Suyun yeryüzünde ilk yaratılışı ve sonraki seyri, akılları hayrette bırakan bir hikâyedir.
Biri yanıcı (hidrojen), diğeri yakıcı (oksijen) olan iki element, ayrı ayrı gaz hâlindeyken; güneşten kopup geldiği kabul edilen dünyamızın derinliklerinde çok yüksek ısı altında birleşerek H₂O şeklinde yeni bir bileşik maddeyi, yani suyu meydana getirmiştir.
GÖKTEN YAĞAN OKYANUSLAR
Bir ateş kıvılcımı gibi ortaya çıkan saf su, taş küredeki kırık hatlardan yüzeye çıkmış; o dönemde atmosfer henüz yeterince oluşmadığından kolayca yükselerek buhar hâlinde askıda kalmıştır. Daha sonra yeryüzünde atmosferin oluşması ve yerçekiminin etkinleşmesiyle buhar yoğunlaşmış ve yağmur olarak tekrar yeryüzüne dönmeye başlamıştır.
Bilim insanları, ilk çağlarda yaklaşık elli bin yıl süren sağanak yağışların gerçekleşmiş olabileceğini ifade etmektedir. Bu uzun yağış dönemleri sonucunda yeryüzünde adeta birer buhar kazanını andıran okyanuslar ve denizler meydana gelmiştir.
Yoğunlaşan su buharı çevresine ısı yayar. Bu süreç, yeryüzünde farklı iklimlerin oluşmasına da zemin hazırlamıştır. Böylece tekvinî kanunlar zinciri içinde İlâhî emirle genel atmosfer dolaşımı kurulmuş; bunun ardından başta bitkiler olmak üzere canlıların yaratılışına uygun bir ortam hazırlanmıştır.
YANICI GAZLARDAN HAYAT KAYNAĞI
Dikkat çekici olan şudur: Yanıcı ve yakıcı iki gazın birleşmesinden meydana gelen su, ateşi söndüren bir maddeye dönüştürülmüştür.
Bugün bütün canlıların vücudunda yaklaşık %50–70 oranında su bulunmaktadır. Su, her organizmada adeta hatasız çalışan bir başusta gibi vazife görür. Sivrisineğin gözünde, pirenin midesinde, insanın ayağında, gülün çiçeğinde aynı kusursuz düzenle çalışabilmektedir.
Fizyolojik sistemleri birbirinden çok farklı olan canlılarda da aynı mükemmel görevini sürdürür. Birisi adeta bir uçak fabrikası, diğeri şeker fabrikası gibi çalışan bu farklı organizmalarda su, hiçbir hataya yer vermeden vazifesini yerine getirir.
HAYATIN DÖRT TEMEL UNSURU
Allah hayatı dört ana unsura bağlamıştır: Su – hava – hararet (Güneş) – toprak.
Susuz hayat olmaz. Çünkü bütün varlıkların temeli suyla yoğrulmuştur. İnsan da balçıktan, yani çamurdan yaratılmıştır.
Canlıların vücudunda besinler suda eriyerek kana karışır ve kan yoluyla bütün hücrelere taşınır. Bitkiler ise topraktan su içinde çözülmüş besinleri kökleriyle emer ve adeta manevî asansörlerle bu maddeleri dalların en uç noktalarındaki meyvelere kadar ulaştırır.
Bu hakikate işaret eden Risale-i Nur Külliyatı’nda özetle şöyle denilir: “Her bir şey emr-i İlâhîye gayet derecede itaat eder.”
SONUÇ
Kâinatta görülen bu kusursuz düzen, suyun basit bir madde olmadığını; İlâhî kanunlar sistemi içinde hayatın temel taşı olarak vazifelendirildiğini göstermektedir.
Yanıcı ve yakıcı iki gazdan hayat kaynağı olan suyu yaratan kudret, kâinatta hiçbir şeyin başıboş olmadığını; her şeyin İlâhî kanunlara itaat ederek vazifesini yaptığını açıkça göstermektedir.