07 Nisan 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR Mobil İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Saliha FERŞADOĞLU

Cevabını arayan soru


A+ | A-

“Çıktığın bu gizemli yolculukta bir tutam hayırhah diledim kendini keşfetmen için.” “Kendimi mi?” Sükûnet ve hareketin aynı anda hâkim olduğu bir vadide, bedensiz ruhlarımızla dolaşıyoruz. Hissettiğim, ama varlığını göremediğim ellerimle yokluyorum kendimi. Hiç bilmediğim, tanımadığım bir ben. Benden ötürü keşfedilecek hiçbir şey kalmamış dünyada.

Açtım gözlerimi; tuhaf ama tatlı bir düştü gördüğüm.

Düşündüm de; benlik ne çok şey ifade ediyor benim için. İslâmî geleneğin hâkim olduğu bakış açısıyla baksam kalp, ruh ve nefis giriyor işin içine. Freudyen psikanaliz gözüyle değerlendirdiğimde id, ego, süper ego tanımları çıkıyor karşıma. Kafam karışıyor çoğu zaman. Yahu kimim ben?

Vakitlerden bir vakit Şiblîye sordular:

“Bu yolda sana kim kılavuzluk etti?”

“Bir köpek” dedi. “Onu bir gün, bir su kıyısında, susuzluktan kıvranırken gördüm. Ne vakit içmek için suya eğilse, sudaki aksini görüyor, korkuyla geri çekiliyordu. Aksini başka bir köpek sanıyordu. Sonunda öyle bir noktaya geldi ki, korkusunu bir kenara itip suya daldı. Birden ‘öteki köpek’ kaybolmuştu. Köpek kendisi ile arzusu arasındaki engelin yine kendisi olduğunu ve artık yok olduğunu görmüştü. Benim engelim de, kendi benim olarak algıladığım şeyin, aslında kendi engelim olduğunu öğrendiğimde ortadan kalktı. Benim yolum, bana bir köpeğin davranışı ile gösterildi.”

İnsanın bir köpekten öğreneceği ne çok şey oluyormuş meğer. Kâinattaki her bir varlık bu ibret âleminin oyuncuları hükmünde ezbere oynuyorlar rollerini. Seyrimiz için sundukları gösteride ders almamız temennisiyle ha bire bir şeyler anlatıyorlar bize. Kimi zaman bir köpek kimi zaman bir karınca lisan-ı haliyle konuşuyor. Tabiî ki işitip anlayabilenlere… Her şey sende başlar, sende biter sözünün anlamını bir köpeğin mücadelesinde bulan Şiblî bu açıdan şanslı. Sonsuza diktiği gözleri; serüvenini başarılı kılıyor. Bizler ise gelişme sürecimizle tabiattan, çevremizden koptuk. Zamanla acıyı, hüznü, kederi tanıdık, tanıdıkça kendimizde bir yol almak yerine zamanın ve mekânın içinde döne döne kaybolduk. Keşfetmeye çalıştığımız hazinenin varlığından bîhaber, sürekli bir koşuşturma, bir telâş içerisinde geçiyor günlerimiz. Tatmin olmayan benliğimiz; yeni arayışlar, yeni savruluşlar ve hiç susmayan o iç sesimizle bir tekerleme haline getirdiğimiz soruyu soruyor. Ve yeniden en başa dönüyoruz.

Yahu kimim ben?

Ancak kesreti fark edip vahdeti hissedebilenler bu sorunun cevabını biliyor. Fena ve beka adımlarını atabilenler, Simurg’un kim olduğunu hatırlayacaklardır; özün yansıması bizzat kendileridir.

“Hiçliğe geçtim, kayboldum

Ve işte yaşayan her şey bendim

Ve tek gördüğüm Allah” (Fatemi).


Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

07.04.2010

E-Posta: [email protected]



İslam YAŞAR

Üstad’la göz göze geldiği ilk an


A+ | A-

Gül mevsimi...

Zamanın, Isparta’ya has bir renk ve âhenk içinde akışının adıdır bu tâbir. Orada gün, gülü andıran fecir allığıyla başlar, gurub kızıllığıyla biter. Gün boyu gözler hep gül görür, eller gül işler, gönüllerden gül geçer. Gül dedikçe yüzler güler, nefes alıp verdikçe ruhları buy-u gül sarar.

Günlük sohbetlerde hep gül konu edilir, muhabbetlere gül renk ve âhenk verir. Düğünlerde, bayramlarda mutluluğu, cenazelerde taziyeyi, hastalıklarda şifa dileğini dile getirmesinin yanı sıra, kıssalara, ilâhilere, şarkılara, manilere, türkülere terennümü ile hep o şevk verir.

Orada gül insansız, insan gülsüz düşünülemez. Gül mevsiminin merhalelerinde insanî hâller sezilir. Bahar erip goncalar açıldığı zaman insanların da bahtı açılır, hazan gelip güller solduğunda benizler sararır, gönüller kararır.

O kadar ki, gül ancak orada hayat bulur, hayat orada gülle renklenir, âhenk kazanır, hoş rayihâlara bürünür ve uhrevî hazlar hissedilir. Orada yaşanan her ömür, huzur içinde geçen bir gül mevsimi sayılır.

Bilhassa güllerin dikilme, dalların tomurcuklanma mevsimi, istidatların inkişaf zamanı olan hayatın gençlik yıllarına tekabül ettiğinde, güllerle birlikte açabilen gençler beşeriyetin gülü addedilir.

Zaman geçse, mevsimler değişse, bahçeler târ u mâr olsa ve nebatî güller sararıp solsa da, beşerî güller solmaz. Akılları nurlandırıp gönülleri gülzâra çeviren o yüzler güldükçe, beşeriyetin çehresinde yeni insanî güller açar.

İri, temiz ve beyaz güller.

Tıpkı, Tahirî gibi.

***

Mehmed Tahirî Mutlu.

1900 yılında Isparta’nın Atabey ilçesinde dünyaya geldi. Aile içi işleyişe tarikat âdâbının hâkim olduğu Çelebiler hanedanına mensup olduğundan çok iyi bir dinî eğitim aldı ve aile terbiyesi gördü.

Isparta havalisinin en eski ilim, irfan ve kültür merkezlerinden biri olan Atabey’de, ailesinin itinası, ahâlinin hassasiyeti ve çevredeki âlimlerin, hocaların, şeyhlerin yardımı ile kendini yetiştirdi.

Fıtratı, kabiliyeti ve zekâveti medreselerde tahsil görüp ilmî sahada ilerlemeye müsait olduğu hâlde; devletçe, milletçe yaşanan içtimaî sıkıntılar ve ailesinin içine düştüğü maddî zaruretler yüzünden medreseye gitmedi ve ailesinin işleri ile meşgul oldu.

1920 yılında askere gitti ve İstiklâl Savaşı sırasında dört sene askerlik yaptı. Terhis olduğunda kendisine gazilik beratı verildi, istiklâl madalyası takıldı, maaş bağlandı. O madalyayı ve beratı aldı, maaşı almadı.

Evlenip yuva kurarak hayatını düzene koyduktan sonra çevrede yapılan dinî ve ilmî faaliyetleri dikkatle takip etmeye başlayan Tahirî, 1930 yılında Bediüzzaman Said Nursî’nin ismini duydu, Risâle-i Nur Külliyâtından haberdar oldu ise de, bir akrabasının postnişinliğini yaptığı tarikata biraz yakınlık hissettiğinden onlara pek ilgi göstermedi.

Atabeyli Nur Talebelerinden Lütfi Efendi; şahsiyetli, karakterli, ilme meraklı ve Nur hizmetine istidatlı bir insan olarak gördüğü Tahirî’nin bu ilgisizliğine mânâ veremedi ve bir yolunu bulup ona Risâle-i Nurları tekrar anlatmaya karar verdi.

Baharın ılık nefesinin, kışın soğuk soluğunu kestiği ve cemrelerin ard arda düşmeye başladığı günlerden birinde; eline ince, kuru, dikenli bir dal aldı ve bahçede bir şeyler ekmekle meşgul olan Tahirî’nin yanına geldi.

“Sana güzel bir fidan getirdim” dedi.

“Ne fidanı?” dedi merakla.

“Hele bir dik ve bak, çiçek açınca görürsün ne fidanı olduğunu” dedi o da.

Tahirî, komşusunun ne demek istediğini pek anlamasa da iyi niyetinden emin olduğu için ince, uzun, dikenli bir daldan ibaret olan fidanı aldı ve bahçenin en mutena köşesine itina ile dikti. Suladı, gübreledi ve merakla çiçek açacağı günü beklemeye başladı.

Aslında bahçesinde her türlü çiçek vardı. Onların pek çoğu hüda-i nabit olarak yetişirdi. Bazılarını da bizzat kendisi ekip dikmişti. Fakat hiçbirini bu kadar çok merak etmemişti. Onun için sık sık oraya gider, dibine su döker, toprağını deşeler ve budak yerlerine, diken diplerine bakarak fidanın tutup tutmadığını anlamaya çalışırdı. Bir gün o yine fidanın bakımı ile meşgulken komşusu Lütfi Efendi geldi yanına. Tahirî onun fidan hakkında bir şeyler söylemesini bekledi ise de o cebinden küçük bir kitap çıkardı ve otlarda çiçeklerde, dağlarda derelerde, gökyüzünde yeryüzünde Allah’ın isimlerinin in’ikaslarından söz eden bir bahis okudu.

Tahirî’nin, biraz âşinâ olduğu bu hakikatleri dikkatle dinlemekle birlikte, nazarını önündeki kuru fidandan ayırmadığını gören Lütfi Efendi, onun bir dikene verdiği emeğe, döktüğü suya hayıflandığını zannetti.

“Zayi olmaz gül temennâsiyle vermek hâre su” dedi.“Âmenna” dedi o da.

Günlerdir merak hissini tahrik eden soruların cevabının ve içini kemiren endişelerin izalesinin, bu mısraın mânâ derinliğinde gizli olduğunu anlatmak istercesine o dikenli dal, baharda lisan-ı hâliyle dile geldi.

İhtimamla bakıp sabırla suladığı fidanın, önce kabuğu renklendi. Ardından budak yerlerinden tomurcuklar yeşerip filizler çıktı. Sonra da ucunda şekillenen minik gonca açınca, iri ve beyaz bir gül ortaya çıktı.

Onu ilk defa fecir vaktinde gördü Tahirî. Ufkun kızıllığı beyaz gül yapraklarında yansıyarak ufukla gül arasında güzel bir tenasüp teşkil etmişti. Âdeta fecir yaprakta goncalaşırken gonca ufukta açmış, manzara gül letâfetiyle şekillenmişti.O anda en çok istediği şey, Lütfi’nin yanında olmasıydı. Eğer o orada olsaydı, bu muhteşem manzara karşısında sessiz kalmaz, ya hep yanında taşıdığı risâlelerden tefekkür hassasının gözlerini açan bahisler okurdu, ya da ruhu ihtizaza getiren edebî ve güzel sözler söylerdi.

Susuzluğu andıran farklı bir hâlet-i ruhiye içine girdi bunları düşünürken. Fidanın büyümesi sırasında zaman zaman yanına gelen Lütfi ile yaptığı sohbetlerin, his ve hayal dünyasındaki bazı boşlukları doldurduğunu anladı.

Yaş, fikir, düşünce ve idrak itibariyle belli bir seviye kazanmasına rağmen, hâlâ onunla yaptığı sohbetlere ihtiyaç hissetmesi, bazı hâller ve hadiseler karşısında Lütfi’yi araması, ruhunda zuhur eden yeni boşlukları ancak onun okuduğu eserlerle ve temsil ettiği değerlerle doldurabileceğini gösteriyordu.

“Başlangıçta dikenli bir dal olan fidanın, filiz verip yaprak açarak güllerle donandıktan sonra, suya daha çok ihtiyaç hissetmesi gibi.”

Daldığı derin düşüncelerin getirdiği kemâlât noktasıydı kendi kendine mırıldandığı bu ifadeler. İçinde bulunduğu tefekkür faslının tahrikiyle idraki hareketlenince anladı onun kendisine beyaz gül fidanı verişinin sebebini.

Çünkü fidan, Lütfi’nin irtibat kurmak için kullandığı bir vesileden ibaretti. Nasıl kendisi gül beklentisiyle dikene su vermiş ve umduğunu bulmuşsa, o da kendisine mânen âb-ı hayat hükmünde olan iman hakikatlerini anlatıp kâinat kitabını okumasını öğreterek hedefine ulaşmıştı.Böylece Tahirî, rengini güneşin nurundan alan müstesna bir güle sahip olmakla kalmamış, çok sevdiği bir insan olan Lütfi Efendinin nazarında, dikenli dalda açan iri ve beyaz bir gül husûsiyeti kazanmıştı.

Şimdi sıra, gülistanda gülzar olmaya gelmişti. Tahirî bunun yollarını ararken, onun müjdesini de, kendisine verdiği fidanın harika güller açtığını ve lisân-ı hâliyle konuşmaya başladığını söylemeye hazırlanırken, yine Lütfi’den aldı.

“Hazırlan, bugün Üstadla görüşmeye gideceğiz.” İçinde, isim veremediği bir coşku doğdu bu haberi duyunca. Hemen gusül abdesti aldı, temiz elbiselerini giydi ve heyecanla onun yanına gitti. Birlikte şehre indiler, etrafı kolaçan ederek bir eve girdiler. Onlar holde beklerken birbiri ardınca Hafız Ali, Mesut, Zühtü ve imam Mustafa da geldiler. Onları, hareketlerinden oranın ahvâline âşina oldukları anlaşılan başka kişilerin gelişleri takip etti. Yeni gelenleri tanımadığı hâlde içinden ‘başkaları’ demek gelmedi. Çünkü onları da tanıdıkları kadar samimî ve cana yakın buldu.

Mütebessim yüzler arasında başlayan nazarî muhabbetin kelâma döküleceği sırada odanın kapısı açılınca, diğerleri ile birlikte o da ayağa kalktı, ellerini önünde kavuşturdu ve bakışlarını yerden ayırmadan içeri girdi.

Ayak seslerinin bitmesi ile birlikte başlayan sessizliği sakin bir ses hareketlendirdi. O, hizmetlerini tebrik ve kendilerini takdir eden bir şeyler söyledi ise de Tahirî, sözlerin mânâsından ziyade sesin âhengine meftun olduğundan, onu dinlerken tarifi mümkün olmayan büyük bir haz aldı.Bir ara, gayri ihtiyarî başını kaldırdığı anda onunla göz göze gelince ürperdi. Bir nefesin binde biri kadar bile sürmeyen o anda gözü ummana açılmışçasına ruhunun nurla, gönlünün huzurla dolduğunu hissetti.

Ömür boyu orada kalma iştiyakı içinde olduğundan, zamanın nasıl geçtiğini pek anlayamadı. Hâlini ve tavrını bozmadan diğerlerinin ardınca huzurdan ayrıldığında, artık hafızasında, hayatını nurlandıran gül renkli bir yüz taşıdığının farkındaydı.

Gül-ü ra’na!..

-DEVAM EDECEK-




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

07.04.2010

E-Posta: [email protected]



Banu YAŞAR

İlk çocuk olmak zordur


A+ | A-

Doğum sıramız, ailemizin kaçıncı çocuğu olduğumuz, kişilik yapımızın şekillenmesinde oldukça etkilidir. İlk altı yaşta büyük oranda şekillenmeye başlayan kişilik yapısı, ergenlikle birlikte neredeyse tamamen oluşmaya başlar. Daha sonraki yaşantılar, çevreye bağlı şekillenmeler ve deneyimler, şahsiyet üzerinde ufak tefek değişmelere yol açar. İnsanın kişilik yapısının oluşmasında, genler aracılığıyla anne-babasından getirdikleri yanında, sonradan yaşayarak, model alarak kazandıkları da etkilidir.

Şahsen ben ilk çocuklar adına biraz üzülüyorum. Çünkü onların kişilik gelişimleri için çok önemli olan bu yaşlar, acemilik zamanlarımıza rast geldiği için bir çok hata yapmamıza da yol açıyor. İlk çocuk olmak zordur, ilkler en çok beklenilen, istenilen ama bir o kadar da deneyimsizliğimize rast gelen çocuklardır. Bir şeyi ilk defa yaşarken, en mükemmel şekliyle yaşamak isteriz; ilk evlilikler, ilk çocuklar, ilk iş deneyimleri, içinde büyük beklentileri barındırır. Tecrübesizce yaşamaya başladığımız ilkler, aynı zamanda en çok hata yaptığımız, deneme yanılmalarla dolu yaşantılardır.

Genelde yirmili yaşlarda karşılaşırız ilklerle… İş hayatı, evlilik, çocuk vs. Yirmili yaşlarda insan cesurdur, hayallerine daha çok inanır. O yaşlarda her şey mümkün, her şey imkân dâhilinde gibi gelir. En mutlu evliliği o yapacak, en iyi işi o bulacak ve en güzel ve akıllı çocuğa o sahip olacaktır. Kendimizi de çok iyi tanımadığımız bu süreçte hayatımızın en önemli kararlarını vermek durumunda kalırız. Beklentilerimiz yüksektir, eşimizden, çocuğumuzdan, işimizden ve hayattan… İlk çocuklar adına bu yüzden üzülüyorum. Tecrübesizlik zamanlarımıza rast gelir ilk çocuklar, onlar için her şeyin en mükemmel şekilde olmasını isteriz. En iyi şekilde eğitim almalarını, terbiyeli ve akıllı, sorumluluk sahibi ve özgüvenli olmalarını isteriz. Bunları isterken de zaman zaman yetersizlik duyguları yaşar, iyi anne-baba olmadığımızı düşünüp yeni sınırlar ve kurallar koyarız. Sürekli sil baştan kararlarımız içinde kalan çocuk hırçınlaşır. Bu şuna benzer ki; bir dere var ve yatağında akıyor, o dereye sürekli müdahale ederek, orasına taşlar koyup, burasına setler yapıp daha güzel akması adına yaptığımız gereksiz müdahaleler normal olan akışı bozuyor ve toparlamak da zorlaşıyor.

İkinci ve sonraki çocuklarda anne-baba olma tedirginliğimiz daha azaldığı için fazla müdahale etmeyiz. Bu yüzden de ikinci çocuklar genelde daha rahat ve daha özgüvenli olurlar. İlk çocuklar ise genellikle duygusal, içedönük ve kendilerini ifade etmede zorlanan çocuklardır. İkinci çocukla birlikte kaygılarımız azaldığı için, çocuğun kendi bireyselliğini ve kişiliğini ortaya koyması ve yaşaması daha kolay olur.

İlk çocuklar evliliğin oturma dönemlerinde dünyaya gelirler. Eşler karı koca olmanın getirdiği rolleri benimsemeye ve oturtmaya çalışırken, anne baba olmanın da şaşkınlığını yaşarlar. “Nasıl bir anne baba olmalıyız derken” bir de bakarız ki çocuğumuz büyümüş… Tedirginlik ve şaşkınlık duyguları içinde, çocuk sahibi olmanın tadını bile çıkaramayız.

İlk çocuklar çabuk olgunlaşmak zorunda kalır. Öncelikle annenin sırdaşı ve dert ortağı olurlar. Küçücük omuzlarına zamanından önce bir çok duygunun ağırlığı yüklenir. Özellikle eşler birbirlerine dair olumsuz duygularını çocukla paylaşıyorlarsa, çocuk diğer ebeveynine karşı öfke ve olumsuz duygular beslemeye başlar. Babasına yakın olmak ister, ama annesinin yaşadıklarını düşünüp uzaklaşır.

İnsan kendisi ve geçmişiyle yüzleşip, içgörü kazanması kolay olmuyor, bazen buna direnç gösteriyor, bazen de fark etmiş olsa da değiştiremiyor. Eğer hayatımızda bazı davranış ve tepkilerimize anlam veremiyorsak, bunun temelini oluşturan geçmişe dair yaşantılarımız olabilir. İlk ve son çocuklarımıza olan davranış farklılığımızın altında da bir çok yaşantı ve bilinçaltı etken söz konusu etkiyi gösterebilir.

“Kendisiyle karşılaşmaya cesareti olan insan için, hayat daha az korkutucudur.”




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

07.04.2010

E-Posta: [email protected]



Sami CEBECİ

Zübeyir Gündüzalp çizgisi


A+ | A-

Kafkaslardan göç ederek Karaman ili Ermenek ilçesine yerleşen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Zübeyir Gündüzalp 1944 yılında Risâle-i Nurları tanıdı ve 1947 yılında Bediüzzaman Hazretlerinin hizmetine girdi.

Üstadın “Kâinata değişmem” dediği bu iman ve İslâm fedaisi, fenâfi’l-Üstad olmanın yanı sıra, müdebbir ve müdakkik karakteriyle Risâle-i Nurun meslek ve meşrebini tam mânâsıyla kavradı. Üstadın tarz-ı hayatını ve hizmet usûlünü yakından takip etti. Âdetâ, Üstadın sır kâtibi oldu.

Bediüzzaman, “Üçüncü Said” olarak vasıflandırdığı son hayatında, günde yedi sekiz gazeteyi getirtip, İslâmiyet ve Risâle-i Nurla alâkalı konuları sadece ona okutup dinlerdi. Diğer hizmetkârlarına “Size menfî tesir eder. Zübeyir’e tesir etmez. Onun için sadece ona okutuyorum” diyerek açıklama yapardı.

1948 yılında Bediüzzaman Hazretleriyle Afyon hapsinde yatan Zübeyir Gündüzalp, tahliyeden sonra Üstad vefât edene kadar hep onunla birlikte oldu. 23 Mart 1960 yılında Üstad vefat edince meydana gelen dağınıklığı o toparladı. Meslek ve meşrebe taalluk eden düstur ve prensipleri, “Hizmet Rehberi” ile “Beyanat ve Tenvirler” adlı kitaplarda derleyip tanzim etti. 2 Nisan 1971 yılında vefat edinceye kadar bu prensipleri cemaat içinde yaşanır hâle getirdi. Böylece Risâle-i Nur mesleğinin orijinal özelliğinin ne olduğunu hem ilmen, hem de fiilen ortaya koydu.

Zübeyir Ağabey, üç devre-i hayatıyla Üstadı bir bütün olarak kabul ettiği gibi, Risâle-i Nur Külliyatını da bir bütün olarak görüyor ve hayata tatbik ediyordu. Sahabe mesleğinin bu asra bir yansıması olan Risâle-i Nur Hareketinin, ne tarikatvârî bir havaya büründürülmesine, ne de hoşgörü perdesi altında dünyevîleştirilmesine asla izin vermiyordu. Müsbet her türlü yeniliğe açıktı. Ancak, ruh-u aslîden ve Nur mesleğinin orijinal kimliğinden ayrılmamak şartıyla. Bu zamanda Nurlarla hizmet-i imaniyenin her tarafta ilânatla ve muhtaç olanların nazar-i dikkatlerini celp etmekle olduğunun farkındaydı. İttihad ve Yeni Asya gazetelerinin çıkartılmasına onun için öncülük etmiş, ilk olarak Mihrap ismiyle kurdurduğu Yeni Asya Yayınları adı altında dînî kitapların neşrine onun için çalışmıştı. Çok ileri görüşlü ve feraset sahibi bir dâvâ adamıydı. Bediüzzaman Hazretlerinin “İslâmiyet, Kur’ân ve bu vatan maslahatına; dersleriyle, talebeleriyle ve bütün kuvvetiyle desteklediği” Demokratları, hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmeden o da destekliyordu. Irkçılık adına milliyetçilik yapanlara “Bunlar Halk Partinin milliyetçileridir”; dindar kimliği öne çıkararak veya din adına siyaset yapanlara da “Bunlar da Halk Partinin dindarlarıdır” tarifini yapıyordu.

Müsbet hareket olan nur mesleğinin bu kuralını harfiyen uyguluyor, hiçbir kargaşa ve olumsuz eyleme pirim vermiyordu. Cumhuriyet ve demokrasiyi “küfür rejimi” diye tahkir eden ‘siyasal İslâmcılar’a bedel; Üstad gibi samimî olarak cumhuriyet ve demokrasiye İslâm nâmına sahip çıkıyor ve sahip çıkılmasını istiyordu. Bediüzzaman’ın, Süfyan komitesinin tahribini tamirle vazifeli son müceddid olduğunu çok iyi kavramış ve bütün benliğiyle onun dâvâsına sahip çıkmıştı. Yeni Asya grubu, işte bu Zübeyrî çizgiyi takip ediyor ve bunu kendine misyon olarak kabul ediyordu.

Beş günlüğüne birlikte İstanbul’a geldiğimiz Ahmet Genç Ağabeyle ziyaret ettiğimiz Zübeyir Ağabeyin kabri başında bu mânâlar bir film şeridi gibi hayalimden geçti. Otuz dokuz sene evvel rahmet-i Rahman’a kavuşan bu kahraman dâvâ adamını minnet ve şükranla anıyoruz. O ve diğer Nur Talebelerinin ruhu şâd ve mekânları Cennet olsun, âmin…




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

07.04.2010

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Şeytandan korunmak


A+ | A-

Nas Sûresinde insan ile cinlerden şeytanların bulunduğu belirtilir ve şeytanın sinsice davrandığı ve insanların kalplerine vesvese verdiği anlatılır. Mahiyet itibariyle insan olsalar bile şeytanla aynı fonksiyonu yaptıklarından ötürü bazıları için mecâzen şeytan denilmiştir.

Daima şeytana tâbi olanın; şeytan ve habis ruhlardan, şerir cinlerden mesaj aldığı ve onların oyuncağı hâline geldiği açıktır. Satanizmin kurucusu Aleister Crowley, satanizmin prensiplerini anlattığı “The Book of Law”ı (Kanun Kitabı) kendisine şeytanın yazdırdığını söyler. Aslında Şeytandan korunmak yaklaşımlar da; nefsimizin ve şeytanın birlikte düzenledikleri bir oyundur.

Bediüzzaman, nefsimizin, “rablık, tanrılık” iddiâsında bulunacak kadar azgınlaşabildiğine dikkat çeker:

“Nefis Rabbisini tanımak istemiyor; firavunâne kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azaplar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir, abd olduğunu bildirir. Hadisin rivayetlerinde vardır ki:

“Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: ‘Ben neyim, sen nesin?’

“Nefis demiş: ‘Ben benim, Sen sensin.’

“Azap vermiş, Cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: ‘Ene ene, ente ente.’ Hangi nevî azâbı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş.

“Sonra açlıkla azap vermiş. Yani aç bırakmış. Yine sormuş: ‘Men ene? Ve mâ ente?’

“Nefis demiş: ‘Ente Rabbiye’r-Rahîm. Ve ene abdüke’l-âciz.” Yani, “Sen benim Rabb-i Rahîmimsin. Ben senin âciz bir kulunum.”1

Satanizm felsefesini benimsemiş biri ise; ilâhlık iddiasında bulunacak kadar ileri giden bir firavundur. Ancak, hasis menfaati için en hasis şeye ibâdet eden zelil bir firavundur. Her menfaatli şeyi kendine rab tanır. Hem de inatçıdır. Kalbinde bir dayanak noktası bulamadığı için hodfüruştur. Yalnız kendi menfaatini düşünür. Yalnız kendisi için endişe eder. Gayesi, hedefi, nefsinin isteklerini, şehvetinin arzularını tatmin etmektir. Yalnız kendi zevk ve lezzetini düşünür.2

Eğer, rûh ve kalbimizi ibâdet, duâ, zikir, nefsimizi oruçla terbiye edemezsek; nefsimizi ve şeytanı dinlersek şeytanın mesajlarına, vesveselerine maruz kalır, etkisine de kapılır; Allah muhafaza, esfel-i sâfilîn denen en aşağı mertebeye düşeriz. Şu halde her insan, kendi şeytanını taşlamalıdır.

Dipnotlar:

1- Mektubat, s. 392.

2- Sözler, s. 122.

3- Sözler, s. 297, 167




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

07.04.2010

E-Posta: [email protected] [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Risâle-i Nur’a göre dünya cereyanları


A+ | A-

Konya’dan okuyucumuz: “1- Emirdağ Lâhikası sayfa 90’da, ‘o dehşetli belâdan birisi... Ben dünyanın hâlini bilmiyorum. Fakat Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve edyan-ı semâviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı....’ cümlesindeki ‘dehşetli cereyan’ nedir? 2- Tarihçe-i Hayat sayfa 118’de, ‘Çünkü beş menfî esas üzerine teessüs etmiştir...’ Buradaki beş menfî esası uygulayan ve tahakkuk ettiren rejim veya rejimler hangileridir? 3- Tarihçe-i Hayat 126’da, Üstadımız, mebuslara dağıttığı beyannamenin yedinci maddesinde, ‘lâubalîyane Avrupa medeniyet-i habîsesinden süzülen bir cereyan-ı bid’akârâne, sinesinde yer tutamaz’ diyor. Bu cümlenin anlamı nedir? Ve ‘cereyan-ı bid’akârâne’den kast edilen nedir?”

Risâle-i Nur’da îman esasları üzerinde yoğunlaşan ve Kur’ân’ın iman âyetlerini asrımızın anlayışıyla tefsîr ederek insanlığı inançsızlık uçurumundan çekip kurtaran büyük âlim Bediüzzaman Saîd Nursî Hazretleri, çeşitli dünya cereyanlarını nazara vererek toplumların sosyal ve içtimâî yapılarını tahlil eder, toplum barışına zarar veren sosyal yanlışlıklara dikkat çeker ve Kur’ân’ın îmânî mesajlarıyla birlikte, toplumları kucaklayan çağlar üstü sosyal mesajlarını da tefsir eder. Bedîüzzaman, imanlı bir nesil ve imanlı bir dünya ve âhiret hayatı tesis etmeye çalışmanın yanında, imanlı nesilleri sosyal gel-gitlere ve ‘medeniyet’ adı altında dayatılan ‘çağdaş ve bid’atçi yanlışlıklar’a karşı toplumu uyarır.

Emirdağ Lâhikasında bahsettiğiniz sayfada Bedîüzzaman, Risâle-i Nur’un bu vatanın mânevî bir kurtarıcısı bulunduğu cihetle, bu vatanı ve gençliği tehdit eden iki dehşetli manevî belâyı def etmek için matbuat (basın-yayın) lisanı ile ortaya çıkmak, ders vermek ve Risâle-i Nur eserlerini matbaalarda basmak zamanının geldiğini beyan eder. Bu dehşetli belâlardan birisi, Hıristiyan dinini mağlûp eden ve anarşiliği yetiştiren kuzeyde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı ateizm veya komünizmdir ki, kuzeyde ve doğu bloğu ülkelerinde etkili olmuş, Avrupa’yı ve Avrupalıyı ise son yüz yıl içinde tehdit altında tutmuştur. Avrupalı bu tehdide karşı semavi dinlere sığınarak ancak kurtulabilecektir. Semavî dinlerin hakikatleri beyan edildiğinde, karşısında fikir olarak dayanamayacak ve çabuk sönükleşecek kadar aslında çürük olan bu inançsızlık cereyanının istilâsına karşı son semavi din olan İslâmiyet’in hak ve hakikatlerini açıklayan Risâle-i Nur bir kale gibi set olmuştur.1

Tarihçe-i Hayat’ta bahsettiğiniz yer Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin 1335 senesi Eylül’ünde bir rü’yâ-yı sâdıkada her asrın manevî şahsiyetlerinin bulunduğu büyük bir meclis tarafından sorulan sorulara verdiği cevapları içerir. “Rüyada Bir Hitabe” başlığı ile Sünûhat’ta da yer alan bu bahiste sorular genelde İslâmiyet’in geleceği ve Müslümanların mukadderâtı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Sorular, Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerine, asrın sahibi makamıyla sorulmuştur. Şeriatın bu medeniyeti neden kabul etmediği, bu sorulardan sadece birisidir.

Bedîüzzaman Hazretleri, daha çok felsefeden beslenen Avrupa medeniyetinin beş menfî esas üzerine oturduğunu ve Şeriatın bu menfîlikleri kabul etmediğini kaydeder. Bu beş menfi esaslar şunlardır: 1- Dayandığı nokta kuvvettir. Kuvvetin karakteri saldırmaktır, yıkmaktır. (İslâmiyet’in ise dayandığı nokta haktır; hakkın karakteri birleşmek ve yapıcı olmaktır.) 2-Maksadı menfaattir. Menfaatin karakteri yığılmak ve boğuşmaktır. (İslâmiyet’in maksadı fazilet ve Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah’ın rızasını kazanma kastı ise dayanışma ve kaynaşma fikrini besler.) 3- Hayat düsturu cidaldir ve mücadeledir. Mücadelenin karakteri çarpışmaktır. (İslâmiyet’in hayat düsturu yardımlaşmaktır. Yardımlaşmak birbirinin imdadına yetişmeyi gerekli kılar.) 4- İnsanlar arası bağı ırkçılık ve menfî milliyettir. Irkçılığın karakteri ise, dehşetli ve barışmaz derecede vuruşmak ve savaşmaktır. (İslâmiyet’in ön gördüğü bağ ise dindir ve vatandır. Din ve vatan bağı ise kardeşlik ve sevgi kazandırır.) 5- Medeniyetin hizmeti hevâ ve hevesi tahrik etmek, arzuları tatmin etmek ve her isteği ihtiyaç görmek ve karşılamaktır. Heva ve heves ise, insanı meleklik derecesinden köpeklik bataklığına düşürür, insan ahlâkını bozar. (İslâmiyet’in hizmeti ise, nefsin, heva ve hevesin tecavüzlerine mâni olmak, ruhun ulvî hislerini beslemek, insanı olgunlaştırmak ve ahlâkî güzelliklere eriştirmektir. Bu ise insana iki dünyanın saadetini kazandırır.) 2

Burada belirtilen beş menfi esas ve İslâmiyet’in ön gördüğü müsbet reçeteleri Üstad Saîd Nursî Hazretleri On ikinci Söz’de ayrıntılarıyla işler.3 Bu beş menfî esası hareket noktası kabul eden her medeniyet anlayışı bu tokatlardan hissesini alır.

Fakat bu demek değildir ki, medeniyet sürekli biçimde aynı menfî esaslar üzerinde duruyor. Medeniyetlerin insanlar gibi yanlışları olduğu gibi, doğruları da vardır. Medeniyetin doğrularını Üstad Hazretleri reddetmez ve istikbalde doğrularının galip olması için duâ eder. Nitekim bu doğrular da, aslında İslâmiyetin değerleridir. Üstad Hazretlerinin aynı sayfanın haşiyesinde, “İnşaallah istikbalde İslâmiyet’in kuvveti ile, medeniyetin mehâsini (iyilikleri) galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek ve sulh-u umumîyi de temin edecek”4 duâsına baktığımızda; medeniyetin her geçen gün kendisini yanlışlardan daha çok kurtardığını ve doğruları daha çok kabul ettiğini ve bu olumlu gelişmelerin Üstad Hazretleri tarafından da İslâmiyet adına tasvip gördüğünü kavramamız zor olmaz.

Tarihçe-i Hayat’ın bahsettiğiniz 126. sayfasındaki maddelerin yedincisinde ise Bedîüzzaman Hazretleri TBMM’yi Avrupa medeniyetinin yanlışlarını değil, doğrularını almaya çağırıyor. Avrupa medeniyetinin yanlışlarından, çirkinliklerinden ancak bidatçi bir cereyan süzüleceğini, bu bidatçi cereyanın ise tap taze iman esaslarına inanmış Müslümanların sinesinde yer tutamayacağını ve geri tepeceğini bildirir.5

Dipnotlar:

1- Emirdağ Lâhikası, s. 90.

2- Tarihçe-i Hayat, s. 118.

3- Sözler, s. 122.

4- Tarihçe-i Hayat, s. 118 (Haşiye).

5- Tarihçe-i Hayat, s. 126.




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

07.04.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Ne kadar para o kadar eğitim mi?


A+ | A-

Türkiye’de okuma yazma nisbetinin istenilen seviyede olmadığı bir gerçek. Neredeyse bir asırdır “Bir Türk dünyaya bedeldir” sloganlarıyla uyutulmaya çalışılsak da, netice değişmiyor: Günümüzde de okuma yazma bilmeyenler var.

Okuma ve yazmayı öğrenmek, bir ömür boyu sürmesi gereken eğitimin belki de ilk adımı. Bu adım yerinde ve zamanında atılamadığı için en büyük ‘düşman’ olan cehalete mağlûp olmuşuz. Bunca imkâna rağmen eğitimin birinci adımı olan okuma yazmayı vatandaşına öğretemeyen bir ‘sistem’den ne bekleyebiliriz?

Okuma ve yazma bilmeyenlerin sarece 70 ya da 80 yaşında kişilerden meydana geldiği düşünülmesin. Sayısı az da olsa askerlik çağına geldiği halde okuma yazma bilmeyenlere ya da okuma ve yazmayı asker ocağında öğrenenlere rastlamış olmanız mümkündür. Bu konuda hanımlar biraz daha mağdur, çünkü vaktinde okuma yazma öğrenemeyenlerin sonradan öğrenebilecekleri bir ‘ocak’ yok...

Nedense okumayı ve yazmayı milletimize yeterince sevdirememişiz. 12 Eylül darbesine imza atan “Netekim Paşa”nın bu konuda kampanya açtığını ve biraz da ‘zorla’ ninelerimizi dahi okuma kurslarına dâvet ettiğini hatırlarız...

Artık eğitim sistemindeki hataların intiharlara da sebep olduğuna şahit olunuyor. Ne ölçüde gerçeği yansıttığını bilemeyiz, ama gazetelere manşet olan bir habere göre 18 yaşındaki bir genç, dershane parasını ödeyemediği için hapse giren annesine üzülüp, kendisini asmış. (HaberTürk, 4 Nisan 2010)

Fethiye’de yaşanan bu olay, toplumu derinden etkileyen bir gelişmeye işaret ediyor. Artık çocuklarımız sadece ‘üniversite’de okuyabilmek için değil, her adımda kurslara gitmeye mecbur bırakılıyor. “Beşikten mezara kadar ilim” sözü, neredeyse “Beşikten mezara kadar kurs”a dönüşmek üzere. Çocuklarımızın kurslara gönderilme macerası ilkokul öncesinden başlıyor. Okula adım atınca daha da hızlanan bu yarış, aileleri de zor durumda bırakmış. “İmkânı var mı yok mu?” bakmadan ve araştırmadan bütün velilere, çocuklarını kursa, dershaneye gönderme tavsiyesi yapılıyor. Eğitim sistemi o hale geldi ki, kursa ve dershaneye gitmeden hiçbir şey yapılamaz halde. Öğretmenlerimiz alınmasın, ama normal mesai saatlerinde ‘iyi’ verilemeyen dersler nasıl oluyor da hafta sonları düzenlenen ‘ücretli kurs’larla verilebiliyor?

Elbette öğretmenlerin de kendilerine göre binlerce dertleri var. Biz bir iki çocuğumuzla yeterince ilgilenemezken, onlar her gün yüzlerce öğrenciyle ilgilenmek durumunda. Bu yoğunluk karşısında yorulmamak ve uzanmamak mümkün değil. Bütün öğretmenlerimize Allah’dan yardım ve kolaylık diliyoruz. Fakat bu yoğunluğun getirdiği faturayı veliler mi ödemeli? Her gün bir ‘dershane’den telefon alırız ve güzel tekliflerle çocuğumuzu kendilerine emanet etmemizi isterler. Peki, kaç veli çocuğunu gönül huzuruyla kursa, dershaneye gönderebilir? “Zarurî ihtiyaçlar”dan dahi kısmayı gerektiren bu yapı, düzeltilmesi gereken bir yapı değil mi?

Eğitim konusu ne katar tartışılsa, üzerinde düşünülse ve çareler aransa o kadar yeridir. Eğitimcilerimizin bu konuda yoğunlaşmasında sayısız fayda var. Ama maalesef hâl ve gidişe bakıldığında tersine şahit oluyoruz. “Ne kadar para, o kadar eğitim” anlayışı bir bütün olarak ‘sistem’i çıkmaza sokuyor vesselâm...




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

07.04.2010

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

Türkiye’nin ayıbı


A+ | A-

Anayasa değişiklikleri Meclis’in gündeminde. Yedi buçuk yıldır demokratik sivil anayasayı öteleyen AKP iktidarı, defalarca değiştirildiği halde, “tasarı”yı hâlâ tekmil etmiş değil. Son dakikadaki şekil ve muhteva değişiklikleri bunu gösteriyor.

Daha önce Meclis Başkanına sunduğu “teklif”de milletvekillerinin “usûlsüzlük” iddialarına mâruz kalan “depo imzaları”nı geri çekerek teklifin düşürülüp yeniden imzaya açılması, aylardır sözü edilen “mini paket”teki hazırsızlığın bâriz bir göstergesi…

Önemli değişikliklerin başında şüphesiz 12 Eylül darbecilerini koruyup kollayan “geçici 15. madde” geliyor. Ancak maddenin kaldırılmasının yetmeyeceği, darbe dönemi sorumlularını yargılayacak yasal düzenlemenin de çıkarılması gerektiği belirtilmekte.

Keza Anayasa’nın 125. maddesine eklenen “Yüksek Askerî Şûra’nın (YAŞ) Silâhlı Kuvvetlerden her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır” ibâresi, “paket”in kayda değer önemli düzenlemelerinden. Fakat yüzlerce subay ve astsubayı hayatlarını verdikleri mesleklerinden yargısız, sorgusuz- sualsiz ihrâç eden “Yüksek Askerî Şûrânın kararları yargı denetimi dışındadır” cümlesi madde metininde hâlâ duruyor.

Hukukçular, bu durumun YAŞ’ta yargı denetimini kısıtlayacağı ve değişikliğin amacına aykırı farklı uygulamalara sebebiyet vereceğini uyarıyorlar. Maddeye ilâve edilen “Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz” kaydının, “yargı denetimi”ni zorlaştıracağı ve kargaşaya neden olacağını daha baştan belirtiliyor…

AB MÜKTESEBATINA UYUM…

Ayrıca Anayasa’nın 145. maddesinde “askerî yargı” alanı daraltılıyor, askere yargı yolunu açılıyor; lâkin hiçbir demokratik hukuk devletinde benzerine rastlanmayan “Askerî Yargıtay”la yargıdaki iki başlılık korunuyor.

Yine “memura sendikal haklar” iddiasına rağmen “tasarı”, çalışma barışı ve adâleti açısından Demokratik Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) şartlarından oldukça uzak. Memur-bağkur-işçi farkı düzeltilmiyor. Emekliler arasındaki dengesizliği giderilmiyor. Memurlara toplu sözleşme, grev ve sendikal haklar “çıkarılacak” yasaya havale ediliyor.

Öncelikli olarak uygulamada yeknesaklığa ulaşmak amacıyla, insan hakları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadlarına uyumu temin edemiyor…

Diğer yandan, “Balyoz soruşturması”nda peşpeşe gelen tutuklamalar, savcıların görevden alınması ve tutuklamaları iptal kararları, “yargı reformu”nun gerekliliğini ortaya koyuyor. Başbakan’ın “Balyoz soruşturması” karmaşasında nazara verdiği sıkıntıların hiçbiri giderilemiyor. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) ve Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) AB ülkelerini emsal alarak üye sayısının geniş tabanlı temsil esasına göre arttırılması iyileştirilmesine karşılık, AB müktesebatına aykırı olarak 12 Eylül darbe döneminden kalma Adalet Bakanı ve müsteşarının kurulda bulunması yanlışında ısrar ediliyor.

En başta binlerce hâkim ve savcı eksikliğini, ele alınmayan milyonlarca dâvâ dosyasını, AB’ye verilen taahhüdle yargının işlevini ve verimliliğini sağlayamıyor. Evrensel hukuk değerleri çerçevesinde hukuk devleti ilkesini güçlendiremiyor. Demokratik hukuk devletinin gereği olan yargının emrinde adlî kolluk kuvvetini getirmiyor.

Yargıtay’da 600 bin dosya geldiği, aylarca gelen zarflara bakılamadığı, dâvâların zaman aşımına uğradığı, adaletin geciktiği, bizzat Yargıtay Başkanı tarafından itiraf ediliyor.

“Yargı reformu”nda adaletin önünü tıkayan bu problemler çözülmeli…

KAPSAM GENİŞLETİLMELİ

Gerçek şu ki “Kanun önünde eşitlik”, “özel hayatın gizliliği”, “kişisel verilerin korunması”, “seyahat hürriyeti”, “âilenin korunması”, “çocuk hakları”, siyasî yasakların beş yıldan üç yıla indirilmesi”, “kamu denetçiliği ombsdusmanın kurulması” gibi disiplin kararlarının yargı denetimine tabi tutulması AB’nin öteden beri istediği ve herkesin taraftar olduğu temel hak ve hürriyetlere ve insan haklarına dair düzenlemelerden. İtirazlar daha çok HSYK ve AYM’nin yapısına dair.

Ne var ki siyasî iktidar, bütün Meclis’in desteğini alabilecek temel haklar ve özgürlüklerle tartışmalı maddeleri aynı torbaya koyuyor. Aynı paketin içinde bir tek “hap” olarak referanduma sunup, sonucu seçim öncesi siyasî ranta dönüştürme taktiğini güdüyor… Hak ve hürriyetlerle yargı reformunun aynı “paket”e konulması garabetiyle temel hak ve hürriyetlerin referanduma sunulması handikapı sergileniyor.

Özetle siyasî iktidar, “üzüm yemek” yerine, “bağcıyı dövmek” peşinde. Bildiğini okuyor. “Anayasa değişikliği paketi”ni de siyasî maksatlarda istimal ediyor. Netice almaktan çok, siyasî gösteriye soyunuyor.

“Tasarı”nın bu haliyle demokratikleşme ve özgürlüklere yeterince kapı açmayacağı ortada. Bunun içindir ki Meclis Komisyonu ve Genel Kurul safhasında farklı düzenlemelerinin ayrı yarı bloklar halinde tasnif edilmesi ve ele alınan düzenlemelerin kapsamının genişletilmesi gerekiyor.

Aksi takdirde Türkiye’yi germekten, kamplaşma ve kutuplaşmayı arttırmaktan başka pek faydası olmaz…




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

07.04.2010

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

Temel ayrılık


A+ | A-

Balyoz operasyonu üzerinden yaşanıp adeta “yargı içi bir bilek güreşi ve güç çekişmesi” görüntüsü veren son gelişmeler, kökü çok daha derinlerde yatan bir ihtilâfın yansımaları.

Sanıklar hakkında bir hakimin tutuklama, hemen akabinde diğerinin tahliye kararı vermesi ve bu kararın da bir sonraki aşamada heyet tarafından iptal edilip yine tutuklamaya dönülmesi...

Ertesi gün yeni gözaltılar için düğmeye basılmışken devreye giren başsavcının, bilgi ve talimatı dışında hareket edildiği gerekçesiyle, gözaltıları başlatan iki savcıdan dosyayı alması ve muvazzaflara yönelik gözaltı işlemlerini durdurması...

Başbakana göre bu gelişmeler, anayasa paketiyle HSYK’da yapmak istedikleri düzenlemenin ne kadar gerekli olduğunu gözler önüne seriyor.

Buna karşılık HSYK kaynakları ise “Tutuklayanı da, tahliye edeni de atayan kurul biziz. Bu da bizim tarafsızlığımızı gösteriyor” mesajı veriyorlar.

Öte yandan, önce tutuklanıp sonra tahliye edilenlerden veya ifadeleri alınıp bırakıldıktan sonra tevkif kararı alınanlardan önde gelen bazı isimler “âniden” rahatsızlanarak GATA’ya yatırılıyor.

Bu çok karmaşık tablodan nasıl bir netice çıkacağını şimdiden öngörebilmek mümkün değil.

Anayasa paketinde yer alan değişiklikler—şayet yürürlüğe girebilirse—AKP ve hükümet sözcülerinin ifade ettiği şekilde, yüksek yargıdaki “kast sistemi”ni ortadan kaldırıp yerine daha demokratik bir yapıyı ikame etmenin yolunu açabilir mi?

Bunu da şu aşamada kestirebilmek çok zor.

Ama meselenin bir cenahta “amansız bir savunma ve mevzî kaybetmeme direnişi”ne, diğer cenahta da “rövanşist duygularla yürütülen bir iktidar savaşı”na dönüştüğü veya en azından bazılarınca öyle algılanıp o şekilde takdim edildiği bir kördövüşü ortamında sağlıklı bir sonuca ulaşılmasını beklemek giderek daha da zorlaşıyor.

Haddizatında, öteden beri demokrasimizin iki kronik problem alanı olarak nitelediğimiz asker ve yargı cenahlarında köklü bir demokratikleşme açılımı olmadan bir yere varabilmek mümkün değil. Ve bu tesbitimizi defaatle ifade edegeldik.

Peki, şu anda olup bitenler bu açılımı sağlayabilir mi? İşte o noktada ciddî tereddütler mevcut.

Bunun en önemli sebeplerinden biri, mevcut iktidarın, resmî ideolojinin en sıkı muhafızı ve savunucusu olma yolunda gösterdiği yoğun gayretlere rağmen, bu konunun tekelini elinde tutan çevreler tarafından kendisine yöneltilen “Devleti ele geçirip dinci diktatörlük kurmaya çalışıyor” suçlamalarını hâlâ bertaraf edememiş olması...

İşin biraz daha derine inen, ama peşin hükme dayandığı için eksik kalan bir tahlilini ise, yargıya bakan yönüyle, Türkiye Barolar Birliğinin çoktandır tedavi altında olduğunu öğrendiğimiz ve şifa dilediğimiz Başkanı Özdemir Özok yapıyor:

“Temel ayrılık, çağdaş, özgürlükçü, gerçekten hukukun egemen olduğu bir Türkiye’yi savunan hukukçularla, tarikat, cemaat, biat kültüründen geçmiş hukukçular arasında.” (Hürriyet, 1.4.10)

Biz bu değerlendirme için şunu söyleyebiliriz:

Her iki grup için de özgürlük ve hukuka bağlılıklarını ölçecek turnusol kâğıdı, resmî ideoloji karşısındaki duruşları. Resmî görüş bekçiliğinde yarışan bir tavırla ne özgürlükçü olunabilir, ne de hukuk devletine bağlılık iddiası ciddîye alınabilir.




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

07.04.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim oktay usta yemek tarifleri Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl