Sabah verilen kumanyayı bir oturuşta yiyip bitirmiştik.
Öğle vakti geçeli çok olmuş, neredeyse ikindi yaklaşmıştı. Karnımız adeta açlıktan kazınıyordu. Yemekhanede kimseler yoktu. Kuru ekmek bile bulsak helva gibi tatlı gelecekti. Nöbetçi ögretmeni bulduk. "Öğle yemeği verilmeyecek mi?" diye sormuştuk. Cevab bizi şok etmişti. Meğer o kumanya bir günlükmüş. Yani öğle ve akşam da yetecekmiş. Bizler her öğünde bir somun ekmek, birkaç çanak da aş kaşıklamaya alışmıştık. Enerji dolu, yorulmak bilmez Arap atı gibi yerimizde duramıyor, koşmak zıplamak istiyorduk. Bir günlük kumanyayı bir oturuşta yeyip bitirmiştik. Öylesine acıkmıştık ki nöbetçi hocamızdan izin alıp çarşıya gurup halinde çıkıp karnımızı doyuracağımız bir lokanta arıyorduk. Küçük tek katlı binalardan oluşan çarşıda ön tarafında camlı dolap içinde yemeklerin sergilendiği lokantalara bakıyorduk. Fakat Rum ahali et olarak domuz eti yediklerinden etli yemeklerden yemek istemiyorduk. İnancımıza göre domuz eti haramdı. Aç dururduk lakin asla domuz eti yemezdik. Lokantaların kapısından bakıp geri dönerken açlıktan başımız dönmeye başlamıştı. Nihayet yine böyle bir lokantaya bakıp yemekler içinde eti görünce geri çıkıyorduk ki içeriden, orta boylu, kır saçlı, beyaz önlüklü, koca göbeğiyle birisi paytak paytak yürüyerek yanımıza geldi.
Neden geri çıkarsınız? Yoksa yemeklerdeki etleri domuz eti mi sanırsınız?
Ben enayi miyim domuz eti kullanayım? Burada kuzu bol ve ucuz. Domuz zor bulunur ve pahalı. Yemeklerimizde kuzu etinden başka et kullanmıyoruz.
Aşçının sözüne güvenerek içeri daldık. İki masa birleştirip hep beraber oturduk. Kocaman lokmalar halinde kopardığımız ekmeği ağzımıza doldurup kaşık dolusu kuru fasulyeden ard arda iştahla ağzımıza dökerken kuru soğanı da lokmamıza ekliyorduk. Tıka basa karnımızı doyurduk. Hemen okulun yolunu tuttuk.