1967 yılının Sonbaharı artık Kışa dönmeye hazırlanıyordu. İçimde büyüyen öğretmen olma sevdası ve ailemizin derin fukaralığı bizi devlet parasız yatılı ilköğretmen okulu imtihanlarının kapısına kadar getirmişti.
Beklediğim gün gelmişti.
İmroz Öğretmen Okulu imtihanlarını kazandığımız önceden bildirilmişti. Fakat henüz okul binasının inşaatı tamamlanamadığından kayıt yaptırmak için daha sonra bilgi verileceği belirtilmişti. Ben de orta okulu da orada tamamladığım Salihli Lisesi'ne kaydolmuştum. Dersler başlayalı nerede ise iki ay olmuştu. Artık umutsuz bir şekilde derslerimize ve hocalarımıza alışmaya başlamıştık. Fakat aklımız, hayalimiz hep İmroz'dan gelecek haberi bekliyordu. Türkiye'nin Ege'deki iki adasından biriydi İmroz. Rumların çoğunlukla yaşadığı bir yer olduğunu biliyorduk. Bizim için daha da gizemli bir yer haline gelen adayı çok merak ediyorduk. Nihayet müjdeli haber kayıt için davet mektubuyla gelmişti. İlkokul sonrası haksız yere kaybettiğimiz, sadece zengin çocuklarının kazandırıldığı imtihanların acılarını da hatırlayarak “Ooooohh! Beee!” diye haykırmıştık. Nihayet merak ettiğimiz adayı görecek, İzmir, Manisa, Uşak, Afyon bölgesinden imtihanı kazanıp çağrılan arkadaşlarımıza kavuşacaktık.
İlkokul sonrası çocukluğumuza geri dönmüş, o gün kaybettiğimiz hakkımıza üç yıl sonra kavuşmanın sevincini yaşıyordum. Köyümüzde okul olmadığı için ilkokulu bile kardeşimle yalnız başımıza okuduğumuz yılların acı dolu hatıralarından uzaklaşıp yeni hayata uzanacaktım. Devlet parasız yatılı olarak okuyacaktım. Benim de külfetsiz ısınabileceğim bir mekanım, sıcacık odalarda beraber kalacağımız arkadaşlarım olacaktı.
Sıcacık yatağım, yorganım olacak, hem de çift katlı ranzada yatacaktım. Artık çocuk halimle yemek yapmayacak, sabah çorba pişirmeyecektim. Aşçı Mustafa Abinin lezzetli yemekleriyle beslenecektim. Hem de bunları almak için sabahın karanlığında simitçi fırınından tanesi 10 kuruştan alıp çifti 25 kuruşa satıp günde 2,5 lira kazanmak için 100 simitlik tablayı başım üstünde hem de yolda S çizerek taşımayacaktım. Çarşamba pazarında Koca çeşme Camii'nin tulumbasından doldurduğum testi ile bardağı 5 kuruştan su da satmayacaktım.
Ben de herkes gibi yaşayıp okuyacaktım. Ortaokula başlarken ailem şapkalı okul kıyafetimi alamadığı için benden beş yaş büyük ortaokul terk amcamın dirsekleri anam tarafından elle yamanmış ceketi, kasketli şapkanın içinde kaybolmuş başımla, gözümün önünü zor gördüğüm eski elbiselerini giymeyecektim. Hele ayağıma çok büyük olduğu için topuk kısmına bez sıkıştırarak giydiğim, ayağımdan fırlayıp çıkmasın diye üzerinde manken gibi yürüdüğüm eski uskar pabuçlarım olmayacaktı.
Devlet Baba bana da herkesin giydiği cici elbiseler, ayağıma göre uskar pabuçlar verecekti. Altı senedir ilk defa günde üç öğün sıcak yemek mideme dolacaktı. Ohhh ne âlâ artık kuru fasulye pilav yemek için okuduğum ilkokuldan Kızılay'ın fakir talebeler için yemek verdiği yere gitmeyecektim. Hele öğlen arası herkesin gözü önünde fukara çocuklar olarak üçerli sıra olup başımızı öne eğerek, ayağımızda Kızılayın verdiği içi astarlı ayağımızı kokutan, yürürken garip sesler çıkaran Afyon lastik pabucu olmayacaktı. Herkesle beraber aynı yemekhanede, aynı yemekleri yiyecektik. Artık ben de herkes gibi yaşayacaktım.
(Devam edecek)