Ahirzaman Anneleri ve Aile Kurumunun Maruz Kaldığı Tehditler
Bu topraklarda, hatta tüm zamanlarda ve coğrafyalarda kadın olmak, hele de anne olmak büyük zorluklar barındırır. Bir anne bebeğini dokuz ay karnında taşır; bulantılara, bedensel zorluklara katlanır. Bebeklikten ihtiyarlığına kadar, kalbine Rabb-i Rahîm tarafından yerleştirilen o eşsiz İlâhî şefkatle evladının hep yanındadır. Fiziken yanında olamasa bile onu kalbinde ve ruhunda taşır. Anne ile evlat arasındaki bu derin bağ, ancak ölümle son bulur.
Ancak ‘ahir zamanda’ anne olmak, tüm bu fıtrî zorlukların ötesinde çok daha ağır sınavlar içerir. Çünkü ifsat komiteleri, toplumun temel taşı olan aileyi ve o ailenin en önemli sacayağı olan anneyi doğrudan hedef almaktadır.
Bugün aile kurumu büyük bir selin hücumu altındadır ve dindar aileler bu amansız sele karşı koymak için büyük bir varoluş mücadelesi vermektedir. Ancak bu mücadele, dünyevîleşerek kazanılabilecek bir mücadele değildir.
Bediüzzaman Said Nursî, daha 1934’lü yıllarda annelerin maruz kalacağı bu tehlikeye dikkat çekmiş ve şefkat duygusunun nasıl su-i istimal edilebileceğini Lem’alar adlı eserinde çarpıcı bir örnekle ortaya koymuştur:
“Evet bir vâlide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlas ile vazife-i fıtriyesi itibariyle kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki; hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var... Fakat bazı fena cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymetdar seciye inkişaf etmez veyahut sû-i istimal edilir. O şefkatli vâlide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır... ‘Oğlum paşa olsun’ diye bütün malını verir; hâfız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor ve dünya hapsinden kurtarmağa çalışıyor, Cehennem hapsine düşmesini nazara almıyor.” (Lem’alar, s. 199.)
Statü Tutkusu ve DünyevÎleşme - “Paşa” ve “Avrupa” Metaforu
Metni derinlemesine analiz ettiğimizde karşımıza çıkan ilk önemli husus, statü tutkusu ve dünyevileşmenin “Paşa” ve “Avrupa” metaforları üzerinden işlenmiş olmasıdır. Metinde geçen “Paşalık” ve “Avrupa”, dönemin sosyokültürel kodlarında zirve noktaları temsil eder. “Paşa olmak”, dünyevî makamın, itibarın ve maddî gücün en üst sembolüdür; “Avrupa” ise dönemin bilimsel ve teknolojik üstünlüğünün yanı sıra, dünyevî istikbalin kapısıdır. Bediüzzaman bu iki sembol üzerinden, ebedî hayatın geçici bir dünya istikbaline nasıl kurban edildiğini gözler önüne serer.
Burada yanlış bir anlaşılmanın da önüne geçmek gerekir: Diğer dünyevî mesleklerin önemsiz ve değersiz olduğu anlamı asla çıkarılmamalıdır. Elbette paşa olmak da, muhtelif alanlarda kariyer yapmak da meşrudur ve son derece değerlidir. Dindar ailelerin çocukları da bu saygın meslekleri icra edecekler ve nitekim etmektedirler.
Burada asıl anlatılmak istenen mesele; mesleklerin kendisi değil, dindar insanların dahi daha 1930’lu yıllarda dünyevîleşme cereyanından derinden etkilenmiş olmasıdır.
Said Nursî’nin dikkat çektiği dehşetli felâket; meslek sahibi olmak değil, bir çocuğun manevî terbiyesinin (Hafız Mektebi) hiçe sayılarak, sırf dünyevî istikbal uğruna ebedî hayatını riske atacak bir şuursuzlukla savrulmasıdır. Şefkatli bir ebeveyn, çocuğunu “dünya hapsinden” (fakirlik, itibarsızlık gibi) kurtarmak isterken; onu ahiret dengesini gözetmeksizin “Cehennem hapsine” sevk etme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır.