Bediüzzaman Said Nursî, 1909 yılındaki savunmasında “Tarîk-i Muhammedî (asm) şüphe ve hileden münezzeh olduğundan, şüphe ve hileyi îmâ eden gizlemekten de müstağnidir” hakikatiyle İslâm’ın ve hakikatin izzetinin ancak tam bir şeffaflıkla korunabileceğini ilan etmişti.
Yine o, “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” diyerek hayatı boyunca siyasî güç mücadelelerinden kaçınmış; ağır baskı ve kısıtlamalara rağmen ilkelerine halel gelmemesi adına dünyevi odaklara müracaat etmemiştir.
Ancak yakın tarihte dinî ve ahlâkî değerleri vitrin olarak kullanıp arka planda gizlilik, gayr-ı meşru vasıtalar ve iktidar hırsı üzerine inşa edilen yapılar, bu temel ilkeleri çiğneyerek büyük bir toplumsal ve ahlâkî yıkımın ana aktörü olmuşlardır. Bu çöküşü hazırlayan süreç sadece tek bir yapının sapmasıyla değil, dönemin siyasî iklimi, iktidarın imkan sağlayan tutumu ve toplumsal basiretsizliklerin etkileşimiyle biçimlenmiştir:
Kurumlar, eğitim ağları ve sosyal yapılar üzerinden sunulan başarı anlatıları kitleler nezdinde geniş bir karşılık buldu. Maddî ve manevî menfaat ağlarından uzak durma (istiğna) ilkesi rafa kaldırılırken; siyasetçilerin alanı açan, teşvik eden ve bu kadrolaşmayı bazen açık bazen de zımnen destekleyen tutumları yapının bürokraside devasa bir güç haline gelmesine imkan tanıdı.
Öte yandan, “dava büyüyor” anlayışıyla ilkesel duruş göz ardı edildi. Devlet mekanizmalarına sızma, kurumları içeriden ele geçirme ve iktidar alanlarını parselleme arzusu meşru çizginin tamamen terk edilmesine yol açtı. Yargıdan emniyete, mülkiyeden bürokrasiye kadar geniş bir alanda usulsüz güç odakları oluşturuldu.
Hedefe giden her yolu mübah gören pragmatik anlayış uğruna gizlilik ve takiyye yaşam tarzı haline getirildi. Merkezî sınavlarda soruların usulsüzce ele geçirilmesi ve dağıtılması suretiyle milyonlarca insanın kul hakkına girildi, liyakat sahibi gençlerin geleceği gasp edildi. Güç sarhoşluğuyla hareket eden bu zihniyet; kumpaslar, şantajlar ve sahte delillerle meşru düzeni hedef alan yöntemlerin uygulayıcısı oldu ve en nihayetinde topluma ve devlete silah doğrultan kanlı bir kırılma noktasıyla kendi sonunu hazırladı.
Ancak bu muhasebeyi yaparken meseleye bütüncül bakmak şarttır. Bütün sorumluluğu sadece tek bir odağa yükleyip dönemin siyasetçilerinin basiretsizliklerini ve güç pazarlıklarındaki payını göz ardı etmek eksik bir analiz olacaktır. Ayrıca yapının kendi içindeki üst düzey örgütsel akıl ile saf dinî saiklerle bu yapılara temas etmiş masum sivil kitleleri aynı kefeye koyan toptancı yaklaşımlar da hakikati gölgelemektedir.
SONUÇ
Bediüzzaman Said Nursî’nin ortaya koyduğu prensipli duruş, bir dava adamının siyasete ve iktidar imkanlarına dayanmadan, izzetle nasıl durması gerektiğini açıkça göstermektedir. Değerleri iktidar pazarlıklarına ve gizliliğe feda eden bu acı tecrübeden sonra sorulması gereken nihaî soru şudur: Bizler yaşananlardan gerçekten gereken ahlâkî ve toplumsal dersleri çıkarabildik mi, yoksa aynı zihniyet kalıpları farklı biçimlerde yaşamaya devam mı ediyor?