09 Mayıs 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR Mobil İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Selim GÜNDÜZALP

Anneler ve gemiler


A+ | A-

“Ağlayın, su yükselsin!

Belki kurtulur gemi.

Anne, seccaden gelsin;

Bize duâ et, emi!”

Necip Fazıl Kısakürek

Sanırım 60’lı yılların başlarıydı. İstanbul’a adımımızı ilk defa atıyorduk. İçimiz deniz gibi kıpır kıpır. Henüz deniz ve gemi görmemiş bir küçük çocuğun gözleriyle seyrediyordum rıhtımdaki o büyük yolcu gemisini… Deniz trafiği yoğun. Bir yandan dağlar gibi gemiler, bir yandan minnacık kayıklar biteviye gidip geliyorlar.

Hayalim, bilip bilmediğim bütün rakamlarla hiç durmadan hesaplar yapıyor. Topluyor, çarpıyor, bölüyor… Bir türlü kuşatamıyordu bu geminin büyüklüğünü. Sonra geminin katlarını sayıyor ve ardından içindeki yolcuları. Bu hesaba bendeki rakamlar yetmiyordu. Küçük çocuğun aklı bir türlü kavrayamıyordu, hafızası geminin büyüklüğünü bir türlü almıyordu, alamıyordu. Rakamlar bir işe yaramıyordu.

Geminin içindeki bu kadar yolcunun yemesi, içmesi, yatması, kalkması, her nevî ihtiyacının karşılanması nasıldı? Yeri geldiğinde gezmesi, eğlenmesi de vardı. Bunlar nasıldı? Merak ediyordu bu küçük çocuk her şeyi. Yıllarca aklımdan çıkmadı bu gemiler. Bunlardan daha büyüğü asla olamaz diye düşündüm hep.

Büyüdüm, daha büyüklerini de gördüm. Ama ilk gördüğüm o büyük gemiden sonrakiler daha büyük olmasına rağmen, zihnimde birinci sırayı hep o ilk gemi korudu. Ne de olsa, ilk göz ağrısı. Yine düşündüm, yine sorular sordum. “Bir küçük demir çivi bile batarken, koskoca gemiler neden batmaz? Yan gelip de hiç yatmaz mı? Dağlarvârî dalgaların içinde nasıl yürür, nasıl gider bu gemiler? İçindekiler hiç sıkılmaz mı? Deniz tutmaz mı, mideleri bulanmaz mı? Hiç karaya ayak basmazlar mı? Tuzlu denizlerden tuzsuz balıkları çıkarıp yediren kimdir bu yolculara ve biz insanlara?” Sorular, sorular…

Bir gün, kıyıdan ayrıldığını gördüm bu koca geminin. Küçücük bir motor çekiyor, kılavuzluk ediyordu ona, boğazda bir tehlikeye sebep olmasın diye. Kaptanını görmüyordu kimse, ama biliyorduk ki, gemi gidiyorsa, kaptansız gitmiyordur. Ağır ağır ve düzenli bir rota çizerek açık denizlere yol aldı. Biz görmesek de düzgün gidişinden belliydi geminin. Bir kaptanı vardı ve olmalıydı.

Hayalim uzaydan dünyayı seyre daldı birden. Hani şu film jeneriklerindeki gibi… Hilâlin ucuna oturmuş, bir ayağını sallayan, bir eliyle de oltasını sarkıtan sevimli bir çocuk resmi vardır ya, aynen onun gibi. Bayılırım o resme. Aydan dünyaya olta sallayan bir çocuk gibi, ince bir hilâlin ucuna sırtımı yaslamış, oradan dünyayı seyreder oldum. Rıhtımdaki o büyük gemi için sorduğum aynı soruları, şimdi üstünde yaşadığımız dünya için de soruyordum. Bir bir sordum. Bu dünya gemisi, şu uçsuz bucaksız uzay boşluğunda şu kadar milyar insanı, bu kadar çok hayvanı ve sayısız bitkileri, denizleri, dağları ile üzerindeki ve içindekileri nasıl da yüklenmiş götürüyor böyle sessizce? O kadar da hızlı dönüyor ki, yolcular fark etmiyor bunu. İçindeki eşyayı dağıtmıyor, fırlatmıyor. Saniyede otuz kilometre sür'atle yol alan bir gemi bu… Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanoğlu sinekten küçük bir uçak, dünyadan büyük bir gemi yapamayacak.

Her büyük gemiye yol gösteren bir kılavuz olduğu gibi, dünya gemisi de ahiret limanına doğru yol alırken ona kim kılavuzluk ediyor? Üzerindeki bunca canlı ve cansızlar nereye gidiyor, nereye taşınıyor ve bu gemi nereye doğru yol alıyor?

Bu gemi burda kalmaz. Bu gemi bu limanda durmaz, durdurmalar. Bu geminin yolcuları, mahşer meydanına çıkmaya hazırlanıyor.

“Biz gidiyoruz, aldanmakta fayda yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar; sevkiyât var.” (Lem'alar, s. 225)

Hepimiz yolcuyuz, hepimiz o geminin yolcusuyuz. Adım adım oraya doğru gidiyoruz.

Hayalim iki gemi arasında mekik dokuyor. Bir o gemi, bir de dünya gemisi… Bir küçük geminin bile kaptanı olur da şu uzay denizinde yol alan dünya gemisinin bir kaptanı olmaz mı hiç? Kendi başına hiçbir şey yol almaz, yerinden kımıldamaz. Hiç sırasını şaşırmadan, bir yer değişikliği yapmadan, devamlı ve düzenli bir şekilde dünyamızın birbiri ardı sıra mevsimlere uğramasından belli ki, onu hikmetle idare eden, tedbirini gören ve yöneten muhteşem bir kaptanı var.

Her gelişme insan için ve insanın faydası gözetilerek yapılıyor. Belli ki bütün bunları idare eden ve yapan zat, ne yaparsa çok güzel yapıyor, her şeyi güzel süsleyip donatıyor, güzel gayeler içinde çalıştırıyor ve güzel neticeler aldırıyor. Ve bir gün bu dünya gemisi vazifesini bitirdiğinde, onun sahibi onu bu fani uzay denizinden alıp ebedî bir mekâna, yani cennete nakledecek. Ona orada bekâ verecek. İnsanın dünya gemisiyle yapmış olduğu yolculuk, ahiret limanında son bulacak. Ve insan için bitmeyen, ebedî bir hayat başlayacak.

Gemileri seyre dalarken akıl da yelken açıp gidiyor, hatıralar arasında dolaşıyor. Bakın, bir gemiden nerelere geldik. Yıllar önce ilk defa evine sohbete gittiğim rahmetli Musa Alemdaroğlu Amca’nın odasında asılı duran tablodaki sözleri de bir hatırlayalım:

“İnsan bir gemi,

Akıl dümeni

Fikir yelkeni.

Kullan gemini,

Göreyim seni.”

***

Sevgili kardeşim İbrahim Yıldız’dan bu anlamlı günde, annelerimize armağan olacak güzel bir anı:

İki adet telli pabuç

Bir akşamüstü babaannem ile eski günleri yâd ediyorduk. O günlerden bahsedince gözleri dolar hep. Düğün sezonu açılmış, evimize dâvetiye üstüne dâvetiye geliyordu. Sohbet düğün dernekten açılınca eski günlerdeki evlilik anılarına uzandık. Hemen sordum: “Dedem sana yüz görümlüğü olarak ne almıştı babaanne?” Cevabı: “İki adet telli pabuç”.

“Peki, dedem düğün yemeğine seni nereye götürmüştü?” dedim. “Biga’ya köfte yemeye gittik.” Nasıl diye merak ettim. “Yüz görümlüğüm olan iki telli pabuç ile.”

Babaannemler köyde yaşar. Köye en yakın yerleşim yeri ile Biga arasındaki mesafe, 18 km’dir. “Babaanne” dedim, “18 km’lik o tozlu yolu yürüdünüz mü?” “Eskiden araba mı vardı kızanım?” dedi. “Hem o kadar keyifli oldu ki, konuşa konuşa gittik dedenle, konuşa konuşa döndük köyümüze.”

“Babaanne, ne ile gittiniz geldiniz?” diye sorduğumda hep aynı cevap: “İki adet telli pabuç ile…”

***

Annelerimiz, gözbebeklerimiz. Hayatta katlanmadıkları sıkıntı var mı ki onların? Onlar Allah için varlar, bizler için yaşıyorlar. Varlığın sesini duyan ve duyuran insanlardır onlar. Herkesin yapmaktan korktuğu şeyleri, gözlerini kırpmadan yaparlar. Yıllarını, dahası canlarını verirler hiç çekinmeden sevdikleri uğruna, evlâtları, evi ve ailesi uğruna.

Yirmi Birinci Mektub’da Bediüzzaman Hazretleri, şefkat kahramanı olan annelerimize karşı nasıl davranmamız gerektiği konusunda Kur’ân âyetlerinin ışığında bakınız ne mesajlar veriyor:

“‘Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın ‘Öf’ bile deme, onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazu kanadını ger ve de ki: ‘Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur.’ Sizin içinizde olanı Rabbiniz hakkıyla bilir. Eğer siz salih kimseler olursanız, muhakkak ki O, kendisine yönelenler için çok bağışlayıcıdır.’ (İsrâ Sûresi, 23-25)

“(...) İşte, o mübarek ihtiyarların vücutlarını istiskal edip (soğuk davranıp) ölümlerini arzu etmek ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır, bil, ayıl! Evet, hayatını senin hayatına feda edenin zevâl-i hayatını arzu etmek ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdansızlık olduğunu anla!

