24 Eylül 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Kazım GÜLEÇYÜZ

AYİM ve YAŞ


A+ | A-

YAŞzedelerin Askerî Yüksek İdare Mahkemesine açacakları dâvâların reddi için Genelkurmay’ın talimat verdiği haberinin yayınlandığı gün (Yeni Şafak, 21.9.10), AYİM Genel Sekreterliğinden şu açıklama geldi:

“Kamuoyu nezdindeki güvenilirliğini özellikle hukukun üstünlüğüne duyduğu saygıdan alan Genelkurmay Başkanlığınca mahkememize herhangi bir talimat verilmesi söz konusu olmadığı gibi, AYİM’in de herhangi bir kurum veya merciden talimat alması asla söz konusu olamaz.

“AYİM, anayasadan aldığı yetki ile bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da yüce Türk milleti adına; ‘mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı’ esaslarına göre karar vermeye devam edecektir.” (aa bülteni, 21.9.10, 19:31)

Böylece, bizim bu açıklamadan önce yazdığımız ve 22.9.10 tarihli gazetede çıkan “YAŞzedeler bekliyor” yazımızın sonunda, söz konusu haberdeki iddiaya istinaden sorduğumuz “Genelkurmay’ın AYİM’e açılacak YAŞzede dâvâlarının reddi için talimat verdiği doğru mu?” suali de cevaplandırılmış ve iddia yalanlanmış oluyor.

Bu durumda, gelişmeleri beklememiz lâzım.

Temennîmiz, uygulamanın da AYİM açıklamasında vurgulanan “mahkemelerin bağımsızlığı” esasına uygun şekilde gelişmesi ve YAŞzedelerin mağduriyetini geç ve kısmen de olsa telâfi edecek kararlarla adaletin tecellî ettirilmesi.

Ancak bu sistemde bunun mümkün olup olamayacağı konusunda ciddî soru işaretleri var.

Ve bunların başında, “Hiyerarşik olarak ve sicil yönünden Genelkurmay’a bağlı olan askerî hakimlerin görev yaptığı bir mahkemeden, ordu üst yönetiminin karar ve tasarruflarını özgürce sorgulayıp yargılayacak ve gerektiğinde haksız bulacak bir karar sâdır olabilir mi?” suali geliyor.

Böyle bir sistemde, “mahkemelerin bağımsızlığı ve hakim teminatı” ilkesi ne ölçüde işler?

AYİM açıklamasında “Güvenilirliğini özellikle hukukun üstünlüğüne duyduğu saygıdan alıyor” denilen Genelkurmay’ın son mesajlarında, “Sivil yargı da hukuka saygılı olmalı” denilmişti.

Adres ve maksat açıktı: Ergenekon, Balyoz... gibi dâvâlarda çok sayıda muvazzaf veya emekli üst düzey subayın sorgulanıp yargılanmasından duyulan rahatsızlık bu şekilde dile getiriliyordu.

Adı geçen soruşturma ve dâvâ süreçlerinde, gerçekten eleştirilmesi ve düzeltilmesi gereken yanlışlar yapılmış olabilir. Ki bunlar sivil cenahta da eleştiriliyor. Ama askerî yargının ne ölçüde sağlıklı işlediği, başlı başına önemli bir konu.

Ve yaygın kanaat, maalesef, orada da hukukun işleyişinde ciddî sıkıntı ve sorunlar bulunduğu yönünde. Şemdinli sanıklarının suçsuz ilân edilip serbest bırakılması, evinde mühimmat bulunduğu için hapisle ve ordudan ihraçla cezalandırılan yarbay hakkındaki kararın Askerî Yargıtay’ca bozulması ve “ıslak imza” olayındaki görünen bir numaralı ismin son âna kadar korunup kollanması, örneklerden sadece birkaçı.

Kamu vicdanı bu olayları halen sorguluyor.

Gelinen noktada üzerinde durulması gereken bir başka önemli husus, paketle yapılan anayasa değişikliklerine uyum yasalarının kimler tarafından ve nasıl hazırlanacağı meselesi. Bunun için Millî Savunma Bakanlığı bünyesinde özel bir ekip oluşturulduğu, ancak bu işin onların inisiyatifine bırakılmaması gerektiği ifade ediliyor.

Bu uyarının önemli dayanak ve gerekçelerinden biri, söz konusu ekipte, son dönemdeki soruşturmalar bağlamında hakkında çeşitli iddialar ortaya atılan, hattâ internet andıcı için ifade vermeye çağrılan Genelkurmay Adlî Müşavirinin etkin olacağı yönündeki değerlendirmeler.

Onun için, paketin askere dair maddeleriyle ilgili uyum yasalarında sivil iradenin özel bir irade ve inisiyatif ortaya koyarak tam bir teyakkuz halinde bulunması gerektiği vurgulanıyor.

Aksi halde, paketle yapılan değişikliklerin kâğıt üzerinde kalmaktan kurtulamayacağı, hattâ işin daha kötüye gidebileceği uyarıları yapılıyor.

24.09.2010

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

“12 Eylül’ü yargılama” karmaşası…


A+ | A-

Referandum yapıldı; lâkin 12 Eylül darbecilerinin yargılanması belirsizliği sürüyor. Bilindiği gibi, 12 Eylül ihtilâlini yapanların yargılanmasının Ana Mmuhalefet Partisi tarafından ortaya atılması üzerine, Başbakan Erdoğan “Bırakın bu sulu şakaları” diye tepki göstermiş; ancak peşinden kamuoyundan gelen talep ve baskılar üzerine, darbecilerin yargılanmasını engelleyen “darbe anayasası”nın Geçici 15. maddesinin kaldırılmasını “değişiklik paketi”ne almıştı.

İktidar partisi referandum propagandasında en çok bu değişikliği istimal etmiş; miting meydanlarında, afişlerde, “12 Eylül’de 12 Eylül’ün hesabı sorulacak” sloganıyla darbecilerin hesaba çekileceği ileri sürülmüştü. Hatta Başbakan Erdoğan, “Menderes’e yapılanların hesabının sorulacağı” iddiasında bulunmuştu…

Oysa 12 Eylül “ihtilâl konseyi”, bu “konsey”in yönetimi döneminde kurulmuş hükûmetler ve atadığı Danışma Meclisi hakkında “her türlü karar ve tasarruflarından dolayı herhangi bir yargı merciine başvurulamayacağı” hükmünü getiren maddenin salt kaldırılmasının darbecilerin yargılanmasına yetmeyeceği, referandum öncesinde açıkça beyân edildi.

