14 Temmuz 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Ali FERŞADOĞLU

Edep çerçevesindeki eğlence


A+ | A-

Acaba düğünlerde nasıl eğlenmeli? Şöyle kırk gün kırk gece veya üç gün, üç gece sürecek bir düğün mü olmalı? Yoksa gayet mütevazi, gösterişsiz bir düğün mü?

Kırk gün kırk gece padişahlara mahsus bir düğündür. Üç gün, üç gece sürecek şatafatlı bir düğün ise, hali vakti yerinde ve kalburüstü zenginlere mahsustur. Yöneticilerin gösterişli ve israfa dayalı düğünler yapması, halkın nazarında “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” dedirteceği için kaçınmalı.

Düğün, aslında meşrû olan nikâhı duyurmaktır. Düğün, İslâmî bir örf, bir âdettir aynı zamanda. Nikâhın, evliliğin, düğünle akrabalara duyurulması, haber verilmesi, çevreye de ilân edilmesidir. Yani, toplum nazarında da meşrûluğunun tescilidir.

*Düğünlerde ziyâfet vermek duyurunun en önemli vasıtalarından birisidir.

*Meşrû çerçevede eğlenmek, çalgı çalmak sünnettir. Rasul-i Ekrem (a.s.m.), Abdurrahman bin Afv’a (r.a.), “Bir koyun keserek de olsa düğün yemeği vermesini” (Buhârî, Nikâh 7) tavsiye etmiştir.

*Nakledilen ve sahih kitaplarda yer alan bir başka hadîste de, düğünlerde çalgı çalınmasını, gazel okunmasını da…

“Hz. Aişe (ra) Ensardan, bir yakını kızcağızı evlendirmişti. Resulullah (asm) gelince: ‘Genç kızı gönderdiniz mi?’ diye sordu. Evdekiler ‘evet!’ deyince ‘Kızla birlikte bir de çalgıcı gönderdiniz mi?’ dedi. Onlardan ‘Hayır göndermedik’ cevabını alınca “Ensar, aralarında gazel okuma adeti mevcut olan bir cemaattir. Keşke onlara: ‘Size geldik size geldik, size selâm bize selâm’ deyiverecek birini gönderseydiniz’ buyurdular.” (Kütüb-i Sitte, 6551)

Şu halde, düğünlerde meşrû çerçevede her türlü eğlence, yeme ve içme serbesttir. Burada aslolan çalgı aletinin ve oyunun şekli değil, mâhiyetleridir.

*Düğün yemekleri ve hatıraları kolay kolay unutulmayan faaliyetlerdendir. Bundan dolayıdır ki, nikâhın meşrûiyeti, kurulan âile müessesesinin ilân edilmesi, akrabalık bağlarının pekişmesi, dolayısıyla dayanışma açılarından önemli.

*Ancak, aşırı israftan, gösterişten, kibirden, başkalarının hased ve kin gibi damarlarının kabarmasına sebep olmaktan uzak durmalıdır.

14.07.2010

E-Posta: [email protected] [email protected]



Baki ÇİMİÇ

Hakîkat-i namaz nedir?


A+ | A-

Namaz çok kıymettar ve mühim ve de az bir zahmet ile kazanılan bir büyük ibâdettir. Ayrıca namazda hem rûhun, hem kalbin ve hem de aklın büyük bir rahatı vardır.

Namaz hakîkî bir ebedî hayatın saadetine medâr olacak hoş, rahat ve rahmetli bir hizmettir. Külfeti pek az ve ücreti pek büyük, hoş, güzel ve ulvî bir ubûdiyettir.

Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı zikretmek, hürmet göstermek ve şükretmektir. Yâni Allah’ın celâline, sonsuz büyüklük, ululuk, yücelik ve haşmetine karşı söz ve fiili olarak Sübhânallah deyip Allah’ı bütün noksan sıfatlardan berî görmek; hem Allah’ın kemâline karşı söz ve amelle Allahu Ekber söyleyip, Allah en büyüktür diyerek hürmet gösterecek sûrette güzel muâmelede bulunmak; hem, Allah’ın cemâline ve sonsuz güzelliğine karşı kalb, dil ve beden ile Elhamdülillâh deyip şükretmektir.

Öyleyse namazın çekirdekleri “Sübhânallah, Allahu Ekber ve Elhamdülillâh” gibi mukaddes kelimelerdir. Bu kelimeler namazın her yerinde çokça vardır ve aynı zamanda tesbih ve tekbir ve hamd hükmündedirler. Bedîüzzamân Hazretleri namazı böyle tâ’rif etmektedir.

Namaz insanın cisim hanesinde arkadaşları olan kalbinin gıdası, rûhunun hayat suyu ve Rabbâni duygularının ter temiz havasıdır.

Namaz sonsuz üzüntüler ve teessürlere ve de elemlere maruz ve düşkün olan; nihayetsiz lezzetlere ve arzulara meftun ve sevdalı olan bir kalbin kût ve gıdasıdır.

Namaz ile kul her şeye kudreti yeten bir Râhim-i Kerîm’in kapısını niyaz ile çalarak nihayetsiz ihtiyaç ve arzularına kavuşacağını bilerek sadece O’ndan (cc) isteyeceğini bilir. Böylece namaz kul ile Rabbi arasında bir nisbet ve râbıta olur.

İnsan şu boğucu, ezici ve sıkıntılı olan dünya halleri içersinde ancak namazın penceresi ile nefes alabilir ve rahatlayabilir.