“Ey derd-i maişetle (geçim derdiyle) müptelâ olan insan! Bil ki, senin hanendeki bereket direği ve rahmet vesilesi ve musîbet dâfiası, hanendeki o istiskal ettiğin ihtiyar veya kör akrabandır. Sakın deme, ‘Maişetim dardır, idare edemiyorum.’ Çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasaydı, elbette senin dıyk-ı maişetin (geçim zorluğunun) daha ziyade olacaktı. Bu hakikati benden inan. (...)

“İşte, ey insan, aklını başına al. Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın. ‘Her amel kendi cinsinden bir amel ile karşılık görür’ sırrıyla, sen valideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hizmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define: Onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin. Yoksa onları istiskal etmek, ölümlerini temenni etmek ve onların nazik ve seriü’t teessür (çabucak üzülen) kalblerini rencide etmekle, ‘Dünyada da, âhirette de ziyana uğradı’ (Hac Sûresi, 11) sırrına mazhar olursun. Eğer rahmet-i Rahmân istersen, o Rahmân’ın vedîalarına (emanetlerine) ve senin hanendeki emanetlerine rahmet et.” (Mektubat, 259-261)

Evet, sevgili annelerimizin Anneler Gününü tebrik ediyoruz ve müstecab olan duâlarını bekliyoruz. İhmalimiz var ise kusurlarımızın affını Rabbimizden niyaz ediyoruz, onlardan da helâllik diliyoruz. Bu güzel günleri vesile kılıp hallerini hatırlarını sormalı, müstecab duâlarını almalıyız. Her bir annemize selâm ve dualar olsun. Rabbimize kâinatın zerreleri adedince hamd olsun, Sevgili Peygamberimize (asm) sonsuz salât-u selâm olsun…

Bugünkü yolculuğumuz gemilerle başladı, annelerle bitti. Anneler ve gemiler bu yazıda buluştu. Buluşamayanlar ise ardından bir Fatiha okusunlar ve şu şiiri mırıldansınlar:

Anacığım anacığım,

Sensin benim ilâcım

Ey benim gönül tâcım

Sen bilirsin neymiş acım

Anacığım anacığım…

09.05.2010

E-Posta: [email protected]



Yasemin GÜLEÇYÜZ

Şefkat kahramanları (15)


A+ | A-

Firdevs Söker (1908 - 10 Şubat 1988)

Bediüzzaman Hazretlerinin Afyon Hapsinden

önceki Emirdağ hayatı

Bediüzzaman Hazretleri Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin Haziran 1944’teki beraat kararından sonra Denizli’de iki ay kadar kalır. 1944’ün Ağustos ayında Emirdağ’ına sürgün olarak gönderilir. Önce on beş gün kadar bir otelde kalır, sonra kira ile bir eve yerleşir. Ev kirasını da kendisi öder.

Mektuplarında da ifade ettiği gibi “Denizli Hapsinin bir aylık sıkıntısını, bazen bir günde Emirdağ’ında çektiği”1, “Hapis ve kabir bu tarz-ı hayata müreccahtır”2 dediği sıkıntılı günlerdir bu günler.

Risâle-i Nur Külliyatı içindeki Tarihçe-i Hayat’ta Emirdağ Hayatı bölümü bu konuda son derece ibretli tablolarla doludur.

Daimî göz hapsinde, pencere ve kapısından kontrol edilmektedir. Bu hâli müşahede eden bir kısım Emirdağlılar, bütün baskılara aldırmayarak Bediüzzaman’a ilgi ve dostluk gösterip Risâle-i Nur’lara sahip çıkmışlardır.

Bediüzzaman Hazretleri 1947 senesinin son ayında 15 kadar talebesiyle birlikte tevkif edilerek hapsedilir…

AHMET VE FİRDEVS SÖKER

Bu talebelerin içinde Ahmet Söker de vardır. Eşi Firdevs Hanımla birlikte ellerinden geldiğince Risâle-i Nur’a ve Bediüzzaman’a hizmet etmeye çalışan Ahmet Söker Afyon Hapsinde iki ay kalır. Suçu Bediüzzaman Hazretlerine at ve fayton temin etmektir(!)3

Bediüzzaman Hazretlerine Emirdağ’a ilk geldiği günden itibaren destek çıkan bu değerli ailenin bir ferdi olan Firdevs Hanım, onu tanıyanların hatıralarından öğrendiğimiz kadarıyla ibadetlerinde titiz, iktisatlı, kanaatkâr, misafirperver ve becerikli bir hanımdır.

Temizdir, Üstad Hazretleri yoğurdunu daima ondan alır.

Beceriklidir, Üstadın kimi zaman çorabını tamir eder, kimi zaman yeleğini diker.

Misafirperverdir, Üstadı ziyarete gelen hanımları ağırlar, görüştürür. Zehra Dülek de onun ağırladığı misafirlerden bir tanesidir…

İşte görüşmelerimiz sırasında Firdevs hanımı “O Emirdağ’da ilklerdendi” diyerek hayırla yâd eden şefkat kahramanlarının dilinden Firdevs Söker…

ÜMMÜHAN ÜNLÜ ANLATIYOR

Daha önce hatıralarını sizlerle paylaştığımız Ümmühan Ünlü, Emirdağlı şefkat kahramanlarından bir tanesi. Kızının ifadesine göre Firdevs Hanımla da “ahiret kardeşi” olacak kadar samimî. Ümmühan Ünlü anlatıyor:

“Üstad Hazretleri geldiğinde, Emirdağ’da Firdevs hanımlar fayton verdiler. Hacı İzzetgiller de faytonun atını verdi. Emirdağ’da böyle baktılar, ettiler, hırkasını, çorabını ördüler. Firdevs, tabii o zamanlar buzdolabı da yok, Üstadın yoğurdunu kuyuya salarmış, soğusun diye. Üstadın talebeleri gider alırlarmış, karşılığında 25 kuruş bırakırlarmış.

“Hacı Firdevs, kızının doğumuna İzmir’e gitmeye hazırlandığında Üstad Hazretleri Firdevs’in kocasını çağırıyor. ‘Firdevs İzmir’e gidecek kızının doğumu için. İzmir’de Zehra var. Ona bunları götürsün!’ diyerek eline kitapları ve adresi veriyor. Firdevs emanetleri alıp İzmir’e geldiğinde elindeki adresten Zehra’yı buluyor, kitapları ona teslim ediyor. Zehra, Üstadı görmek için Emirdağ’a geldiğinde Hacı Firdevs’te kaldı.”

EMİNE PEKTAŞ ANLATIYOR

Ümmühan Ünlü’nün kızı Emine Pektaş da Emirdağlı. Dolayısıyla Firdevs Anne ile ilgili çok hatıraları var. Kendisiyle yaptığımız görüşmede “O benim ahiret annemdi. Annemle de ahiret kardeşi olmuşlardı” diyerek hatıralarını bizimle paylaştı:

“Üstad’ın faytoncusunun hanımıydı Hacı Firdevs Anne... Üstad’ın yoğurdunu küçük bir kapta taze olarak hazırlayıp Üstad’a yollarmış sürekli.

“Hacı Firdevs Anne ve birkaç hanım daha Üstad’ın hırkalarını dikerlermiş. Anlattığına göre, iki Amerikan bezinin arasına elleriyle güzelce pamuk yerleştirirlermiş. Yorgan dikmekten farklı olarak, çok sık aralıklarla ilmek atar, gizli dikiş yapmaya gayret sarf ederek, düzgün görünmesini sağlarlarmış. Kalın olurmuş hırkalar, Üstad üşümesin diye. Çünkü Üstad Hazretleri pek bir şey yemediği için çok üşürmüş. Hatta yaz aylarında bile ince de olsa bir yorganı olurmuş mutlaka. Ayriyeten Firdevs Anne, Üstad’ın çamaşırlarını da yıkamış defalarca. Fakat Üstad Hazretleri her gelen çamaşırı yeniden durularmış suyla. Şafiî mezhebinden olduğu için, kadın eli değdi diye yaparmış bu hareketi Üstad.”

FİRDEVS ANNENİN HACI OLMA ÖYKÜSÜ…

“Onun annemle birlikte yaptığımız görüşmelerimizde ya da Risâle-i Nur sohbeti için hanımlarla toplandığımızda çok sık anlattığı bir hatırası vardı. Aynı zamanda hacı olmasının da sebebiydi bu olay: Üstad Hazretleri yoğurt alışında ya da çorap tamiri, hırka dikme gibi işlerde yardımı için her defasında Firdevs Anne’ye 25 kuruş gönderirmiş. Firdevs Anne de bu paraları hiç harcamadan, bir köşede biriktirmeye başlayarak daha sonra o parayla üç tane koyun almış ve bakması için bir çobana vermiş. O koyunlar kısa zamanda bereketle çoğalarak bir sürü meydana getirmişler. Hatta çoban bile bunun farkına vararak: ‘Senin koyunlar geleli beri, benim koyunlarım da kısa sürede çoğaldı’ dermiş.