Evvela, bu konularda olumlu görüşleriyle tanınan Yargıtay onursal Başkanı Sami Selçuk’tan Adalet eski Bakanı Hikmet Sami Türk’e kadar birçok hukukçu, “12 Eylül dönemine cezaî, mâlî veya hukukî sorumluluk iddiasında bulunamayacağını” açıkça düzenleyen geçici 15. maddenin çok net “af niteliği”nin ötesinde bir “sorumsuzluk hali” getirdiğini anlattılar. Hukuk devletinde “sorumsuzluğun” kabul edilmesinin ardından hiçbir anayasal-yasal dayanağı olmadan yargılanmanın olamayacağını ifâde ettiler.

Keza 30 yıllık zaman aşımının buna engel olduğu her fırsatta ortaya konuldu…

YÜZLERCE “SUÇ DUYURUSU”NUN

AKIBETİ MEÇHUL

Bunun içindir ki hukukçular, 12 Eylül darbesinin yargılanması için Anayasaya açık ibârenin ilâve edilmesini açıkça belirttiler. Meclis’teki muhalefet partileri de maddenin bu haliyle kifâyetsiz ve kamuoyunu yanıltmaktan ibâret olduğunu, mutlaka “darbe suçlarında zamanaşımı”nı kaldıran bâriz bir hükmün yazılması gerektiğini, bu durumda maddeyi destekleyeceklerini açıkladılar.

Ancak Erdoğan’ın tâlimatıyla AKP grubu, garip bir biçimde “buna gerek olmadığı” gerekçesiyle karşı çıktı; bu husustaki bütün önergeleri ve önerileri reddetti. Gerisi mâlum. Referandum sonrasında birçok kişi ve kurum, başta darbe lideri Evren Paşa olmak üzere darbeyi yapanların yargılanması hakkında “suç duyurusu”nda bulundu; lâkin yargılanıp-yargılanamayacaklarına dair kafa karışıklığı ve karmaşa devam ediyor.

Gerçek şu ki, Anayasaya ek hüküm konulmaması, maddenin kaldırılmasına rağmen hâlâ darbecilerin yargılanıp yargılanamayacaklarına dair tereddüt ve tartışmalara sebebiyet vermekte. Erdoğan ve iktidar partisi yöneticilerinin, darbecilerin yargılanması için Anayasaya ek hüküm yazılmasına dair ikazları göz göre göre göz ardı etmeleri kırılganlığından kaynaklanmakta…

Gelinen noktada, “darbe yönetim merkezi”nin Başkent olması hasebiyle şimdilik bütün başvurular Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında toplanıyor. Başsavcıvekili Hamza Keleş’in hayatta kalan “ihtilâl konseyi” üyelerinden Evren ve iki arkadaşı hakkında soruşturma başlattığı bildiriliyor. Fakat yüzlerce imzalı “suç duyurusu” dilekçelerinin akıbeti meçhul…

“DÂVÂ AÇMA” YETKİSİ…

Belirsizlik bununla da kalmıyor. Referandumdaki değişiklikle “darbecilerin yargılanması için dava açma ve dava hakkında karar verme yetkisi”nin Keleş’ten alındığı, Cumhuriyet Başsavcılığına verildiği vaziyetine dikkat çekiliyor. (Muharrem Sarıkaya, Haber Türk, 19.9.2010)

Buna göre referandumda kabul edilen “Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının—Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı ve bakanlar statüsünde—ancak Yüce Divan’da yargılanabileceklerine” dair “paket”teki son düzenlemeyle, ihtilâl suçunu işleyen dönemin Genelkurmay Başkanı Evren ve darbe arkadaşı “konsey üyesi” kuvvet komutanı arkadaşları, bundan böyle ancak Yüce Divan’da yargılanabilecekler.

Bundandır ki Keleş’in suç duyurusu dilekçeleri Yüce Divan’da dâvâ açma yetkisine sahip olan Yüce Divan savcısı Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’ya göndereceği, Yalçınkaya’nın “zamanaşımı” dahil, hukukî durumu inceledikten sonra dava açılıp açılmamasına karar vereceği yazılıyor. (a.g.g.) İşin bir başka boyutu, referandumda yapılan bu değişiklikle, “Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanı” sıfatıyla yalnız otuz yıl önce darbeyi yapan Evren ve arkadaşları değil, “Ergenekon dâvâsı” kapsamında “darbeye teşebbüs ve ortam hazırlama” iddiasıyla hâlen yargılanan eski-emekli kuvvet komutanları da ancak Yüce Divan’da yargılanma imtiyazına kavuşacaklar; yeni “yasal zorunluluk”la, “Ergenekon dâvâsı dosyası”ndan çıkarılacaklar!

İşte hiçbir mutâbakata yanaşılmadan ve “zamanaşımı” hükmü eklenmeden “12 Eylül darbesini yargılama iddiası”yla 12 Eylül’de yapılan referandumdaki yetersiz-noksan değişikliğin getirdikleri…

İbret-i âlem…

24.09.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Anadolu ‘Nur’la dolu


A+ | A-

Sonbahar, okulların da eğitime başlaması dolayısıyla kültür ve eğitim çalışmalarının hareketlendiği bir mevsimdir. Gazetemiz de bu mevsimi Bediüzzaman ve Risâle-i Nur Külliyatının geniş kitlelere tanıtılmasına vesile yaptı. Bu maksatla hazırlanan “Bediüzzaman Tanıtım ve Hizmet Tırı” 17 Eylül’de Edirne’den yola çıktı. Bir ay sürmesi planlanan tanıtım çalışmaları nasip olursa İstanbul’da noktalanacak.

Yeni Asya açısından Risâle-i Nur Külliyatını ve onun müellifi Bediüzzaman’ı tanıtmak ‘nokta’lanabilecek bir çalışma değildir. Çünkü Yeni Asya, Risâle-i Nur Külliyatını geniş kitlelere anlatmak ve tanıtmak için yola çıkan bir yayın kuruluşudur. Şimdiye kadar bu çalışmalar başka vesilelerle yapılıyordu, şimdi hazırlanan özel TIR’la yapılıyor. Bundan sonra da değişik vasıtalarla yine bu hizmetler devam edecek İnşallah.

İki hafta önce Edirne Selimiye Camii önünden Cuma namazı sonrası hareket eden “Tanıtım ve Hizmet Tırı” Trakya’yı dolaştıktan sonra Çanakkale ve Balıkesir’e de uğrayarak Bursa’ya geçti. Oradan da Yalova üzerinden İzmit, Düzce, Bolu ve Karabük'te tanıtımlar yapıldı. Bu arada yol güzergâhında olan, ama program yapılması planlanmayan bazı mahallerde de kısa tanıtımlar yapılıyor.

Tanıtım tırını takip eden ve değişik illerdeki programlara katılanların yazdıkları haber ve ‘not’ları siz de okuyorsunuz. Bir de yazılmayanlar var ki, onları da biz dinleme imkânı buluyoruz. Bunların tamamında “Bediüzzaman Tanıtım ve Hizmet Tırı”nın gittiği her yerde ilgi gördüğü, yeni insanlara Risâle-i Nur’u tanıttığı ve şevke medar olduğu hatırlatılıyor.

Gazetemizin başlattığı bu çalışma aynı zamanda etkili bir reklâm vesilesi oldu. Kimi illerde mahalli gazeteler bu çalışmayı haber konusu yaparken, haber ajansları da aynı şekilde abonelerine duyurdu. Hatta tanıtım tırının çalışmaları yurt dışından da ilgi ile takip ediliyor. Başlangıçta çeşitli sebeplerle ‘tır’ı ağırlama programı yapamayanlar günler ilerledikçe ve tır yol aldıkça “Bize de uğrayın, biz de program yapabilir hale geldik” diye program koordinatörlerimize müracaatta bulunuyorlar. Planlanan programı aksatmayacak talepler yerine getirilirken, programı aksatabilecek taleplere de “İnşallah daha sonra uğramak nasip olur” şeklinde cevap veriliyor.

Geçmiş yıllarda söylediğimiz bir ‘marş’da “Anadolu, ‘Nur’la dolu” derdik. Şükürler olsun ki yaşadığımız günler Anadolunun gerçekten ‘Nur’larla dolu olduğunu gösteriyor. Bu durum, Yeni Asya’nın hizmet kervanının—İnşallah—kıyamete kadar devam edeceğinin de bir göstergesi.

Risâle-i Nur Külliyatını ve Bediüzzaman’ı tanıtmak maksadıyla yayın hayatına başlayan bir gazeteye de ancak bu yönde çalışmalar yakışır. “Bediüzzaman Tanıtım ve Hizmet Tırı”nın yeni tanışmalara vesile olması için duâ edelim.

24.09.2010

E-Posta: [email protected]



Osman ZENGİN

Selâm, İslâmın işaretlerinden biri


A+ | A-

“Aleykümselâm!” diyerek, selâmımıza mukabele ettiğinizi hisseder gibiyim. Selâm; selâmet dini olan İslâmiyetin mühim şiârlarından biridir. Yani, şeâir-i İslâmiyedendir. Fakat, sadece Müslümanlar değil, aslında diğer din mensuplarının da kullanabileceği mübarek bir kelimedir bu. Çünkü, verilen bu Allah selâmı; selâmet, emniyet, sulh (barış) mânâlarını da ifade ettiğinden, bütün insanlarca hoş karşılanabilecek bir kelimedir. Arapça olan bu kelimenin, İslâm memleketlerinde yaşayan ve Arap olan Hıristiyanlarca kullanıldığına da şahid olduk. Mısır’da bulunduğumuz günlerde, Kahire’deki mahalle bakkalımız Thomas’tan alış veriş yapmaya gittiğim ilk seferde, Hıristiyan olduğunu bilmeyerek selâm vermiş ve çok güzel bir şekilde de karşılık almıştım. (Araplar, verilen selâma fazlasıyla karşılık vermeyi âdet edinmişler, ”Ve aleykümselâm ve rahmetullah” gibi) Daha sonradan öğrendik ki, konuşma dilleri Arapça olan Hıristiyanlar da, bizim bildiğimiz selâmı kullanıyorlarmış. Tabiî, “Selâmı yayınız!” emr-i Peygamberîye (asm) riâyet etmeye çalışan biri olarak, mümkün oldukça herkese selâm verme âdetimizi, onlarla her karşılaşmamızda da sürdürdük. Daha sonraları bizim Türk olduğumuzu öğrenince, Müslüman Araplar gibi, onlar da bizi sevip muhabbet ediyordu.

Selâmın, İslâmî en büyük işaretlerden olduğunu söyledik. Osmanlı zamanında bu, artık herkesin dem ve damarlarına işlemiş bir âdet-i hasene olmuştu. Herkes birbirine selâm verir, selâm alırdı. Zaten selâm vermek sünnet-i seniyye, almak ise farz-ı kifayedir. Bakmayın siz Cumhuriyet’ten sonra memleketi bu hâle getirenlerin yaptıklarına. Maalesef bu âdet-i hasene, âdet-i İslâmiye, emr-i Peygamberi (asm) herkes tarafından kullanılmasa da, yine de milletimizin ekseri tarafından kullanılıyor şükür. Bazen selâm verdiğimizde karşılığını alamayınca üzülüyoruz ama, üzülmemek lâzım. Muhatab cevap vermese de, biz vazifemizi yapmış oluyoruz. Böyle durumda, selâmımızın karşılığını yine kendimiz vereceğiz “Aleykümselâm” diye.

2006 yılında Hac için gittiğimiz mübarek beldelerde bunu daha güzel yapıyorduk. Gerek Kâbe’ye, gerekse Mescid-i Nebevî’ye giderken, her gördüğümüze selâm veriyorduk ve çok da muhabbete sebeb hâller tezahür ediyordu. Maalesef öyle mübarek beldede dahi, herkes birbirine selâm vermiyordu, üzülecek bir durum tabiî. Halbuki İslâmiyet sayesinde, ibadet saikiyle bütün Müslümanlara karşı sabit bir münasebet peyda edip, kavî bir irtibat ve bağlılık göstermemiz lâzım.

Selâmın değişik bir şekilde verildiğini de, 2004 senesi sonlarında ziyarette bulunduğumuz Özbekistan’da müşahede etmiştik. Yıllarca komünizmin dinsizlik baskısı altında kalmalarına rağmen, bu âdetlerini bir an’ane hâlinde devam ettirip gelmiş Özbekler. Öyle ki, çoluk-çocuk, kadınlar dahi bu selâmı birbirine veriyor. Fakat, bizim dikkatimizi çeken husus, muhatabın “Aleykümselâm” demeyip, onun da “Selâmunaleyküm” demesiydi. “Acaba bir yanlışlık olabilir mi?” diye sorduğumuzda, öyle olduğunu öğrendik. Yani selâm veren de, alan da, aynı şekilde “Selâmunaleyküm” diyordu birbirine.

