11 Eylül 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Yasemin YAŞAR

Kader yazıları- (7) “Tercih bilâ müreccih” meselesi - 2


A+ | A-

Geçen haftaki ‘tercih bilâ müreccih’ yazımızda bu mesele ile ilgili öncelikli olarak zihne oturması gereken temel kavramlardan bahsettik. Bu hafta da yine aynı konu etrafında biraz daha örnekleme yaparak meseleyi daha da derinleştirmeyi istiyoruz.

En son olarak, “Kulların iradesini sebepler bağlamıyorsa, Allah’ın iradesini de benim tercihlerim bağlamaz. Sebeplerin bir araya gelmesi insanın kesbine bir sebep olabilir. O isterse yaratır, istemezse yaratmaz” demiştik.

Şunu ifade ederek başlayalım: Allah gönderdiği dinler, kitaplar ve peygamberler ile insanlara iyi veya kötü işleri, bunlara karşılık olan nimetleri ve azapları bildirerek, kulların iradelerine sebepler hazırlamıştır. Zihinlerde iyi veya kötü yola sevk eden, birbiriyle sürekli mücadele halinde olan düşünceleri de yaratmıştır. Bu düşüncelerin çatışmasında iyilik tarafı ağır basarsa, insan, iyi işler irade eder.

İnsanda hem iyi hisler, hem kötü hisler, hem nefis, hem vicdan beraber bulunmaktadır. Bu yüzden tercihleri ne kadar vicdanî olursa o derece hayır üzere olur, ne kadar nefsî olursa o derece de şer üzere olur. İnsanın gün içinde yaptığı veya yapacağı tercihleri vicdanîleştiren etkeni Bediüzzaman şöyle tesbit etmiştir: “Duâ ve tevekkül hayra olan meyelânı arttırır, istiğfar ve tövbe şerre olan meyelânı keser” (26. Söz) Ayrıca İşârâtü’l-İ’câz adlı eserde de, ibadetlerin insanın meyillerini temyiz ve tenzih eden unsur olduğu tesbitini yapar. Yani insanın duâları, tövbe ve ibadetleri sadece hazır zamana ait bir kulluk değil, aynı zamanda kişinin sonraki zamanlardaki tercihlerinin zeminini oluşturan ve meyil kazandıran bir özelliğe sahiptir. Yine bunlar insanın en kritik anlarda vereceği kararların ve tercihlerin istikametini belirleyici bir öneme haizdir.

İbadet etmeye sebep olan düşünceler, yani Cenâb-ı Hakk’ın o ibadet karşılığında vereceği mükâfat, nimet veya yapmadığı takdirdeki azap, kişi için tercih edecek sebep olur. Fakat iradesini ve ihtiyarını elinden almaz. Bir insanı öldürmek veya ona kötülük yapmak için bütün sebepler olabilir. Bu sebepler tercih edecek sebep iken, irade ve ihtiyarı ref etmez. Çünkü o anda nehy-i İlâhî akla gelebilir ve kişi vazgeçebilir. İşte nehy-i İlâhîyi akla getiren, yani şerre olan meyli kesen, elbette Cenâb-ı Hakk’ın meşieti olduğu gibi, kulun da ibadetleri, duâları, tövbeleri önemlidir. Fakat burada ne mutezile gibi duâ ve ibadetlerin bu sonuca sebep olduğunu düşüneceğiz, ne de Cebriye gibi bunlar olmaksızın ‘Cenâb-ı Hak istedi’ diyerek kulun iradesini yok farz edeceğiz.

Bu mevzuyu Peygamber Efendimizin (asm) bir hadisinden hareketle şekillendirelim. Efendimiz (asm), Hazret-i Âdem ile Hazret-i Musa arasında cereyan eden bir konuşmayı bize şu şekilde nakleder: “Hazret-i Âdem (as) ile Hazret-i Musa (as) karşılaştılar. Yüzyüze geldiler. Hazret-i Musa (as), Hazret-i Adem’e (as) dedi ki: ‘Sen bizim babamız Âdemsin. Bizi hüsrana uğrattın. Cennetten çıkmamıza sebep oldun.’ Bunun üzerine Hazret-i Âdem ona şu karşılığı verdi: ‘Sen ki Musa’sın, Allah seni seçti, üstün kıldı ve sana Tevrat’ı verdi. Buna rağmen sen beni, ben yaratılmadan kırk sene evvel hakkımda verilmiş olan bir hükümden dolayı mı kınıyorsun?’ Allah Resûlü (asm) burada durdu ve üç defa, ‘Âdem, Musa’ya galebe çaldı’ buyurdu.”

Bu meselenin hiç şüphesiz birçok anlam ve hikmeti bulunabilir. Fakat konuyla ilgili olarak şöyle anlamak mümkündür. Bilindiği gibi kaderin iki yönü vardır. Birisi Cenâb-ı Hakk’ın takdir ve tayin ettiği yöndür, bu Allah’a bakar. İkincisi insanın iradesine bakan yönüdür. Hazret-i Musa (as), Hazret-i Âdem’i (as) Cennetten çıkmanın sebebi olarak değerlendirdiğinde sadece insan iradesini ilgilendiren yönünü ele alıp değerlendirmiştir. Hazret-i Âdem ise, hem Cenâb-ı Hakk’ın tesbiti ve takdiri açısından, hem de kulun iradesi açısından bakmış ve değerlendirmiştir.

İnsanların emr-i itibârî hükmünde olan (haricî vücut giymeyen) iradesi, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasına bir âdî şart olmuştur. Bu yüzden işlediği hataların mesuliyetini de kişi çeker.

Hayırlar Allah’tan, şerler nefistendir. Fakat bir de meşiet-i İlâhiye vardır. İnsan, Allah’ın dileğinden başka hiçbir şey dileyemez. İnsan Sûresi 76. âyette, “Siz ancak Allah’ın dilediğini dileyebilirsiniz” buyrulmuştur. Bu âyette insana haddini bildirmek vardır ve şöyle anlamak gerekir. İradeniz aslında bir şey yaratmaya, halketmeye sebep olacak bir şey değildir. Fakat bu incecik hat (irade) küllî iradeye rapt olduğu zaman anlam kazanır ve neye yaradığı ortaya çıkar. Zatında bir hiçtir. Fakat Allah, insanın iradî fiillerini bu âdî şart yani hiç üzerine yaratmaktadır.

Bu meseleyi formülize etmiş biçimde Sa’d-ı Taftazânî iman tanımı içinde bize sunar: “İman, Cenâb-ı Hakk’ın, istediği kulunun kalbine, cüz-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur” (İşaratü’l-İcaz) demiştir. Ehl-i sünnet görüşünü yansıtan bu tanımın ilk cümlesi, meşiet-i İlâhiyenin varlığını, O dilemeksizin hiçbir şeyin olamayacağı dersini verir. Sadece bu kısmıyla Cebriyeciler gibi düşünürken, birden ikinci cümle gelir: ‘Cüz-i ihtiyarinin sarfından sonra’ diyerek Cebrî görüşü kaldırır.

Cümlenin ikinci tarafını esas alarak bakan Mutezile ise, ‘cüz-i ihtiyarinin sarfının iman için yeterli olduğunu, bu sebebin Cenâb-ı Hakk’ın iman nurunu yaratmasını muztar kıldığını düşünürken’ hemen birinci cümle de onlara hadlerini bildirerek, ‘Cenâb-ı Hakk’ın meşietini (istemesi, dilemesi)’ hatırlatır.

İtikadî açıdan yanlışa sapmamak için Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesinin asıl olduğundan yola çıkarak, “Allah diliyor, onun olmasını murad ediyor, sonra insan iradesi ona taalluk ediyor ve oluyor” diye düşünmek en sağlıklı olanıdır.

İşte burada ehl-i sünnet âlimlerinin, “İnsan iradî işlerinde hürdür, fakat iradesinde hür değildir” görüşü açıklık kazanıyor. İmam-ı Gazali de, “Ben yapmıyorum, fakat diliyorum” diyenlere, “Peki dilemeyi veren kimdir?” sorusunu soruyor.

Kader meselesine çok ihatalı bir nazarla bakmak gerekir. Sebebi ve müsebbebi, suâli ve cevabı ayrı düşünmeden, her birine ayrı bir kader tasavvur etmeden, sebeple müsebbebi beraber yaratıyor diye düşünmek, itikadî istikameti netice verecektir.

İşte buraya kadar anlattığımız bu karışık meseleleri Bediüzzaman dört beş satırda, “tercih bilâ müreccih” meselesi ile anlatmıştır.

Netice olarak; emr-i itibari olan tercihlerimizde sebeplerin bir araya gelmesi veya sebeplerin olmaması tercih yapamamamız anlamına gelmez. Ne sebepler tercihlerimizi bağlar ve iradeyi elimizden alır, ne de tercih edecek bir sebep yokken bile iki şeyden birini tercih edememek söz konusu değildir. Tercih bilâ müreccih caizdir ve irade bunu gerektirir.

Daha çok Mutezilevârî yaklaşımda bulunan veya günümüzün her şeyi bilimsellikle açıklamaya çalışan din yorumcuları, “Tercih bilâmüreccih muhaldir” yaklaşımıyla “Tercih edecek üstün bir vasıf olmaksızın tercih mümkün değildir” diyerek Cenâb-ı Hakk’ın tercihlerini, hikmetlere, sebeplere bağlayarak zorunluymuş gibi düşünüp, Allah’ın iradesini yok saymaktadırlar. Yani Allah’ın tercihlerinde illâ ki bir sebep olması gerekmez. O sebebi veya hikmeti Allah’ın iradesinin önüne çıkarmak, O’nun iradesini iptal anlamına gelir. Bu meseleyi âlimler şu misâlle açıklar: Allah, içkiyi yasaklamıştır. Fakat yasaklaması, illâ içkinin zatında kötü olduğu için, haram kılınmış değil. “Allah haram kıldığı için içki kötü olmuştur” yaklaşımı doğru olanıdır.

“Tercih bilâ müreccih caizdir” kısmında, irade sahibi biz insanların fiillerinden yola çıkarak, Cenâb-ı Hakk’ı da “Tercih bilâ müreccih caizdir” makamında görmek, doğru olan ehl-i sünnet yaklaşımıdır. Allah’ın tercihleri için bizim kesbimiz de dahil, bütün sebeplerin bir araya gelmesi O’nun iradesini iptal etmez, hiçbir sebep olmaksızın da Allah meşiet eder ve bir şeyi tercih edebilir. Çünkü Allah mutlak irade sahibidir.

Burada şöyle bir parantez daha açmak gerekirse, “Tercih bilâ müreccih muhaldir” kavramını, ehl-i sünnet görüşüne göre şöyle düşünmek sağlıklı olacaktır: Yaratılmış olan her fiil, her mahlûk, her hadise, kısacası herşey, tercih eden bir Zatın tercihiyle mümkün olmaktadır. Her şeyin Hâlıkı, tercih etmezse, biz kullar için tercih bilâ müreccih muhaldir. Kâinattaki herşeyin, yokluktan varlık âlemine çıkarılması bir tercihin sonucudur. Tercih eden bir Zât olmaksızın, tercih bilâ müreccih muhal olacaktır.

Gayet derin konuları ihtiva eden bu meseleyi elbette tam anlamıyla anlamak bizim gibi insanlar için mümkün değildir. Fakat şunu anladık ki, vicdanen hissettiğimiz cüz-i ihtiyari ile vahid-i kıyasî yaparak, Cenâb-ı Hakk’ın meşietini anlamış olmamız, itikadî açıdan bir çok problemlerimizi, sapmaları ve isyanları önleyecek bir itikat kazandırmıştır.

Kader meselesi ile ilgili olarak yedi hafta süren okuma programı meyvesi bu yazılarımda bazı kavramların açıklanmaması, okuyucunun biliyor olduğu kanaati taşınmasındandır. Yoksa bu meseleyi iyi anlamak için, Bediüzzaman’ın kullandığı terimleri ve mânâlarını iyi bilmek gerekecektir. Meselâ cüz-i ihtiyari, emr-i itibarî, illet-i tâmme, meşiet-i İlâhî, suâl ve cevap, dâî ve iktiza, tevekkül, ata, kaza gibi kavramların zihinde oturmuş olması gerekir.

11.09.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Manevî buhrana çare olan reçete rerede?


A+ | A-

Manevî buhrana çare olan reçete rerede? Dünyanın mânevî bir buhran geçirdiği elbette bugünün tesbiti değildir. Yıllar önce bu tesbit yapılmış ve aslında çare ve reçete de sunulmuştur. Ancak sahip olduğumuz değerlerin kıymetini bilmeyip farkına varamadığımız için bu buhranlara ‘yabancılar’ın reçete yazmasını beklemişiz.

“Himmete muhtaç dede, nerde kaldı gayrıya himmet ede” misâli, intihar salgınıyla başa çıkamayan Batı anlayışının “Müslüman Türkiye”ye reçete sunması kolay değil.

10 Eylül “İntiharı Önleme Günü”ymüş. Bu vesile ile bütün dünyayı ve elbette ki Türkiye’yi de derinden sarsan bir musîbet gündeme geldi. Tesbitlere göre dünyada her üç saniyede bir kişi intihar girişiminde bulunurken, her yıl yaklaşık 1 milyon kişi intihar sonucu ölüyor. Türkiye’de de durum iç açıcı değil: Son 30 yılda intihar edenlerin sayısı yüzde 440 artış göstermiş.