“Firdevs Anne böylece koyunlardan uzun süre gelir elde etmiş. Günlerden bir gün Hacca gitmek için hepsini satmasını istemiş çobandan. Çoban koyunları satmış. Fakat Firdevs Anne’den habersiz, üç tanesini bırakmış. Firdevs Anne Hacdan döndükten sonra çoban yünlerle ve yine çoğalan koyunlarla Firdevs Anneyi ziyaret ederek meseleyi anlatmış. ‘Senin koyunların çok bereketli, bana da faydası oldu. O yüzden hepsini satmadım koyunların. Bunlar senin hakkın’ diyerek sürüyü göstermiş. Allah rızası için hareket etmenin karşılığı işte...”

SEVİM MORGÜL ANLATIYOR

Emirdağ’da Üstadın hizmetinde bulunan ailelerin başında Çalışkanlar ailesi gelir. Fethiye ve Mehmet Çalışkan’ın kızı, Ceylan Çalışkan’ın kızkardeşi Sevim Morgül Firdevs Söker’i anlatıyor:

“Firdevs Abla namazına, örtüsüne çok dikkat eden bir hanımdı. Risâle-i Nur’u tanımış, okumuş, sevmişti. Çok imanlıydı. ‘Risâle okuyalım, Üstadın hizmetinde bulunalım’ diye çırpınır dururdu.

“Şahide Anne, Risâle-i Nur dersi için bize geldiğinde Risâle sohbetlerini seven komşularımız da hemen bizde toplanırdı. Dersi dinlemek için en başta Firdevs Teyze gelirdi.

“Üstad Isparta’ya gittiğinde, ev boşalır, biz de evini temizlemek için toplanır giderdik. Firdevs Anne hemen gelirdi.

“Üstadın yastığını kabartmak, hırkasını yıkamak için bazen eve getirirlerdi. Hiç unutmam yastığını dikmek için kaç kişi uğraşmıştı. Firdevs Teyze, Şahide Anne… Hepsi birden dikmişti. Ben o zaman ‘Bunda ne var ki, annem hemen dikiverir‘ diye düşünmüştüm, ama şimdi anlıyorum ki, hepsi ‘Bizim de emeğimiz geçsin!’ düşüncesiyle öyle hareket etmişlerdi.

“Üstad Hazretleri Zübeyir Ağabeyi gönderir, yoğurdunu ondan aldırırdı.

“İzmirli Zehra Anneye Risâle-i Nurları o götürmüştü. Zehra Anne Üstadı görmek için geldiğinde, Firdevs Annede iki gün kaldı. Zehra Anne bize de gelip, kaldı. Çok zayıf, nuranî, incecik bir hanımdı. Onu da çok severdik.

“Zehra Anne, Ceylan Ağabeyin yardımıyla bir şekilde görüştü Üstad‘la. Hatta yanında limon getirmiş, ama Üstad Hazretlerine vermeyi unutmuş. ‘Nasıl verebilirim?’ diye üzülürken, Üstad da Ağabeylere ‘Zehra limon getirmiş, Hacı Firdevs’in evinde kalıyor. Gidin alın!’ demiş. Bunu hep anlatırdı Zehra Anne.”

ZEHRA DÜLEK ANLATIYOR

Bediüzzaman Hazretleri ile Emirdağ’da iki kez görüşen Zehra Dülek de hatıralarında Firdevs Söker’den şöyle bahsetmişti:

“İzmir’den Emirdağ’a Üstadı görmeye gittim. Üstadım, Sikke-i Tasdik-i Gaybî’nin mahkemesi için evden ayrılmıştı. Firdevs Hanım ‘Odasını toplayacağım istersen gel’ dedi, beni içeri aldı. ‘Ah mübarek, ben seni dünya gözüyle görmeye geldim. Senden duâ isteyecektim’ diyerek ağladım, ağladım. Küçük bir yatağı, yastığı, yastığının altında sopası vardı. Sopayı alıp bir yandan ağlıyor, bir yandan dövünüyordum. Tuzluğundan ‘Helâl et!’ diyerek üç kez tuz aldım. Firdevs Hanımlarda kalırken, biraz sonra kapı çalındı, Ceylan geldi. ‘İzmir’den Zehra Hanım gelmiş. Üstad, onu görmek istiyor’ diyerek beni çağırdı. Yanına gittim, dünyalar benim olmuştu. Arabanın içindeydi. ‘Bana duâ et. Seni talebeliğime kabul ediyorum. Sen Şeyh Efendinin bize emanet ettiği üç hanımdan birisin. Memleketine git, hizmetine devam et!’ dedi. Ayrıldım. Dünyalar benim olmuştu. Gelirken yanımda limon ve yakası açılmadık bir gömlek getirmiştim, ama vermeyi unutmuştum. Ceylan biraz sonra yine gelerek, ‘Üstad, limonları ve gömleği istiyor’ deyince, şaşırıp ağlamaya başladım. Üstad, ‘Gömleğin yakasını kendisi açsın!’ demiş. Açıp, diktim. Üstadım bana ‘Zehra’ değil, ‘Zühre’ derdi.”

ÜLKER URAL ANLATIYOR

Ülker Ural’ın daha önce hatıralarını sizlere aktarmıştık. Bediüzzaman Hazretlerinin Emirdağ ve Bolvadin hanımlarını iman ve Kur’ân hakikatleri noktasında eğitmesi için vazifelendirdiği Şahide Yüksel’in kızı Ülker Ural’a, bu sefer de Firdevs Söker’i sorduk: “Annemle çok sık görüştüklerini hatırlıyorum. Bize sıkça gelirdi. Annemin evlerde yaptığı Nur sohbetlerini de düzenli olarak takip ederdi” diyerek onu hatırladı.

NURAN DURGUT ANLATIYOR

Bediüzzaman Hazretlerinin Emirdağ hayatında, Bediüzzaman Hazretlerine elinden gelen desteği verenlerden bir tanesi de Sıdıka ve Süleyman Kartal çiftidir. Bediüzzaman Hazretleri, çoğu zaman talebesi Zübeyir Gündüzalp’i göndererek bu aileden yumurta aldırır. Tabiî karşılığını vererek… Ailenin küçük kızı Nuran Durgut, annesinin arkadaşlarından Firdevs Söker’i anlatıyor:

“Firdevs Anne, Emirdağ’da annemin arkadaşlarından biriydi. Annem hep anlatırdı:

“Hanımlar eşleri vesilesiyle Üstadın Keçili’ye gideceğinden haberdar olur, Üstadın izniyle arkasından kıra giderlermiş. Üstad Hazretleri ‘Bunlar kim?’ diye arkası dönük vaziyette yanındakilere sorarmış. Zübeyir Ağabey de büyük bir hürmet ve edeple tanıtırmış onları. ‘Bu Şahide, bu Sıddıka, bu Firdevs, bu Hacı Osman’ın hanımı Zehra, bu Çerkezlerin Fatma, bu Azime Taktak…’ diye. Hanımların hepsi zaten tesettürlü, Üstadımızın da arkası dönük olurmuş. Onun sohbetini, iman hizmetine dair öğütlerini dinler geri dönerlermiş.

“Ben küçükken annemin dizinde arkadaşlarıyla yaptıkları sohbetleri takip eder, duâlarına ortak olurdum. Bazı duâları ben de bilirdim. ‘Ah! Keşke bir daha annemler arkadaşlarıyla toplansa da ben de gitsem!’ diye duâ ederdim. O toplantılardan büyük bir lezzet alırdım çünkü. Sohbetler sıra ile evlerde yapılır, Şahide Anne düzenlerdi.

“Özellikle Üstadımızın mahkemeleri olduğunda hemen bir araya gelirler hem Risâle dersleri, hem de salât-ı tefriciyeler çeker, 19 duâları okurlardı…

“Üstadımız bir iş için Emirdağı’ndan ayrıldığında Firdevs Teyzenin de içinde olduğu hanımlar toplanır, Üstadın evini temizlemeye giderlerdi. Büyük bir şevkle ve sevgiyle evini temizlerlerdi. Ben de küçüktüm, ama onlarla giderdim… “

Kaynakça:

1- Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, Emirdağ Hayatı, s.395-Yeni Asya Neşriyat Ekim 2002.

2- Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, 26. Lem’a, 15. Rica.

3- Nuriye Çeleğen, Bediüzzaman’ı Gören Hanımlar, Firdevs Söker bölümü.

FAYTON OLAYI

Firdevs Söker’in eşi Ahmet Söker, Üstad Hazretlerinin Emirdağ kırlarında gezmeye gittiğinde kullandığı atın sahibidir. Bu at bahane edilerek Ahmet Söker de Afyon Hapsinde iki ay yatar. Bediüzzaman Hazretleri bu olayı Risâle-i Nurlarda şöyle anlatır:

“Bir zat atını beni gezdirmek için vermiş, ben de rahatsızlığım için teneffüs kasdı ile ekser günlerde, yazda bir iki saat gezerdim. O at ve araba sahibine elli liralık kitap vermeye söz vermiştim. Tâ, kaidem bozulmasın ve minnet altına girmeyeyim. Acaba bu işte hiçbir zarar ihtimali var mı? Hâlbuki ‘O at kimindir?’ diye elli defa bizlerden hem vali, hem adliyeciler, hem zabıta ve polisler sordular. Güya büyük bir hadise-i siyasiye ve asayişe temas eden bir vakıadır. Hatta bu mânâsız soruşların kesilmesi için iki zat hamiyetten, biri ‘At benimdir’, diğeri ‘Araba benimdir’ dedikleri için, ikisini de benimle beraber tevkif ettiler. Bu numunelere kıyasen çok çocuk oyuncaklarına seyirci olup gülerek ağladık ve anladık ki: Risâle-i Nur’a, şakirtlerine ilişenler maskara olurlar.”

Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, 26. Lem’a

09.05.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Cennet-mekân annelerimize


A+ | A-

Ebû Hüreyre radiyallahü anh bildirmiştir: Bir gün bir adam geldi ve Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’a sordu: “Ey Allah’ın Resûlü! İnsanlar içinde iyi muâmele etmeme en fazla lâyık olan kimdir?”

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm: “Annendir!” buyurdu. Adam: “Sonra kimdir?” dedi. Resûlullah (asm): “Annendir!” buyurdu. Adam: “Sonra kimdir yâ Resûlallah?” dedi. Peygamber Efendimiz (asm): “Annendir!” buyurdu. Adam yeniden: “Sonra kimdir?” dedi. Allah Resûlü (asm) ,“Sonra babandır!” buyurdu.1

Resûlullah’ın (asm) dilinde anneler babalardan üç kat daha fazla iyi davranış görmeye lâyıktırlar.

Çünkü anneler fedâkârdırlar. Anneler evlâtlarına en yakın dostturlar. En sıcak arkadaştırlar. En doğru yoldaştırlar. En içten derttaştırlar. Anneler fazîletlidirler, ihlâslıdırlar, samîmidirler. Allah için severler, Allah için şefkat ederler, Allah için merhamet ederler, Allah için acırlar, Allah için tahammül ederler, Allah için sabrederler, Allah için râzı olurlar, Allah için duâ ederler, Allah için evlatlarının hep yarınlarını düşünürler ve evlatları peşinde Allah için uykuları kaçar!

Öyleyse evlat, annesinden nasıl bir davranış görürse görsün,—hoşuna gitse de, gitmese de—annesine karşı sırf Allah için iyi davranmalıdır, nezâketi, nezâheti, inceliği, yumuşak ve tatlı sözlülüğü asla elden bırakmamalıdır.

Anneler karşılıksız severler. İyi günde ve kötü günde, mutlulukta ve hüzünde, sevinçte ve üzüntüde, kıvançta ve acıda, evlât saygı göstersin veya göstermesin, evlât sevsin veya sevmesin, anneler adetâ evlâtları için vardırlar. Karşılıksız sevgilerini yalnız evlâtlarına özgü kılarlar. Evlâtların tek gizli gözyaşı dökenidirler.

Öyleyse evlât, annesinin bir dediğini iki etmemeli, annesine “Öf!…” bile dememeli, “Öf!…” dedirtmemeli, annesine saygıda ve sevgide kusur etmemelidir. Kur’ân’ın şu tavsiyesini kalbine altın yazı ile yazmalıdır: “Rabbin şunu da emretti: Ondan başkasına ibâdet etmeyin. Anne ve babaya da iyilikte bulunun! Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onara sakın ‘Öf!..’ deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle! Onlara merhamet ve tevâzû kanadını ger ve ‘Ey Rabbim! Nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur!’ de.” 2

Anneler şefkat meleğidirler. Anneler çilekeştirler. Anneler evlâtlarının bir gülümsemesine bütün sıkıntılarını unuturlar. Bundandır ki, anneleri doğrudan Kur’ân himâye ediyor. Buyuruyor ki: “Biz insana, anne ve babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zaaftan zaafa düşerek taşıdı! Sütten kesilmesi de iki yıl sürdü. ‘Önce Bana, hemen ardından annene ve babana şükret. Dönüşün ancak Banadır’ dedik.” 3

Annelerin dilinde duâsında dünyanın genişliği, bereketi; kalbinde, niyâzında âhiretin huzuru ve mutluluğu gizlidir. Annelerin elinde, ayağında âhiretin ebedî saadeti gizlidir. Bundandır ki, Peygamber Efendimiz (asm); “Cennet annelerin ayakları altındadır” 4 buyurmuştur. Annelerin gönlünde Allah’ın rızâsı gizlidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm), “Anne-babasını râzı eden, Allah’ı râzı etmiştir! Anne babasını kızdıran Allah’ı kızdırmıştır!” 5 buyurmuştur.

Anneler, dünyada iyilik yapmayı hak eden en değerli varlıklardır.

Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle; “Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir defîne! Onlara hizmet et! Rızâlarını tahsil eyle! Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin! Eğer rahmet-i Rahmân istersen, O Rahmân’ın vedîalarına ve senin hânendeki emânetlerine rahmet et!” 6

Anneler şüphesiz bir güne sığmaz. Her gün annelerindir en özel günüdür. Bu vesileyle, bütün annelere en derin saygılarımızı iletiyor; bütün annelerin Anneler Gününü tebrik ediyoruz.

Dipnotlar:

1- Riyâzu’s-Sâlihîn, 316.

2- İsrâ Sûresi: 23, 24.

3- Lokman Sûresi: 14.

4- Câmiü’s-Sağîr,3/1934.

5- Câmiü’s-Sağîr, 4/1535.

6- Mektûbât, s. 252.

09.05.2010

E-Posta: [email protected]



S. Bahattin YAŞAR

Kardeş gözüyle bakmak


A+ | A-

Her program, yeni tanışmalara vesile oluyor. Her tanışma da, hayatımıza yeni bir pencere açılımı demektir. Bu tanışmalar, niteliğine göre artık sürekli görüşmeleri de beraberinde getirebiliyor. Onun için katıldığımız programlar, pek çok dostları beraberinde getirdi. Şükür vesilesi ki, toplantılar esnasında ve sürecinde tanışmalar, görüşmeler sonucu adres defterimiz, telefon kayıtlarımız epeyce zenginleşti.

Bu iyiye alâmet.

Nitekim tanışma sonrası, bazı dostlarımızla görüşmelerimizin devam etmesi ve beraberinde yazışmaların gelmesi, önemli bir gelişmedir.

Bu kabil şevk dolu, azim dolu, dua dolu görüşme notlarımızı önümüzdeki günlerde sizlerle paylaşacağız İnşallah.

Durum onu gösteriyor ki, şu an birikmiş pek çok yazı konumuz pişip, olgulaşıyor. Ama bazısı da pişirelim derken yanma emareleri gösteriyor.

Konular birikmesin diye, köşemizi haftada ikiye çıkardık, ama bu sefer alıcılar daha çok çalışmaya, konular daha bir hücum etmeye başladılar.

Yani liselilere dönük, yeni başlattığımız ve bir iki lisemizde oldukça verimli olarak uyguladığımız, ‘Pozitif Gençlik’ programından, gençlerden bize iletilen onlarca sorulardan, başlayan e-mail trafiğinden; Risale-i Nur Enstitüsü Şanlıurfa şubemizdeki ‘Gençlik ve Ebeveyn Hatalarından’ ve seminer sonrası pek çok arkadaşlarımızdan gelen sorular ve bu konuları lütfen yazın, okuyalım temennilerinden ve Ankara’da onlarca kardeşin masa çalışmalarında büyük bir özveri göstererek gerçekleştirdikleri ve sonuç deklerasyonunda oldukça önemli notların iletildiği maddelerden hiç bahsedemedik. Ama bütün bu çalışmaları ve birikimleri değerlendirmek üzere dosyalarımıza koymuş bulunuyoruz.

Biz de, ‘hadi bakalım hayırlısı’ derken, kendi nuranî/hizmet gündemimizi ıskalamadan yürüyüşümüzü sürdürelim istiyoruz.

Kişisel gelişimi insanî ve

İslâmî gelişim olarak ele almak

Bu penceremizi İstanbul’da yaşayan Yükselten kardeşlere ayıralım.

Pozitif Pencere ile ilgili görüş ve kanaatlerini ileten kardeşlerimizin oldukça orijinal yaklaşımları var. İlk kez tanıştığımız Yükselten kardeşlerle, Risâle-i Nur eserlerinin bir bütün halinde pozitif eserler hazinesi olduğunu ifade ettiğimiz sohbetimizde, kardeş Bilal Yükselten konuyla ilgili bize çok dikkat çekici bir not iletti.

Tanışma oturumumuzda, kardeş Bilal Yükselten, “Sizinle tanışmak istiyordum. Çünkü, yazılarınız ve Pozitif Pencere isimli kitabınız üzerindeki yorumlarımı bizzat size iletmek istiyordum. Şimdi bu fırsatı bulmuş oldum. Öncelikle ileteyim ki, pozitif pencere, kişisel gelişime yeni bir yaklaşım getirdi. Bunun adı, kişisel gelişim, insanî ve İslâmî gelişimdir. Yani insan, insanî ve İslâmî olarak geliştiğinde kişisel olarak da gelişmiş olmaktadır. Pozitif Pencere de bunu yapıyor” dedi.

Nur Talebelerinin görüş ve kanaatleri hakikaten önemsenmelidir. Yani onlar bir durum hakkında bir görüş ifade etmişlerse, onu kesinlikle dikkate almalı ve yerine getirmelidir. Çünkü, onların nazarları nurlanmış olduğundan, gördüklerine, okuduklarına, mânâ-i harfi nazarla baktıklarından, İnşallah Allah’ın nuru ile bakmış olmaktadırlar. Mü’minin feraseti denen şey de bu olsa gerektir.

Onun için işlerimizde, Nur Talebesi kardeşlerimizle istişare etmenin faydası da budur. İstişare ehli ile yapılan görüşmeler sonucunda atılacak adımlar muhtemeldir ki, kişiyi yanlıştan alıkoyacaktır.

Yükselten kardeşlerden pencereyi açmışken, ağabey Hasan Yükselten’in gençlik konusundaki tesbitlerini de paylaşmadan geçmeyelim.

Yükselten kardeşler, ele aldıkları konulardaki çıkarımlarına bakıldığında oldukça derin tesbitler yapıyorlar. Doğrusu bu derinlikli bir anlama. Nitekim sayın Hasan Yükselten, gençlik masası müzakere notlarında daha çok anne-babalara seslenerek şöyle diyordu:

- Anne-baba hakları üzerine yüzlerce makale yazılır, yayınlar yapılırken, genç hakları üzerine düşünülmemesi çok önemli bir eksikliktir.

- Kimse anne-baba olduğu için çocuğu üzerinde keyfi tahakküm hakkına sahip değildir. Gençlerin de anne-baba üzerinde hakları vardır. Gençler hürmetle mükellefken, anne-baba da şefkatle mükelleftir. Bediüzzaman bu konuda, “Evet, dünyada en yüksek hakikat; peder ve validelerin evlâtlarına karşı şefkatleridir. Ve en âlî hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır” der. Ancak, ne yazıktır ki, çocuktan mutlak bir hürmet beklenirken bu hürmetin gereği olan şefkat genelde ihmal edilmektedir.

- Dinî değerleri, gençler üzerinde tahakküm ve istibdat aleti olarak kullanmak, dinen caiz olmadığı gibi çok büyük bir vebaldir de. Bu anlayış, gençliğin kutsallaştırıldığı, modernitenin gençlik üzerinden günahları yaygınlaştırdığı günümüz dünyasında, gençlerin dinden soğumasına sebep olabilmektedir.

- ‘O büyüktür yapar’ anlayışına dinimizde yer yoktur. Önemli olan, anne-babasına korkusundan ötürü değil sevgisinden ötürü saygı duyan gençler yetiştirebilmektir. Aksi halde istemediği halde saygılı gibi davranan çift kişilikli, cesaret özürlü gençlere sahip oluruz. Anne-babaya saygının göstergesi, her istediklerini itirazsız kabul etmek olmamalıdır.

Büyüklerin önce şefkat göstermesi, sonrasında ise hürmet beklemeleri hakkıdır. Ya da diğer bir yaklaşımla, idarecinin, eğitimcinin, büyüklerin önce sevgi göstermesi, sonrasında ise saygı beklemesi makul bir yaklaşım olacaktır.

Şefkatsiz hürmet beklentisi anlamsızdır.

Öğretilmeyen bir davranışın beklenmesi mümkün olmayacaktır.

Not: Pazar günü saat 18.45’te Kanalurfa televizyonu Pozitif Pencere’de şair Hasan Akçay var. Şiirin İnsanda Doğuşu konu ediliyor. Her insanın da aslında biraz şair olduğundan dem vuruluyor. Dua ile izlemeniz dileğiyle.

09.05.2010

E-Posta: [email protected]



Banu YAŞAR

Duyguyu doğru ifade edebilmek


A+ | A-

Duygularımızı güzel bir dil ile ifade etmeyi ya öğrenemedik ya da çok geç öğrendik. Ne zaman ki içimizde taşıdığımız bizi sıkmaya, bunaltmaya başladığında karşımızdakine onu kötü bir dille ifade eder olduk. Çünkü artık taşıyamaz hale geldik. Zamanında söylenmeyen her duygu sonradan misliyle çıktı. Zamanında yaşanamayan her acı ise, defalarca yaşandı yüreğimizde.

Belki de çocuklarımıza öğreteceğimiz en değerli şey, duygularını zamanında ve güzel bir dil ile ifade etmeleri olacaktır. Bunun içerisinde hoşlanmadığımız bir şeyi yapmak, istemediğimizde söylememiz gereken hayır diyebilmekte var elbette. Yaşadıkları ânı fark etmek, tahlil etmek ve ifade etmek... Bu da ancak insanın kendi hakkındaki farkındalığı ile olabilecek bir şey sanırım... Ne kadar olumsuz olursa olsun içimizdeki sesin aslında ne demek istediğini, neye ihtiyacı olduğunu ve ne yapmaya çalıştığını doğru okumanın büyütücü etkisini kaçırmamamız gerekli.

İçimizde bir çok ses konuşur aynı anda. Nefsimiz ayrı konuşur, kalbimiz ve aklımız ayrı konuşur. Bazen de hepsi aynı anda sıkıştırır bizi. Her bir sesle tanışmadan ve onları ayrı ayrı tanımadan kendimizle de gerçek anlamda tanışmış olamayız. Duygularının farkına varan, onları inkâr etmeyen, yüz yüze gelmekten korkmayan insan, onları kontrol etmeyi de, doğru ifade etmeyi de öğrenir. Yıllar sonra geriye baktığında, nice söylenmemiş duygunun, nice acının da yasını tutmaktan kurtulur.

Kandırılması en kolay olan kendimize rağmen, önce kendimize dürüst olmak... En aşağı duygularımızı önce kendimize itiraf etmek... Evet kıskandım, aslında ne kadar belli etmesem de çok korkuyorum kaybetmekten ya da kızgınım, öfkeliyim diyebilmek... Ama önce kendimize, sonra muhatabımıza... İtiraf edilen her duygunun elektriği azalır, daha az zarar verir. Ne zaman ki abartsak, saçmalasak ve aşırılık yaşasak davranışlarımızda, akşamla sabah arasında değişir duygularımız. Akşam çocuğumuza kızmışsak ve öfkenmişsek eğer, sabah olduğunda hatta o uyuduğunda bile, çoktan pişman olmuşuzdur bile... Nice zamanlar baş ucunda ağlarız, neden kızdım ona, aslında bugün başkalarına ifade edemediğim şeyler yüzünden tahammülüm azalmıştı. Onun hiçbir suçu yoktu diye...

Enerjimi tükettiğim nice yalanlardan geriye kalan bir şey olmaması ne kötü... Asıl gereken yerde bir de bakıyoruz ki bitmiş, tükenmiş. Sonsuz bir hazine değilmiş, sabır ve tahammül. Ne gereksiz yerlerde tükettiğimiz duygularmış meğer... Çoğu zaman bu pişmanlıklar kalıcı sonuçlar doğurmaz, sabah aynı süreç yeniden başlar. İlk ertelediğimiz kendimiz ve çocuklarımız olur. En çok beklettiğimiz de çoğu zaman onlardır. İtiraf etmeden gerçek anlamda yüzleşemeyiz bu durumla. Ve bir gün çocuğumuzu karşımıza alıp, aslında abarttığımızı, ona öfkelendiğimiz ve onu dinlemediğimiz için ne kadar üzgün ve ne kadar pişman olduğumuzu söyleyebilsek. Bundan çok pişmanlık duyduğumuzu ve bunu değiştirmek için çabalayacağımızı itiraf etsek... İnanın gözünde küçülmeyiz, aksine büyürüz, kocaman oluruz. Sert bir kalıbın içindeki, mükemmel görünümlü bir anne, baba olmaktansa, duygusunu ifade eden yumuşaklıkta gerçek bir anne olmak her zaman daha etkileyicidir. Sahte bir doğruluk, gerçeği itiraf edilmiş bir yalandan daha kıymetli değildir. Zaten onlar tertemiz ve kocaman yürekleriyle hissederler, esnek ve güçlü olan kalpleriyle yaralarını çabucak tamir ederler. Yeter ki içimizdekini doğru ve güzel bir dil ile ifade edebilelim. Bu hem bizi büyütür, hem de onlara duygularını ifade etmek konusunda model oluşturur. Şu anda genç birer insan bile olsalar, geçmişte yaptığımız hatalarımız için, ertelediğimiz bütün sevgi sözcükleri için, dinlemediğimiz bütün zamanlar için önce kendimizle, sonra da onlarla yüzleşebilsek. Bundan dolayı pişmanlık duyduğumuzu ve bunu değiştirmek için çabalayacağımızı söyleyebilsek. Bilmeden ya da bilerek yaptığımız bütün davranışlarımız için, söylediğimiz bütün kötü sözler için üzgün olduğumuzu ifade edebilsek. Ne kadar zor olsa da, keşke yapabilsek bunu...

Aslında hiçbir şey için geç kalmış sayılmayız....

09.05.2010

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

12 Eylül yine yargılanmıyor!


A+ | A-

“Anayasa değişikliği paketi” Meclis’ten geçti. “Paket”in en önemli maddelerinden biri olan 12 Eylül Anayasası’nın darbeyi ve darbecileri koruyup kollayan “geçici 15. maddesi” kaldırıldı; lâkin darbecileri yargılayacak “mürûr-u zaman” zırhı kaldırılmadı.

Muhalefetin bütün ısrarlarına rağmen AKP grubu, birinci ve ikinci tur oylamada âdeta bir strateji gereği darbecilerin yargılanmasının önünü açacak yeni yasal düzenleme önergelerini reddetti.

Darbecilerin yargılanması için sözkonusu maddenin kaldırılmasının yeterli olmadığı, bunun yanı sıra mutlaka “zamanaşımı” engelini ortadan kaldıran bir hükmün ilâvesi önerilerinden kaçınan AKP, sonuna kadar tavrını sürdürdü.

Yüz binlerce vatandaşı fişleyen, mağdur eden, işkencede bulunan 12 Eylül darbesinin ve darbecilerinin yargılanmasına blok halinde katılmadı. Bir yandan 12 Eylül’ü “yargılar” görünürken diğer yandan örtülü bir biçimde “korudu” ve “kolladı.”