Namaz mü’minin dünya hayatında kalbine kût ve gınâ (zenginlik); bir menzili olan kabrinde gıda ve ziyâ; mahkemesi olan mahşerde senet ve berat; ister istemez üstünden geçilecek olan Sırat Köprüsünde nûr ve burak olacaktır.

Namaz mü’minin bir nev’î mi'racı hükmündedir. Namazın hakîkati mahz-ı lütuf olarak Cenâb-ı hakkın şâhâne divanına giriş, mahz-ı rahmet olarak yüce Allah’ın huzuruna kabul hükmündedir. Namaz bir nev’î ubûdiyet-i külliye ile huzura müşerref olmaktır.

Namaz hakîkî istikbâl için ihtiyat akçesi, âhiretin küçük bir sandığı; âhiret amellerini içine alan mânevî sandukçadır.

Namaz kılanın hâli Kâiantın Sâniine müteveccih olarak yaptığı ibâdet ile kendi âlemini nûrlandırır. Âdeta namaz o mü’min için elektrik lambası ve namaza niyet, onun düğmesine dokunma gibi o âlemin zulümâtının dağılması ve her yerin nûrlanması hükmünde olur.

Namaz imândan sonra en büyük hakîkat ve ibâdettir. İbâdetin mânâsı da şudur ki; kul Allah’ın dergâhında ve huzurunda kendi kusurunu ve acizliğini ve de fakirliğini görüp Allah’ın Rablığını ve terbiye ediciliğini bilir. Böylece insan Allah’ın sonsuz kudret ve ilâhî merhametinin ve şefkatinin önünde hayret, muhabbet ve sevgi ile secde eder ve yalvarır. Kul kendi kusuru görerek yalvarış ile istiğfar eder ve Rabbini bütün noksanlıklardan pak ve beri görerek kâinatta bütün kusurlardan mukaddes olduğunu bilerek Allah’ı zikreder ve bunu başta namaz gibi ibâdetle ilân eder.

Namaz öyle bir ibâdettir ki; bütün ibâdetleri içinde toplayan ve bütün mahlûkatın ibâdetlerine işaret eden bir harita hükmündedir. İnsan namaz ibâdeti ile hem kendisine verilen çeşit çeşit nimetlerin şükrünü iâde ediyor hem de mahlûkatın ibâdetlerini Allah’a arz ve takdim ediyor. Böylece yaratılış gayesi olan imân ve kulluğunun en önemli merhalesini yerine getirmiş oluyor.

Günde beş vakit namaz kılmak hem çok kolay hem çok hoş ve hafiftir. İnsana Allah her gün yirmi dört altın derecesinde yirmi dört saat vermektedir. Bu yirmi dört saatten bir saatini geri istiyor ki ileride bizim için biriktirsin. Yirmi dört saatin yirmi üç saatini dünyaya bir saatini de hem ruhumuzun hayat suyu, hem kalbimizin gıdası ve Rabbâni duygularımızın da havası ve oksijeni olan namazı kılmalıyız. Kılmamakla zarar içinde zarar hata içinde hata ederiz.

Hem namaz öyle bir ibâdettir ki iyi bir niyet ile dünyevî bütün işlerimiz namaz kılmak şartı ile sevap hükmüne geçer. Aynı zamanda namaz dînîn direği ve bizi kötülüklerden alıkoyan en önemli ibâdettir. İnsan bu sayede bütün ömür sermayesini âhirete mal edebilir ve fâni ömrünü bereketlendirir, âhirete çok makbul ibâdet şekline çevirebilir.

Namaz kılmak ve günahları işlememek hakîkî bir insanî vazîfedir ve insanın fıtratına uygun bir ubûdiyettir.

Namaz kılan kişi kıldığı namaz ile şöyle düşünür. ”Ta kabrime dahâ ziyâde ışık göndereceğim. Âhiretime daha ziyâde zahire tedârik edeceğim. (B. S. Nursî, Sözler, s. 430)” Böylece mutmain-i kalb ile namazlarına devam eder.

“Evet, nasıl ki Fâtiha Kur’ân’a, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenâta fihristedir. Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve sâir hakîkatleri hâvi olduğu gibi, idrâkli ve idrâksiz mahlûkatın ihtiyârî ve fıtrî ibâdetlerinin nümunelerine de şâmildir. Meselâ secdede, rükûda, kıyamda olan melâikenin ibâdetlerini, hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir. (B. S. Nursî, İşârâtü’l-İ’câz, s. 75)

14.07.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Vefa mü'minin yüz akıdır


A+ | A-

Necati Bey: “Vefa nedir? Kimlere vefalı olmamız gerekiyor? Vefasız olmanın bedeli ve günahı var mıdır?”

Vefa, sözlükte sözünde durmak, sözünü yerine getirmek, sözünü tutmak, borcu ödemek, dostluk ve sevginin gerektirdiği davranışlarda devamlı olmak mânâlarına gelir. Müslümanın ahlâk güzelliğidir, erdemidir, faziletidir, doğruluğudur, dürüstlüğüdür.

Kur’ân’da birçok âyet insan sıfatıyla bizleri, muhatabımız düşmanımız da olsa vefalı olmaya çağırıyor. Müslüman zararına da olsa verdiği sözü tutan, yaptığı sözleşmelere uyan, imza koyarak taraf olduğu antlaşmalara sadık kalandır.