Başta depresyon olmak üzere ruhsal hastalıkların, intihar riskinde 10 kat artışa neden olduğuna dikkat çeken Türkiye Psikiyatri Derneği Başkanı Doç. Dr. Doğan Yeşilbursa, “Yalnızlık, düş kırıklığı, utanç, aşağılanma, başarısızlık, aile içi çatışmalar gibi zorlayıcı hayat olayları intihar riski ile ilişkili bulunmuştur” demiş.

Prof. Dr. Tarık Yılmaz da intiharlarda görülen yüksek ruhsal hastalık oranları sebebiyle, ruh sağlığının hem bireysel hem de toplumsal düzeyde korunmasına ve iyileştirilmesine yönelik çalışmalar intiharı önlemede esas hedeflerden biri haline gelmiştir” şeklinde konuşmuş. (AA, 10 Eylül 2010)

Türkiye’de yaşanan intihar sayısı ‘zegin ülkeler’ kadar değil, ama tedbir alınmazsa gidiş o istikamette. Bir yılda intihar neticesi ölenlerin sayısı, trafik kazalarında ölenlerin yarısı kadarmış. Ve gençlerin ölüm sebebi sıralamasında intihar 4. sırada yer alıyormuş. Bütün bunlar tehlikenin kapımıza dayandığını göstermiyor mu?

Tabiî ki intihar gibi vak’aları tek bir sebeple izah etmek kolay değil. Uzmanlar da zaten buna dikkat çekip, belki de on madde sıralıyorlar. Bu noktada, ‘ruh sağlığı’nın önemine dikkat çekiliyor. Onu da temin eden sebeplerin başında sağlam inanç ve sağlam aile yapısı gelmiyor mu?

İnsanlık, temelde ‘inançsızlık’ hastalığıyla hastalıklı. Bu hastalık yayıldıkça, intiharlar da artıyor.

Üstad Bediüzzaman’ın, Eşref Edip’e verdiği bir beyanatta ifade ettiği tesbitler hâlâ tazeliğini koruyor: “Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.” (Tarihçe-i Hayat, s. 543-544)

İnsanların ebedî hayatlarını tehlikeye atan ‘imansızlık’, dünyevî hayatları tehdit eden intihar tehdidinden daha tehlikeli değil mi? “Reçete”nin “İslâmın ter ü taze iman esaslarında” olduğunu bilmeliyiz, vesselâm...

11.09.2010

E-Posta: [email protected]



Rifat OKYAY

Hakikî bayram


A+ | A-

Herkesin bayram tarifi vardır. Herkes kendine göre bir tarifle bayram yapar ve bayramı yaşadım der. Acaba hiç düşünüyor muyuz ki Mü’min ve Müslüman için bayram nedir ve bayram nasıl yaşanmalıdır?

Tarifle mi olacak demeyelim, çünkü zamanımızda kudsî mânâları taşıyan her kavram artık uzun uzadıya çekiştiriliyor ve haksız elbiseler giydiriliyor.

Bizler de bize bayramların ne anlattığını kısaca anlatmaya çalışalım ve beraberce fikir teatisinde bulunalım İnşaallah.

Sevdiklerimize sevgimizi, muhabbet ve mutluluğumuzu takdim ettiğimiz ve onların karşılık vermelerine imkân tanıdığımız çok özel anların zamanların birincisine, mübarek Ramazan Bayramına Rabbimizin izin ve ikramıyla yetiştik kavuştuk Elhamdülillah...

Hep beklenen ve özlenen, yolu gözlenen kıymetli zamanlardır bayramlar... Bayramlar herkesindir, ama herkes bayram yapamaz... Kimisi kaderinin özürünü yaşarken kimisi de bile bile hayatını zehirleyerek bayramın sadece adını, ismini ve cismini yaşar... Bayramın ruhunun ve mânâsının hayatın içinde bayram oluyor mu bunu herkes kendisi takdir etsin...

Allah’ın (cc) verdiği nimetleri özellikle de vücud nimetini onun yolunda ve aklın rehberliğinde kullanabilen insanlar, inananlar ve biraz daha net bir dairede Müslüman ve Mü’min olanlar bayrama bayramı yaptıracak olan Rablerinin izniyle istihkak kesbedip adeta müstehak olurlar... Allah (cc) bizleri ve bütün Müslümanları bu zümreden eylesin İnşaallah..

Bizlere düşen vazife müdrik bir tavır ve fiille bayramı kudsî mânâ ve hedeflerinde karşılamak, yaşamak ve etrafımıza yaşatabilmektir...

Kim ne kadar ısrar ve imanla bayramların faziletini çevremizde yaşayan herkese vereceği mesajları kendisine gaye ittihaz ederse bayram bayramlığını ona o kadar gösterecektir...

Başkasının dini ve inancıyla başkası bayram yapamayacağı gibi kimsede hak edilen bir bayramı başkası adına yapamaz, hayata geçiremez ve yaşayamaz...

Genelde kulaklarımızda bir cümle vardır bayramlar hakkında duyduğumuz: ‘’Bayram tadında bayramlar!’’ Eğer bayramlar için İslâmiyet ve iman devreleri açıksa ve bunu da mü’min, inanan kişi hayatında tatbik edebiliyorsa ne âlâ.. Buyursun bayrama ve buyursunlar bayramlara... Yoksa Ramazan gelmiş oruç gelmemiş, İslâm gelmiş iman gelmemiş... Komşuya bayram gelmiş bize de gelmiş usûlüyle bayram gelirse ancak ruhsuz ve mânâsız şeklen ve faidesiz gelir... Adama sormazlar mı neyin bayramını yapıyorsun kardeşim?

İstemekle oluyorsa, öyleyse Ramazan’a ve kudsî mânâların yaşanmasına, Allah’ın (cc) emirlerinin yerine getirilmesine ve inanç atmosferine ne ihtiyaç var ki? Bazılarına her gün bayram deyip geçiverelim! Bu daha tesirli ve genişçe bir kabüllenme olacaktır her halde...

İkramlar ve izzetlerin hiçbir zaman haddi aşarak Allah’ın (cc) ihsan ve Keremine gölge düşürmesi mümkün değildir... İşte hakikî bir Bayram Allah’ın (cc) bize bayram olarak ikram ettiği bayramdır.

Bütün dostlarımızla nice hakikî bayramları idrak etmek dileğiyle bayramınız mübarek olsun efendim.

11.09.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Vahiy,Sünnet ve Gelenekler


A+ | A-

Kasım Bey: “Peygamber Efendimiz (asm), malûm, kimi gelenekleri derhal kaldırmış, kimilerini zamanla kaldırmış, kimilerini ise bırakmış ve kaldırmamıştır. Peygamberimizin (asm) kaldırmadığı ve yaşanmasında sakınca görmediği gelenekler de bizim için sünnet oluyor mu?”

Cenâb-ı Hakk’ın, “O ancak vahiy ile konuşur!” 1 buyurduğu Peygamber Efendimiz’in (asm), sözleri gibi hareket ve davranışları da, tavır ve muameleleri de, tercih ve teşvikleri de hiç şüphesiz vahyin kontrolü ve tasvibi altında bulunmaktaydı. Kâinât Hâlık’ı, “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” 2 âyetiyle buna işâret etmektedir. İçimizden çıktığı, bizim sıkıntıya uğramamızın kendisine gayet ağır geldiği, bizi düşkünlük derecesinde sevdiği, bize karşı fevkalâde şefkatli ve merhametli olduğu3 yine Kur’ân tarafından haber verilen Fâhr-i Kâinat Efendimizin (asm) bir kısım tercihlerini o günün örf ve âdetine bağlayarak ayıklamak ve bırakmak, bize kemâlât olarak hiçbir şey kazandırmaz.

Hiç şüphesiz Peygamber Efendimiz de (asm) hür iradesi, inisiyatifi, feraseti ve kendi içtihadı ile bir takım tercihler yapıyor ve bir takım seçimlerde bulunuyordu. Bu böyle de olmalıydı, çünkü O (asm) da insandı! Karşılaştığı geleneklerin, örf ve âdetlerin bir kısmını elbette kendi içtihadı ile tasvip ediyor, bir kısmını da şüphesiz kendi görüşü ile sakındırıyordu. Ancak bütün bunlarda vahyin denetiminin ve tasvibinin olmadığını söyleyemeyiz! O’nun (asm) gerek irâdî veya beşerî tercihlerinin, gerekse örf ve geleneklerle ilgili içtihâdî tasvip veya îkazlarının, hayatı süresince ardı arkası kesilmeden devam ede gelen “vahy-i mahz” ile “yüzde yüz” örtüştüğünü görmek ve her inisiyatif ve içtihadı ile isâbet ettiğini müşâhede etmek bizim için yeterlidir.

Vahyin iki kısım olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, bunları şöyle tasnif eder:

1- Vahy-i sarîhtir, yani açık vahiydir. Bu tür vahiyde Peygamber Efendimiz (asm) sırf bir tercümândır, sadece mübelliğdir, aslâ bir harf bile müdâhalesi yoktur. Kur’ân âyetleri veya bazı hadîs-i kudsîler gibi.

2- Vahy-i zımnîdir. Yani kapalı ve gizli olarak gelen vahiydir. Allah Resûlü (asm) bu çerçevede de âdetâ “vahiy yağmuruna” tâbi tutuluyordu. Bu gurupta gelen vahiy veya ilhamlar Allah Resûlünün (asm) mübârek kalbine mânâ olarak intikal eder; Allah Resûlü (asm) bu mânâları kendi sözleriyle, kendi tafsîlâtı veya tasvîrâtı ile beyan ederdi. Tafsilât ve sözlerinde bazen yine vahye veya ilhama mazhar olur; bazen de kendi ferâsetine ve içtihadına dayanırdı. Kendi içtihâdı ile yaptığı tafsîlâtı ve tasvîrâtı ise bazen risâlet vazifesi noktasındaki ulvî ve kudsî kuvvet ile beyan eder; bazen de örf, âdet veya efkâr-ı âmme seviyesine göre beşeriyeti noktasında beyan ederdi.4

Sünnet-i Seniyye’yi de iki mertebeye ayıran Saîd Nursî Hazretleri; bunları şöyle sıralar:

1- Vâcip hükmündedir, terk edilmezler. Hiçbir cihette değiştirilmezler. 2- Nâfile hükmündedir.

Nâfileler de iki kısımdır: 1- İbâdetlerde bulunan Sünnet-i Seniyyelerdir. Bunları değiştirmek de bid’attir.

2- “Âdâb” denilen, Peygamber Efendimiz’in (asm) diğer davranış ve muâmeleleridir. Bunlara uymamaya bid’at denilmezse de, onların nûrundan ve hakîkî edepten istifâde etmemek demektir. Örf ve âdetten tasvip buyurduğu davranışlarıyla, fıtrî ve beşerî muâmelelerde Resûl-i Ekrem’in (asm) tevâtürle mâlûm olan hareketlerine ve davranışlarına ittibâ eden, âdetini ibâdete çevirmiş olur. Ve o âdâptan mühim bir feyiz alır. En küçük bir âdâbı gözetmek, doğrudan Resûl-i Ekrem’i (asm) hatırlatır ve kalbe bir nûr verir.5

Cenâb-ı Hak, Sünnet-i Seniyye’den hissemizi ziyâde kılsın, âmin.

Dipnotlar:

1- Necm Sûresi, 53/4; 2- Âl-i İmrân Sûresi, 3/31; 3- Tevbe Sûresi, 9/128; 4- Mektûbât, s. 94; 5- Lem’alar, s. 58.

11.09.2010

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Bütün bu harika işleri kim yapabilir?


A+ | A-

“Bu manzara tablosu ne muhteşem, ne güzel, kim yapmış?”

“Ben yaptım!”

“Şu san’at eseri de bir harika!”

“Onu da ben yaptım!”

“Şu çiçeklere bak, bu ne güzellik!”

“Ben diktim!”

“Ya şu resmini yaptığın çiçekleri, tablolaştırdığın şu yeryüzü manzarasını kim yarattı?”

“Hıımm, onları mı…”

“Edison’a minnettarız, zira ampulü icat etti!”

“Peki, hem lamba, hem ısındırıcı, hem enerji kaynağı olan güneşi gökyüzüne milyonlarca yıldızlarla beraber kim taktı?”

“Kem, küm…”

İşte insanoğlu böyledir…

Kendi yaptıklarını kimseye kaptırmaz, sahiplenir!

Ama, kâinatın Hâlıkı ve Sani’inin eserlerini tabiata, sebeplere taksim eder!

Dört-beş tahtadan meydana gelen çok basit bir masayı düşünelim: Acaba biz tahtaları, çivileri ve aletleri de hazırlasak, milyarlarca sene geçse, ilkel bir masa kendi kendisine meydana gelebilir mi? “Kendi kendisine oldu” demek, aynı zamanda da “Tesadüfen meydana geldi” demektir…

Bir şeyin kendi kendine/tesadüfen meydana gelmesini, ilmin yanında, akıl da kabul edemez. Basit bir harf, bir kalem, bir kitap, kara taştan yapılmış bir evi düşünelim… Hiç düzgün olmayan kalem, kâğıt, taşlar veya biçimli tuğlalar, kendi kendine üst üste çıkıp, alt alta durup, hem de aralarındaki ince hesapları ayarlayıp bir cümle, bir binayı kendi kendilerine meydana getirebilirler mi?

Bir şeyin her şey, her şeyin her şeyle irtibat, nizam, insicam ve alış veriş içinde olduğunu, sathî bir bakışla bile fark ederiz. Her bir varlık üstündeki “yüksek, ilmî bir irade ve terbiye”nin nakış ve mühürlerini okuruz.

“Bir harf kâtipsiz, bir iğne ustasız, bir köy muhtarsız olmaz” mantığınca şöyle düşünürüz:

İnsan aklı, irade ve gücünün mahsulü olan en basit bir eser kendi kendine olamamış, tabiat yapamamış, sebepler icat edememiş. Elbette kâinatı yaratan, isim ve sıfatları sonsuz olan bir Kadir-i Mutlak olmalıdır...

“Akıl, şuur, irade, ilim” gibi sıfatları olmayan cansız toprak ve ağaç, sebze meyve gibi çeşitli vitamin depoları ve ilâç kapsülleri veya konserve kutuları hazırlayamaz!

Oklohoma Üniversitesi’nden Prof. Edwin Faust, maddenin yapı taşı olan atomların kendi kendilerine bir araya gelerek bütün kâinatı ve canlıları oluşturmasının kesinlikle mümkün olmadığını hatırlatmakta ve şu sözleriyle Allah’ın varlığını dile getirmektedir:

“Yaratıcı ve kâinatı ilk baştan var eden, Allah’tır. Bu ifadeler sadedir, ama sadeliğinin yanı sıra bir yücelik ifade eder. Çünkü Hakk’ın azametini ve kutsiyetini dile getirmektedir.”

11.09.2010

E-Posta: [email protected] [email protected]



Ahmet ÖZDEMİR

Aile Kurtarma Merkezleri


A+ | A-

“Günümüzde “aile hayatı” üzerine çok şeyler yazıldı, çizildi. Toplumun temeli olarak kabul edilen aile büyük tehlikelerle karşı karşıya bulunuyor. Bu kurum hedef tahtası yapılıp yıkılması için içten ve dıştan çok çeşitli metotlar deneniyor. Etrafımıza şöyle bir baksak pek çok şey görürüz. Aile koruma merkezleri, aile hayat merkezleri, kadın sığınma evleri, şefkat evleri, huzur evleri vb. acaba neleri ifade ediyor?

İstatistiklere göre son zamanlarda boşanma oranları da bir hayli artmış. Yakın zamanda yolum adliyeye düşmüştü. Eskiden görmediğim/bilmediğim çok sayıda “Aile Mahkemeleri” ile karşılaştım. Önündeki manzaraları görünce şaşırmamak elde değildi. Hani bir Batılı Türkiye’de gezerken avukat levhalarının çokluğunu görünce “Burada hukuk yoktur” kanaatine varmış ya. Her ne ise…

Yıllar önce dünyanın büyük bir mânevî buhran geçirdiğini söyleyen Bediüzzaman, mânevî temelleri sarsılan Batı toplumu içinde doğan bir bulaşıcı hastalığın gittikçe yeryüzüne yayıldığını belirtir. Bu müthiş hastalığa karşı İslâm toplumu ne gibi çarelerle karşı koyacaktır? Batının çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze îman esaslarıyla mı? Îman kalesini küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, Said Nursî, yalnız îman üzerine mesaisini teksif etmiştir. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği Tevhid ve îman esâsı üzerinde işlemiştir. Çünkü İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.1

İslâm toplumunun ayakta durabilmesi için sağlam iman kalesine ihtiyaç vardır. Aile, fertlerden oluştuğuna göre; fertlerin sağlam imana sahip olması gerekmez mi?

Bediüzzaman “İnsanın, hususan Müslüman’ın tahassungâhı ve bir nev'î cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır” der. Burada İslâmiyet’in cemiyet hayatına ve dolayısıyla İslâm dinine zarar vermek için, gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefahete sevk etmek için çalışan komiteleri haber verip “biçare nisâ taifesinin gafil kısmını” dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir surette perde altında çalıştığını hissettiğini söyler. İslâm toplumuna dehşetli darbenin o cihetten geldiğine dikkat çeker.2

Hastalık doğru teşhis edilirse tedavisi kolaydır. Bugün ailelerimiz manevî sıkıntılar içindedir. Manevî hastalıkların ilâcı da manevidir. Yani iman ve Kur’ân hakikatleridir.

Geçen sene yaz mevsiminde Ayaş/Ankara Yeni Asya Sosyal Tesislerinde ilköğretim ve lise öğrencileriyle onbeşer günlük yaz okuma programlarına katılmıştım. Benim açımdan çok verimli ve istifadeli oldu. O programların sonunda düşüncelerimi yazmış ve oraların birer “iman kurtarma merkezleri” olduğunu ifade etmiştim. Bu çocuklarımıza, gelecek nesillerimize yönelik programlardı. Ailelerin bu tip programlara ihtiyacı yok muydu?

Acaba aileler için benzer programlar yapılamaz mıydı?

Gerçi Barla Yeni Asya Sosyal Tesislerinde ailelere yönelik programlar yapılıyordu. O programlardan bazılarına katılma imkânım oldu. Oraya gidenler programların lezzetini almış olmalılar ki, her yıl aksatmadan devam ediyorlar. Ancak kapasite sınırlı olduğu için ihtiyacı karşılayamıyor. Barla’daki tesislerin benzerlerinin yaygınlaştırılması gerekmez miydi?

Bu ihtiyaçtan hareketle Ankara Yeni Asya okuyucuları yukarıda sözünü ettiğim tesisleri kısa zamanda yapmayı başardı. Yaz tatilinde öğrencilere yönelik programlara öncelik verdi. Sonra ailelere yönelik programları başlattı. Bu konuda emeği geçenleri tebrik ediyor, iki dünyada mutluluklar diliyorum. Bu tip yerleri ben “Aile Kurtarma/Koruma Merkezleri” olarak görüyorum.

Geçenlerde Ayaş Yeni Asya Sosyal Tesislerinde aile programlarının birisine katılabildim. Eskimeyen dostlarla ve yeni yüzlerle karşılaştım. Ramazanın bereketiyle, Ramazana yakışır tarzda günahlardan uzak, bol kazançlı günler, saatler geçirdim diyebilirim. Tesislerden küçük çocuklarımız daha çok faydalandılar. Belki hayat boyu unutamayacakları saatleri, dakikaları birlikte yaşadılar. Birbirleriyle çok güzel kaynaştılar, dostluklar kurdular. Çoğu uyumadan sahuru beklediler. Bir Ramazan geleneğini yaşatıp toplu halde kapılarımızı çaldılar. Bizimle birlikte iftar ettiler, sahur yaptılar, cemaatle kılınan namazlara katılıp Nur derslerini dinlediler. Daha fazla kalabilmek için anne ve babalarına adeta yalvardılar.

Hanımlar gruplar halinde sohbetler yaptılar, gezdiler. Enerji alış verişinde bulundular. Belki aynı semtte oturuyorlardı. Ama buranın verdiği hava bir başkaydı. Orada kazanılan dostlukların daha sonra devam edeceğine inanıyorum.

Babalar belki en rahat günlerini yaşadılar. Şehir hayatının yasaklarından uzak, gönüllerince hareket ettiler. Çocukların nerede kaldığını, ne yaptığını düşünmeden uyudular. Çünkü çocukları güvenli bir ortamda bulunuyordu.

Cennetten bir hava esiyordu, sosyal tesislerimizde. O günkü manzarayı görünce aklıma Merhum Osman Yüksel’in şu sözleri geldi: “Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı... Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok! Hepsi bir şeye inanmış: Allah’a, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a, O'nun ulu Peygamberine, O'nun büyük kitabına. Kur’ân henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdetâ Asr-ı Saadette hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur... Hepsi huzur içindeler.” 3

Şu programlara ailelerin ne kadar ihtiyacı olduğunu anlatmaya ihtiyaç duymuyorum. Ehl-i dünya dediğimiz insanlar her şeyi bahane edip sık sık bir araya gelebiliyorlar. Hâlbuki bizim bir araya gelmemizi gerektiren o kadar çok sebep var ki, anlatmakla bitmez. Üstadın dediği gibi, “Helâl dairesi geniştir, harama girmeye hiç lüzum yoktur.” Hem zaman cemaat zamanıdır. Öyleyse cemaat olmanın gereklerini yerine getirelim. Fırsatları değerlendirip “Aile Kurtarma/Koruma Merkezleri”ne koşalım. Yanımıza bir yakınımızı, bir dostumuzu, bir arkadaşımızı almadan gitmeyelim. Yoksa ahirette bizden dâvâcı olma ihtimalleri vardır.

Not: Değerli okuyucularımın mübarek Kadir Gecelerini ve Ramazan Bayramlarını tebrik eder, hayırlara vesile olmasını dilerim.

1- Tarihçe-i Hayat, s. 543.

2- Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 464.

3- Tarihçe-i Hayat, s. 545.

11.09.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri




Son Dakika Haberleri

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.