Edebin envâını, çeşidini, Peygamberimizin (asm) şahsında toplayan Cenâb-ı Hak, ‘selâm vermek’ gibi gayet ehemmiyetli ve çok hikmetli bir ahlâkı, Peygamberimiz’e (asm) ihsan etmiş. Sünnet-i seniyye ve bir nevî ibadet olan bu selâm işinde, gevşek davranmayıp, yaymaya çalışmalıdır.

24.09.2010

E-Posta: [email protected]



Nejat EREN

Okyanus ötesi Yeni Asya hizmetlerinden mesajımız var


A+ | A-

Okyanus ötesinden, Amerika’dan en kalbî selâm ve muhabbetlerimi sunuyor ve hemen sözü buradaki Hizmet ve dâvâ adamlarına veriyorum. Bu mesajın sahipleri de ABD Yeni Asya Nur Camiasının temsilcileridir. Onlar hedeflerini, amaçlarını, gayelerini işte şu tesbitlerle beyan ediyorlar:

“Okyanus Ötesi Bediüzzaman ufku ve hizmetleri!”

“Yeni Asya’yı “yeni dünyada” bayraklaştırmak!”

“Okyanus Ötesinde Bediüzzaman Çağı!”

Evet, kısaca Okyanus ötesinden mesaj bu! Bana ait değil kendilerine ait bir hedef ve iradedir.

Değerli dostlarım Okyanus ötesinden, Yeni Dünyadan, Yeni Kıt'adan, Süper Güç diye bilinen Amerika Birleşik Devletlerinden “Yeni Asya Amerika Vakfı olarak” hepinize kalbi muhabbetlerimi ve kucak dolusu selâmlarımızı sunuyoruz.

Evet, ulvî bir gaye, mukaddes bir dâvâ, sarsılmaz bir şahs-ı manevinin devamı, gelişmesi ve en başta “Hakkın” rızasına nail olması için yine yollardayız. Bu defa Okyanus ötesine batıya yöneldik. Geçen Salı günü İstanbul’dan direkt olarak THY’nin en son model uçaklarından birisiyle olan “Antalya” uçağıyla tam on iki buçuk saat süren direkt bir uçuşla Kuzey Buzulları üzerinden Chicago’ya oradan da ABD’nin kuzey orta bölgesi yönündeki Wisconsin eyaletinin Milwaukee şehrine akşam namazı vakti ulaştık. Bu satırları Wisconsin eyaletinin Milwaukee şehrinde bulunan dershanemizden sizlere.yazıyorum. Kırkbeş yıldır Milwaukkee'de ikamet eden değerli ilim ve dâvâ adamı Prof. Süleyman Kurter Ağabeyle üç sene önce İzmir’de karşılaştığımız zaman bundan sonraki hayatını ve hizmetlerini artık Yeni Asya Nur Cemaatiyle, bu bayrak altında sürdürmek ve bu meslek ve meşrebte olanlarla birlikte olma iradesi ve kararlılığını dinlemiştim. O gün orada başlayan irtibat ve bağ gelişerek devam etti ve kendisinin nazik dâveti üzerine buradayız.

Bu noktaya gelinceye kadar “Yurt Dışı Hizmetleri” başlığı altında maksatla; iki senedir yoğun çalışmalarımız ve faaliyetlerimiz oldu. Bu tür hizmetlerimizi daha da genişleterek devam ettiriyoruz Elhamdülillah. Bu faaliyetlerin ana esasları ise; yetkili kurullarımız olan: Yönetim Kurulu, R. N. Enstitüsü, Eğitim Merkezi, Türkiye Eğitim Komisyonu, Kültürlerarası Köprü Derneği birlikte; Yönetim Kurulu’nun organizatörlüğünde, R. N. Enstitüsü Ve Yeni Asya Neşriyat marifetiyle Risâle-i Nur Külliyatının tamamını dünyanın dört ana dili olan İngilizce, Arapça, İspanyolca, Rusça’ya tercüme edilmesi en öncelikli bir hedef olarak tesbit ettik.

İkinci olarak hizmet gerektiren yurt dışı memleketlere vakıf elemanı göndermek ve oralardan gelecek elemanları dil ve hizmet yönünden Türkiye’de yetiştirip ana dilleriyle hizmetlere sevk etmek olacaktır.

Bu kurulların dosyasında bulunan kapsamlı hizmet plan ve programlarımızdan daha sonra bahsetmek üzere şimdilik ilk intibalarımızdan da kısaca bahsederek burada kalacağımız birkaç hafta içerisindeki detaylı intibalarımızı da ileriki günlerde paylaşmak üzere buradaki ilk iki günlük hatıralarımızı kısaca bahsederek şimdilik nokta koyalım.

Chicago uluslar arası hava limanından çıkışta bizi değerli Ağabeyimiz Prof. Dr. Süleyman Kurter ve Adem Şen Bey kardeşimiz karşıladı. Milwaukee şehri buraya 120 km mesafedeymiş. Hava alanından yola çıkar çıkmaz şiddetli ve birden bir rahmetle karşılaştık. Akşam namazını da buradaki dershanelerimizden ilkine ulaşıp cemaatle eda ederek sohbetlerimize başladık. Daha sonra ikinci dershanemize gidip orada da ders, muhabbet, hatıra derken gece saat 02.00'ye kadar bu meclisimiz devam etti. Sizlerin selâmlarınızı buradaki dostlarımıza illettik onların selâmlarını da sizlere iletiyoruz.

Buradaki iki dershanemiz de birbirine çok yakın. Birisi ağırlıklı olarak erkeklere, diğeri de ağırlıklı olarak bayanlara hizmet veriyor. Ama duruma göre her iki dershanede iki gruba hizmet edebiliyor.

Dershaneler adeta bir İslâm ve kültür merkezi hükmünde. Kütüphanelerinde Türkçe, Arapça, İngilizce, İspanyolca Risâleler var ve buralarda farklı türlü kültür ve tabiiyetten gelen insanlara hizmet verilmeye çalışılıyor.

Size ilk vereceğimiz haber bazılarınızın bildiği, ama çoğunuzun bilmediğini tahmin ettiğim buradaki camiamızın web sitesi çalışmaları hususunda olacak. Yeni Asya USA web sitesi adı altında İngilizce başta olmak üzere İspanyolca ve Türkçe olarak yayındadır. İlgilenenler: www.Yeniasyausa.com adresinden bilgileri alabilirler.

Netice olarak Yeni Dünyada, Yeni Kıt'ada başta değerli hocamız Prof. Dr. Süleyman Kurter, bütün aile fertleri olmak üzere bir avuç insanla burada cihanşümul bir dâvânın Türkiye ve ABD bağlantılarını birlikte planlayıp organizeli, planlı, programlı bir hizmet faaliyetini başlatıp ufuk açıcı haberlerini de en kısa zamanda hayata geçirmeyi ve sizlerle bu köşede paylaşmayı ümit ediyoruz. Bu konudaki en önemli hedefimiz ise; Üstadımızın açıkça ifade ettiği: “Doğru İslâmiyeti, İslâmiyete lâyık doğruluğu” başta nefsimizde olmak üzere bütün insanlığa bir müsbet mesajı ulaştırabilmek.

Bu diyarlardan size ilk müjdemiz burada kurulan Yeni Asya Resarech and Pueblication of America (YARPCA) YENİ ASYA ARAŞTIRMA VE BASIM MERKEZİ” adı altında bir vakfın kurulduğudur. Bu vakfın onüç kişilik mütevelli heyetinin içerisinde ben ve Türkiye’den başka bir arkadaşımız da var. Vakıf ilk Mütevelli Heyet toplantısını geçen ay yapmış ikinci toplantısını da yarın birlikte yapacağız İnşallah. Ve bu toplantıda; başta ABD olmak üzere Türkiye, Dünya hizmetleri için neler yapılabileceğimizi müzakere edip hem web sayfamızda bunları internet üzerinden bütün dünyaya ve bu köşeden de ileriki tarihlerde sizlerle paylaşmaya çalışacağız.

Diğer bir güzel haberimiz: Buradaki erkekler cemaati düzenli olarak hafta da üç gün ders yapıyorlar. Birisi Türkçe, diğerleri İngilizce ve İspanyolca olarak yapılıyor. Bayanlar da kendi aralarında aynı şekilde haftada üç gün ders yapıyorlar. Ramazan ayında dershanelerde her gün iftarlı ve ikramlı sohbetler devam etmiş. İnşallah bundan sonra durmaksızın devam edecek.

Bulunduğumuz mekân ile Türkiye arasındaki sekiz saatlik farklılıktan dolayı da biraz zorluğumuz olacak. Zaman içerisinde bu şartlara alışıp tarih ve zaman kavramlarını da birbirine karıştırmadan doğru zamanları doğru yerde konuşmayı ümit ediyorum. Bir defa daha “Yeni Dünya’dan” kucak dolusu selâmlar. Heyecan ve ufuk açıcı hizmet haberlerini önümüzdeki haftadan itibaren daha fazla paylaşmak dilek ve temennisiyle.

24.09.2010

E-Posta: [email protected]



Halil USLU

Aç canavara muhabbet


A+ | A-

Herkes haddini bilecektir. Temiz insanlar dürüst şahsiyetler Hz. Mevlânâ'nın tabiriyle “göründüğü gibi olanlar, olduğu gibi görünenler” Hud Sûresindeki “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol”1 sırrına erenler ve yaşayan kişi ve zümrelerden zarar gelmez. Her cihetle Efendimiz (asm) rehberdir. Onun bir adını “Emin” koymuşlar ve dost ve düşman bunda ittifak etmişler. Sosyal hayatın özü ve sözü budur.

Hz. Bediüzzaman 100 yıl önce bütün insanlık âlemine açılım paketlerini sunarken diyor ki, “Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.” 2

Görsel basında hayvan belgesellerine bakınca bunun bütün anlamı tecelli etmektedir. Birbirine sırıtan hayvanlar, bir müddet sonra birbirlerini parçalamışlardır. İnsan sınıfında insanlıktan tecerrüd edenlere Kur’ân-ı Hakimde “Hayvan gibi, hattâ daha da aşağıdırlar”3 buyrulmuştur. Bu itibarla elmaya elma demek suç olmadığı gibi, zalimlere zalim demek suç olmaz. Dünya adına şeriatta rüşvet verilmez..

Hz. Üstad İngilizlerin zalim kısmının (Irak'ı bombalayanlar gibi) İstanbul'un işgalinde (1920), İstanbul’un o günkü ceridelerinde “Düşmanın çizmesi boğazımıza bastığı zaman onun yüzüne tükür! Ruhun mahkûmiyetten kurtulsun” azametini göstermiştir. Sözün de haddi ve sınırı vardır, ülkelerin sınırları oldu gibi. Bunları aşamazsın, yıkamazsın. Aşar ve yıkarsan altında kalır ve evdeki pirinçten de olursun. Artık hiçbir şey kapıların ardında kalmıyor ve kalamaz da. Onun için attığın adıma ve ağzından çıkan söze ve attığın imzaya dikkat edeceksin. Çünkü “Bilerek zarara girenlere acınmaz.”

Bir çok konferanslarımda söyledim ve makalelerimde yazdım: En dar daireden en geniş daireye kadar, bilhassa ülkenin mukadderatıyla uğraşan siyaset âlemine ve ülkenin yöneticilerine, bir vatan evlâdı olarak haykırdım “Sineklerle uğraşmayın. Gelin evvela bataklığı kurutun, kuruyan bataklıktan sinek üremez.”

Çıkış bazında da bir çok âyetlerle birlikte Hz. Bediüzzaman’ın “Evet tevhid-i imani elbette tevhid-i kulubu ister.” 4 Ve “İslâmiyet selm ve müsalemettir dahilde niza husumet istemez.” 5 Ve “Kimin imanı varsa o cihetle kardeşimizdir” 6 gibi kalp ve gönüllere hitap eden esasların maarif sıralarında hayata geçmesiyle olacaktır.

2010 itibarıyla 70 bin lise ve dengi okulumuzda 16 milyon genç kardeşimizin tedrisata başlamasında, öncelikle bu hakikatlerin hayata geçmesi, Türkiye’deki bir çok bataklığın kurutulmasıdır. Okulları boykot etmek isteyenlerin dahi, bu sınıfların ve yavruların ne kadar önemli olduklarını bilmektedirler. Onların beyinlerini ve kalplerini ele geçirenler Türkiye’de ve dünya âleminde çok şeylere hakim olacaklarını bilmektedirler.

Üzülerek görüyorum ki, bir çok kesimler maziden gelen asırlar boyu birlik ve beraberliklerini unutarak, kendilerine özel dersler, özel tanınmalar, ders kitaplarına konulmalar ve 80 bin camiden özel hutbeler istemektedirler. Daha da hadlerini aşarak Türkiye’yi lahana kabukları gibi ayırmaya çalışmakta ve çocukların topraklardaki oynamaları gibi yeni haritalar çizmektedirler.

Bunların yanında Türkiye’nin ve dünyanın parmakla ve iftiharla gösterdikleri ve milyonları aşan manevî dergâh müntesipleri, Türkiye’deki birlik ve beraberlikten ve manevî vahdetten başka hiçbir şey istemiyorlar. Onun için “Aç canavara karşı muhabbet edenler” ayağa kalkın ve bu öz evlâtlarınızı alkışlayın. Çünkü bunlar Türkiye harcının çimentolarıdır…

Dipnotlar:

1- Hud Sûresi 112. âyet.; 2- Mektubat, B. Said Nursî, Hakikat Çekirdekleri; 3- A’râf Sûresi, 179. âyet.

4- 22. Mektup, Mektubat, B.S. Nursî; 5- Lemaat, B. Said Nursî; 6- Kastamonu Lâhikası.

24.09.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Nur mesleğinin: İhlâs Risâlesi - 1


A+ | A-

Abdullah Bey: “Bazen olmadık zamanlarda ortaya çıkan ve hizmetlerimize doğrudan zarar veren kini, öfkeyi, tarafgirliklerin doğurduğu soğuklukları kardeşler arasında nasıl öldürebiliriz?”

İçtikçe içtiğimiz, doyamadığımız ve başkalarına da ulaştırmakla mükellef olduğumuz safi ve tatlı pınar suyunun bazen neden sıradan kırılganlıklarla, sürtüşmelerle, münakaşalarla ve ihtilâflarla bulanmasına izin verdiğimizi anlamak mümkün değildir! Sebep olarak dönüp dolaşıp tekrar şeytana geliyoruz. Ve demek bizimle her hal ve her şartta şeytanın uğraştığını ve başa da geçtiğini titreyerek görüyoruz. Şeytanın bizlere sûret-i hak tarafından gelmesi de en dehşetli handikabımızı oluşturmaktadır. Çünkü başka taraftan yutmuyoruz. Demek, bize sokulmak ve hayırlı amellerimizi iptal ettirmek isteyen şeytan, hak görüntüsüyle geliyor ve bizi fesada uğratıyor.

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri İhlâs Risâlesine başlarken, mühim bir uyarı yapıyor: “Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı” diyor. Kendimizi sorgulamaya buradan başlayalım: Okuyor muyuz?

Okumayınca uygulama da olmuyor veya uygulamada aksamalar görülüyor. İhlâsta aksamalar olunca, bu, hizmetimize ve amelimize doğrudan yansıyor. Adâvet ve husûmet de bu boşluktan fırsat bulup kalbimize sokuluyor ve yerleşiyor. Ondan sonra bizler, ne acıdır ki, Üstad Hazretlerinin idealindeki “Muhabbet fedaîleri” değil, şeytanın hain emelindeki “Adâvet ve husûmet fedâileri” durumuna düşüyoruz.

Üstad Hazretleri İhlâs Risâlesinin Birinci Düsturunda halkın beğenisiyle hakkın beğenisini mukayese ediyor. Buna göre, hareket noktamız ya halkın beğenisi olacaktır, ya da hakkın beğenisi. Halkın beğenisini esas alırsak orada adâvetin ve husûmetin bulunması olağan bir şeydir. Bundan şikâyet etmemize gerek yoktur.

Hakkın beğenisini esas aldığımızda ise, buraya adâvet ve husûmet girmemelidir. Çünkü burada hakem Hak'tır, yargıç Hak'tır, yaratıcı Hak'tır, sorgu sahibi Hak'tır, rıza sahibi Hak'tır. O’nun rızası ise birbirimizi itham etmekte, suçlamakta ve gıyaben mahkûm etmekte değil; affetmekte, bağışlamakta, sineye çekmekte, Allah’a havale etmekte ve uhuvveti bozucu tavırlardan uzaklaşmaktadır. Eğer bunun tersini yapıyorsak orada ihlâs, yani Hakk'ın rızasını kazanma endişesini arayabilir miyiz?

İhlâs Risâlesinin İkinci Düsturunda Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerimizi tenkid etmemeyi ve onların üstünde fazilet satıcısı durumuna düşerek onların gıpta damarını tahrik etmemeyi ısrarla ve bir prensip çerçevesinde işliyor.

Bu düsturun aksine olarak; eğer birbirimizi tenkid ediyorsak, eğer birbirimizin fazîletini yetersiz görüp kendi fazîletimizi öne sürüyorsak, onların gıpta damarını tahrik etmiş oluruz. Burada ise adâvet ve husûmet yol bulup kalbimize girer. Bir yerde tenkid varsa, fazîlet satıcılığı varsa, orada adâvet, haset, husûmet, fitne…vs. de vardır. Olmasın dersek, tenkîdden ve fazîlet satıcılığından vazgeçmemiz gerekecektir. Vazgeçmiyorsak, adâvetten ve husûmetten boşuna ne diye şikâyet ediyoruz? Boşuna ne diye yoruluyoruz? Boşuna ne diye barış bekliyoruz? Boşuna ne diye cemaatin huzurunu bozuyoruz? Boşuna ne diye kendimizi aldatıyoruz? İkinci Düsturu tersine işlettikten sonra? Ne diye? Ne diye? Ne diye?

İhlâs Risâlesinin Üçüncü Düsturunda Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, bütün kuvvetimizi ihlâsta ve hakta bilmemiz gerektiğini bildiriyor. Bu düstura göre, kardeşlerimizin nefislerini şerefte, makamda, halkın beğenisinde, hattâ maddî menfaat gibi nefsimizin hoşuna gidecek şeylerde nefsimize tercih etmeliyiz.

Aksi olursa, yani kendi nefsimizi şerefte, makamda, halkın beğenisinde veya maddî menfaatlerde tercih edersek orada adâvet başlar, husûmet başlar, kin başlar, fitne başlar, fesât başlar. Kendi nefsimizi tercih etmemizin normal ve tabiî sonucu budur çünkü. O zaman da bütün bunlardan şikâyet etmeye hakkımız olmaz. Kardeşler arasında neden husûmet var? Neden adâvet var? Neden barış gerçekleşmiyor?...vs. Sorularının hepsi boşlukta kalır. Bütün barış çabaları sonuçsuz kalmaya mahkûm olur. Çünkü Üçüncü Düstur tersine işletilmektedir. Bu durumda, ne provokatör arayalım ne de başka bir şey! Dert bizim kendi içimizde, derman da kendi içimizdedir. Görünen diğer sebepler boştur!