Kur’ân buyuruyor ki:

“Yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevirmeniz birr ve takva (Allah katında makbul olan iyilik) değildir. Asıl birr ve takva; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; ona olan sevgisine rağmen, malı yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda direnip sabredenlerin bu tutum ve davranışıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.1

“Ey iman edenler! Yaptığınız sözleşmeleri titizlikle yerine getirin.” 2

“Ahidleştiğiniz zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın; çünkü Allah’ı üzerinize kefil kılmışsınızdır. Şüphe yok Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.3

“Verdiğiniz sözleşmeyi tutunuz. Çünkü verdiğiniz sözlerden sorguya çekileceksiniz.4

“Kim Allah’a karşı verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir.” 5

Peygamber Efendimiz (asm) Müslümanlar arası vefanın nasıl yaşanacağı konusunda buyuruyor ki: “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona hıyanet etmez. Ona yalan söylemez. Ona yardımı terk etmez. Her Müslüman’ın ırzı, malı ve kanı diğer Müslüman’a haramdır.” 6

Öyleyse başta Hâlık’ımız, Razık’ımız, Fâtır’ımız olan Cenâb-ı Allah’a vefalı olmamız vazifemizdir, farzdır. O’nun Resulüne (asm) getirdikleri konusunda vefalı olmamız da vazifemizdir ve bu değişik hükümler içerse de farzdan sünnete kadar derecelerle üzerimizdeki ağırlık merkezleridir.

Yakınlarımıza, akrabalarımıza, anne ve babamıza, kardeşlerimize, ailemize, eşimize, arkadaşlarımıza da vefalı olmamız gerekir. Ahlâk-ı hamidemiz bize bunu da emreder. Her bir muhataba karşı vefa konusu değişir şüphesiz. Meselâ tehlike anında, elimizde bir imkân varsa, Müslüman kardeşimizi tehlikeyle baş başa bırakıp gidilmez. Ona yardım etmemiz gerekir. Vefa budur. Akrabalarımızı arayıp sormak, gerekirse yardımcı olmak, dertleriyle ilgilenmek onlara olan vefamızın gereğidir. Kur’ân buna sıla-i rahim diyor ve önemli bir görev olarak üzerimize yüklüyor. Bediüzzaman Hazretleri talebelerine pek çok yerde “vefadar kardeşlerim”7 sıfatıyla hitap ediyor ve talebelerinin Nur Hakikatlerine vefadar olmalarını takdir ediyor.

Arkadaşlar arası verdiğimiz sözlere sadık olmamız ve vefalı davranmamız gerekir. Eğer yapılmayacak bir söz ise, söz verip sadakat göstermemek yerine, başlangıçta söz vermememiz daha doğru olur. Atalarımızın “Söz namustur.” ifadesini unutmamak, verdiğimiz sözü namus saymak vefalı davranışın gereğidir.

Vefasız olmanın bedeli elbette vardır ve vefa konusuna göre değişir. Allah’ın emirlerine vefalı olmamak bize iki dünyada da kaybettirir. Sünnet-i seniyeye vefalı olmamak bizi hüsrana uğratır. Arkadaşlarımıza doğru konularda ve dinî hizmetlerde vefalı olmamak bizi şahs-ı manevî havuzundan ve birlik ve beraberlik sevabından alı koyar, en hafif ifadeyle bizi dostsuz bırakır, arkadaşsız bırakır. İhlâsımızı ve sadakatimizi zedeleyebilir. Hizmet şevkimizi kaçırabilir.

Oysa vefalı olmakta konusuna göre büyük sevaplar, feyizler ve dereceler vardır. Her şey bir yana, rahmet vefalı olana gelir, inayet vefalı olana gelir, şefkat vefalı olana gelir. Allah’ın rızası vefalı olandan yanadır.

Dipnotlar:

1- Bakara Sûresi: 177.

2- Maide Sûresi: 1.

3- Nahl Sûresi: 91.

4- İsra Sûresi: 34.

5- Fetih Sûresi: 10.

6- Riyazu’s-Salihin, 234.

7- Lem’alar, s. 161; 216, 242, 402; Şuâlar, s. 167, 276, 448.

14.07.2010

E-Posta: [email protected]



Saliha FERŞADOĞLU

Kâinat senfoni orkestrası


A+ | A-

İHTİYARLAŞAN günün, gittikçe solan güneşin zamana yenik düştüğü bir vakitti. Sıcakla ağırlaşan, buram buram bunaltan hava yerini serinliğe ve inşiraha bırakmış; küstürdüğü insanları sokağa çağırıyordu bir bir. Elimde okunmayı iştahla bekleyen yeni bir kitap, sakin bir köşe bulmak üzere sahilin en sonundaki kafeye gidiyorum. Gözlerden ırak bir masa seçtim kendime; denizle bakışmamızı kimsenin fark edemeyeceği…

Biri omzumdan dürtüklemiş gibi hissettim; döndüm baktım. Gökyüzünde süzülürken meramlarını çığlık çığlığa anlatan martılar göz kırpıyordu bana. Hararetli bir sohbetin tam ortasında gibiydiler. Sanki hiç nefes almaksızın konuşuyor, ha bire bir şeyler anlatıyorlardı birbirlerine.

Ağacın dalları arasında karşılıklı oturmuş, neşeyle ötüşen serçeleri fark ettim. Adeta martılarla yarış yapıyor, coşkuyla cıvıldıyorlardı. Anlatacak, dile getirecek ne çok kelâmları vardı; her birinin zikrinde deruni anlamlar saklıydı.

Yüksek ve dik kayalıklara çarpan dalgaların haşmetli sesini işittim. Sıralanmış notalar gibi, belirli aralıklarla kıyıya geliyor, kayalara çarpıp geri dönüyorlardı. Mavisinden içeri dalıp gittiğim dalga sesleri görkemli bir müzik ziyafeti sunuyor, uzun bir rakdeye dalmış ruhuma dokunuyor, silinmez izler bırakıp gidiyordu.

Ayağımın altında dolanan alacalı kediyi kucağıma aldım; gıdığından okşadım aheste aheste. Keyifle mırıldanıyor, gözlerini kısarak bana bakıyordu. Ne zaman okşamayı bırakacak olsam biraz daha devam etmemi isteyerek naz ile miyavlıyordu.

Yan masada oturan çifti seyrettim. Ağlayan bebeklerini var gücüyle susturmaya çalışıyorlardı. Bebeğin ince, tiz ve ürkek sesi ne çok şey anlatıyordu anne babasına. Çaresizliğini ağlayarak dile getirirken merhamet hissi uyandırıyordu kalplerimizde.

Yüzümü yalayıp geçen lâtif rüzgârın sesini duydum derin düşüncelere daldığım lâhzada. Dallarına sıkı sıkıya sarılmış yaprakları, balkonlarda asılı rengârenk çamaşırları, insanların kısa, uzun, düz, kıvırcık saçlarını ve boy boy eteklerini savurup hışırtıyla uzaklaştı aramızdan.

Yaz yağmuru başladı ansızın. Bir anda kaçıştı herkes; kapalı ortamlara attılar kendilerini. Toprağa düşen katre katre yağmurun şıpırtısını dinlemek üzere bir başıma kaldım orada. Her bir yağmur damlası şıp sesi çıkarıyor; vazifelerini yapmanın bilinciyle, ardından bir diğeri, sonra başkası takip ediyordu onu.

Kâinat muhteşem bir orkestraydı; beher varlıklar kendine has sesleriyle bu anlamlı müziğin bir notasını, ritmini yahut sözünü oluşturuyordu. Hadsiz nağmeler, envai sesler ve ulvî tesbihatlarıyla bir şölen sunuyorlardı hiç durmadan. Manidar, uyumlu ve ahenkli bir armoniydi dinlediğim. Yaratıcısından muhtebir seslerdi zikirleri, besteleri, serenatları. Bu muhteşem senfoniye kulak vermemiz için, bize seslenen Üstad’ın sözlerini hatırladım. “Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, ra’dlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer mânidar nevâz.”

Gün geceye devredene kadar uzun uzun dinledim. Hiç ara vermeyen bu olağanüstü kâinat senfoni orkestrasına istediğimiz anda istediğimiz yerde zahmetsizce ulaşılabiliyorduk. Penceremizi açtığımız vakit, kuşlar, yağmurlar, rüzgârlar karşılıyordu bizi. Ne belirlenen bir gün, saat vardı ne de temaşa etmemiz için ödeyeceğimiz yüklü ücretler… Biletler sadece bizim gören gözümüzde, işiten kulağımızda idi…

14.07.2010

E-Posta: [email protected]



Banu YAŞAR

Çocuğunuz argo kelimelerkullanıyorsa...


A+ | A-

Çocuklar her yaş döneminde farklı şeylere ilgi duyarlar. Bir yaş önce hiç ilgilerini çekmeyen bir konu, bir yaş sonra çok fazla dikkat çekici olabilir. Özellikle de okul öncesi dönemde bu durum çok belirgindir. Anneler çocuklarındaki bu hızlı değişime alışmakta güçlük çekerler. “Bu çocuğa ne oldu anlamıyorum, geçen sene böyle huyları yoktu” diye şikâyet ederler. İşte bu yüzden her yaşa ait gelişim özelliklerini bilmek oldukça kolaylık sağlayacaktır.

Aynı şekilde çocuklarda özellikle dört yaş civarında görülen, argo ve küfürlü kelimelere ilginin artması da gelişimle ilgili bir durumdur. Dört yaş civarında çocukların kelimelere ilgisi oldukça artar. Özellikle de yeni duydukları kelimelere karşı özel bir merak duyarlar. Anlamını bilmeseler bile bunları tekrarlamak çok hoşlarına gider. Küfür ve argo kullandıkları zaman çevrelerindeki insanlar arasında, gülümseme ve muzip bakışlar fark ederlerse, doğru bir şey yaptıklarını düşünüp bunu tekrarlarlar. Aslında küfürlü sözün gerçek anlamından çocuk habersiz olarak kullanır. Yetişkinler ise, hem anlamını bildiğini düşündükleri, hem de çevrelerine karşı mahcup oldukları için sinirlenirler.

Bazen de çocuklar dikkat çekmek için küfür ve argo kullanırlar. Evde yaramazlık yapmadığı sürece çocukla ilgilenilmiyorsa, sürekli seslendiği halde bakılmıyorsa ve çocukla kaliteli zaman geçirilip oynanmıyorsa, çocuk fark edilmek ve kendini göstermek için anne babanın hoşlanmadığı davranışları ve sözleri tekrar etmeye başlar. Çocuklar sözle ifade edemediklerini ve ihtiyaç duyduklarını davranışlarıyla göstermeye çalışırlar. Sevgi ve ilgi ihtiyaçları karşılanmadığında olumsuz tutum ve davranışlarla bunu ifade etmeye ve göstermeye çalışırlar. Bu sebeple çocuğumuz küfürlü kelimeler kullanmaya başladıysa, hemen kızıp, bağırmak ve cezalandırmak yerine önce sebebini ve kaynağını bulmamız daha sağlıklı olacaktır. Sürekli uyarıldığı ve kızıldığı zaman çocuk inatla ve anne babasının gözünün içine bakarak söylemeye devam edecektir. Çocuğun argo ve küfür kullandığını fark ettiğinizde, bu kelimelerin hoş ve güzel sözler olamadığını, bunları söylemesinden dolayı rahatsız olduğunuzu ve başkalarının yanında söylendiğinde insanların da rahatsız olacağı söylenmelidir. Sonrasında çocuk tekrarlamaya devam ederse, sürekli uyarmak yerine ilgilenmemek çocuğun ısrarını azaltacaktır. Seyredilen her oyunun sahnelenmeye devam etmesi gibi, çocukların olumsuz davranışlarının birkaç defa dışında sürekli uyarılması, bu davranışların inatla yapılmasını sağlayacaktır. Çocuklar özellikle de istekleri yapılmadığında ve anne babalarına tepkili oldukları zamanlarda, evde başkaları da varken, onları mahcup edecek şekilde bu sözleri sık sık tekrar etmeye başlarlar. Bu sebeple sürekli uyarmak hiçbir fayda sağlamayacaktır.

Önemli olan kaynağını bulup, tedbir almaktır. Evde kullanılıyorsa, daha kalıcı bir şekilde çocuk tarafından taklit edilerek öğrenilir. Ama evde kullanılmıyor ve çocuk bunu dışarıdan duyduysa, kalıcı olmayacaktır.

Çocuğun seyrettiği film, dizi ve tv kahramanlarına dikkat ve özen gösterilmelidir. Tv’de sevdikleri ve seyrettikleri kişilerin kullandıkları argo ve küfürler de çocuk tarafından kopyalanarak alınacak ve kullanılacaktır. Çocuğun seyrettikleri konusunda seçici olmak gerekir. Çocuğu kontrolsüzce tv karşısında bırakmak ve oyalanmasını istemek, çocuğun yaşından önce birçok şeyle karşılaşması anlamına gelmektedir.

Çocuğun duyduğu farklı kelimelere ilgisinin arttığı dört ve beş yaşlarında ona tekerlemeler, kelime oyunları öğretilebilir. Sayışma tekerlemeleri (portakalı soydum, başucuma koydum ya da komşu komşu hu hu gibi..) çok hoşlarına gidecektir. Ayrıca çocuğa yatmadan önce kitap okumak, kitabın resimleri üzerinde onunla konuşmak kelime hazinesi açısından faydalı bir yönlendirme olacaktır. Çocukla kurulacak sağlıklı iletişim ve birlikte oyun oynamak bazı olumsuz davranışların aşılmasında çok yardımcı olacaktır.

14.07.2010

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

“Referandum siyaseti”


A+ | A-

“Terörle mücadele yöntemi”ne dair Başbakan Erdoğan siyasî parti başkanlarıyla görüşmelerde bulunurken, Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla referanduma kalan “Anayasa değişiklik paketi”ne dair tartışmalar devam ediyor.

İktidar partisi sözcüleri ve medyadaki savunucuları, “paket”teki “düzeltmeleri” 12 Eylül “darbe anayasası”yla kıyaslayıp, yine “hiç yoktan iyidir” mantığıyla “ancak bu kadar yapabildik” acziyetiyle savunuyorlar. Başta yasadışı başörtü yasağı ve 28 Şubat’tan kalma Kur’ân kurslarında yaş yasağı, katsayı haksızlığı, YÖK yasası, seçim ve siyasî partiler sistemi olmak üzere temel hak ve hürriyetlere dair düzenlemelerdeki başarısızlıklar, bu taktikle geçiştiriyor…

Gerçek şu ki AKP hep seçmenden oy devşirme hesaplarıyla hareket etti. Nasılsa halkın “paket”e “evet” diyeceği mülâhazasıyla inadına hiçbir uzlaşmaya çabalamadığı “paket”te de siyasî pay peşinde.

Aksi halde Meclis’te bir maddesi düşen, geri kalan 27 maddesinden 25’inin Meclis içi ve dışı bütün partilerce kabul edilen paketin, hiç olmazsa Mahkemenin “kısmî iptal” ettiği geriye kalan iki maddesinde uzlaşma arardı. Sıcak yaz gününde Ramazan’a rastlayan propaganda döneminde âdeta bir genel seçimi andıran büyük harcamalarla referanduma gitmeye gerek kalmadan Meclis’ten geçirirdi…

Ya da ilk önce Meclis’te, ardından “birbiriyle ilgisiz maddelerin tek tek halkın oyuna sunulması”nı esas alan “Venedik kriterleri”ne göre “paket”teki değişiklik maddelerini ayrı ayrı halkın oyuna sunar; Erdoğan’ın tâbiriyle “bir hap gibi” alâkasız maddeleri aynı torbaya koymaz, en azından itiraz konusu iki maddeyi ayrı ayrı oylatırdı…

HAKLARIN TEKRARI…

Doğrusu, “paket”in tamamıyla milletin önüne konulması yerine benzer maddelerinin birleştirilerek referanduma sunulması gerekmekteydi.

