Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 12 Nisan 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Selim GÜNDÜZALP

Allah'ım, Sana'dır duâlarım



Partikül fiziği sahasındaki çalışmalarıyla 1968’de “Bilim Ödülü”nü kazanan Prof. Dr. Feza Gürsey, Cumhurbaşkanı ve seçkin davetlilerin bulunduğu salonda konferansına şu cümlelerle son veriyordu:

“Bir avuç insan eski dervişler misâli, tabiatın sırlarında dolaşır dururlar. Muhyiddin-i Abdal’ın dediği gibi:

Muhyiddinem dervişem

Hak yoluna girmişem.

On sekizbin âlemi

Bir zerrede görmüşem.”

Şinasi’de bir şiirinde aynı şeyi söylüyordu:

“Varlığını bilmem ne hâcet küre-i âlem ile,

Yeter isbatına halkettiği bir zerre bile.”

Gerçekten de bu kâinatın hepsi, zerreden küreye kadar her şey, bilsin ya da bilmesin O’na doğru yol almakta, Allah’a koşmaktadır. Başlangıç O’ndandır, dönüş O’nadır. Ama asıl mûteber olan, Allah’ı bilerek arzulamaktır. O’nun emirlerine şuurla boyun eğmektir. İnancımızın ve dinimizin gereği olan bu teslimiyet, körü körüne bir bağlılık ve sürüklenme değildir. Bu Rabbimize karşı olan sevgimizden doğar ve her zerrede hükümran olan İlâhî azameti idrak ve anlamaktan kaynaklanır. Bu böyle bir sevginin ve İlâhî bir aşkın, bağlılığın teslimiyetidir.

Evet, küçük ya da büyük demeden her ihtiyacımızı Allah’tan istemekten çekinmeyelim. Çünkü küçük ve büyük her şey O’nundur. Yaratıcımızın varlığını ve birliğini gösterir. “Atomların İç Dünyası” adlı kitabında Zeno Bucher, şöyle der: “Allah’ın büyüklüğü, en küçük şeyde de tecellî eder.” Evet, her şey Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ettiği gibi, lisanıyla, ihtiyacıyla ve istidadıyla dahi Allah’a duâ eder.

Akıllara durgunluk veren şu kâinat kitabını okuyup, Yaratıcısının büyüklüğü karşısında huzur ve huşu ile secdeye varmak, başımızı yere koymak ve teslim olmak ne büyük bir görev.

Bütün işlerimizde sadece Allah’a güvenerek, her şeyi yapan ve yürütenin O olduğunu, varlık dünyasında yalnız O’nun hükmünün geçerli olduğunu düşünmek ve böylece O’nun yarattıklarına değil bizzat Yaratana kul olmak, en büyük bir mutluluk kaynağıdır.

Allah’a bu denli içten ve samimî bağlanış, çalışma hayatımızı felce uğratan ve İslâmiyet’le asla ilgisi bulunmayan bir tenbellik, bir miskinlik değil, bilâkis yapmak istediğimiz meşrû ve hak olan işlerde daima Allah’ın yardımcımız olduğu düşüncesiyle bize güç veren bir enerji ve huzur kaynağıdır.

Sebeplerini yerine getirip çalıştıktan sonra, asıl yapıcının ve yaratıcının Allah olduğunu hatırlayıp, bizi başarıya ulaştırması için, Allah’a dayanmak, O’na yalvarıp mânevî bir güç kazanmaktır. Bu yönüyle Allah’a tevekkül ve duâ bizi tenbellikten kurtardığı gibi, insan ruhunu alçaltan iltimas ve rüşvetten de korur. Çünkü Allah’a inanan insan bir zerrecik de olsa, hakkı olmayan bir şeyi istemez. Sadece hakkı olan şeylerin olması için de kimseye değil yalnız Allah’a güvenir. O’na duâ eder, O’ndan ister. Böyle olunca da, kendi gibi fani ve âcizlerin önünde eğilip küçülmez, küçük dünya menfaatleri için dalkavukluk ve yaltaklanma yapmaz. Allah varken, kula kul olmaz.

İnsan çalışacak, ancak işlerinde başarıya ulaşmak için kalbini ve maneviyâtını da Allah’a olan güveniyle dolduracaktır. Bunun içindir ki, her işe duâyla yani besmeleyle başlarız. Besmele’de “Rahman ve Rahim olan Allah’ın yardımına güvenerek başlıyorum” deriz. Bu güçle başlanan işin sonu, elbette hayır ile biter.

Sosyologlar ve din psikolojisi ile uğraşan bilim adamları, tarihte gelişen medeniyetlerin, hep inançtan ve dinden doğduğunu ispat etmişlerdir. Selimiye ve Süleymaniyeleri de yaptıran bu İlâhî aşk ve vecd değil midir?

