Beklediğimiz gün gelmişti. Artık İmroz'a yolculuk vakti gelmişti. İki aydır devam ettiğim liseden kaydımı sildirip dört senedir beraber olduğum arkadaşlarımdan ayrılmıştım.
Anam rahmetli ile küçük kırmızı bir valiz almıştık. Bütün dünyalık eşyam hepsi o valizi bile doldurmamıştı. Akşam tek komşumuz teyzem ve eşi amcam beni yemeğe davet etmişlerdi. 100' ü aşkın koyunlarımız vardı. Her birinin insan gibi bir adı vardı. Yaz dönemi sonunda kısa tüyleri (yün) kırkılırdı. Bir gün önceden Demirköprü Barajı'nın soğuk berrak sularında yıkardık. Ertesi güne bembeyaz ve kurumuş olarak toprak damlı evimizin altındaki "saya" dediğimiz önü açık yerde kırkım yapılırdı. İmece usülü koyunları bulunanlar da çağrılır birlikte koyunlar kırkılırdı. Ne maniler söylenir radyodan türküler dinlenir o gün bayram gibi geçerdi. Bir sene bir daha pişirilemeyecek her çeşit yemekler sofraları süslerdi. Tavuklar kızartılır, nohutlu, soğanlı börekler odun fırınımızda pişirilirdi. Hele kendi yetiştirdiğimiz sarı buğday unundan yufkalar açılıp rulo halinde yuvarlanıp kocaman, dışı simsiyah olmuş tepsilerin ortasından başlanarak dolanıp kızartılarak, üzerine bol şekerli şurup dökülerek yenilen " Saraylı" tatlılarının tadına doyum olmazdı. Bu ziyafet için tam bir sene beklerdik. Artık ayrılacak uzun zaman yatılı okulda kalacaktım. Teyzem o günün ziyafetini bana doyasıya yaşatmıştı.
Sabah vakti üç km. uzağımızdan geçen stabilize yola kadar uğurladılar. İçim içime sığmıyordu. Korku, telâş ve sevinç içimde bir yumak olmuştu. Ne sevincimden gülebilmiş, ne de üzüntümden ağlayabilmiştim. Sessizce damlayan göz yaşlarımı bile silmeye elim uzanmamıştı. Sevda yüklü kervanlara bir katar da ben eklenmiştim. Umuda yolculuk başlamıştı. Ömrümde ilk defa gördüğüm İzmir, köyler, kasabalar, sahil boyu uzanıp gidiyordu. Dağların yamaçlarında deniz gibi rüzgârla dalgalanan zümrüt yeşili zeytin ağaçlarından gözümü hiç ayıramıyordum.
ÇANAKKALE İSKELE MEYDANI
Herbirimiz başka başka illerden, ilçelerden kasabalardan, köylerden gelen henüz onbeşinde çocuklardık. Çanakkale'de deli poyraz yakarcasına yüzümüzü, bacaklarımızı soğuğuyla kavuruyordu. Birbirimizle tanışmaya çalışıyorduk. Fakat öylesine soğuktu ki adeta çene kaslarımız kasılmış, ağzımız açılmıyor, dişlerimiz isteğimiz harici birbirrine çarpıp takırdıyordu. Daha orada öğretmenlik çilemiz başlamıştı. Bizi adaya ulaştıracak " Ayvalık" Vapuru İstanbul'dan geliyormuş. Saat 19'00 da iskelede olacak 19'30 gibi kalkacakmış. Daha saatler vardı. Kuzey yönündeki baraka halinde ahşap cam pencereli büfeler rüzgâra hiç mâni değildi. Sonbaharda yumurtadan çıkmış tavuk civcivleri gibi titreşiyorduk. Büfeler deki esnafın merhametini çekmişiz ki sebze halinden boş kasalar getirip meydana ateş yakmışlardı. Ellerimizi ovuşturarak, arada hohlayarak ısınmaya çalışıyorduk. Isınmak bir yana deli poyrazın önünde zaman savruluyorduk. Hani derler ya Çingene yaz ortasında sıcakta çadırından çıkmış, gömleğinin yaka düğmelerini açmış bağırmış.
Heeeyyy! Gidi deli poyraz! Es yiğidin bağrına bağrına. Demiş.
Kış gelip deli poyraz dondurucu soğuğuyla yakıp kavururken çadırında tir tir titremeye başlamış. Çadırında ne kadar delik yırtık varsa hepsıni tıkamış fakat yine de soğuktan kurtulamamış. Enterisinin kopmuş düğmelerinden açılan yakasını eliyle kapatmış. Ağlamaklı üzgün çığlıklarla,
-Heeeyyy! Gidinin deli poyrazı! Esecek bu garip çingeneyi mi buldun? Demiş.
Öylesine çok üşümüştük ki hiçbirimizde yiğitlik kalmadı. Hepimiz garip çingene gibi titreşiyorduk. İmroz'a gidecek Ayvalık Gemisi iskeleye yanaşmıştı.
—Devam edecek—