Ne var ki siyasî iktidar, bunların hiçbirini yapmadı, yapmıyor; milletle devlet arasında ortak mutâbakat olan Anayasa değişikliğine yanaşmadı, yanaşmıyor…

Kaldı ki madde madde ele alındığında “paket”in yetersiz olduğu ve temelde fazla “iyileştirmeler”in olmadığı görülmekte. Bilhassa “pozitif ayırımcılık” adı altında “insan hakları”, “çocuk hakları”, “kadın hakları”, “bilgi edinme hakkı”, “özel yaşamın gizliliği” gibi zaten Anayasa’da ve yasalarda yer alan hak ve hürriyetlerin tekrarlanması olduğu açıkça anlaşılmakta.

Hatta “kişisel verilerin korunması”na dair özellikle ara dönemlerde istismar edilebilen “değişikliğin” 28 Şubat sürecindekine benzer yeni bir “fişlemeler”de istimal edilebileceği belirtiliyor.

Keza Uluslar arası Çalışma Örgütü’nün (İLO) bir üyesi ve AB adayı olarak, memurlara getirilen toplu sözleşme hakkı”nı getiren değişiklikte “grev hakkı”nın olmaması, bu maddeyi topal hale getiriyor.

Yine “disiplin kararlarına yargı yolunun açılması” ve “Yüksek Askerî Şûrâ kararlarının yargı denetimine tabi tutulması” da sonradan eklenen kayıtlarla muallel. “Ekonomik ve Sosyal Konsey” gibi kurumlar da zaten yasada var olan ve hükûmetin çalıştırması gereken düzeltmelerden…

SİYASÎ HİSSE HEVESİ…

En çarpıcısı ise AKP’li belediye başkanları ve meclis üyelerinin, 12 Eylül darbesi lideri Evren Paşa ile “İhtilâl Konseyi üyesi arkadaşları”nın isimlerinin okullardan, bulvarlardan, parklardan kaldırılmasına karşı çıkmalarından sonra 12 Eylül darbecilerini koruyup kollayan “geçici 15. madde”nin kaldırılmasında sergiledikleri garâbet.

Meclis’te muhalefetin bütün ısrarlı çağrılarına rağmen iktidar partisi grubu, bu değişikliğin işlemesi ve darbecilerin yargılanması için “darbe suçları üzerinde zamanaşımı” engelini çeşitli te’villere sapıp kaldırılmamaları. Bundandır ki bu düzeltmenin pratikte de pek bir yararı olmayacak…

“Paket”in gözden kaçırılan bir diğer çarpıcı yanı, sözde “cumhurbaşkanının yetkilerinin azaltılması”nın istenmesine mukabil, parlamenter demokratik sistemi altüst eden haliyle âdeta “başkanlık sistemi” gibi cumhurbaşkanının yetkilerinin daha da arttırılması.

Evvela yüzde 34’le Meclis’in yüzde 65’ini, peşinden yüzde 43’la beşte üçünü doldurarak Anayasayı değiştirebilecek güçte sekiz yıldır tek başına iktidar olan AKP’nin bu “değişiklik”le de demokratikleşme ve özgürlüklerde ciddî bir adım atmadığı ortada.

Elbette eksik de olsa, kamuoyu genelde “değişiklikleri” olumlu değerlendirecek; “darbe anayasası ne kadar düzeltilse kârdır” diyecek. Ne var ki hükûmet, “demokratik açılım” söylemiyle kalmakta. “Sivil demokratik anayasa” resmen rafa kaldırılmakta. İktidar partisi sözcüleri, sâdece bol bol “demokratikleşme” lâfını edip siyasetini yapmaktalar.

Akıbet ortada. Belli ki siyaset, inadlaşma, kamplaşma, kutuplaşma, kısır polemikli politik atışma ve kavgalardan siyasî hisse kapma hevesi içinde.

Tablo, “referandum siyaseti”nin ötesine geçmiyor, geçemiyor…

14.07.2010

E-Posta: [email protected]



Robert MİRANDA

Ancak işgalciler işgalde eğlenebilir


A+ | A-

Amerika Birleşik Devletleri ordusunu muhafızınız olarak arkanıza aldığınız zaman baskı ve tazyik uygulamak oldukça kolay hale geliyor.

Yahudi yerleşimciler işgal altındaki Batı Şeria’nın yüzde 42’den fazlasını kontrol ediyor ve bu durum bir Filistin Devleti kurulmasının önündeki en güçlü engel olarak görünüyor.

Bu yerleşim yerleri, uluslar arası kanunlara aykırı olduğu gibi, işgal altındaki Filistin topraklarının daha önceki tahminlerden çok daha fazla bir bölümünü kaplamaktadır. Ayrıca yayınlanan çeşitli haberlere göre, toprakların büyük bir bölümü Filistinli özel mülk sahiplerinden, İsrailli mahkemelerin kararlarıyla zorla haczedilerek el konulmuş yerlerdir.

El Halil ya da diğer adıyla Hebron şehri Batı Şeria’nın en büyük şehridir ve çoğunlukla Filistinlilerin kontrolü altındadır. Ancak bunun yanında bu şehirde aşırı radikal Yahudi yerleşimciler de İsrail askerlerinin özel koruması altında yaşamaktadır. Şehir Hz. İbrahim ve ailesinin yaşadığı bölgenin etrafına kurulmuş ve bu sebeple Yahudi ve Müslümanlar için de çok kutsal ve önemli mekânlardır, dolayısıyla bu bölgeler İsrail-Filistin çatışmasının tansiyonunu yükselten bölgelerden biridir.

İsrailli insan hakları grubu B’Teselem yakın zamanda yayınladığı bir raporda şu ifadelere yer vermiştir: “Yerleşim yerleri daha ilk kurulduğu günden bu yana etkili, zorbaca ve uluslar arası kurallara, yerel mevzuata, hatta İsrail’in askerî kurallarına ve İsrail hukukuna göre suç teşkil edecek şekilde gelişmesine devam etmiş ve Batı Şeria’nın Filistinlilerin elinden sürekli bir şekilde yağmalanmasına yol açmıştır.”

Diğer deyişle, İsrail’in Siyonist liderleri Filistin’deki Müslümanların ellerinden özel mülklerini çalmaktadır.

Toprakların çalınması devam ederken, Müslüman Filistinliler İsrail Güvenlik Güçleri’nin (İGG) sürekli aptallıklarına tahammül etmek durumunda da kalıyorlar.

Son olarak, bir grup İsrail askeri, 150 bin Filistinli Müslüman ile bin dolayında Yahudi’nin yaşadığı El Halil şehri civarındaki sokaklarda devriye gezerken birden dans etmeye başlar vaziyette görüntülendi.

Videodaki görüntüye göre, İsrail askerleri El Halil’de sokakta devriye gezerken camilerden önce ezan sesleri duyuluyor, bunun ardından ise birdenbire videoya eklenen Ke$ha adlı pop şarkıcısının “Tik Tok” adlı şarkısı eşliğinde askerler dans etmeye başlıyorlar.

İsrailli televizyon kanalları ilk olarak YouTube’de yayınlanan bu videoyu geçtiğimiz Pazartesi günü tekrar tekrar yayınladı.

Bu videoyu YouTube’ye yükleyen kullanıcı ise videonun altına bu kişilerin El Halil’de görev yapan İsrail piyadeleri olduğu notunu da eklemiş.

Bu “İsrail’in yetenekli askerleri”nin rutin dışı hareketleri, El Halil şehrinde bir İsrailli polis aracına açılan ateş üzerine arttırılan arama ve güvenlik çalışmalarının bir kaç hafta sonrasına denk geldi.

Sözkonusu saldırı 3 polis memurunun yaralanmasına, birinin de (Komiser yardımcısı Yehoshua Shuki Sofer) ölümüne sebep olmuştu.

Ezan okunduğu sırada bir dans gösterisi yapan bu İsrail askerlerinin hali, aslında Filistinli Müslümanların nasıl soğuk ve kalpsiz ruhlu bir işgal altında yaşadıklarının göstergesidir.

İsrail’in omzu kalabalık generalleri şimdi bu askerleri nasıl disipline edeceklerini düşünmekte... Umarız bir sonraki danslarının adı Jailhouse Rock (Elvis Presley’in “Kodes Rock’u” adlı meşhur şarkısı) eşliğinde olur...

Tercüme: Umut Yavuz

14.07.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Başbakan’a bile bağlı değil!


A+ | A-

Silâhlı kuvvetlerin ‘sistem’ içindeki yeri hemen her ülkede tartışma konusu olmuştur. Bazı ülkeler bu meseleleri zaman içinde hallederken, bazıları da hâlâ ciddî sıkıntılar çekiyor. Maalesef, bu konuyu halledememiş devletler arasında ülkemiz de var.

Demokrasi ile yönetilen ülkelerde, silâhlı kuvvetlerin tartışmasız bir şekilde “siyasî irade”ye bağlı olması gerektiği bellidir. Hatta bu bağlılık, demokrasi ve gelişmişlik için “ölçü” olarak kabul edilir. Nitekim, yarım asra yaklaşan AB üyelik maceramızda bu konu Türkiye’yi idare edenlerin önüne gelmekte, “Bu konuyu halledin” denilmektedir.

Silâhlı kuvvetleri temsil eden Genelkurmay’ın Savunma Bakanlığı’na bağlı olmaması çoğu uluslar arası toplantılarda Türkiye’yi ciddî sıkıntıya düşürmektedir. “Ayıp” olmasın diye Savunma Bakanı’nın katıldığı bu toplantılara Genelkurmay başkanı katılmaz, belki de zaman zaman tersi yaşanır.

Dünyadaki durumu anlatan ‘yeni’ bir haber ise şöyle: “İtalya’da Jandarma Özel Harekât Dairesi Komutanı Tuğgeneral Giampaolo Ganzer, Milano 8. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 14 yıl hapis ve kamu görevinden men cezasına çarptırıldı. Mahkeme, 1990-1997 döneminde uyuşturucuyla mücadele operasyonlarında yapılan usulsüzlüklerden dolayı yargılanan subay ve astsubaylardan 15’ini muhtelif hapis cezalarına çarptırdı.” (AA, 12 Temmuz 2010)

Bu haberin; Türkiye’de yaşanan sivil-asker ilişkisiyle doğrudan bir ilgisi yok, ama anlayış farklılığını göstermesi bakımından dikkat çekici. İtalya’daki generalin hapis cezası almasına sebep gösterilen hadise önemli: “Uyuşturucuyla mücadele operasyonlarında yapılan usulsüzlükler.”

Ayrıntıları farklı olsa da, ‘sivil’lerin sözünün geçerli olduğu başka ülkeler de var. Meselâ, Fransa’da yaşanan bir hadiseyi Prof. Dr. Eser Karakaş şöyle anlatmış: “General Vincent Desportes, basına bir açıklama yapıyor ve bu açıklamasında Fransız hükümetinin ve Afganistan’da görev yapan NATO askerlerinin savaşma stratejilerini ağır bir dille eleştiriyor. Fransız Savunma Bakanı Herve Morin de bir orgeneralin, (...) siyasetçiler tarafından saptanan stratejileri eleştirme hakkının asla olmadığını (...) öne sürüyor ve generali azlediyor.” (Star, 12 Temmuz 2010)

Prof. Karakaş soruyor: “Bizde böyle bir olayın yaşanabileceğini şimdilik tasavvur edebiliyor muyuz? Madem Fransa’nın o ünlü merkeziyetçi idare hukuku anlayışını benimsedik, bir devlet memuru olan Genelkurmay Başkanı bizde niye Başbakan’a bile bağlı değil? Türkiye’de neden Fransız Savunma Bakanı Herve Morin’in yetkilerini haiz bir savunma bakanı tipolojisi yok? Daha da önemlisi, hatta vahimi, neden Türkiye, Herve Morin çapında bir savunma bakanı yetiştiremiyor?”

“Büyük ve demokrat Türkiye” için çalıştığını söyleyen bütün siyasetçilerin şu noktada ittifak etmesi şart: “Demokraside sapla samanı ayrıştırmanın ilk adımı silâhlı bürokrasiyi ‘mutlak olarak’ siyasî otoritenin emrine sokmaktan geçer.”

Savunma Bakanı’na bağlı olması gerekirken, başbakana ‘bile!’ bağlı olmayan bir ‘silâhlı bürokrasi’ ile “Büyük ve demokrat Türkiye” mümkün mü?

14.07.2010

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

Paketin tahlili (1)


A+ | A-

Aksi yönde sürpriz bir gelişme olmazsa 12 Eylül’de sandık başına giderek oylayacağımız anayasa paketinde neler var? Bakalım:

* Madde 1: Kadın-erkek eşitliği konusunda alınacak tedbirler, anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamayacak. Çocuklar, yaşlılar ve özürlüler ile harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile mâlûl ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmayacak.

İfadedeki tuhaflığa bakar mısınız? Kadın-erkek eşitliği konusunda birtakım tedbirler alınacak ve bunlar—her ne ise—anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamayacakmış.

Bir defa Türkiye’de kadın-erkek eşitliği zaten yok muydu? Ve bu eşitlik için alınacağı söylenen tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı olma ihtimali mi var ki, böyle bir kayıt konuluyor?

Peki, çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile mâlûl ve gaziler için alınacak tedbirlerin de eşitlik ilkesine aykırı olmaması ne demek? Şimdiye kadar bunlara yardım ve destek için tedbir alınmak istendi de “Eşitliğe aykırı” diye karşı çıkan mı oldu ve bu muhalefet, o tedbirlerin alınmasını mı engelledi?

Amaç ve mantığı anlaşılamayan bir madde.

* Madde 2: Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.

Bu madde, “Fişleme kalkacak” şeklinde “tercüme” ediliyor. Ancak bu anlamda uygulamaya yansıması o kadar kolay değil. Evvelâ, bunun için ayrı bir kanun çıkarılacak. İlâveten, sözü edilen hakların işlerlik kazanabilmesi için epeyce bir “bürokrasi”ye de ihtiyaç olacağı anlaşılıyor.

* Madde 3: Yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir.

Mevcut uygulamada, emniyetin ve maliyenin koyduğu bir kayıt, yurt dışına çıkış engeli olabiliyor. Bu hususun hakim kararına bağlanması, olumlu anlamda bir ilerleme olarak görülmeli.

* Madde 4: Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir. Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.

Bu da aslında olması gereken birşey ve yürürlükteki anayasada bulunmaması büyük bir eksiklik. Tabiî, eğer ayrı bir madde olarak anayasaya konulması meseleyi çözecekse... Ve bu tür konuların illâ anayasada yazılı olması şart mı? Anayasada yazmış olmak, sorunu çözmek için yeterli oluyor mu? Meselâ anayasanın mevcut şeklinde aileyi ve gençliği korumak da devletin aslî görevleri olarak niteleniyor. Ama devlet bu görevi hakkıyla yerine getirebiliyor mu? Sonra, bunlar öncelikle devletin mi, yoksa toplumun mu görevi? Soruları arttırmak mümkün. Ancak bu maddeye karşı çıkmaya da gerek yok.

* Madde 5: Aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olma yasağını öngören fıkra kaldırılıyor.

Çalışma hayatı pratiğinde bunun nasıl uygulamaya yansıyacağını şu aşamada kestiremiyoruz.

* Madde 6: Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir. (Detaylar kanunla düzenlenir.)

Bir taraftan hak veriliyor, diğer taraftan bu hak aynı maddeyle ihdas edilen bir kurulla sınırlanıyor. Memur sendikalarının istediği grev hakkı yok. Eksik ve yetersiz bir düzenleme. Bu konuda başka söylenecek şeyler de var, ama daha sonra.

Maddelere devam edeceğiz.

14.07.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri




Son Dakika Haberleri

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.