Samimî olarak Allah’a yalvarmak, O’na güvenmek, muhakkak ki, en ümitsiz anlarda bile insanı selâmete ve başarıya götürür. Fahr-i Kâinat Efendimiz (asm): “Allah (cc) kendisine cânı gönülden duâ edenleri sever” buyurur.

Yanık gönüllerden yükselen yakarışlar çok çabuk Allah’a kavuşur, rahmet olarak döner ve insanı sonsuz bir mutluluğa gark eder. Allah, bize bizden yakındır. “Kullarım, sana Benden sorarlarsa söyle: Ben onlara yakınım. Duâ edenin duâsına icabet ve kabul ederim. Bana duâ etsin ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki, doğru yolda yürüyüp selâmete ersinler.” (Bakara: 186)

Hz. Peygamberimiz (asm), duâ hakkında buyuruyorlar ki: “Duâ mü’minin silâhıdır, dinin direğidir, göklerin ve yerin nurudur.” (Hakim)

Yine Peygamberimiz (asm): “Darlık zamanında Allah’ın kendisine yetişmesini isteyen kimse, genişlik zamanında çok duâ etsin.”

“Genişlik zamanında duâ etmek kadar Allah’a hoş gelen bir şey yoktur” buyurur. (Ebu Davud, Tirmizi, Nesâi, İbn Hibban, Hakim)

Yine bir başka hadislerinde Peygamberimiz (asm) buyururlar: “Hiçbir Müslüman yoktur ki, bir günah ve yakınlarla ilgiyi kesme isteği olmayan bir duâ ile Allah’a niyaz etsin de, Allah ona üç şeyden birini vermesin: Ya isteğini yerine getirir; yahut onun isteğini ahireti için saklar; yahut da duâsının dengi olan bir kötülüğü ondan savar.

Dediler ki: O halde çok duâ edelim.

Buyurdu ki: Allah da çok kabul eder.”

“Kul, ‘Yâ Rabbi! Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!’ dediği zaman Allah der ki: ‘Lebbeyk (geldim) kulum, iste, istediğin verilecektir.’” (İbn Ebi’d-Dünya)

***

“Allah, kıyamet günü mü’mini çağırır, huzurunda durdurur, der ki:

“Kulum, Ben sana, Bana duâ etmeni emretmiş ve duânı kabul edeceğime söz vermiştim. (Allah bildiği halde sorar:) ‘Bana duâ ediyor muydun?’

“Evet yâ Rabbi” der.

“Ama, Ben senin her duâna cevap verdim. Falan falan gün başına gelen bir üzüntüyü kaldırmam için Bana yalvarmıştın, Ben de o üzüntüyü kaldırıp seni sevindirmemiş miydim?”

“Evet yâ Rabbi.”

“O duânı dünyada kabul ettim. Falan falan gün de yine başına gelen bir sıkıntıyı açmam için Bana yalvarmıştın, fakat sıkıntının açıldığını görmemiştin?”

“Evet yâ Rabbi.”

“İşte o duâna karşılık sana Cennette şunu şunu hazırladım. Falan falan gün de bir dileğini yapmamı istemiştin, yaptım.”

“Evet yâ Rabbi.”

“Onu da sana dünyada verdim. Falan falan gün de bir muradını vermemi istemiştin, muradın yerine gelmemişti.”

“Evet yâ Rabbi.”

“İşte onun yerine de sana Cennette şunu, şunu verdim.”

Allah’ın Resûlü şöyle devam etti: “Hâsılı, Allah, mü’min kulunun yaptığı duâlardan hiçbirini bırakmaz, hepsini sayar; ya bunları dünyada kulu için yaptığını veya âhirete bıraktığını söyler. O makamda mü’min, ‘Keşke dünyada hiçbir duâmın karşılığı verilmeyip ahirete bırakılmış olsaydı,’ der.” (Hakim)

“Bir kimseye fakirlik erişir de onu insanlara söylerse, fakirliği giderilmez. Ama birine fakirlik erişir de onu Allah’a söylerse, Allah ona er veya geç bir rızık verir.”

DUÂ NEDEN İBADETİN ÖZÜDÜR?

Bunun üzerinde biraz duralım: Duâ ibadetin özüdür, çünkü Cenâb-ı Hak, ‘Bana duâ edin, kabul edeyim’ diyor. Duâ eden kimse, önce Allah’ın bir emrini yerine getirmiş olur. Sonra duâ eden, Allah’a inandığı için duâ etmektedir. Allah’tan başka her şeyden yüz çevirip, işini yalnız Allah’tan beklemektedir. Yalnız O’na güvenmekte, mutlak kudretin O’na ait olduğunu bilmektedir. Bu inanç ise, Allah ve tevhit inancının özüdür.

Duâ eden kul, Allah’ına yaklaşmıştır. Ruhu, Allah ile çok yakın ilgi kurmuştur. Zaten ibadetin aslı da Allah’a yaklaşmaktır. Yüce Allah, Yusuf Sûresinde Hz. Yakub’un gönülden Allah’a bağlanışını, her şeyi O’na havale edip, O’ndan asla ümit kesmeyişini bize bir örnek olarak anlatmaktadır: “Ben Allah’tan, sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim. Ey oğullarım, gidin Yusuf’u ve kardeşini arayın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, zira Allah’ın rahmetinden ancak inkârcı millet ümit keser.” (Yusuf: 56 ve 87)

Abdullah ibn Amr yoluyla gelen bir hadis-i şerifte de Peygamberimiz (asm) şöyle buyuruyor: “Kalpler, birtakım kaplardır. Kimi kiminden büyüktür. Ey insanlar, Allah’tan bir şey istediğiniz zaman, kabul edileceğine inanarak isteyiniz. Zira Allah, gönülden gelmeyen gaflet içinde bir kalbin dışından çıkan duâyı kabul etmez.” (Ahmed İbn Hanbel)

Yüce Allah, İsra Sûresinin 110. âyetinde şöyle buyurur: “İster Allah’a, ister Rahman’a duâ ediniz de hangisine duâ etseniz en güzel isimler O’nundur. Namazında ne yüksekten oku, ne de sesini gizle, ikisi arasında bir yol tut.” Rivayete göre Hz. Ebubekir duâyı içinden yapar, “Rabbime gizli söylüyorum, benim ne istediğimi O biliyor” derdi. Hz. Ömer de açıktan duâ eder, “Şeytanı kovuyor, uykuyu gideriyorum” derdi. Bu âyet inince Hz. Peygamber, Hz. Ebûbekir’e sesini biraz yükseltmesini, Hz. Ömer’e de sesini biraz indirmesini emretti.

DUÂNIN HAYATIMIZA FAYDASI

Saymakla bitmeyecek kadar sayısız faydaları vardır duânın. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz. Fakat bundan önce Bediüzzaman’ın Mesnevî-i Nuriye adlı eserinden bir bölümü arz edelim:

“Arkadaş! Bilhassa muztar (çaresiz) olanların duâlarının büyük bir tesiri vardır. Bazen o gibi duâların hürmetine, en büyük bir şey, en küçük bir şeye musahhar (hizmetkâr) ve mutî olur.

“Evet kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir masumun duâsı hürmetine, denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar. Demek duâlara cevap veren Zât, bütün mahlûkata hâkimdir. Öyle ise, bütün mahlûkata dahi Hâlıktır.” (Mesnevî-i Nuriye, s. 77-78)

Gelelim duânın hayatımıza katkısına ve faydasına:

Duâ, Allah’tan hidayet ve başarı talebidir.

Duâ, insanı olgunlaştırır, başarıya ulaştırır.

Rızkın genişlemesine, sağlığın artmasına, ömrün bereketlenmesine vesile olur.

Duâ, hazinesi sonsuz, kerem ve ihsanı bol olan Allah’tan istemektir.

Duâ edeni Allah’ın rahmeti kuşatır. Allah’ın ihsanı ve yardımı ona yönelir.

Duâ eden, Allah’a itaat etmiş olur.

Genişlik ve sağlık zamanlarında duâ etmek, darlık ve hastalık zamanlarında fayda verir.

Allah, kulunun çok ve ısrar ile duâ etmesini sever.

Duâ hayrı çeker, zararı savar, uzaklaştırır.

Duâ eden, duâsının yararını ya hayatında, ya da öldükten sonra muhakkak görür.

Duâ insanı belâdan korur, inmiş ve inecek musibetlere karşı da bir kalkan olur.

Duâ, Kadîr-i Mutlak’a karşı son derece küçülme, huzur ve huşu’dur. Bu küçülme ve huşu, kerem ve rahmeti sonsuz olan Allah’ın rahmetini celbeder. Bunun için duâ, ibadetin özü kabul edilmiştir.

Duâ, düşmanların tuzaklarını ve düzenlerini bozar.

Üzüntü ve sıkıntıları defeder.

Kulun, Yüce Yaratıcısının gücüne olan iman ve teslimiyetinin bir göstergesidir.

Allah’ı gerçekten var ve bir bilmenin ilânıdır.

Sayısız ve sonsuz faydaları muhakkak olan duâ nimetinden Rabbim hiç kimseyi mahrum bırakmasın. Gerçek fakirlik ve yoksulluk, bu kadar çok ihtiyacı olan insanın, bunların hepsini karşılayabilecek bir Yaratıcıya inanmaktan uzak kalmasıdır. Allahım, bizi iman nimetiyle şereflendirdiğin gibi, kalbimizi de sevginle güçlendir. Âmin…

12.04.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri