Fransa Kralı XIV. Louis’in “Devlet benim” sözü, alelade bir kibir göstergesi değil; içindeki sınırsız iktidar arzusunun ve devleti kendi varlığıyla var etme yanılgısının dışa vurumudur.
Oysa bu durum baştan aşağı acınası bir çelişkidir.
“Devlet benim” diyen bir kral, nihayetinde fânîlikle malul, ölümün pençesindeki bir fânîdir. Hal böyleyken, ölümlü bir insanın kendisini, doğası gereği bâkî ve soyut bir tüzel kişilik olan devlet ile aynı potada eritmesi nasıl bir akıl tutulmasıdır?
Tarihsel süreç göstermiştir ki, kral fânî iken devlet, kurumsal yapısıyla kalıcıdır.
Buna rağmen, bu sözü açıkça telaffuz etsin ya da etmesin; o dönemde, öncesinde ve sonrasında farklı coğrafyalardan pek çok muktedir, örtülü veya açık bir biçimde “Devlet benim” demeye devam etmiştir.
Devletin bütün yetkilerini elinde toplayan krallar ve müstebitler, kendi varlıklarını devletleştirdikçe halklarını ezmiş, kitleleri inim inim inletmiştir.
O günün şartlarında adalet güce dayandığı için, “kuvvetli olanın haklı, zayıf olanın haksız” sayıldığı çarpık bir zemin meşrulaştırılmıştır.
“DEVLET BENİM” DOKTRİNİN İKİ YÜZÜ VE BASKI MEKANİZMASI:
Bu yönetim modeli, bütün güçlerin tek bir şahsın elinde toplandığı, hiçbir denge ve denetleme mekanizmasının bulunmadığı mutlak bir tiranlıktır.
Bu sistemde egemen; yasama, yürütme ve yargının mutlak başıdır.
Ağzından çıkan her söz kanun hükmündedir ve denetlenmesi imkansız, adeta “tanrısal” bir güçle donatılmıştır.
“Devlet benim” ifadesi aslında iki temel anlama gelir ve ikisi de tehlikelidir:
“Devlet benimdir.” Ülkenin, kurumların ve tüm tebaanın mülkiyetinin şahsına ait olduğunu iddia eder.
“Devlet bizzat benimdir.” Kendisine İlâhî bir dokunulmazlık, aşkın bir kutsallık atfeder.
Bu ve benzeri tek adam rejimlerinde, yandaşlar haricindeki insanların söz söyleme hakkı kağıt üzerinde var görünse de fiiliyatta tamamen yok edilir.
En küçük bir yapıcı eleştiri dahi anında “hainlik”, “bozgunculuk” veya “dış güçlerin ajanlığı” ile damgalanır.
Aykırı sesler; yıllarca süren davalarla, hukukî kılıflara uydurulmuş lakin özünde tamamen hukuksuz kararlarla hapishanelerde çürütülür.
Burada iki temel amaç güdülmektedir:
İlki sistemi her türlü eleştiriden muaf tutarak etrafına “kutsal bir zırh” örmek.
Diğeri ise toplumun tamamına korku salarak gelecekte doğabilecek aykırı sesleri peşinen bastırmak ve biat etmiş, “güvenli” bir toplum inşa etmek.