Türkiye özelinde dindarların devletleşme ve dönüşüm serüveni 12 Eylül Askerî Darbesi’yle başlamıştır.
Darbe rejimi, toplumsal değişimin ve kontrolün en önemli dinamiği olarak gördüğü dindarları devlet aygıtına dahil etme politikasını devreye sokmuştur.
Temel amaç, dindar kitleleri kullanarak devlet denilen aygıtı yeniden dizayn etmek ve rejimi tahkim etmekti.
Rejim bu hamlesiyle dindarları devletle barıştırmayı başardı.
Süreç içerisinde, geçmişte devletin ceberrut yüzünden şikayet eden, dışlanan dindar kimlikler, 12 Eylül’den itibaren ilmek ilmek dokunan bu makro planın sonucunda bugün bizzat "Devlet benim" diyen aktörlere dönüştüler.
Dünün "tağut" olarak görülen devleti, bugünün "kutsal devletine" evrilmiştir.
Ancak madalyonun diğer yüzü ise çok daha dramatiktir.
Her ne kadar muhafazakârların devleti ele geçirdiğinden, kurumlara tamamen hâkim olduğundan dem vurulsa da, nihaî kertede ele geçirilen devlet değil, dindarların bizzat kendisi olmuştur.
Dönüşüme uğrayan devletin kendisi değil; devletin yeni sahipleri olmuştur.
Devlet, kendisini dönüştürme ve düzeltme iddiasıyla yola çıkan yeni sahiplerini kendi rengine boyamıştır.
Bunun en somut kanıtı; bir zamanlar dindarların en çok şikayet ettiği ve mücadelesini verdiği bazı şeylerin bugün bizzat kendileri tarafından üretilir, savunulur ve uygulanır hale gelmesidir.
Kurumsallık karşısında ilkelerini feda edenlerin uğradığı bu hüsran, tarihî bir hakikati bir kez daha ilan etmektedir:
Günün sonunda zafer devletin; mağlubiyet ise devleti değiştireceğini sanırken ona benzeyen dindarlarındır.