Son dönem Türkiye sosyolojisine bakıldığında göze çarpan en belirgin paradoks, görsel ve şekli dindarlığın artışıyla paralel olarak içsel, manevî ve ahlâkî dindarlığın dip yapmasıdır.
Sloganlaşan, sembollere indirgenen ve kamusal alanda bir güç gösterisine dönüşen dindarlık görünür hâle gelirken; eyleme, yaşantıya ve insan ilişkilerine yansıyan samimî dindarlık kan kaybetmektedir.
Siyasal dindar kökenli aktörlerin iktidara gelmesiyle birlikte, geçmişte sivil alanın en dinamik unsurları olan pek çok cemaat ve sivil toplum kuruluşu (STK), ne yazık ki iktidar mekanizmalarına eklemlenmiş ve özgür iradelerini feda ederek bağımsızlıklarını kaybetmiştir. Cemaatler ve STK’lar kendi sivil alanlarında kalabilseler, bağımsızlıklarını koruyabilselerdi bu durum toplumsal ve kültürel zenginleşmenin farklı bir boyutu olacak, kültürel çoğulculuğa katkı sunarak toplumun reflekslerini dinamik tutacaktı. Ancak var olan siyasî iktidara eklemlenmeleri sonucunda özgünlüklerini, renklerini ve bağımsızlıklarını kaybetmiş; çekim merkezi olma özelliklerini de yitirmişlerdir. Topluma güven ve huzur veren eski büyüleyici güçlerinden eser kalmaması, başımızı iki elimizin arasına alıp düşünmemiz gereken hayatî bir kırılmadır.
“Baskı” ile direnen dindarlık, “Benzeşme” ile yoğrulan cemaatler
Eski Türkiye’nin Kemalist ve otoriter vasfı altında cemaatler ve dini gruplar ağır bir baskı altındaydı. Ancak bu baskı, onları kendi içlerinde dayanışmaya, özgün kalmaya ve tefekküri bir derinlik üretmeye sevk ediyordu.
Muhafazakârların iktidarda olduğu Yeni Türkiye’de ise baskının yerini “benzeşme” ve “iktidarla kurulan çıkar ilişkileri” aldı. Bu kontrolsüz benzeşme, cemaatleri hem bağımsız birer yapı olmaktan çıkardı hem de onları cemaat yapan, varlık sebebi olan, fikre dayanan özgün karakterlerini dejenere etti.
Eski Türkiye’de farklı cemaatler arasında fikrî mesafeler bulunsa da birbirlerini düşman ilan etmeyen, yapıcı ve tatlı bir rekabet söz konusuydu. Yeni Türkiye’de ise iktidara yakınlığı ölçüsünde konumlanan, devlet imkânlarından pay alan “makbul cemaatler” türedi. Buna karşın iktidara eleştirel yaklaşan ya da mesafesini korumak isteyen yapılar kriminolojik bir çerçeveye oturtularak marjinalleştirildi. Gelinen noktada iktidara karşı sessiz ve tarafsız kalmak dahi bir lütuf olarak görülmemekte; koşulsuz alkışlamamak, “muhalif ve hasım” ilan edilmek için yeterli sayılmaktadır.
Bir dönem toplumun ahlâkî ve insanî kılcal damarlarını besleyen cemaatler; Eski Türkiye’de harç vazifesi görürken, Yeni Türkiye’de toplumsal dokuyu zedeleyen birer dinamite dönüşmüştür.