Bu arada AKP’nin “aleyhte olan bir düzenleme geçmişe doğru yürütülemez” gerekçesiyle darbecilerin aleyhindeki değişiklik teklifini kabul etmemesi kadar, teklif sahibi CHP ve diğer muhalefet partilerinin “geçici 15. madde”nin kaldırılmasına oy vermemesi garâbeti yaşandı…Görünen o ki yıllardır karşı çıktığı bu maddeyi son bir manevrayla “paket”e koyan iktidar partisi, sırf siyasî rakiplerini köşeye sıkıştırma siyaseti güttü, gereğini yapmadı. 12 Eylül 1980 ile 2010 arasında zamanaşımını kaldırmadan “geçici 15. madde”nin kaldırılması, Meclis kürsüsünde kullanılan tâbirle “ucuz bir yaklaşım” olarak kaldı…

“ZAMANAŞIMI ZIRHI” KALDIRILMADI…

Oysa değişiklik metnine “Darbe suçlarında zamanaşımı işlemez” ibâresi ilâve edilseydi, darbecilerin yargılanması önünde engel kalmaz, 12 Eylül’e yargı yolu açılır, darbeciler hesaba çekilir; “geçici 15. madde”yi kaldırmanın bir anlamı olurdu…

Zira “darbe anayasası”ndaki darbecileri koruyan ve daha önce bir bölümü kaldırılan bu madde, bir affı değil, darbecilerin kendilerinden menkul “darbe tasarruflarını ve tasarrufçularını” teminat altına almaktaydı.

Madde üzerinde kayda değer hararetli tartışmalar da oldu. En garibi ise 27 Nisan 2007 gece yarısı verilen ve hükûmet tarafından bir “muhtıra” olarak algılanan “e- bildiri”nin sorgulanmasına kayıtsız kalmasıydı.

Meclis’teki bütün muhalefet partilerinin bu husustaki taleplere, AKP sözcüleri, 28 Şubat postmodern darbesi ve 27 Nisan e-muhtırası için, “Yargılamayı hükûmet mi, Başbakan mı yapacak? Ama Türkiye’de bazı kişilere karşı soruşturma açmak cesaret istiyor. O cesareti gösteremediler. Bunu yargılayacak olan savcılardır; savcılara o cesâreti verme noktasında bizim yapacağımız bir şey yok” cerbezesiyle geçiştirdiler. Meclis kürsüsünde “suç duyurusu”nda bulun âdeta tecâhül-ü ârif yaptılar. Yargıya yasal yolu açmanın yasamanın işi olduğunu gözardı ettiler. Göz göre göre darbecilerin soruşturmasını eksik bıraktılar…

Keza muhalefet sözcülerinin AKP’ye, “27 Nisan e-muhtırasının ardından 4 Mayıs 2007’de Dolmabahçe’de ‘e-muhtırayı ben yazdım’ diyenle sırdaş-kanka olan sizin Genel Başkanınızdır. ‘Bu görüşme benimle birlikte mezara kadar gidecek’ dedi. Ona trilyonluk zırhlı araba alan da sizin iktidarınızdır. 27 Nisan’ın hesabını kendiniz vereceksiniz?” sorularını cevapsız bıraktılar…

Sonuçta iktidar partisi, sadece bu 12 Eylül üzerindeki “zamanaşımı” zırhına değil, 28 Şubat postmodern darbesi ve 27 Nisan e-muhtırasının soruşturulmasına da yanaşmadı…

“28 ŞUBAT”A VE “27 NİSAN”A

DOKUNULMUYOR!

Özetle muhalefetin 12 Eylül’ün yargılanması açık teklifine başından beri soğuk bakan, önce “Bırakın bu sulu şakaları!” diye tepki gösteren, peşinden kamuoyundan gelen çağrılara karşı, “geçici 15. madde”nin Anayasa’dan çıkarılmasıyla kalıp, darbecilerin yargılanması için hiçbir adım atmayan Erdoğan ve partisinin bu çekingen tutumu, dikkat çekici…

Oysa demokratikleşme, hak ve hürriyetler adına yapılan Anayasa değişikliklerinde siyasî iktidarından istenen, 12 Eylül darbesinin yanı sıra, “demokrasiye balans ayarı” veren 28 Şubat postmodern dayatması ve demokrasiye açık bir müdahâle olan 27 Nisan “e-muhtırası” başta olmak üzere, bütün darbe ve muhtıraların sorguya çekilmesi için yasal düzenleme yapması…

Neticede anlaşılmıştır ki her ne kadar “geçici 15. madde” kaldırılsa da, “zamanaşımı zırhı”na dokunmayıp 12 Eylül darbesinin ve darbecilerinin yargılanmamasına dolaylı ve örtülü göz yumulmuştur. İktidar partisi, henüz “zamanaşımı” zırhı olmayan 28 Şubat postmodern darbesi ve 27 Nisan muhtırasının hesâba çekilmesine yanaşmamıştır.

Peki neden? Yeni “demokratik sivil anayasa”yı rafa kaldırıp öteleyen AKP iktidarı, neden sırası gelmişken, darbelerin, muhtıraların sığaya çekilmesinden çekinmekte?

Dönemindeki darbe teşebbüslerinin ve darbeye ortam hazırlamalarının soruşturulmasına tam destek verirken niçin 27 Nisan e-muhtırasını bundan muaf tutuyor? Neden ABD’nin desteğiyle dayatılan, arkasında Amerika’nın olduğu darbeleri, muhtıraları sorgulamaya-yargılamaya yanaşmıyor? Amerikan hegemonya ve çıkar politikaları eksenindeki “demokrasi vizyonu”ndan mı?

İbret-i âlem…

09.05.2010

E-Posta: [email protected]



Mehmet KARA

Polemikler üzerinden siyaset


A+ | A-

Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan, belki de son günlerin en büyük itiraflarından birini söylemiş. Demiş ki, “Bazen Başbakan çıkıyor bir eleştiri getiriyor veya bir polemik başlatıyor. Bu kamuoyunda bir kişiye eleştiri gibi algılanabiliyor. Aslında o gündemi değiştirmek için yapılmış olabiliyor veya sadece söylediği sözlerin asıl muhatabı örtülü mesajı anlayabiliyor...” (Hürriyet-Pazar, 2.5.2010)

Erdoğan’a bu kadar yakın bir danışmanın böyle bir itirafını okuduktan sonra başbakan bir polemik ortaya attığında artık arkasında neler olduğuna dikkat etmemiz gerektiği ortaya çıkmış oldu. Acaba gündemi değiştirme işi bir şeyi gizlemek için mi yapılıyor? Yoksa gündemi meşgul etmek için mi? Bu sorular hep aklımızın bir kenarında duracak.

* * *

SİYASETTE MUSSOLİNİ, HİTLER POLEMİKLERİ

Siyasetteki polemiklerden birkaç örnek verelim.

Anayasa değişikliği Meclis’te görüşülürken, hükümeti Hitler’i örnek göstererek eleştiren CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, kendini Churchill’e, Erdoğan’ı da Hitler’e benzetmesiyle başlayan tartışma Erdoğan’ın “Eğer illa Hitler’e benzetecek bir siyasî figür arıyorlarsa kendi genel merkezlerindeki eski genel başkan fotoğraflarına baksınlar. Führer’e özenip, kendine ‘Millî Şef’ dedirten genel başkanlarının Hitlervari bıyıklarının altında kendilerine gülümsediğini görecekler” diye cevap vermesinin ardından bir polemik başladı. Hitler tartışmalarına bir dönem CHP yöneticiliği de yapan Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın da Baykal’ı Mussolini’ye benzetip “Mussolini bir dönem sosyalistti. Sonra faşizmin teorisini yaptı. Baykal, aynada benzer bir sima görebilir” (Akşam, 4.5.2010) sözleri ile katılmasıyla polemik daha da büyüdü. Ardından Baykal’ın “Elini dilini İsmet İnönü’nün bıyığından çek... Sen zararlı çıkarsın” demesine karşılık Erdoğan, “Arşivimi açtırmasınlar, söyleyecek çok sözümüz var” mealindeki sözü ile polemiği devam ettirdi. Bu polemik daha epey gündemi meşgul etmeye devam edecektir.

* * *

OY KULLANIP KULLANMAMA POLEMİĞİ

Anayasa değişikliğinde en çok yapılan polemiklerden biri de, CHP’nin görüşmelere katılırken, oylamalara katılması çerçevesinde oldu. CHP’li Hakkı Süha Okay’ın bir madde görüşülürken AKP’li milletvekillerinin oylarını açık verdiğini eleştirmesinin ardından polemik başlamıştı. AKP’liler oturdukları yerden buna cevap verirken, “Oy bile vermiyorsunuz, kabine bile girmiyorsunuz… Oylamanın saygınlığı oylamaya katılmakla olur… Oy bile kullanamayanlar konuşuyor” diye polemik içine girdiler.

Bir diğer polemik de, cep telefonların genel kurul salonunda çalışıp-çalışmaması konusunda yaşandı. Bundan önce cep telefonları genel kurulda çalışmaları engellediği için çalışmazdı. Ancak bu yasak anayasa değişikliği görüşmelerinde kalkınca polemik konusu oldu. Muhalefete mensup milletvekillerinin, “Üç yıldır çalışmıyordu telefonlar, şimdi neden çalışıyor? Başkan, cevap ver!” diye seslenmelerine cevap gelmeyince, tekrar tekrar bu soruyu yöneltmeye devam ettiler.

Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin ısrarlar karşısında, “Yoğun milletvekili talepleri sebebiyle telefonlarla ilgili konuşmayı engelleyici sistem devreden çıkarılmıştır. Kaldı ki, İç Tüzük’te telefonların kapalı olacağına dair bir hüküm de yoktur, bu tamamen idarî bir tasarruftur” dedi ama bu polemik sürüp gitti.

* * *

FAKİR SAYISI POLEMİĞİ

Bir diğer polemik de, Türkiye’deki fakir sayısı konusunda yaşandı. AKP Grup Başkanvekili bir madde üzerinde konuşurken, “…son altı yılda, 2002 ile 2008 yılı arasında Türkiye’de fakir sayısı 6,9 milyon azalmıştır, fakir sayısında 6,9 milyon bir azalma mevcuttur” demesinin ardından bu polemik başladı.

CHP sıralarından gürültüler gelirken, “Yalan söylüyorsun! Rakamları çarpıtıyorsunuz. İşsizlik almış başını gitmiş” diye tepki gösterseler de, Canikli, bunların resmî rakamlar olduğunu söylemekle yetindi. Bu polemik de böylece sürüp gitti…

* * *

SÖZÜN ÖZÜ

16 günlük Meclis görüşmelerinde bunun gibi belki yüzlerce polemik konusu vardı. Bunlar bizim seçebildiklerimiz. Bu polemiklerin gündemi değiştirmek için mi yapıldığını bilemiyoruz, ama bundan sonra yapılan polemiklerin arka plânını daha fazla irdelemeye başlayacağız anlaşılan…

* * *

“ERGENEKON HANGİ HALDE KAZANIR”DI?

Anayasa değişikliği görüşmelerinin en dikkat çeken ismi BDP Milletvekili Ufuk Uras’tı. “Paket 330’un altında kalırsa, Ergenekon kazanır” dediği için dikkat çekmişti. Ancak 10-12 AKP’li milletvekilinin fire verdiği söylenen paketin 8. maddesine oy vermedi. Paketin reddedilmesinden sonra da, “8. madde reddedildiğinde Ergenekon’un sevinç çığlıklarını gördüm” diyerek ondan sonraki kritik maddelerde “evet” oyu kullandı. Hem de partisinin görüşü bu olmamasına rağmen… Bunu da Ergenekon polemiği olarak not düşelim.

09.05.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Allah'ım ayıplarımı ört!


A+ | A-

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte ‘gizli saklı’ şeyler kalmadı. Yapılan her konuşma bir şekilde kayıt ve kontrol altına alınıp; bazen siyasî, bazen de başka maksatlarla kullanılabiliyor. Özellikle seçim zamanlarında ortaya çıkan ‘yolsuzluk dosyaları’ bu anlamda hatırlanabilir.

Her hal ve hareketin kayıt altına alınıyor olması insanı dikkatli hareket etmeye sevk etmeli. Geçmiş yıllarda anlatılması ve anlaşılması kolay olmayan bazı meseleler, ilim ve tekniğin gelişmesiyle birlikte daha kolay anlaşılır oldu. İnancımıza göre insanın her hareketi kayıt altına alınıyor. Omuzlarımızdaki ‘melekler’ bu işlerle vazifeli. Geçmiş asrın insanları bu ‘kayıt altına alma’yı anlamakta belki zorlanıyorlardı, ama bugün herkes ‘melekler’in vazifesini anlamakta zorluk çekmiyor. Dolayısıyla ahirette önümüze konulacak ‘belgeler’ sebebiyle utanmak istemiyorsak, ‘helâl dairesi’nin keyfe kâfî geldiğini kabul etmeli ve ona göre yaşamalıyız.

Zaman zaman hatırlattığımız gibi, ‘kadın fitnesi’ âhirzamanın en dehşetli fitnelerinden biridir. Ve bu ‘fitne’ye,—Allah korusun—hepimizin düşme ihtimali vardır. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (asm), kıldığımız namazların sonunda okumamızı tavsiye ettiği ‘namaz tesbihatı’nda; “Allah’ım, bizi kötü kadınların şerrinden muhafaza eyle! Allah’ım, bizi kötü kadınların belâsından muhafaza eyle! Allah’ım bizi kötü kadınların fitnesinden muhafaza eyle!” şeklinde duâ etmemiz her halde boşuna ve tesadüfen edilen duâlar değildir. (“Duâ”nın tamamı için bakınız: “Namaz Tesbihatı ve Türkçe Açıklaması”, Yeni Asya Neşriyat, 1995)

Aslında “kötü kadınlar”ın belâ, fitne ve şerrinden korunmak için her imkân ve fırsatta duâ ile Allah’a sığınmak durumundayız. Bu öyle çetin bir imtihan ki, hiç kimse kendisini ‘garanti’de göremez. Ancak bu fitne, şer ve belâya düşmemek için fert ve devlet olarak yapılması gereken şeyler vardır. Birinci olarak insanları bu tuzaklara karşı ikaz etmek gerekir. Meselâ, gazete ve ‘sanal âlem’de müstehcenliği teşvik ederek bu tuzakların önüne geçilmez. Elbette bir şeyi kanunla yasaklamak tek başına çare değil, ama hiç değilse kötülükler yayın yoluyla desteklenmemesi gerekir. “Televizyon ve gazetelerde müstehcen resimler yayınlanmasın” denildiğinde, “Yayınlansın, biz ‘aydın’ insanlarız” denirse yanlışta ısrar edilmiş olur.

Geçen yıllarda ‘zina’ ile ilgili garip tartışmalar yapılmıştı. Güçlü bir ‘ekip’, ‘Zina yapanlara ceza verilmesin’ diye kampanya başlatmış ve Türkiye’yi idare edenler de bu kampanya karşısında acze düşmüştü. Her defasında ifade ediyoruz, tekrarlayalım ki, elbette bir şeyi yasaklamak ya da ceza vermek tek başına yeterli olmaz. Fakat ‘kötü’lüğün savunulmasını anlamak mümkün değil.

Dünyada yapılan ‘gizli çekim’lerin, mahremiyeti ihlâl ettiği ileri sürülüyor. Unutmamak lâzım ki, dünyadaki hallerimiz ‘melekler’ce de kaydediliyor. Ve bu kayıtlar ‘hesap günü’nde önümüze konulacak. Üstelik, organlarımızın şahitlik edeceği bu günde inkâr imkânı da olmayacak. Bu sebeple dünya hayatımızda ‘helâl daire’de hareket etmek en doğrusu. “Helâl daire”yi daraltmak isteyenlere de, “Bu daire dar” diyenlere de itibar etmeyelim.

“Allah’ım, ayıplarımızı ört. Bizim, sonradan mahcup olacağımız davranışlar içine girmemize müsaade etme. Âmin” diyelim ve çokça duâ edelim...

09.05.2010

E-Posta: [email protected]



Robert MİRANDA

Obama yönetimi diyalog arayışında


A+ | A-

Amerika’nın muhafazakâr düşünürleri bir kez daha Amerikan sağ kanat liderleri gibi, bir Ankara-Tahran buluşmasının hemen ardından panik ve endişe alarmlarını çalmaya başladılar. Bu paranoyak muhafazakâr siyasetçilere göre, bu buluşma kesinlikle Türkiye’nin İran’ın tarafında olduğu anlamına geliyor.

Bu türden retoriklerin ekseriyeti, Amerika’nın irrasyonel ve mutaassıp sağ kanat düşüncelerinin sözcüsü olan Rush Limbaugh ve Michael Savage gibi vahşi neoconcu yazarlardan geliyor. Daniel Pipes gibi neoconların yorumları da genelde bu kabilden oluyor ve Müslümanların çıkarlarına ters görünüyor.

Amerika’da sürekli olarak tartışmalar yapan bu muhakemeden yoksun televizyon uleması, tıpkı bir grup sarhoş adamın fikrî bir tartışmaya girmesi gibi saçma bir görüntü ortaya çıkarıyor.

Bu türden muhafazakâr programların bir çoğu sürekli olarak İslâm’ı anti-Amerikan gibi göstermek suretiyle, kamuoyunda İslâm karşıtı duyguların harekete geçirilmesine çalışıyorlar.

Başkan Obama henüz Amerika Müslümanlarına özel bir hitapta bulunmadı, ama Beyaz Saray’a bakılırsa onlar sessiz bir şekilde Müslümanlara ulaşmış durumdalar.

New York Times’in haberine göre, Amerika’daki, Müslüman ve Arap-Amerikan topluluk liderleri daha geçenlerde Beyaz Saray ile politik bir müzakereye ve brifinge girdiler ve Beyaz Saray yönetimi ile, sağlık, dış politika, ekonomi, göçmenlik, ulusal güvenlik gibi konularda fikir alış verişinde bulundular.

Ulusal Güvenlik Şefi Janet Napolitano, bu liderlerle yapılan toplantıya katıldı ve çoğunluğu Müslüman olan 14 ülkenin yolcularına yönelik havaalanlarında devreye sokulan aşırı güvenlik ve denetim uygulamasının hükümet tarafından kaldırılması konusu masaya yatırıldı.

25 Aralık’ta Detroit’ten havalanan bir uçağa yönelik yapılan sabotaj girişiminden sonra devreye sokulan bu yönetmelik şimdi daha istihbarat ağırlıklı bir protokol ile değiştirilmiş oldu.

Müslüman liderler halen bir çok konuda gözle görülür değişimlere şahit olmamalarına rağmen, Beyaz Saray ve hükümet yetkilileri ile kendi aralarında bir önşartsız diyalog ortamından dolayı memnuniyetlerini dile getiriyorlar.

Washington’daki Arab-Amerikan Enstitüsü Başkanı James Zogby, “Sekiz yıldan beridir ilk defa, buluşma, anlaşma, tartışma ve ters düşme zemini bularak politika üzerinde etkili olma fırsatı yakaladık. Bu yüzden, sürecin bir parçası olduğunu hissediyor ve bizi de dinleyen birileri olduğunu görmekten memnuniyet duyuyoruz” dedi.

Halen Obama yönetiminin Müslüman liderler ve organizasyonlar ile diyalog çabalarına yönelik sert eleştiriler geliyor ve hükümetin bu grupların dışardaki radikal bir takım gruplarla olan ilişkilerinin görmezden geldiği iddia ediliyor.

Söz gelimi bir terör analisti olan Steven Emerson hükümeti şu şekilde uyarıyor: “Bence diyalog elbette iyidir, ama gerçekten mutedil muhataplarla yapılması gerekir. Bu grupların asla meşrulaştırılmaması lâzım.”

Emerson ve gibilerinin aslında mutedil Müslümanlarla diyalog kurulması gibi bir endişeleri yok, onların asıl endişe ettikleri ve yapmayı istedikleri şey İslâm hakkında olumsuz fikirler ortaya atmak ve yanlış izlenimler oluşturmak.

Emerson ve onun gibi diğer Amerikalılar için, mesele hükümetin mutedil Müslümanlar ile konuşabilmesi değil; esas dertleri Birleşik Devletler’in Müslümanlar ile karşılıklı saygı ve eşit ortaklık şartları altında masaya oturmasını hazmedememeleridir.

Tercüme: Umut Yavuz

A mutual discourse

American conservative pundits are once again sounding the alarm of panic as word reached American reactionary right-wing leaders of a meeting between Ankara and Tehran. According to the paranoid conservative pundits, the meeting had placed Turkey firmly on the side of Iran.

Much of the rhetoric is coming from wild-eyed neoconservatives such as Rush Limbaugh and Michael Savage, American voices of irrational thought and reactionary right-wing opinions. Commentary by neoconservatives like Daniel Pipes should be seen as obfuscated and often against Muslim interests.

These unreasonable political radio talking-heads make debate in the United States sound as ridiculous as a group of drunks trying to engage in intelligent discussion.

Many conservative radio talk-show hosts keep trying to stir anti-Islamic sentiments among Americans by trying to promote the idea that Islam is anti-American.

President Obama hasn't made a public overture to Muslims in America, but White House officials say they have quietly reached out to Muslims.

Muslim and Arab-American leaders recently participated in policy discussions and were briefed by White House aides and others in the administration on issues such as healthcare, foreign policy, the economy, immigration and national security, The New York Times reported Monday.

Homeland Security, chief Janet Napolitano, attributes the meeting with these leaders as a key factor that led to the government's decision to end a policy subjecting passengers from 14 countries, most of them Muslim, to greater scrutiny at airports.

The directive, enacted after a failed Dec. 25 bombing plot aboard a

Detroit-bound airliner, was replaced with a new set of intelligence-based protocols.

Muslim leaders said that while they haven't seen substantive changes on a variety of issues, they are encouraged by the breadth of consultations between them and the White House and governmental agencies.

"For the first time in eight years, we have the opportunity to meet, engage, discuss, disagree, but have an impact on policy," said James Zogby, president of the Arab American Institute in Washington. "We're being made to feel a part of that process and that there is somebody listening."

Still there are those critics of the overtures made by the Obama administration who say that the government’s efforts to reach out to Muslim leaders and organizations fail to consider the ties these groups and leaders have to extremist groups abroad.

"I think dialogue is good, but it has to be with genuine moderates," said Steven Emerson, a terrorism analyst who advises government officials. "These are the wrong groups to legitimize."

Emerson and most of those who think like him are not concerned about speaking to moderates; they are more concerned with creating negative notions and establishing false impressions about Islam.

For Emerson and other Americans like him, the issue is not whether the United States government can speak with Muslim moderates; the issue is can the United States engage in dialogue where mutual respect and equal partnership is achieved with Muslims.

09.05.2010

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

33. yıla girerken


A+ | A-

Yeni Asya kadroları içerisinde yer alışımızın 33, gazetede günlük yazılara başlayışımızın da 19. senesine girmiş bulunuyoruz.

1973 yazında başlamış olan Risale-i Nur’la meşguliyetimiz ise 38. yılını doldurmak üzere.

Evvelce bir vesileyle bahsetmiştik: Yeni Asya ile “aktif okuyucu” olarak ilgilenmeye başladığımız tarih de 1975-76 senelerine tekabül ediyor.

O günlerden itibaren gönlümüzde yatan ideal, neşriyat hizmetlerinde fiilen görev üstlenmekti.

Hattâ 1976-77 öğretim döneminde iki sömestr üniversite okuduğumuz Ankara’da tekrar sınava girip ilk tercih olarak İÜ Hukuk Fakültesini yazmamızın tek sebebi, İstanbul’a geçerek Yeni Asya birimlerinden birinde hizmete talip olmaktı.

O fakülteyi tercih etmemizin bir gerekçesi de devam mecburiyeti olmamasıydı. Böylece bütün vaktimizi neşriyat hizmetine tahsis edebilecektik.

Bu niyetimiz makbul bir dua hükmüne geçmiş olmalı ki, okula kaydolduktan altı ay sonra, 1978 Nisan’ının son günlerinde, Cağaloğlu Yerebatan Caddesindeki Yeni Asya binasının Yayınevi bölümünde çalışmaya başladık. Verilen ilk iş, kütüphanedeki kitapların listesini çıkarmak oldu.

Ayrıca, on parmak daktilo öğrenip, çocuklara yönelik bir İngilizce kitabı Türkçeye çevirmemiz istendi. Tamamlayıp tevhid-tefekkür eksenli yorumlarla zenginleştirmeye gayret ettiğimiz tercüme “Harikalar Ansiklopedisi” adıyla yayınlandı.

Çeviri çalışmalarımız, daha sonra The Christian Science Monitor’dan yaptığımız ve gazetede yayınlanan günlük tercümelerle devam etti.

Bilâhare tevdî edilen görevlerden biri, o günün teknolojisinde, çıkacak kitapların kurşun harflerle yapılan dizgilerini tashih etmekti. Formaları okuyup hataları işaretleyerek matbaaya veriyor ve düzeltilmiş hallerini de kontrol etmemizden sonra dizgilerin basımı aşamasına geçiliyordu.

Yani, “mesleğe” tercüme ve tashihle başladık.

Tercüme çalışmaları Türkçemizi, tashih ise dikkat melekemizi geliştirdi. Ki, yazma, çizme, neşriyat işlerinde bu ikisi de son derece önemli.

Bunu, bilhassa bu işlere meraklı olan gençlere önemle hatırlatıyoruz. Mutlaka en az bir yabancı dil öğrensinler. Ve Türkçelerini de çok iyi geliştirsinler; kurdukları cümleler Türkçe kurallarına uygun, sağlam, akıcı ve kolay anlaşılır olsun; noktası, virgülü, bitişik ve ayrı yazılacak ekleri dahil, imlâ kaidelerine de titizlikle riayet etsinler.

Bu hem yazma işindeki ciddiyetin, hem de okuyucuya duyulması gereken saygının bir icabı.

Tashih meselesi de öyle. Haber, yazı, makale, tercüme, kitap... gibi tüm yazılı metinlerin, hem fikir cihetiyle müstakim, hem ifade ve üslûp bakımından akıcı ve anlaşılır, hem de imlâ kuralları açısından hatasız ve “temiz” olması çok önemli.

Üstadın Risale-i Nur’a vakfettiği ömrünün son anlarına kadar titizlikle sürdürdüğü meşguliyetlerden biri, bilindiği gibi, eserlerinin tashihiydi.

Külliyatın elle ve Kur’ân harfleriyle yazılarak çoğaltıldığı yıllarda da, yeni harflerle matbaalarda basıldığı dönemde de tashihi hiç bırakmadı.

Çünkü hele Risale-i Nur’da bir cümle, kelime veya harfin dahi yanlış veya eksik olması, mânâya ciddî zarar vererek anlamayı engelleyebiliyor.

Özetleyip toparlayacak olursak:

Kabiliyet ve eğilimi olanlar için, öncelikle, Risale-i Nur hizmetindeki “vakıf” sisteminin, hizmetin neşriyat ünitelerinde de geçerli olduğu temelinde sağlam bir niyet ve kararlılığa ihtiyaç var.

O karar olduktan sonra Allah yolu açıyor.

İkinci olarak, özellikle külliyatı, Zübeyir Gündüzalp’in ifadesiyle “dem ve damarlarımıza karışacak derecede” çok okumamız gerekiyor. Bilhassa gençlik döneminde bu çok daha önem arz ediyor. Çünkü hem o yıllarda okunanlar, fıtratlara daha muhkem şekilde yerleşip meleke haline geliyor, hem de yaş ilerleyip meşguliyetler arttıkça o zaman ve fırsatları bulmak zorlaşıyor.

Üçüncüsü, yukarıda bahsettiğimiz Türkçe, yabancı dil, ifade-imlâ kuralları, tashih meseleleri.

İhtiyaç ve talep olursa bu konuları sürdürelim.

09.05.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Yeni Asya Gazetesi - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat-Promosyon - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım