduramadı.

Şaşkaloz halde kalakaldı.

İsviçre'deki minare yasağı kararı Avrupa`da tartışma konusu oldu ve İslamofobiayı siyaset malzemesi olarak kullanan İsviçre ve de Avrupa sınıfta kaldı.

Hem de ne kalış!..

Bu arada;

İstanbul’daki ve Anadolu’daki kiliselerden yayılan çan seslerinden rahatsız olmayan ancak minarelerden gelen ezan seslerine kulp bulan bizim memleketin tatlı su aydınları da pek bir gudubet duruma düştüler.

***

Yasağın ardından karara tepki yağdı.

Karar;

“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”nin düşünce özgürlüğü, din özgürlüğü ve ayrımcılığın önlenmesi ilkeleriyle ilgili olarak tekrar ele alınmalı diyen Avrupalılar da oldu.

Ancak;

Mızrak çuvala sığmadı!

Minareyi çalan kılıfını hazırlayamadı!

Hatta:

Takke düştü kel göründü.

Kafasızlık parayla mı?

İnanç kıtlığı yaşayanlar ve kaşara kalmış Marksist bozuntuları komik duruma düştüler.

Benim asil milletim ne yaptı?:

Oralı bile olmadı.

Çünkü:

Ateşle oyun olmaz!..

Anladın mı İsviçrecik?..

16.12.2009

E-Posta: mehmetkaplan17@hotmail.com



Süleyman KÖSMENE

İmanı yaşamanın lezzeti


A+ | A-

Atilla Bey: “Îmân ile hayatımız nasıl bütünlük kazanacak? Risâle-i Nûr okuyanın imansız kabre girmeyeceği müjdesini açıklar mısınız? Bu ne demektir?”

Süfyan İbnu Abdullah es-Sakafî (ra) anlatıyor: “Dedim ki: Ey Allah’ın Resûlü, bana İslâm hakkında öyle bir bilgi ver ki, bana yetsin ve sizden başka hiç kimseye İslâm’dan sormaya ihtiyaç bırakmasın”

Resûlullah Efendimiz (asm) şu cevabı verdi:

“Allah’a iman ettim de; ve sonra dosdoğru ol” 1

İşte bütün mesele bu: “‘Allah’a iman ettim’ demek; sonra dosdoğru olmak!”

Dosdoğru olanlar, yapmakla yükümlü oldukları emirleri kavramakta gecikmezler. Doğruluk, bu kimselerin rehberi olur. Kalplerinde önce imanla doğruluk bütünleşmiştir.

İmandan sonra amel-i salihe muvaffak olmak, mü’minin hayatında önemli bir yükümlülüktür. Amel-i sâlihi yaşamak, esasen dosdoğru olmak demektir. Çünkü amel-i sâlih esaslarını belirleyen, imanla bağlandığımız Rabbimizden başkası değildir. Öyleyse içimizdeki doğruluk bizi Allah’ın emirlerine uymaya, yasaklarından kaçınmaya, yani amel-i salihi uygulamaya götürür. Amel-i salihi yaşamak, Cennete girmek kadar lezzetlidir. Çünkü Cennet amelidir.

Peki, amel-i salihe aykırı davranışlarımız olmaz mı? Kendimizi günahsız mı bilmeliyiz? Hayır! Çünkü beşeriz ve insanız. Kendimizi günahsız bilemeyiz. Esasen kendini günahsız bilmek, ciddî bir yanılmadır. Fakat günahlarımız karşısında Allah’ın Gafûr, Gaffâr, Tevvâb, Afüvv, Settâr olduğunu aklımızdan çıkarmamalı; günahlarımızdan muhakkak pişmanlık duymayı ve muhakkak Allah’a sığınmayı ihmal etmemeliyiz.

Bir hadislerinde “Lâ ilâhe illallah diyen Cennete girer” 2 buyuran Peygamber Efendimiz (asm), bir diğer hadislerinde “İmanınızı lâ ilâhe illallah sözüyle tazeleyiniz” 3 buyurmuştur. Demek ömrümüz oldukça imanımızı her an tazelemek ve taze tutmak önemli bir yükümlülük hâlini alıyor. Yaşadığımız sürece îmânı her an tazelemenin ve tâze tutmanın gerekçesini açıklayan Üstad Bedîüzzaman Hazretleri; insanın her âleminin her yeni zaman biriminde değiştiğini, değişen her âlemde îmânını tâze tutmasının vazgeçilmez bir aktivite olduğunu, çünkü insanın her an farklı olaylarla yüz yüze bulunduğunu ve farklı olaylara farklı tepkiler verdiğini ve farklı tecellîlere farklı duygularla yaklaştığını, bu farklı tepkilerin imanı zedelememesi için “her farklı anda” imanın yaşanması gerektiğini, bunun için de sık sık “lâ ilâhe illallah”la imanı tazelemek gerektiğini bildirmiştir. Üstad Saîd Nursî’ye göre, nitekim insan her yıl, hatta her gün, hatta her saat farklı birer fert sayılmaktadır. Yani insanın hem şahsı, hem âlemi her yıl, her gün, her saat değişmekte ve yenilenmektedir. Öyleyse insan her değişen yeni âleminde imanını da yenilemeye muhtaç bulunmaktadır.4

Risâle-i Nûr’u bilerek ve anlayarak okumak Allah’ın izniyle iman-ı tahkikiyi kazandırır. İman-ı tahkiki doğrudan amele yansır, amel-i salih olarak tezahür eder ve insanı takvâ sahibi kılar. Bu da bizim eşsiz Cennet lezzetini dünyada tatmamız demektir. Risâle-i Nur’un cazibesi, okuyucusunu bir mıknatıs gibi çekmesi, hiç usançlık vermemesi ve içimizde doğan, her nefeste Risâle-i Nur’u koklama hazzı ve isteğinin temel sebebi budur. Risâle-i Nur’un bizi Cennet lezzetleriyle buluşturmasıdır.

İman, ömrün sonuna kadar amel-i salih olarak davranışlarımızı disipline eder; amel-i sâlih de imanımızı arttırır ve inkişaf verir. Yani imanla amel-i salih ömrün sonuna kadar birbirini besler ve takviye eder. Bu süreçte iken gelen Azrail (as) ise, insanın ruhunu İnşallah imanla teslim alır.

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri Allah’a iman içerisinde bir an yaşamanın, imansız binler sene yaşamaya bedel olduğunu, bir an Allah’ın rızası dairesinde bulunmanın, hadsiz varlık nurlarını kazandıracağını muhtelif Risâlelerde vurgular.5 Peygamber Efendimizin (asm), “Kim ki son sözü ‘lâ ilâhe illallah’ olursa Cennete girer” hadisinin tefsiri mahiyetinde bir iman müjdesidir bu. Yani esas olan Allah’a imanın farkında olmak, şuurunda bulunmak, Allah korkusunu dem ve damarlarımıza kadar yaşamaktır. Esas olan ömrümüz kaldıkça bu imanda sadık kalmak ve son nefesimizi Allah’a iman içerinde teslim etmektir.

Dipnotlar:

1- Müslim, İman 62, (38).

2- Riyâzu’s-Sâlihîn, 416.

3- et-Terhib ve’t-Terğib, 2/415.

4- Mektûbât, s. 319.

5- Mektûbât, s. 280; Lem’alar, s. 256.

16.12.2009

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



Mehmet C. GÖKÇE

Aile mutluluğunda bazı temel prensipler


A+ | A-

Mutlu bir ortamda yaşamak her insanın temel arzusudur. İnsanın en çok huzur bulması gereken mekânların başında da hiç şüphesiz küçük bir cenneti sayılabilecek aile yuvası gelir. Bu mutluluğu yakalayabilmek için bazı temel prensiplerden şöylece bahsedilebilir:

1- Mutluluğun ilk adımı sevgidir: Hiç şüphesiz sevgiden yoksun ve güvenden mahrum bir aile ortamında mutluluktan söz etmek neredeyse imkânsızdır. Sevgisiz işlerde despotluk ve isteksizlik kokusu geldiği gibi; güvensiz ortamlara da şüpheciliğin hâkim olduğu bilinen bir gerçektir. Sevgi ve güvenin fethetmeyeceği hiçbir kalp yoktur. Gönülde taht kurmanın temel esası sevgidir.

2- İlgi ve destek: Kadın ya da erkek; her başarılı ferdin arkasında genellikle karşı cinsten bir aktörün olduğu rahatlıkla söylenebilir. Aile ortamındaki ilgi ve destek, hanımefendi ile beyefendinin karşılıklı olarak esirgememeleri gereken unsurların başında gelir. İlgi ve destek gören her ferde cesaret ve güven gelir. Kendisine güvenen ve ölçülü cesarete sahip olan erkek ya da kadın başarıya önemli bir adım atmış demektir.

3- Sağlam iletişim: Sağlamdan kastımız; direkt, açık ve net bir şekilde kurulan iletişimdir. Soru işaretlerinden arındırılmış olarak gerçekleşen aracısız iletişim samimiyetin, dürüstlüğün ve netliğin göstergesi ve mutluluğun teminatıdır.

4- Ferdî hürriyet: Ölçülü ve makul çerçevede gerçekleşen ve meydana gelen farklılıklar, kişinin doğuştan gelen haklarından sayılmalıdır. Aile ferdlerinin, birbirleri için tanıdıkları “makul” serbestiyet hakkı kişiyi mutlu kılar. Kendi düşünce ve yaklaşımlarına saygı gösterilip değer verildiğini gören insaflı fert, aynı güzelliği ortağı için de hak olarak görür.

5- Nezaket: Mutluluğu temin eden önemli faktörlerden bir tanesi de karşılıklı nezaketin sergilenmesi gerçeğidir. Nezaket gören, nezaket gösterir. İçten sergilenen kibar bir davranış muhatabı teslim alır ve tarifi imkânsız bir mutluluk bahşeder.

6- Pozitif yaklaşım: Pozitifliğin sınırlarını geniş tutmak mümkündür. Olayları güzel yönleriyle tahlil etmek ve güzel düşünmek aileye mutluluk katan önemli bir unsurdur. Aile içerisinde meydana gelebilen tartışmaları yönetmek bile bu kategoride değerlendirilebilir. Kişilikli, rencide etmeden ve yapıcı bir üslûpla yapılan tartışmalar gerçeği ortaya koymaya yarayan fikir alış verişi şeklinde cereyan eder. Aile fertlerinin birbirlerine sevecen davranmaları dahi pozitif yaklaşımın ürünüdür. Nebevî tebessümün farklı bir versiyonu olan sevecenlik, gönülleri fethetmenin önemli bir yoludur. Şüphesiz bütün bu yaklaşımlarda mutluluğun izlerini yakalamak mümkündür.

7- Her yaşanan günü “son” günmüş gibi değerlendirmek: Hayatlarını müşterek sürdüren aile ferdlerinin birbirlerine kıymet vermeleri ve her günlerini sanki beraber yaşayacakları son gün olarak algılamaları onları birbirine bağladığı gibi mutluluklarını da arttırır.

8- Sabır: Her insanın bazen bilerek veya bilmeyerek işlediği bir takım eksik ya da yanlışlıklar olabileceği gibi; bu yanlışı işleyenler, ailenin temel direkleri de olabilir. Böyle bir durumla karşılaşıldığında hemen tehevvüre kapılmaya gerek yoktur. Pek çok problemin üstesinden gelebilen sabır, burada da etkili olabilir. Sabır, mutluluğu sağlayan önemli bir unsurdur.

Aile yuvamızda mutlu olabilmek dileğiyle…

16.12.2009

E-Posta: gulistan_yeniasya@yahoo.com.tr



M. Latif SALİHOĞLU

Yeni bir iftira furyası (2)


A+ | A-

Said Nursî'nin "Şeyh Said kıyamı"na katılmadığından dolayı "pişman olduğu"nu ve hatta bu maksatla bir "özür mektubu" gönderdiğini iddia edenlere biz de soruyoruz:

1) İddia ispat ister. Sizin ispatınız var mı? Deliliniz nedir?

2) Said Nursî'nin 6000 sayfayı aşan Nur Külliyatının Osmanlıca veyahut Latince nüshalarında, bu iddiayı ispat edecek bir tek delil, bir tek ifade var mıdır?

3) Üstad Bediüzzaman'ın kendisi, ya da talebelerinden herhangi biri, hiç maddî müdafaada bulunmuş mudur? Kendileri her türlü ezâya, cefâya mâruz kaldıkları halde, bir tek askerin, bir tek polisin, bir tek memurun canını incitmişler midir? Kimsenin burnunu kanatmışlar mıdır?

4) Şayet "kıyama katılmama pişmanlığı" söz konusu olsaydı, 1925'ten sonraki 35 yıllık ömründe, bu pişmanlığı telâfi edecek bir tek eserin, bir tek hareketin vukuu gerekmez miydi?

5) 1925 Şubat'ında başlayıp kısa sürede biten kıyama katılmadığı için, Said Nursî kimden özür dilemiş? Yakalanıp hemen idam edilen Şeyh Said'den mi? Neredeymiş bu özür mektubu?

6) Bu türden delilsiz iddiaların karşılığı nedir? Din kardeşi hakkında yalan yere haber üretmek, hâzâ iftira iddialarda bulunmak, acaba sahibine neler kaybettirir? Bunun hesabı yapılıyor mu?

Aklı başında cevaplar

istenmiyor mu yoksa?

Medyada kendine bir yer edinmeye çalışan "Haber Türk", Said Nursî'ye en çok konu edinen tv'lerin başında geliyor.

Özellikle Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı, programlarına kimi çıkarırlarsa çıkarsınlar, ne yapıp edip bir şekilde Said Nursî ile bağlantılı konuları tartışma gündemine taşımaya çalışırlar.

Olabilir. Bu tutumu yadırgamıyoruz. Her programcı, ilgi uyandıran şahıslardan veya fikirlerden söz edebilir, bunlar hakkında programa katılanların değerlendirmesini alabilir, sorabilirler.

Dikkat çeken ve seyircilerin tepkisine sebep olan husus şudur: Bu programcılar, özellikle Said Nursî ile ilgili konularda "uzman görüşü" almazlar, bilirkişileri arayıp bulma zahmetine katlanmazlar. Hep ilgisiz adamları, hep bilgisiz kişileri seçip konuşturmayı tercih ederler.

Haliyle, bu da konu hakkında "aklı başında cevaplar" aramadıkları ve böyle birşeye ihtiyaç duymadıkları fikrini hatıra getiriyor.

Okuyucularımız da haklı olarak soruyorlar: Siz niçin devreye girmiyor ve onlara yardımcı olmaya çalışmıyorsunuz?

Bu meyanda muhatap olduğumuz sayısız soruya cevap mahiyetinde şunu hemen ifade edelim ki: Biz, şimdiye kadar elimizden gelen her türlü çabayı gösterdik. Onlara bu konuda her zaman yardımcı olabileceğimizi defalarca ilettik. E–mail adreslerine açık adresli–imzalı mesajlar gönderdik. Ancak, hiç oralı olmadılar, hiç cevap vermediler.

Her ihtimale karşı, bu hususu buradan da açıkça ifade etmiş olalım: Kendilerine Said Nursî ve Nur Risâleleri hakkında—üstelik hiçbir karşılık beklemeden—her türlü yardıma hazırız.

Daha başka ne yapabiliriz ki? Ortaya atılan iddialarla ilgili olarak, gazete sütunlarında cevap vermek, izahlarda bulunmaktan başka...

Anzak nere, Kastamonu nere...

Yukarıda adı geçen televizyon programında geçen gün konuşturulan bir muhterem hocaya, bermutad yine Said Nursî ile ilgili bir soru soruldu. Güyâ, Said Nursî, Kastamonu Lâhikası isimli eserinin bir yerinde Gelibolu (Çanakkale) Anzak Koyunda çıkarma harekâtı yapan ve topraklarımızı işgal ederek askerlerimizi öldüren düşmanlara duâ etmiş, onlara şehit demiş, falan...

Bediüzzaman'ın eserlerini pek okumadığını, dolayısıyla yazdıklarını anlamadığını söyleyen hocaefendi, yine de kendince bir cevap vererek "Said Nursî, zamanında kendine göre birşeyler yazmış işte..." deyip, konuyu geçiştirmeye çalıştı.

Burada "Minareyi doğrultma" kabilinden şunları ifade edelim ki:

1) 1940'larda Kastamonu'da ikamet etmekte olan Said Nursî'nin Kastamonu Lâhikasındaki sözleri, tamamiyle Avrupa'da cereyan eden İkinci Dünya Harbiyle ilgilidir. Dolayısıyla, o sözlerin Türkiye ile, Türkler, yahut Müslümanlarla doğrudan bir bağlantısı bulunmamaktadır.

2) Çanakkale'de ve Anzak'ta (Gelibolu) muharebelerin yaşandığı tarih, Birinci Dünya Savaşının ortaları olan 1915–16 yıllarını kapsıyor. Said Nursî, o tarihlerde Gönüllü Alay Kumandanı olarak Kafkas Cephesinde Rus ve Ermeni birlikleriyle harp halindedir. Kendisi, 1916 yılı Mart'ında yaralı halde Ruslar'a esir düşerken, yeğeni Ubeyd'in de aralarında bulunduğu 80'den fazla talebesi, o harpte şehit oldu.

Hakikat–i hal böyle iken, kim hangi insafla, hangi vicdanla ortaya çıkıp da Said Nursî'nin vatanımıza saldıran, milletimizi katleden düşmanlara rahmet okuduğu, yahut onlara şehit dediğini iddia edebilir?

Şayet, Bediüzzaman Hazretlerinin vatan ve millet aleyhinde bir tek sözü, en ufak bir hareketi bulunmuş olsaydı, 35 sene müddetle (1925–60) onu diyâr diyâr sürgüne gönderenler, ona zindanda yer hazırlayanlar, onun idamına çalışanlar, şüphesiz, bunu kuvvetli bir vesile ittihaz edecek ve mahkemelerde suçunu ispat edemedikleri bu zâtın itibarını—hiç olmazsa—halkın nazarında çürütmeye çalışacaklardı.

Ama yok; hayatta iken, ona kimsenin yapamadığı haksızlığı, kimsenin isnat edemediği iftirayı, şimdi yeni yeni yapanlar, üretenler çıktı piyasaya...

Bir halt edemezler. Kendi ürettikleri yalanlarla, isnatlarla, iftiralarla başbaşa kalırlar. Zira:

Takdir–i Hudâ kuvve–i bâzu ile dönmez;

Bir şem'a ki Mevlâ yaka üflemekle sönmez.

Tarihin yorumu 16 Aralık 1727

Vankulî Lûgatı

Osmanlı hükümeti döneminde kurulan ilk matbaa, İstanbul'da faaliyete geçti.

İbrahim Müteferrika yönetiminde kurulan bu matbaada ilk basılan eser ise, Osmanlıca–Arapça ansiklopedik sözlük mahiyetinde hazırlanan Vankulî Lûgatı oldu.

Matbaanın faaliyete geçmesiyle birlikte, geçimini elyazması eserlerden ve özellikle hat san'atını icra etmekten sağlayan kimselerin tepkisi de ortaya çıktı.

Tepkinin şiddeti, matbaayı zaman zaman durdurma noktasına kadar yükseldi.

Matbaanın gelişi, Lale Devrinin hususiyetlerinden biri olarak kabul ediliyor.

16.12.2009

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr



Ali FERŞADOĞLU

İmân, Müslümana nasıl bir kişilik kazandırır?


A+ | A-

Ahlâk; tarih boyunca; peygamberlik müessesesi ve felsefenin temel uğraşı olagelmiştir. Tecrübeyle sabit: Ahlâkı güzelleştirmenin iksiri dindir, imandır. Çünkü, yüksek ahlâkın imtizâcından yüksek haller çıkar.1 Yüce seciye ve hasletlerin kaynağı Kur’ân ve imân; 2 ahlâkı bozan aşırılıkları “vasat”a çeker, “denge”ler.

Müslümanın kişilik, karakter, huy, mizâç ve ahlâkını Kur’ân şekillendirir. Müslümanın anlamı; emin olunan, güvenilen kişi demektir. Güzel ahlâkın bütün unsurlarının kişilik, huy ve mizâcını oluşturduğu Kur’ân’ın hâlis talebesinin temel karakteri şöyle tezahür eder:

Kulluk şuuruna varan mü’min, en büyük yaratılmışa da ibâdete tenezzül etmez. Cenneti bile ibâdetine gaye kabul etmeyen azîz bir kuldur. Mütevâzi, selîm, halîmdir, fakat Yaratanından başkasına, O'nun izni haricinde, kendi isteğiyle tezellüle tenezzül etmez. Aciz ve fakirdir. Fakr ve zaafını bilir. Fakat, Mâlik-i Kerîmi ve Seyyidinin nihayetsiz kudretine dayandığı için, gayet güçlüdür. Yalnız Allah rızası ve fazîlet için çalışır.3 İffet, hayâ ve izzet sahibi olan Müslüman, başkalarına avuç açmayı şânına yakıştırmaz. Esbabperest, yani sebeplere tapan değildir. Ama, sebeplerin, Allah’ın tabiata koyduğu tekvinî kanunlar, fıtrî şeriat olduğunu bilir, onlara riâyet eder. Çalışmasını yaptıktan sonra tevekkül eder, kısmetine razı olup kanaat eder.

İmânın özelliği olduğundan; doğru, dosdoğru, dürüst ve samimîdir. İslâmiyete bağlı olduğu nisbette gururdan uzaktır.4 Yalanın; küfrün esası, nifakın alâmeti olduğunu bilir; bu tür şeylere asla tenezzül etmez.

Daima teşekkür eden; nimeti hafife almak mânâsındaki israftan kaçınan bir muktesittir. Cömert, iyiliksever, diğergamdır ve paylaşmaktan zevk alır. İyilikleri başa kakmaz. Helâl-haramı bilir, gayrın malına göz dikmez. Dünya ve mal sevgisine kalbinde yer vermez. Fakat, meşrû hukuku için hayatını bile fedâ etmekten çekinmeyen cesâret âbidesidir.

Suçlar aleniyete dökülmedikçe daima hüsn-ü zan ile iyi düşünceler besler. Affedici, hoşgörülüdür. Küçük, yaşlı, nazik ve nazenin mahlûklara şefkat; büyüklerine hürmet eden; kibirden uzak tevâzu timsâlidir. Her fenâ haslet gibi, riyakârlıktan da nefret eder.

Rûhunda kin ve düşmanlık yoktur; hiçbir zaman anarşist/terörist olamaz.5 Gıybeti, “âciz ve korkak insanların kullandıkları alçak bir silâh” görür. Sözlü şiddet olan dedikodu bile yapmaz. Aldanır, fakat aldatmaz. Hileye tenezzül etmez. Alçakgönüllü, mûnis bir dosttur.

Kur’ân ve Sünnet; bir kısmını sıralamaya çalıştığımız bu güzel hasletlerin menfîlerinden ise uzaklaştırır. Nazariye/teori seviyesindeki bu bilgi ve hasletler; imânla kafa, gönül, akıl, kalb ve vicdanlarda tesbit edilir; ibâdetlerle pratiğe dökülür. Sevap-günah, emir ve yasak, helâl ve haramlarla teşvik, takviye edilir, pekiştirilirler. Ve mü’minin kişilik, huy, karakter ve mizacını yüksek seviyede oluştururlar.

Mü’minin kişilik yapısının özeti; düşünen, mütefekkir, müdakkik, gözlemci, akıl ve zekâ melekelerini geliştiren; Allah ve kul/insan haklarına saygı gösteren hürriyetçi; âdil, hakperesttir. Dünyayı zikirhâne, kâinatı kitap görür.

Dipnotlar:

1- İşaratü’l-İ’câz, s. 162; 2- Tarihçe-i Hayat, s. 198; 3-Sözler, s. 122; 4- Sünûhat, s. 37; 5- Mesnevi-î Nûriye, s. 6.

16.12.2009

E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr



Sami CEBECİ

Serhat şehri kahramanları


A+ | A-

Hayatımda ilk defa Kars vilâyetine gidiyordum. Görmediğim dört beş vilâyetten birisi de Kars idi. Heyecanlı bir duygu içindeydim. Beş ay evvel yeni bir dershane açılmıştı. İki tarafımdaki yol arkadaşlarımla sohbet edip kitap hediye ederek vakti değerlendirdik. Kars hava alanında değerli dostum Harun karşıladı. Doğrudan dershaneye gidip sür'atle akşam namazını kıldık. Geniş dershanede yedi üniversiteli genç kalıyordu. Her birisi fedâkâr ve sadık dâvâ adamları. İbrahim Menek, Cebbar, İlhan, Hüseyin, Ercan, Fırat ve Murat gibi diğer gençlerle birlikte Kars gençlik hizmetleri istikbâl vaâd ediyor.

Cuma akşamıydı. Her hâlde on on beş kişiyle ders yaparız diye düşünüyordum. Çünkü, hizmetlerin mâzisi çok yeniydi. Geniş salon otuz kişi ile şenlenince daha bir neşelenmiştim. Yeni arkadaşlar da katılmıştı. Soru cevap faslıyla dört buçuk saati bulan ders ve sohbet esnasında, gözünü kırpmadan dinleyen bu serhat şehri kahramanlarının ilgisi dikkatimi çekti. Bir kaç hamiyetli arkadaşımızın tam ihlâs ve uhuvvet düsturlarını yaşayarak gerçekleştirdikleri beş altı aylık hizmet temposu, Kars ilindeki hizmetlerin kısa zamanda katlanarak büyüyeceğini gösteriyordu.

Cumartesi sabahtan öğleye kadar Kars ilini dolaştık. Mazeretinden dolayı derse katılamayan Himmet Ağabey de bize katıldı. Nurları ve cemaati, uzun yıllar kaldığı Fransa’da tanıyan Himmet Biricik Ağabey, Bediüzzaman’sız bir Nurculuğa gönlü razı olmuyor ve Nur Mesleğinin orijinal kimliğini koruyarak gelecek nesillere devretmeyi kendine bir misyon kabul eden Yeni Asya Ekolü’nün halisâne hizmetlerine, maddî ve manevî himmetiyle kol kanat geriyordu. İlerlemiş yaşına rağmen Nur Hizmeti için şevk ve himmet doluydu. Harun, Recep ve Rasim kardeşlerle birlikte önce Adnan Menderes’in yaptırdığı Merkez Camii’ne gittik. Muhteşem bir camiydi. Sonra, kiliseden çevrilmiş Fethiye Camii’ne gittik. Ortodoks Ermenilere ait bir kilise olarak yapılan bu cami de çok güzeldi. Oradan, Kars’ın manevî istinatgâhlarından birisi olan Hasan Harakani Hazretleri’nin Türbesinin bulunduğu yere gittik. Horasan’dan gelen ilk alperenlerdendi. Hem türbe, hem de cami Hacerü’l-Esved kokusu misâli mis gibi kokuyordu. Manevî ve uhrevî bir hâl namazda da hissediliyordu. Namaz sonrasında Erzurum’dan derse gelen gençlerle birlikte Erzurum’a geçtik. Serhat şehri olan Kars vilayetindeki iman fedailerine ve Nur kahramanlarına Cenâb-ı Hakk’ın hususi yardımını ihsan etmesini niyaz ediyorum.

Çok uzun yıllar sonra tekrar Erzurum’a gelmiştim. O da bir serhat şehriydi. Erzurumlu kardeşleri nasıl bulacağımı merak ediyordum. Benim tahminlerimin üzerinde bir netice ile karşılaşmak beni ziyadesiyle memnun etti. Hizmet merkezlerinden üç tanesinin mülkiyetini satın almışlardı. Cumartesi akşamı umumî dersleri vardı. Salon doluydu. Yılların birikimini telâfi edercesine üç buçuk saat boyunca süren ders ve sohbet hepimize feyiz kaynağı oldu. Dersi müteâkip sorulan sorular da seviyeli idi. Hem cemaatin, hem de üniversiteli öğrencilerin keyfiyet ve kalitesi fark ediliyordu. Böyle ziyaretler de ciddî anlamda şevk alış verişine vesile oluyordu.

Pazar sabahı, Sahabe-i Kiram’dan Abdurrahman Gazi Türbesi’ni ziyaret ettik. Lâhûti bir hava hâkimdi. Selçuklulardan kalan Çifte Minareli Medrese ve yanındaki İlhanlı Devleti’nden kalan Ulu Cami görülmeye değer mekânlardı. Öğle namazından sonra cemaat adına bizi uğurlayan Mesut ve Aydın kardeşlere buradan şükranlarımı sunuyorum. Dönüş yolunda tanıştığımız ve sohbet ederek geldiğimiz Cihat Bey’e arkadaşların telefon numaralarını verdim. Erzurum’a döndüğünde arayıp sohbetlere katılacağını söyledi. Zaten yabancısı değildi. Esenboğa Havaalanında vedalaştık. Saat on yedide ise İstanbul yolundaydık. Çünkü, iki günlük plânlanmış ders programımız vardı.

16.12.2009

E-Posta: sami-cebeci@hotmail.com



Faruk ÇAKIR

Öldürücü tehlike


A+ | A-

Geçen günlerde gazete ve televizyonlarda yer alan bir haber, ‘Tehlikenin farkında olmak lâzım’ dedirten cinstendi. Hatırlatmak istediğimiz haber şöyleydi: “23 yaşındaki üniversite öğrencisi Begüm Veral, gece vakti gittiği arkadaşlarının evinde kendisine enjekte ettiği aşırı dozda uyuşturucu sebebiyle öldü...”

Böyle üzücü hadiselerden sonra kamuoyu bir anlık uyandıktan sonra yine ‘hiçbir şey olmamış gibi’ davranmaya başlıyor. Oysa ‘uyuşturucu’ denilen ama gerçekte ‘öldürücü’ denilmesi gereken çok ciddî bir tehdit ve tehlike ile karşı karşıyayız. Bu o kadar tehlikeli bir tuzak ki, bu tuzağa düşen çocuklarımızın kurtulma ihtimali imkânsız hale geliyor.

“Ölüm vuruşu” sonrası ölen 23 yaşındaki kızın annesi, olayın gazete ve televizyonlar tarafından sadece rating ve tiraj malzemesi olarak ele alınmasından ve “korkunç uyuşturucu tezgâhına” hiç değinilmemesinden dolayı şikâyetçi olmuş.

23 yaşındaki Begüm’ün annesi, Vatan yazarı Reha Muhtar’a derdini anlatan çarpıcı bir mektup yazmış ve bütün anne-babaları ‘ciddî olarak’ ikaz etmiş. Acılı anne mektubunda özetle şöyle demiş: “Kızım Begüm Veral’ı 01.09.2009 günü kaybettim. 22 gündür çevremde olup bitenler, yazılanlar, söylenenler içinde kulağımın duyduğu ve acıma daha çok acı katan şeyler... Şimdi ben bu konuyla ilgili merakı olan aklı selim ve sağduyulu olan ailelere seslenmek istiyorum...

“Her dakika herkesten duyduğunuz ‘Çocuğunun peşini bırakma, arkadaşlarını iyi tanı, çocuğuna sahip çık’ gibi boş ve gereksiz uyarılara fazla kulak asmayıp, kendinizce bir araştırma yolu bulun... Öncelikle uyuşturucu kullanan birini nereden ve nasıl anlayabileceğinizi sorun öğrenin... (Çocuğunuz) ‘Sinirlerim bozuk’ diye odasına kapandığında, ‘Yalnız bırakalım uyusun, düzelir sabaha’ demeyin... Gözleri kırmızı ve şiş geldiğinde doğal olarak bir şeye morali bozuk olduğu için ağladığını söyleyecektir... Bu gözlerde gerçekten yaş olup olmadığı konusunda hep şüpheci olun... Her zaman çantasını, ceplerini, telefonunu, bilgisayarını kontrol edin... Bu etik bir davranış değildir diyenlere asla itibar etmeyin... Bu eşiniz bile olsa... Bence çağımızın gençlerini bu en büyük tehlikeden korumak için gerçek anlamda bilinçlendirsinler. Okullarda maddenin verdiği zararlara karşı bir ders koyulsun... Televizyonlarda madde alışkanlığı hakkında bilinçlendirme programları yapılsın... Neden yapılmıyor? Çocuğumuzun madde kullandığını neresine bakıp anlayacağımızı anlatsınlar...” (Vatan, 29 Eylül 2009)

Hangi anne-baba Begüm’ün annesi Yeşim Argun’un feryadına kulak vermeden durabilir?

Bu mektupta en çok dikkat çeken nokta şu ikâzlar olmalı: “Kendinizce bir araştırma yolu bulun... Her zaman çantasını, ceplerini, telefonunu, bilgisayarını kontrol edin... Bu etik bir davranış değildir diyenlere asla itibar etmeyin... Bu(nu söyleyen) eşiniz bile olsa...”

Tabiî ki bu büyük tehlikeyi bir iki tedbir ile önlemek mümkün olmaz. Tehlike büyük olduğu için, tedbirin çapı da büyük olmalı. En önemlisi de karşı karşıya bulunduğumuz tehlikenin büyüklüğünün farkına varmalıyız. “Bize bir şey olmaz” demek en büyük hatadır, Allah (cc) bu hataya düşmekten hepimizi muhafaza etsin.

El birliği yaparak çocuklarımızı ve gençlerimizi ‘öldürücü alışkanlık’ tuzağına düşmekten koruyalım.

16.12.2009

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr



Cevher İLHAN

DTP’nin kapatılması ve “unsura mahsus siyasî kulüpler” (2)


A+ | A-

DTP, darbe ve ara dönemlerde tepeden inme dayatmalarla kapatılan siyasî partilerin yanı sıra, Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı son parti oldu.

Kaderin şu cilvesine bakınız ki DTP’lilerin en evvel DTP’nin desteğinde “açılım”ı başlatmayı düşünen iktidar partisi AKP’yi hedef alması, “gayr-ı meşru muhabbetin neticesi”ni tezâhür ettiriyor.

Ama en vahimi, sokakları ateşe veren, halkın tansiyonunu yükselten şiddet eylemlerinin hükûmete, devlete yönelik olmakla kalmaması; plânlı bir biçimde milleti ayrıştıran, ırkî tefrikaya atan, birbirine “düşman” eden ve düşüren tehlikeli vartaya varması.

Provokasyonların, toplumda infial meydana getirtmekle etnik ayrışmaya âlet edilmesi.

30 yıldır devam eden ve 40 bin insanın katline sebep olan terörün günde 20- 30 can aldığı, çatışmanın en şiddetli olduğu dönemlerde bile akla gelmeyen kavmiyetçi kıvılcımların etrafa saçılması. Akl-ı selimin bir tarafa bırakılarak kışkırtma, kamplaşma ve kutuplaşma hiçbir devirle kıyaslanmayacak kadar ilerlemesi…

Terörün âdeta dağlardan sokaklara, mahallelere inmesi. Farklı ırkların “milliyetçilik” damarlarını tahrikle “kavmiyetçiliği” körüklenmesi. Doğu’dan, Batı’dan “tefrika” terânelerinin ilk kez bu denli dile getirilmesi…

“DEMOKRATİK SİYASET”LE

“TERÖRE DESTEK” ÇELİŞKİSİ…

Bu süreçte terörün devam edip 26 şehid verilmesi, bunda en baş etken. Dağdakilerin silâh bırakması terör örgütünün işine gelmiyor. Çeyrek asrı aşkındır öldürmeye odaklanıp robotlaşan teröristler ve terörden beslenen lüks ve şatafat içindeki terörist elebaşıları, “meslekleri”nin ellerinden gitmesine, nemâlandıkları borularının kesilmesine asla yanaşmıyorlar… Ve ne yazık ki terör örgütünün güdümünde “siyaset” yapan etnik siyaset, bu cenderenin içinden çıkamadı, çıkamıyor. Terör örgütünden bağımsız şiddetsiz siyaseti geliştirmedi, geliştiremiyor.

DTP’lilerin baştan beri İmralı ve Kandil’den gelen tehditleri seslendirmeleri, “Kan akmaya devam eder; 80’lerden, 90’lardan daha beter olur” şantajında bulunmaları, mahkeme sürecinde devam etmesi, bunun en bâriz belgesi.

Öcalan’dan sonra terör örgütünün Kandil’deki lideri Karayılan’ın örgütün ajansına verdiği demeçte, “Tokat-Reşadiye’de 7 askerin katledilmesinin Dersim bölgesindeki Karadeniz eyâleti güçlerinin inisiyatifleriyle yapıldığı”nı ve “onayladıkları”nı belirtmesi ve gençleri kitlesel olarak dağlara çağırması, “etnik siyaseti” kontrol eden şebekelerin ve arkasındaki ifsad odaklarının amacını ortaya koymakta.

Bu sâikledir ki bir eski DEP’li, “Toplumsal çatışma olabilir” demekte; “açılım” için “Öcalan’ın tahliyesini ve siyasî sürece katılmasını” şart koşmakta. Aksi halde “kontrol edilemeyen kitlesel eylemlerle kargaşa ve kaosun daha da derinleşeceği” şantajını savurmakta.

Partinin eşbaşkanlarından biri, sevinç içinde kahkaha atarak “Açılım bitti!” demekte; “Tabanımız ‘Dağa çıkın’ diyor; DTP kapatılırsa PKK’ya silâhı bırakın demesinler” diye partisinin “politik misyonu”nu teröre endekslemekte.

Diğer eşbaşkan, “Bir arkadaşımıza dokunulsa Parlamento’da görev yapmayacağız” restini çekmekte; “Kan kanla, şiddet şiddetle temizlenemez” diye konuşmakta; açık açık kanın ve şiddetin süreceğini, terörün süreceğini söylemekte. Ardından Diyarbakır’da toplanan milletvekilleri, toptan “istifa” kararı alıp Meclis çalışmalarından çekilmekte.

Bir yandan her zaman demokratik siyasete inandıklarını ve sorunların çözümünün demokrasi içinde Parlamento zemini olduğu belirtirken, diğer yandan “Bu Parlamento mücadelemizi anlamadı; ‘mücadele’ye Meclis dışında devam edeceğiz!” çelişkisine düşülmekte. 21 Mart Nevruz Bayramı”na kadar süre verilmekte…

Sokak eylemleriyle, terörün tetiklenmesiyle panik havası meydana getirilerek topyekûn toplumu ajite edip barışı bombalarken, hükûmetin demokratikleşme ve özgürlükler çerçevesinde ortaya belirli bir “açılım önerisi” koyamaması, süreci nereye varacağı belli olmayan belirsizliklere sürüklemekte.

Türkiye’de demokrasiyi, hak ve özgürlükleri, yargı bağımsızlığını, yapısal reformları, üniversite özerkliğini esas alan açılımları; yapısal düzenlemeleri, kamu yönetimi ile eğitim, sağlık, ekonomi, sosyal adalet alanındaki reformları âcilen yapması gerekiyor.

Aksi halde demokratik irâde zafiyetiyle sabotajlara karşı askıya alınan “açılım”ın esâmesi kalmaz…

16.12.2009

E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr



Kazım GÜLEÇYÜZ

Yargıyı kim yıpratıyor?


A+ | A-

27 Mayıs’ın ve Yassıada idamlarının toplumda büyük coşkuyla karşılandığını iddia edecek kadar şirazeden çıkmış bir zihniyetin sözcülüğünü yapan Danıştay eski Başsavcısı, müteakip günlerdeki bir beyanında “Cumhuriyet tarihinde ilk kez yargı kendisini savunma pozisyonunda hissediyor” gibi bir lâf etmişti.

Benzer bir yorum, geçtiğimiz günlerde Yargıtay Başkanından geldi. “Yargıya sistematik saldırı, hücum ve yıpratma kampanyası var” diyen Başkan, bunun yargıya zarar verdiğini söyledi.

(Genelkurmay’ın da eşzamanlı olarak, kendisini hedef alan bir “asimetrik psikolojik harekât”tan şikâyet etmesi her halde tesadüf olamaz.)

Peki, yargının şikâyet gerekçesi ne olabilir?

Ergenekon bağlamında bazı yargı mensuplarının takibe alınıp telefonlarının dinlenmesi, Adalet Bakanlığının Sincan hakimiyle eski YARSAV Başkanını HSYK’ya şikâyet etmesi, Danıştay’ın katsayı kararına yönelik eleştiriler ve son olarak DTP hakkında açıkladığı kapatma kararı sebebiyle Anayasa Mahkemesinin bir kez daha eleştiri odağı haline gelmesi, ilk akla gelen sebepler.

Yargı adına verilen mesajlarda siyasî iktidarın yargıya müdahale ederek, bir ‘yandaş yargı’ oluşturmaya çalıştığı iddia ediliyor. İktidarın böyle bir niyeti var mı, bilmiyoruz; ama varsa bile bunu gerçekleştirmenin temel şartı olan anayasa ve yasa değişiklikleri için hiçbir şey yapmış değil.

Yani, koparılan yaygaranın bir dayanağı yok.

Buna karşılık, yargı, ihtilâl anayasalarının verdiği ve yarım asırdır dokunulamamış olan yetkilerine dayanarak ve millete sorma ihtiyacı duymadan “Türk milleti adına” verdiği kararlarla, demokratik işleyişe müdahalelerini sürdürüyor.

Seçimle gelen insanların kurduğu partileri kapatıyor veya başka şekilde cezalandırıyor; vekilliklerini düşürüp seçilme haklarını askıya alıyor.

Başörtüsü ve katsayı örneklerinde olduğu gibi, mağduriyetlerin giderilmesi amacıyla yetkili organlar tarafından verilen kararları durduruyor.

Daha ötesinde, alkollü içki reklâmlarının hâmîliğine soyunuyor. Reklâmlara getirilen son derece yetersiz kısıtlamalara dahi “hayır” diyor.

Tazminat dâvâlarında verilen kararlar, dâvâcı ve dâvâlı tarafların kimliğine, konumuna, dünya görüşüne göre yüzde yüz farklılık arz edebiliyor.

Ve çifte standart eleştirileri kaçınılmaz oluyor.