24.09.2010

E-Posta: [email protected]



Şükrü BULUT

Haleluya! Veya “Teşekkür ederim Allah’ım!”


A+ | A-

Miniklerin okula başlamasındaki heyecanı yalnız anne ve babaları yaşamazlar. Bu iptidayı dikkatlice gözleyen herkes, sözkonusu heyecanı ve helecanı az çok hisseder. Okula ilk adım heyecanını her millet kendi kültürüyle karşılar ve teskin eder. Bu çerçevede iki farklı ülkede henüz yaşanmış heyecanları resimleriyle karşılaştıracağız. Derin köklü çizgi ve anlayışları ihtiva eden iki resimle ilgili yorumu, siz kıymetli okuyucularımıza bırakacağız.

Her sene olduğu gibi bu yılda da Almanya’daki okullar eyaletlere göre farklı tarihlerle Türkiye’deki okullardan önce açıldı. Bu ülkedeki “okula ilk adım” merasimleri detayda küçük farklılıklar arz etse de, genel çerçevede hemen hemen aynıdır. Merasimler bazen okulda, bazen kilisede başlatılır. Önceden çocuklar için karton külâhlarda hazırlanmış hediyeler, cici cici ders malzemesi ve şekerler genellikle kilisede papazlarca takdim edilir. Hem okulda ve hem de kilisede ilâhîler okunur, duâlar yapılır ve dinî şarkılarla çocuklar sınıflarına alınır.

Bu geleneksel merasimlere, Müslümanların Avrupa’yı vatan edinmelerinden sonra küçük unsurlar ilâve olundu. Merasimlere seyrek de olsa camilerden de başlandığını, dinî ritüele İslâmî figür, duâ ve ilâhîlerin de katıldığını müşahede ediyoruz. Müslüman minikler önceki senelerde “Şol cennetin ırmakları”nı öğretmen ve velilerle söylerken, bu sene bazı okullarda “Teşekkür ederim Allah’ım!’ şarkısını söylemişler.

Alman okul idarecileri ve kilise, bu merasimleri vesile ederek “aynı Allah’a inanan” çocuklara dinlerini hatırlattıklarından memnun oluyorlar. Bu güzel merasimlerden bazı saldırgan ateistlerle Türkiye’den gelmiş Kemalistlerden başka kimse rahatsız olmadığı gibi, bilâkis her iki toplumun memnuniyeti her hallerinden belli oluyor.

Köln’den arz etmeye çalıştığımız manzaranın bir yansımasını da İstanbul’dan seyredelim. Okulun bahçesi apartmanın balkonundan gayet net görüldüğünden, görüntü eksiğimiz olmayacak. Minikler seslerini sokaktaki bütün evlere ve seyir halindeki trafiğe duyurabilecekler. Mikrofonlarımızın sesi yüksek olduğundan, en basit hışırtıyı da duyuyoruz. Merasimin görüntü merkezinde okulun girişindeki büstün olduğunu anlatmaya elbette gerek yok. Daha sonra önceden hazırlanmış bir palyaço sahne aldı. Birkaç şaklabanlıktan sonra okulumuzun ve Millî Eğitimimizin değerli mensupları mikrofona geçtiler. Miniklerle birlikte veliler de merasime katıldıklarından, konuşmacılar “nutuklarının” çıtalarını tam ayarlayamamışlığın sıkıntısıyla konuşmalarını yaptılar. Açılış nutuklarından sonra mikrofonu tekrar palyaçoya verdiler. O da önce çocuklara dans ettirdi, sonra “tek hiza!” halinde onları bir güzel sıraya dizdi ve okulun bahçesinde birkaç yürüyüş yaptırarak içeriye aldı çocukları...

Merasim boyunca çocukların yürüyüş düzenine alınmaları ve düzgün sıraya girilmesine dikkat edilmesi, daha çok eski komünist ülkelerdeki eğitimi tedai ettiriyordu. İstanbul’daki bu manzarayı gören ve “kültürel bazda” itiraz edebilecek siyasetçilerin hiç oralı olmamaları Türkiye’deki “nifak kültürünün” derin çizgilerini gösteriyor.

Avrupa Birliğine; dinî, millî ve kültürel hassasiyetlerinden dolayı menfî bakan dindar ve milliyetçilerimizin temelde farkına varmadan “Kemalizme katkılarını” bu tür merasimlerde seyredenler, bu durumu nasıl yorumluyorlar acaba?

24.09.2010

E-Posta: [email protected]



Vehbi HORASANLI

Hükümetten beklenen


A+ | A-

Anayasa ile ilgili değişiklikler referandum sonucu kabul edildi. Bu sayede Yüksek Askerî Şûrâ (YAŞ) kararları ile ordudan atılan binlerce askere yargıya gitme imkânı getirildi. Yıllardır hiçbir kimsenin savunamadığı ve halkımız arasında “yargısız infaz” anlamında kullanılan bir ayıptan kurtulmuş olduk.

Şimdi Meclis’in toplanmasını ve anayasa değişiklikleri ile ilgili uyum yasalarının çıkmasını bekliyoruz. Zira bu yasalar çıkmadan yürütmenin yapabileceği hiçbir şey yok. Keza şu anda yargıya gitme imkânı da yok. Çünkü mahkeme ile ilgili olarak karar verecek hâkimler için dayanak olacak uyum yasaları şart. Meselâ; yaşzedeler askerî mahkemeye mi müracaat edecekler yoksa sivil mahkeme mi? Ya da halen çok tartışılan anayasa değişikliği geriye doğru yürütülebilecek mi?

Daha bunun gibi birçok sorunun çözüme kavuşturulmasında Meclis’in çıkaracağı uyum yasalarına ihtiyaç duyulmaktadır.

Tabiî sorunlar bitmiyor. Hani halk arasında bir söz vardır “bir deli bir kuyuya bir taş atmış 40 akıllı çıkaramamış” derler. Aynen bunun gibi öylesine acayip ve emsaline dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş uygulamalar yapılmış ki mağduriyetlerin giderilmesi için 40 akıllı hukukçu dahi yetmez. Meselâ ordudan atılmış askerler mahkemede haklı olduklarını ispatlar iseler (ki bunun için çok önemli belgelere sahipler) yeniden orduya dönebilecekler mi?

Hadi diyelim ki, bu subaylar orduya dönme imkânına kavuştu. Yeniden göreve başlayabilecek sağlık ve yeterlilik şartlarına sahipler mi? Dönseler bile hangi rütbe ve pozisyonda görevlerine iade edilecekler?

Daha bunun gibi yüzlerce soruya cevap bulunması gerekiyor. Bu sebeple Meclis’e büyük görev düşmektedir. Meclis’ten çıkan yasalar, zaten karmaşık olan bu durumu daha da işin içinden çıkılmaz hale getirmemelidir. Mahkemelerdeki yığılma ve gecikmelerden dolayı adalet sistemimiz çökme durumuna gelmiş iken bir de böylesine karmaşık ve zor bir durumu daha da güçleştirmemek gerektiği herkesin malûmudur.

Bu konuda yapılacak işlem basittir. Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Hukukçuları geriye doğru yürür-yürümez gibi yeni bir tartışma ortamına çekmek yerine, çok açık ve anlaşılabilir yasalar çıkarılarak bu ayıp kapatılabilir ve mağduriyetler önlenebilir.

Öncelikle halkın iradesinin tecelli ettiği gibi YAŞ’zedelerin maddî kayıpları telâfi edilmelidir. Hiç mahkemelere müracaat edilmeden haksız yere ordudan atılan askerlere detaylı bir şekilde hazırlanacak çizelgeler yardımı ile emsallerinin bulunduğu pozisyona göre emeklilik hakkı getirilmelidir. Yaşlarına göre emekliye ayrılabilenlere sınıf arkadaşlarının benzeri haklar tanınarak emekli işlemi yapılmalı, emekliliğini hak edecek yaşa gelmeyenlere ise ayrıldığı müddet süresince prim ödemeleri yapılarak mağduriyetleri kısmen dahi olsa önlenmelidir.

Eğer “Biz yasayı çıkarırız mağdur olanlar gitsin mahkeme ile uğraşsın haklarını alabilirler ise alsınlar” anlayışı ile hareket edilecek olunursa bir başka ayıp işlenmiş olacaktır. Zira mahkemelerle hele hele bizim ağır işleyen adalet sistemimize bırakılırsa değil tazminat belki de başka büyük masraf kapısı açılmış olacaktır ki buna tahammül etmek bir hayli güçtür. Avukatlık ücretleri ve mahkeme masrafları bazı YAŞ’zede mağdurların sıkıntılarını daha da arttıracaktır. Ayrıca uzun sürecek bir yargı maratonu kimseye bir hayır getirmediği gibi birçok karmaşaya da yol açacaktır.

Yukarıda örneğini verdiğim gibi daha birçok sıkıntı mevcuttur. Anayasa değişikliği yaşanan problemleri bitirmemiş sadece halkın tercihinin nasıl olduğunu belirlemiştir. Bir başka ifade ile sorunun varlığı kabul edilmiş çözüme ulaştırılması için milletvekillerine görev ve sorumluluk verilmiştir.

Meclisten ve hükümetten beklenen; işleri daha da karmaşık hale getirmek değil, üzerinde yorum yapılmasına ve işin içinden çıkılmaz hale getirilmesine fırsat vermeden açık ve mağduriyetleri giderici uyum yasaları çıkarmaktır, vesselâm…

24.09.2010

E-Posta: [email protected]



Rifat OKYAY

En birinci ikram, deva


A+ | A-

Bu dünyada serap, hayal meyal görme ve buğulu görmenin yerinde; hakikat, gerçek suyu görmek ve kana kana içmek Kur’ân deryasına dalmakla olur.

Bâtıl fikirler, dehşetli yanılgılar, hayalî tapınmalar ancak Kur’ân’ın hakikatli beyanlarıyla ortadan kaldırılabilir.

Yalanların, zelillik ve aşağılığın en büyük mağlûp edicisi, en büyük doğrulayıcısı ancak Kur’ân’ın sözlerindeki açıklık ve berraklıktadır.

Yaratılışımıza uygunluk, mutabakat ve muvafıklık Kur’ân’ın içimize işleyen, ruhlarımıza hitap eden mânâlarının derinliğindedir.

Yıkmayı, yakmayı, ortadan kaldırmayı ve yok etmeyi hedefleyen insan ve insanî şeytanın fikirlerini tarumar eden ve fikir ortamından silen ancak Kur’ân’ın yapıcı, var edici özendirici ve isteklerin cevaplayıcısı merhametli ifadeleridir.

Kafaları karıştırma, fitne, fesad ve bölücü fikirlerin tosladığı yegâne birleştiricilik ve düzenleyicilik, sükûnet ve beraberlik ancak Kur’ânın beşeri kucaklayan insanî kavram ve anlatımlarındadır.

Eskimeyen, değişmeyen ve hakkın daima ayakta tutulmasını arzulayan Kur’ân; devamlı modası geçen, tebeddül eden ve bâtılın yanında bulunan bütün fikirleri yerlebir etmiştir.

Yanlışlığın, inadî saplantıların, nefsî ve indi kırgınların karşısında Kur’ân erdemin, mükemmelliğin ve faziletin apaçık bir ayinesi olmaya devam etmektedir.

Sahteciliğin, kandırma ve aldatmanın beşeri kasıp kavurduğu en dehşetli ortamlarda Kur’ânın hakikatli fikir ve beyanları en büyük itibar edilecek mânâları ve söylemleri ifade etmiştir.

Beşerin anlaşılmaz ve anlama zorluğundaki her türlü anlatımları karşısında Kur’ân’ın beyanındaki açıklık, anlaşılırlık elbette ki insanlığı nefes aldıran bir ferahlığın habercisi ve izah edicisi olmasıdır.

Hakikatin anlatımında galata düşen, zorlanan ve uyduran beliğlerin, söyleyicilerin yakasını tutarak ve bağırttırarak, zıtları bir arada birbirine misal yaparak hakikî vukuatı ve hakikatin kendisini dile getiren muhakkak ki Kur’ândır.

Hayalin, gölgenin, serabın, yalanın, geçiciliğin, zelilliğin ve mağlûp olmanın karşısında; Kur’ân: Doğruluğun, gerçeğin, üstünlüğün, bekanın, asılların, bütün iyilik, güzellik ve faziletlerin, düşünce ve fikirlerin anlatıcısı ve beyan edicisidir.

Bizlere lâzım olan en birinci deva ve ikram muhakkak bir surette Kur’ân ışığı, Kur’ân nuru ve Kur’ân hakikatıdır…

24.09.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri




Son Dakika Haberleri

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.