(Doğu Aktulga için yazdığımız yazıdan dolayı bizi tazminata mahkûm eden mahkemenin, AİHM’de görüşülmeyi bekleyen kararında, 10. Yıl Marşı söylenirken gözyaşı dökmeyi her Türk vatandaşından beklenmesi gereken bir davranış olarak nitelemesi, ideolojik yargı kararlarının bizzat muhatap olduğumuz çok tipik bir örneği.)

Böylece, “savunma pozisyonu”nu aşan bir tavır sergilenerek, adeta “En iyi müdafaa taarruzdur” prensibi aktif bir şekilde uygulanıyor; ama bu yapılırken hukuk ve adalet kavramlarının da büyük zarar görmesi kesinlikle kaale alınmıyor.

Eleştirilince de “Sistematik yıpratma kampanyasının hedefi yapılıyoruz” diye şikâyet ediliyor.

Halbuki bir yıpranma varsa sebebinin eleştirilerde değil, onlara yol açıp zemin hazırlayan karar, tavır ve uygulamalarda aranması gerekiyor.

“Hakimler görevlerini yaparken sadece ve sadece adaleti tecellî ettirmeye odaklanmalı; verecekleri kararlara şahsî görüş, düşünce, ideoloji ve duygularını asla karıştırmamalıdırlar” ilkesi söylem düzeyinde her vesileyle tekrarlanıyor, ama eylem ve icraat söz konusu olunca maalesef gereğine uygun davranılmıyor ve bazı örneklerini verdiğimiz tartışmalı kararlar ortaya çıkıyor.

Dolayısıyla, yargıyı—ve benzer pozisyondaki diğer kurumları—yıpratan sebep bu tartışma ve eleştiriler değil, bizzat kendi yaptıkları yanlışlar.

Tartışma ve eleştiriler ise, usûlünce ve seviyeli bir şekilde yapılmaları kaydıyla, o yanlışların düzeltilmesine katkı sağlamaları cihetiyle, tam tersine yıpranmayı önleyecek bir işlev görüyorlar.

Yeter ki, alınganlık ve saptırmalarla iş başka yerlere çekilmeyip, gereğine göre hareket edilsin.

16.12.2009

E-Posta: irtibat@yeniasya.com.tr



H. İbrahim CAN

Mübarek’in ziyareti


A+ | A-

Hüsnü Mübarek’in üç günlük çalışma ziyareti, iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden gündeme gelmesini sağladı. Bu ziyaret aslında Eylül ayında Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun yaptığı Mısır ziyaretiyle hazırlığı yapılan önemli bir ziyaret. Türkiye, serbest ticaret anlaşmasına rağmen istenilen ölçüde arttıramadığı ticaret hacmini arttırmanın yolunu ararken, Mısır da Türkiye’nin son zamanlarda bölgede güçlenen rolünden yararlanmaya çalışacak.

Son yıllarda özellikle Türk firmalarının Mısır’daki yatırımları ve aldıkları ihaleler, bu ülkeyi önemli bir gelir kapısı haline getirdi. Boru hattı, demiryolu gibi projeler işbirliğinin hacmini arttıran kalemler. Öbür yandan ucuz işçilik sebebiyle tekstildeki üretim merkezlerinden birisi olan Mısır, Türk tekstilcisi için de cazip bir ülke konumunda. Türkiye iki ülke arasındaki ticaret hacminin 2011 yılına kadar 5 milyar dolara çıkması için çaba harcıyor.

Ancak Türkiye ile Mısır arasında, Amerika’nın Orta Doğu politikasını Mısır üzerinden yürütmek istemesinden kaynaklanan gizli bir rekabet var. Mısır, Türkiye’nin Filistin-İsrail anlaşmazlığında öne çıkmasından çok memnun değil. Aslına bakarsanız, Enver Sedat’tan bu yana İsrail de Mısır’ın arabuluculuğunu tercih ediyor. Gazze kuşatması esnasında, Mısır’ın insanî yardım konvoylarına sınır kapılarını açmayarak, Filistin halkının dramına katkıda bulunması en çok onları memnun etmişti.

Bu arada—26 Ağustos 2009 tarihli yazımızda ele almıştık—Hüsnü Mübarek’in 28 yıllık iktidarı ve 81 yaşın getirdiği yorgunluk yüzünden ülkesindeki sarsılan konumu, 2011 yılındaki seçimlerde yeniden aday olup olmayacağının belli olmaması, yerine geçecek adayın kimliğine ilişkin tartışmalar, Türkiye’nin Mübarek’e dayalı politika oluşturulmasını güçleştirmektedir. Batı basınında da bu belirsizliğin, Batılı şirketlerin bu ülkeye yatırımlarında kararsızlığa yol açtığına ilişkin yorumlar yer almaktadır. Koltuğun en önemli adayı Cemal Mübarek’in aynı derecede güçlü olmayacağı, muhaliflerin ve özellikle Müslüman Kardeşler’in güç kazanacağı tahmin ediliyor. Bu durum Türkiye’nin uzun vadeli planlarını çok opsiyonlu oluşturmasını zorunlu kılıyor.

Mübarek’in gelmesiyle ilerleme kaydetmesi beklenen Mısır’la ilişkiler, Davutoğlu’nun oluşturduğu ‘merkez ülke’ stratejisinin bir başka adımı gibi görünüyor. Amerika’nın İran’a karşı da bir denge unsuru olarak gördüğü Mısır’ın Türkiye ile iyi ilişkiler kurmasından hoşnut kalacağı aşikâr.

Aslında Mısırla olan tarihî bağlarımız, ekonomi, kültür gibi diğer birleştirici unsurlarla birlikte, güçlü bir Türkiye-Mısır birliğine götürebilecek güçtedir. Davutoğlu iki ay önceki Mısır ziyaretinde bu durumu “Mısır’la ortak bir tarihimiz var. Ortak bir geleceğimiz var” sözleriyle ifade etmişti.

Temennimiz Mısır’la, Mübarek’i de aşan güçlü ve kalıcı ilişkiler kurarak, bu ilişkilerin hem iki ülke arasındaki ekonomik işbirliğinin artması, hem de Filistin ve Lübnan’daki sorunlar dahil olmak üzere Orta Doğu’nun sorunlarının çözümünü kolaylaştıracak araç hale getirilmesidir.

16.12.2009

E-Posta: hibrahimcan@windowslive.com


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl