21 Haziran 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Şaban DÖĞEN

Güzellikleri paylaşmak


A+ | A-

Hakkın, hakikatin, doğrunun, iyinin, güzelin, mükemmelin insanları için en önemli hedeflerden birisi diğergamlık duygusuyla bu güzellikleri diğer insanlara da duyurmak, ulaştırmaktır. Böylece güzellikler, mutluluklar paylaşılmış olacaktır. Kendisi için istediğini başkaları için de istemek imanın gereği değil midir?

Yapılan böylesi iyiliklerin birer sadaka hükmünde oluşu da teşvik içindir. O zaman daha da şevklenecek, gayrete gelecektir insan. Çünkü sadaka vermişcesine, hayır yapmışcasına sevap kazanacaktır.

Bunun yolu ise hiç şüphesiz ilimden geçiyor. Öğrendiği, yaşamaya çalıştığı hakikatleri insanlarla paylaşmak, mânen onlara faydalı olmak, olaylar karşısında sarsılmadan dimdik ayakta kalmalarını sağlamak, şevk, ümit ve moral vermek; hayata daha bir güvenle bağlanmalarını, direnç kazanmalarını sağlamak yapılabilecek en büyük iyiliklerdendir. Allah Resûlü (asm), “İnsanların en iyisi insanlara en çok faydası dokunandır” buyurmaz mı? Sonra, en üstün sadakanın bütün bu güzelliklerin menbâı olan ilmi yaymak olduğunu bildirmezler mi?

Televizyon, radyo, kitap, dergi, gazete, v.s. gibi yayınlar böylesi hizmetler için en güzel araçlardandır.

Yayın dünyasının, insanların güzelliklere ulaşmasında büyük bir yeri ve önemi var. Yıllardır gazetemiz Yeni Asya da bu yolda güzel hizmetler verdi. Birçok eve Hatim setleri, Kur’ân-ı Kerim ve Meâli, İki Cihan Güneşi Peygamberimizin Hayatı, Sahabîler Ansiklopedisi, Camiü’s-Sağir Tercüme ve Şerhi (5000 hadis-i şerif), Peygamberler Tarihi, Risâle-i Nur Külliyatı ve daha nice faydalı eseri ulaştırdı, okuyucusuyla buluşturdu, kafalarını ve kütüphanelerini zenginleştirdi.

Bu sene Ramazan’da da yeni yeni hizmetlerle okuyucuyu buluştırmayı hedefledi Yeni Asya. Yüz binden fazla okuyucuyla kontakt kurmayı planladı. Her hafta bir kitap verecek. Bir hafta Ramazan’ın sır ve hikmetlerini işleyen Bediüzzaman Said Nursî’nin Ramazan Şükür İktisad Risâlesi, bir hafta Süleyman Kösmene kardeşimizce kaleme alınan 100 Soruda Oruç, diğer bir hafta yine Süleyman Kösmene’nin kaleme aldığı 100 Soruda Zekât kitaplarını hediye olarak verecek.

Çok değerli ve anlamlı bu kitapların daha geniş kitlelere ulaşmasında hiç şüphesiz hizmet ehline büyük görevler düşüyor. Birebir diyaloglarla okuyucularımızın hem bu güzel kitaplardan faydalanmaları, hem de gazetemizle tanışmaları sağlanacak. Gazetemizin sadece ülke insanları değil, dışardakiler üzerinde de etkili olabileceğini unutmamalıyız. İsveçli bir gencin gazetemizi okuyarak Üstad Hazretlerine nasıl bir ilgi duyduğunu hatırlayanlarınız vardır. İsterseniz bir sonraki makalemizde de bunun üzerinde duralım.

Böylesi güzel bir hizmet için, çıkaranlarıyla okuyucuların işbirliğiyle güzel sonuçlar alınacağı muhakkak. Bizler zaten bu günler için var değil miyiz?

21.06.2009

E-Posta: sdogen99@ttnet.net.tr



Süleyman KÖSMENE

Hak ve bâtıl üzerine


A+ | A-

Abdullah Bey: “Hak ne demektir? Batıl ne demektir? Hak ile bâtılı nasıl bilip ayırt edeceğiz? Bâtıla gidenler de hak diye gidiyorlar. Bu durumda hakkı nasıl gösterip ispat edeceğiz?”

Hak, Allah’ın kitabında emir ve tasvip buyurduğu, ölçüsünü, boyutlarını ve sınırlarını yine bizzat vahiyle çizdiği, devamında cenneti vaad ettiği esenlik ve insanlık yoludur. Bâtıl ise, Allah’ın kitâbında uyardığı ve nehyettiği aykırı ve tutarsız yolların tamamıdır. Bâtıl yolların kalıcılığı ve yaşanması hususunda şeytanın bir hayli çaba ve gayretleri var. Hak yolda ise, Allah muîn ve yardımcıdır.

Hak ile bâtılı ayırt etmek için Allah’ın kitabına ve Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetine itimad etmeliyiz. Başka bir mihenk ve ölçü aramamalıyız. Bilmeliyiz, itimad etmeliyiz ve inanmalıyız ki, Allah’ın kitabına ve Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetine aykırı olan her görüş, düşünce, yol, tarz, biçim ve şekil bâtıldır. Kitabullahta ve Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetinde tasvip gören her yol, görüş, düşünce, tarz ve biçimse haktır, hakikattir, güzeldir, doğrudur, güvenlidir, selâmetlidir, emîndir. Nitekim Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara tutunursanız dalâlete ve bâtıla girmezsiniz. Bunlar: Allah’ın Kitabı ve Resûlullah’ın (asm) sünnetidir” buyurmuştur.

Esâsen, Allah Teâlâ’nın isimlerinden birisidir “Hak” 1. Hak ismi, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’da Kendi Zât-ı Akdes’i için zikrettiği esmâdandır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Sonra Hak ve Mevlâ’ları olan Allah’a döndürülürler. Dikkat edin; hüküm O’nundur. Ve O, hesap görenlerin en sür’atlisidir”2 Bir diğer âyette Cenâb-ı Hak; “İşte Hak olan Rabb’iniz Allah budur! Hakk’ın dışında ancak dalâlet vardır! O halde (dalâlete) nasıl döndürülüyorsunuz?”3 buyurmaktadır.

Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk’ın zâtı hak, mevcûdiyeti hak, vahdâniyeti hak, isimleri ve sıfatları hak, vahyi, kelâmı ve emri hâlis hak ve hakîkattır. Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyeti haktır ve gerçektir; Varlığı Kendi’nden ve zorunludur; Zâtı hakîkî mevcuttur. Cenâb-ı Hak hakkı emreder, hakkı ister, haktan râzı olur, haksızlığı nehyeder. Hakkı inkâr etmek küfrândır, butlândır, dalâlettir, zulmettir, vahâmettir, hasârettir.

Hak ismi gereğince insanın hiçbir amelinin boşa gitmeyeceğini beyan eden4 Bedîüzzaman Hazretleri, yapılan iyiliklerin, ibâdetlerin ve hizmetlerin mükâfâtının da, işlenen kötülüklerin cezâsının da muhakkak görüleceğini kaydeder. Bedîüzzaman Hazretlerine göre, Hak ismi tek başına Haşrin vukûuna delil olan isimlerdendir. Zîrâ hâdiselere dikkatle bakılsa görülecektir ki: Şu dünyada hiç kimse ve hiçbir canlı yaratılış bakımından haksızlığa uğratılmamakta; her canlıya ve herkese, hayatı ile birlikte sahip olduğu bütün haklar kâmilen verilmektedir.5 İnsanın ebede uzanan istek ve ihtiyaçlarının giderilmesi, yaptığı hizmet ve ibâdetlerin mükâfâtının verilmesi, hatâlarının ya affa uğraması, yahut hesabının sorulması, zulümlerinden ve haksızlıklarından dolayı muâheze edilmesi, mâsum veya mazlûm olduğunda hakkının zâlimlerden alınması, hayır ve hasenât adına kimin ne ameli varsa–az/çok—hepsinin sevâbının eksiksiz verilmesi İsm-i Hakk’ın gereğidir. 6

Saîd Nursî Hazretlerine göre insan, Kur’ân’ın verdiği bütün haberlere “hak” nazarıyla bakmalı ve inanmalıdır. Bu çerçeveden meselâ, öldükten sonra dirilmek, haşir, şefaat, Cennet, Cehennem ve ebedî hayatla ilgili haberler Kur’ân’a dayandığından, “hak”tır. İnsan, bunların vâki olacağını fıtraten de hissedebilir. Çünkü fâni ve geçici bir hayat, en büyük saltanat da olsa, insanı aslâ doyurmamaktadır. Öyle ki, yüksek bir saltanat içinde, fakat sonu hiçlikle ve yoklukla biten bir milyon senelik bir “fânî ömür”, insan hayâlini tatmin etmekten uzaktır. İnsan fıtratı “hiçliğe, sırf ademe ve yokluğa” aslâ râzı olmamaktadır. Başka bir ifâdeyle, en büyük fânî, insanın en küçük duygusunu tatmin etmemektedir. Öyleyse, insanın sırf ebede uzanan duyguları, âhiret hayatının “hak” olduğunu açık bir dil ile haber vermektedir. Hak ismiyle yakînen anlıyoruz ki, bu dünya insana bir misâfirhane ve âhireti için bir bekleme salonundan ibârettir. Âhiret hayatı gelecektir. İnsan ebede gidecektir.7

Fâtır-ı Hakîm’in, bizâtihî “Hak” olduğundan mahlûkâtın hiçbir hukûkunu zâyi etmediğini ve etmeyeceğini vurgulayan Bedîüzzaman Hazretleri, ölmüş yeryüzünü gözümüz önünde yüz binler defa ihyâ eden Cenâb-ı Hakk’ın; ölmüş insanı da vaad ettiği gibi ihyâ edeceğinin ve insana yepyeni bir hayat ihsân edeceğinin, yalnız “Hak” isminden anlaşılabileceğini kaydeder.8

Dipnotlar:

1) Tirmizî, Daavât, 86; 2) En’am Sûresi, 6/62; 3)

Yûnus Sûresi, 10/32; 4) Mektûbât, s. 222; 5) Sözler, s. 586; 6) Şuâlar, s. 199; 7) Sözler, s. 84; 8) Sözler, s. 381.

21.06.2009

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



Yasemin GÜLEÇYÜZ

Tatil manzaraları


A+ | A-

Okullar tatilde ya, özellikle büyükşehirlerde çocuklar oyun alanlarının azlığından sokaklarda kendilerinden geçmiş bir vaziyette top peşinde koşturup durmaktalar. Topların çoğu ağırca, meşin olanlardan, zira genelde futbol oynamaktalar. Futbolda en iyi malzeme ise meşin yuvarlaklar malûmunuz. İyi güzel de bir kaza olduğunda “gülle” yemiş gibi oluyorsunuz.

Sokaklar dar, oynadıkları oyun da geniş alan istediğinden buna bir de araba trafiğini ekleyin, istenilmeyen durumlar, top kazaları kaçınılmaz.

Geçenlerde bir yerlere yetişmeye çalışırken araba ve top kıskacında bunalmış kalakaldığımda “Çocuklar müsaade istiyorum!” derken kendi kendime de mırıldandım: “Allahım, bir taraftan arabalar bir taraftan top oynayan çocuklar… Sen bilirsin hâlimi!”

Elindeki topla yayalar ve araba trafiğinde kalakalan çocuk da bilmem söylediklerimi duymuş muydu, mırıldanmaktaydı: “Allahım görüyorsun ya, bir taraftan söylenen teyzeler, bir taraftan arabalar!...”

O sıkıntılı vaziyette ağzımı kulaklarıma götüren bir tebessümdü bu sözlere karşılığım. Neler düşündürmedi ki bu sözler bana…

OKUMAK...

Bakış açımızı, hayat ufkumuzu geniş tutabilmenin en sağlam formülü okumak. Kitap okumak, kendimizi, iç âlemimizi, duygularımızı okumak, kâinat kitabında hadiseler satırlarıyla yazılan mesajları okumak…

Kur’ân’ın ilk emrinin “Oku!” olması ne kadar ibretli!

Aile boyu iyi okumalar…

BAKIŞ AÇILARI

“Ne gördüğünüz, nereden baktığınıza bağlıdır” denir ya, gerçekten de bakış açısı önemlidir. Geniş bir açıdan baktığınızda gördükleriniz daha şümullu, daha bütünleyici, tamamlayıcıdır. Dar bakış açıları gördüklerimizi sınırladığından hükümlerimiz eksiktir, yorumlamaya muhtaçtır, dolayısıyla da çoğu zaman bizi yanlışa götürür.

O yüzden hangi olay olursa olsun yapabildiğimiz kadarıyla bakış açımızı geniş tutmaya çalışıp hüküm vermek en güzeli.

Top oynayan çocuk misâli diğergamlık, yaygın tabiriyle “empati” kurmaya çalışmak da yanlıştan alıkoyan etkili çözümlerden bir tanesi.

ÜÇ BAKIŞ AÇISI

Varlık âlemini hakikî yüzleriyle tanımamıza yardımcı olan, hayat yolculuğunda yanlış yollara sapmamızı engelleyen üç yardımcı formül… Bu kısa, fani, sıkıcı, dar âlemde kısa paslaşmalar, yatay iletişimler hükmünde değil, bizi sonsuz güzelliklere taşıyacak üç anahtar… Risâle-i Nur’larda, külliyatın muhtelif yerlerinde Bediüzzaman Hazretlerinin son derece orijinal bir şekilde formüle ettiği üç hayat pusulası.

“Eşyanın üç yüzü vardır” der Bediüzzaman Hazretleri. (10. Söz, Altıncı Hakikat)

(Buradaki “eşya” tâbirini başımıza gelen, muhatap olduğumuz, var olan her ‘şey’ anlamında algılamamız yanlış olmayacaktır.)

Biri esmâ-ı İlâhiyeye bakar. Olabildiğince hadise mektuplarıyla San'atkârımızdan bize gönderilen mesajları doğru okumaya çalışıp, Rabbimizin o hadisede akseden isimlerini fark etmemiz problemle- rimizi çözüm hâline getirecektir.

“Eşyanın diğer yüzü ahirete bakar” der Bediüzzaman Hazretleri. Evet, dünya ahiretin tarlasıdır. Buradan tohumlar misâli gönderdiğimiz her söz, her hareket, her yorum sonsuz âlemde meyvedar ağaçlar olarak karşımıza çıkacaktır. İşte bunu bilip ona göre hareket etmemiz gerekir.

Cehenneme has zakkum meyveleri mi, Cennete özel Tûbâ ağacı meyveleri mi toplamak isteriz?

“Eşyanın üçüncü yüzü dünyaya bakar” der Bediüzzaman Hazretleri. Eşyayı sadece dünyaya bakan yüzüyle değerlendirmek, hüküm vermektir. Eşyanın San'atkâr’ına doksan dokuz yönü varsa, dünyaya bakan bir yönü vardır. Bunu bilip adımlarımızı ona göre atmak hadiseler karşısında bizi ne çok sevindirecek, ne de çok üzecektir.

Yaşantımızda yüzde biri mi, yüzde 99’u mu hedeflemek akıl kârıdır? Ne dersiniz?

21.06.2009

E-Posta: yasemin@yeniasya.com.tr



Hüseyin GÜLTEKİN

Bediüzzaman, kudsî dâvâsını neden talebeleriyle paylaştı?


A+ | A-

Bediüzzaman’ı anlamak, onun fikir ve düşüncelerinin sırr-ı hikmetini çözmek, onun gaye ve hedefini gerçek mânâda öğrenmek büyük bahtiyarlık. Onun tarif ettiği yolun yolcusu olmak, onun gösterdiği hedefe doğru yanlış çıkmazlara sapmadan yol alabilmek, manilere takılmadan mahall-i maksuda erişmek, her insana nasip olmayacak büyük saadet.

Bediüzzaman’ı anlamak, Nurlara talebe olabilmek basit bir iş olmamalı ki, bir çok insan bu yolda, belki de bin can ile arzu ettiği mahall-i maksuda ermekte binbir zorlukla karşılaşıyor, akla gelmedik engel ve manilere takılabiliyor. Ve belki de farkına varmadan böyle şerefli bir dâvânın müntesibi olabilme şansını kaybedebiliyor.

Bu meyanda hep aklıma takılan, aslında cevabı çok açık olmasa da Risâlelerin satır aralarında gizlenmiş bir durumu sizinle paylaşmak istiyorum.

Onca ilim ve irfanına, onca kabiliyet ve istidadına, onca feyiz ve faziletine rağmen Bediüzzaman neden iman ve Kur’ân hizmetini yalnız başına değil de, bazı yardımcılarla beraber götürmeyi tercih etmiş?

Bir nutuk ile sekiz tabur askeri itaate getiren; bir makale ile binlerce insanı iknaya muvaffak olan; iki cüz Kur’ân’ı bir günde hıfzedebilen; üç aylık bir tahsil hayatından başka tahsil hayatı bulunmadığı halde nice âlimleri ilzam eden; kariyeriyle, kapasitesiyle nice paşalara, komutanlara, devlet erkânlarına muhatap olan böyle bir insan, neden bu ulvî dâvâsının vücuda gelmesini başkalarıyla paylaşma ihtiyacı hissetmiş? Niçin yalnız başına bu yolda yürümemiş? Neden ille de cemaat şeklindeki bir hizmeti tercih ve tavsiye etmiş?

Daha da ötesi, onca hasletlerine, onca özelliklerine rağmen Bediüzzaman neden “Ben bir kuru çubuk hükmündeyim..”, “Ben bir çekirdektim, çürüdüm...”, “Ben de bir ders arkadaşınızım...”, “Ben nefsimi terbiye etmemişim...”, “Ben kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum...”, “Benim de bir reyim var...” gibi ifadelerle kendisini bir nev'î kamufle ederek, öylesine sıradan bir insan konumunda görülmesinde bir beis görmüyor?

Bu ve benzeri ifadelerin zâhirî mânâlarına bakıp; bu eşsiz insanı, bu dehşetli asrın son müceddidini, bu iman kurtarıcı din büyüğünü, hâşâ değersiz, kıymetsiz, öylesine sıradan bir insan olarak mı göreceğiz? Yoksa onun bu ifadeleriyle verdiği başka mesajlar mı var?

Görüldüğü gibi, Bediüzzaman’ı anlamak için, onun söylediklerine bir bütün olarak muhatap olmak, satır aralarındaki mesajlarını iyi görebilmek gerekiyor.

Buradan başa dönecek olursak, yani bir nâdire-i hilkat olan Bediüzzaman’ın, hizmet-i Kur’âniye vazifesinde neden şahsını kamufle ettiğini, niçin bu işi tek başına götürmeyip başkalarını da bu hizmete ortak ettiğini, onun şu tesbit ve tavsiyelerinden anlıyoruz: “Bu zaman cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası, ne kadar harika da olsalar, cemaatin şahs-ı manevisinden gelen dehasına karşı mağlûp düşebilir.” (Emirdağ Lâhikası, s. 63) “Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet şahs-ı mânevîye göre olur. Maddî ve ferdî ve fânî şahsın mahiyeti nazara alınmamalı.” (Kastamonu Lâhikası, s. 8) “Bu zaman cemaat zamanıdır, şahıs zamanı değil. Şahıs ne kadar dahi derecesinde olsa, bir cemaatin şahs-ı mânevîsini temsil etmezse, muhalif bir cemaatin şahs-ı mânevîsine karşı mağlûptur.” (Mektubat, s. 425) “Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatin ruhu olan şahs-ı manevî daha metindir. Ve tenfîz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir.” (Mesnevî-i Nuriye, s. 87)

21.06.2009

E-Posta: hgultekin@yeniasya.com.tr



Ali FERŞADOĞLU

Meleklere imanın verdiği huzur ve mutluluk


A+ | A-

Meleklere imanın verdiği sevinç, kazandırdığı gücün de yine fert, aile ve toplumun bütün katmanlarını kapladığını ifade ederek başla- yalım.

• İnsan gayba iman edecek şekilde dizayn edildiğinden meleklere iman, fıtrî bir ihtiyaç. İnsan hem taşıdığı bazı özelliklerden hem de başka hususlardan, onlarla daima ilgilidir. Bu hakikati imanla teslim etmek, başlı başına bir güç ve mutluluk kaynağıdır.

• Kâinat meleklerle şenlendirilmiştir. Eğer insan, meleklerin varlığına inanmazsa, bu ihtiyacı ve bu inanma duygusunu başka şeylerle tatmin edecektir. Yani inançta batıl ve yanlış yollara sapacaktır. Meleklerin yerini ya uzaylılara, UFO’lara, ya başka yerden gelmiş varlıklara inanarak dolduracaktır. Bunu da, çeşitli filmlere, çizgilere yansıtacak, kargacık burgacık resimlerle veya şekillerle gösterecek, ruhunu karartacaktır.

Aslında “UFO’listler,” Allah’ın yaratmış olduğu ruhanîleri, melek ve cinleri, hatta şeytanları aklen ve mantıken idrak etmekte, vicdanen hissetmekte, anlamaktadırlar. Fakat “meleklere iman” etmeyi istemediklerinden bu boşluğu, hayal dünyalarında “olağanüstü” diye resmedip çizdikleri “uzaylılar” imajıyla doldurmaya çalışmaktadırlar.

• İnsanın çevresinde cereyan eden, bildiği veya bilmediği nice tehlikeli hâdise vardır. Zaman zaman şerli varlıklarla karşılaşabilir. Bu durum insanı korku, üzüntü ve endişeye sevk eder. Beşer bunlara karşı mânevî bir destek ve güce dayanmak, moral bulmak ister. İnsan bu görünmez düşmanlara karşı rûhî bir destek ve mercî arar. İşte, “Hafaza” denilen melekler, Allah’ın izniyle insanları çeşitli tehlike ve düşmanlara karşı korurlar. Bu gerçek, bir âyette, “Her insanın önünde ve arkasında, onu Allah’ın emriyle muhafaza eden takipçi melekleri vardır”1 şeklinde ifade edilir.

• İnsan yaptığı güzel iş, fiil ve hareketlerden dolayı takdir ve alkış bekler. İnsanlar birbirlerini takdir etmekte cimri davranabilir veya tam takdir etmeyebilirler. Ama onu alkışlayan milyonlarca, milyarlarca meleğin varlığına inanan bir kimse, elbette güzel iş, fiil, amel, hâl ve hareketlerinde gevşeklik göstermez… İşte, mele-i âlanın sakinleri olan melekler, insanların güzel hareketlerini alkışlarlar. Şu hâlde meleklere iman, mü’mini hayâ ve edep sahibi yapar. Kâinatın meleklerle doldurulmuş olduğuna inanan bir insan, onlara karşı hayâ ve hürmette kusur etmez.

• Her insan sözlerini, fiillerini, san'atını, eserlerini, güzel davranış ve hareketlerini, hatta gençliğini muhafaza etmek, bâkileştirmek ister. Film, teyp, fotoğraf makinesi, kamera ve televizyonlar, insanlığın bu ihtiyaç ve arzusundan doğmuştur. Bu, insanda fıtrî bir istek, bir ihtiyaçtır. İşte, melekler âdeta insanın bu ihtiyacına cevap vermekte, ilerde gösterilmek üzere onun her hareket, her söz, her fiil, her iş ve hayatının her safhasını bir kameraman gibi çekmekte, arşivlemektedirler.

• Meleklere iman, yalnızlık hastalığının ilâcıdır. Dağda, bayırda, tarlada, ovada, çölde veya tecritte bir insanın son derece sevimli arkadaşları, dostları vardır. Milyarlarca, trilyonlarca, sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok melek, çiçeklerden yağmur damlalarına, kar tanelerinden sağımıza solumuza kadar bütün kâinatı şenlendirmektedir. Mü’min yalnız değildir. Böylesine dostları, arkadaşları vardır. Güzel bir söz söylediğinde, birkaç Kur’ân âyeti okuduğunda bile melekler onu zevkle dinlemekte, kişinin hasenât defterine kaydetmektedirler. Bir insanın yüzünü güldürecek hareketlerdir bunlar...

• Meleklere iman aynı zamanda ferdî, ailevî ve içtimâî bir huzur, bir emniyet, bir rahat ve sükûnet vesilesidir. Herhangi bir kişi kameraya alındığını, teyp veya mikrofonla dinlendiğini bildiği anda hareket, söz ve mimiklerine son derece dikkat eder.

İngiltere’de devlet, kapalı devre televizyon sistemiyle (CCTV), giderek artan bir nispetle, her yerde, “suçları önlemek” gayesiyle her tarafı gözlüyor. İnsanları caddede, sokakta, otobüste, trende, direksiyon başında, araba park ederken, dükkânda, kasa başında para öderken, çalışırken veya spor yaparken devamlı gözlüyor! Sivil teşkilâtlar, özel hayatların “kameralarla” böylesine gözetilmesinin insan haklarına aykırı olduğunu ve yeni düzenlemeler yapılmasını istiyorlar.2 Buna rağmen suçları önleyemiyor, üstelik insan haklarını ihlâl ediyorlar! Peki, insanları, insanların özel hayatlarını gözetlemeye ne hakları var? İşte, bu vazifeyi görecek, fakat insanı insana mütecessis etmeyecek “meleklere iman” esası, kalp, vicdan ve akıllara yerleştirilirse, ne insan hakları ihlâl edilir, ne bu kadar masraf yapılır ve ne de bu kadar suç işlenir!

• Meleklere imanın asayişi temin ve hırsızlığı önlemede de büyük etkisi vardır. Şöyle ki: Asayiş ve emniyetin toplumlar için ne kadar önemli olduğunu anlatmaya gerek yok. Emniyet mensuplarının görevi tartışılmaz. Ancak yolsuzluk ve kanunsuzlukları önlemede emniyet mensuplarının da yetmeyeceği açık. Kişiler vicdanlarının sesini dinlemez, Allah’tan korkmazlarsa yapamayacakları kötülük kalmaz. Böyle kimseler kanun ve nizam da dinlemezler. Her birinin başına bir polis de dikemeyiz. Böyle olunca da hır- sızlıklar, yolsuzluklar, asayiş ihlâlleri eksik olmaz, toplumu kasıp kavururlar.

Dipnotlar:

1- Kur’ân, Enfâl, 9.; 2- Time, Nisan 1996.

21.06.2009

E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr



Hasan GÜNEŞ

ŞİDDET VE EĞİTİM


A+ | A-

Şiddet, toplumda ciddî bir problem olmaya devam ediyor. Aile içi uygulamalardan, teröre ve devletlerin yaptığı baskıya kadar her sahada önemli bir artış göstermesi sathî ve günlük çalışma ve tedbirlerle bir yere varılamayacağını ortaya koyuyor.

Gerçekte şiddet insanla vardır, insanın tabiatında vardır. Önemli olan bunu kontrol altına alabilmektir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de, insanın “zalim ve cahil” olduğunu ifade eder. Tarihe bakıldığında, ilk insanlardan Kabil’in işlediği cinayetten, nemrutlara, firavunlara; Moğol istilâsından, Haçlı savaşlarına ve dünya savaşlarından günümüzde devam eden irili ufaklı savaşlara kadar had ve hesaba gelmez hadise, meleklerin Kur’ân’da geçen “kan dökecek ve fesat çıkaracak insan” ifadelerinin bir cüz’ü olmaya devam ediyor. Yine boyun eğdiği, ya da çaresizlikten kabullendiği için hadise çıkmaması sebebiyle dikkati çekmeyen, aileden devletin en üst kademesine kadar uygulanan baskılar da bunların bir parçası.

Risâle-i Nur’da kuvve-i gadabiyye olarak da bahsedilen, gazap duygusu ya da uygulamadaki şiddet, insanın yapısında olduğu için, buna set çekmek ve kontrol altına almak eğitimin ve yaşantının en önemli esaslarından birisi olmalıdır. Evet şiddet, insan hayatına kastediyorsa, insanlığın en önemli hususiyetlerinden olan hürriyet ve iradesini baskı altına alıp işlemez hâle getiriyorsa eğitim ve devlet yapısı ve müesseseler buna göre yapılanmalı.

İnsanlar neden hep çözümü şiddette görür? Konuşmanın, anlaşmanın, uzlaşmanın zaman kaybı olduğunu düşündükleri için mi? Ya da meşveret, demokrasi gibi kavramların zamanı gelmediği zannından mı? Ya da kişiler kendilerinin haklılığına, fikirlerinin isabetine güvenemediğinden mi? Belki de iç içe geçmiş bir sürü sebep ve esası olmayan bir sürü vehimler.

Hep garip ve ilginç gelmiştir: Neden Bediüzzaman Said Nursî’den başka bu memlekette müsbet hareketi savunan ve üzerinde ısrarla duran yok. Halbuki herkes şiddetten şikâyet ediyor. Medya gündemde tutarak kendine göre şiddetle mücadele ediyor. Devletten polisiye tedbirler istiyor. Yine eğitim kurumları şiddetten en çok zarar gören olduğu halde, gündemlerinde müsbet hareket, şûrâ ya da demokrasi yok.

Bu gün devletin, sivil ya da askerî bütün kurumlarıyla, demokrasiyi, hak ve hürriyetleri ve insan hayatını maddî ve mânevî yönleriyle bir bütün olarak muhafaza etmeyi hedef olarak kabul ettiğine dair görünür ve anlaşılır bir davranışı ve uygulaması yok. Bir çok Ortadoğu devletinde olduğu gibi maalesef bizim devletimiz de, bütün yapılanmasını ve eğitim sistemini savaş şartlarına karşı kurmuş. İlköğretimdeki çocuklar dahi derse başlarken, çeşitli ezber ve törenlerle, sanki yarın savaş çıkacakmış gibi bir ruh hâline sokuluyor. Elbette çok zikredildiği gibi “bu coğrafyada” savaşa karşı hazırlıklı olmak gerekir. Fakat yeri ve zamanı sivil okullar olmamalıdır. Bütün eğitim sisteminizi ve siyasetinizi elli-yüz senede bir çıkması muhtemel olan savaşlara göre yapılandırırsanız, şiddetle iç-içe bir nesil yetişmesi kaçınılmazdır.

Savaş ya da haricî işgal ihtimali bu kadar az iken, hak ve hürriyetlerin gasb edilmesi, halkın iradesinin askıya alınması, ya da toplumun her kesiminde kendisini çeşitli mertebelerde gösteren farklı boyutlardaki şiddet ihtimali çok yüksektir, hatta hayatın bir parçasıdır.

Aslında çare mercileri de aynı mağduriyetin içinde. Mağduriyet kısa vadede kazandırsa da uzun vadede çareler ortaya koymak zorundasınız. “Bu mağduriyeti gidermek için beş-altı senedir elinizden geçen milyonlarca öğrenciye neler verdiniz, neler öğrettiniz, veya hayatının önemli bir kısmını Tv önünde geçiren topluma ne verdiniz?” sorusuna ikna edici cevaplar vermek gerekiyor.

Eğitim hâlâ, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasındaki sivillerin de askerleştirildiği bir yapıya sahip. Hâlâ hak ve hürriyetleri önemsemeyen ve toplumun temel meselelerinde çözüm olarak şiddeti görenler göklere çıkarılıyor, muhalifleri çeşitli gerekçelerle suçlanıyor, küçümseniyor. Topluma örnek olarak hep bunlar takdim ediliyor.

Bizimki gibi memleketlerde nedense hep savaş kahramanları vardır. Halbuki gerçekte milletleri, devletleri hatta insanlığı ayakta tutan hürriyet ve demokrasi, hak ve hukuk, ilim ve san'at ve mânevî sahadaki kahramanlardır. Feragat ve fedakârlık noktasından bunlar, modern savaşlarda olduğu gibi, rütbe yükseldikçe arka saflarda değil, en ön saflardadır. Her biri, insan hayatına, hak ve hürriyetlere, adalet ve sulha verdiği önem bakımından, bir asrı hatta çağları aydınlatan manevî kahramanların, çağın imkânlarıyla anlatılması gibi çalışmalar büyük mesafelerin alınmasına sebep olacaktır.

21.06.2009

E-Posta: hasangunes@hotmail.com



Faruk ÇAKIR

“İçki reklâmı yapılamaz” diyen çıkmayacak mı?


A+ | A-

Yıllardan beri devam eden bir yanlışın kısmen de olsa düzelme ihtimali belirdi. Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu (TAPDK) Alkollü İçki Reklâmlarında Uyulacak İlkeler Hakkında Tebliğ’de değişiklik yaptı. Hemen ifade edelim ki bu değişikliğin ‘kalıcı çare’ olmayacağı ortada. Ama yine de ‘faydalı bir adım’ atıldığını söylemek mümkün.

20 Haziran 2009 tarihli “Resmî Gazete”de yayımlanan ve 1 ay sonra yürürlüğe girecek olan yeni düzenlemeyle, alkollü içki reklâmlarında cinselliğin istismarı ile pornografi içeren ifade ve görüntülerin kullanılması yasaklanıyor. (AA, 20 Haziran 2009)

Çelişkilerin iç içe yer aldığı bir ülkede yaşıyoruz. ‘Daha az zararlı’ olan sigaraya karşı ‘ulusal savaş’ ilân edilirken, ‘daha çok zararlı’ olan alkollü içkilere karşı ise aynı hassasiyet gösterilmiyor. Bir yanda kapalı mekânlarda içilmesi yasaklanarak engellenen sigara, öte yanda ise gazetelerde reklâmları yapılarak teşvik edilen alkollü içkiler... Bu çelişkiyi anlayabilen ve izah edebilen var mı? Sigarayı savunacak halimiz yok, fakat ‘daha zararlı olduğu’ ilmen ve tıbben ispat edilen ve inkâr da edilmeyen ‘alkollü içkiler’e tanınan serbestliği görünce bu yanlışa imza atanlara da kızmaktan kendimizi alamıyoruz.

Sigara reklâmlarının gazeteler vasıtasıyla yapılamadığı bir ülkede, ‘alkollü içkilerin reklâmı’ nasıl ve niçin yapılabilir? İmkân ve fırsat buldukça bu probleme dikkat çekmeye çalışıyoruz, ama bakıyoruz ki ‘dünyayı kurtarmaya çalışanlar’ bu yanlışı görmüyor, duymuyor ve çare de aramıyor. Gerek Sağlık Bakanlığı’na ve gerekse TBMM’de faaliyet gösteren “Sağlık Komisyonu”na zaman zaman çağrılar yapıp, bu yanlışın görülmesini talep ettik, ama çağrılarımıza ses veren olmadı. Yakın zaman önce Tüketiciler Birliği bu konuda bir iki açıklama yaptı, ama bu çağrıları dinleyip adım atan da olmadı.

Hazırlanan ve bir ay sonra yürürlüğe girecek olan ‘tebliğ’de yer alan maddelerden bir kısmı şöyle:

nAlkollü içki reklâmlarında; hedef kitle olarak gençler ve çocuklar seçilmemeli.

nAlkollü içki reklâmları cinselliğin istismarı ile pornografi içeren ifade ya da görüntüler içermemeli.

nAlkollü içkilerin tanıtımına münhasır neşriyat hariç olmak üzere, gazete, dergi, broşür, katalog, ilân ile diğer yazılı medya ve elektronik iletişim araçları vasıtasıyla reklâm yapılması halinde, çocuklara ve gençlere yönelik hazırlanan sayfa, ek, program, bölümler ile spor sayfalarında alkollü içki reklâmları yer almamalı.

Bu ve benzeri ‘ucu açık’ maddelerle alkollü içkilerle mücadele edilebilir mi? Gazetelerde yer alan bir ‘alkollü içki reklâmı’nın spor sayfasında değil de normal sayfada yer alması neyi değiştirir ki?

Türkiye’yi idare edenlerden talebimiz şudur: İlmen ve tıbben ‘zararlı’ olduğu konusunda şüphe olmayan alkollü içkilerin reklâmları gazetelerde yer alması kesin olarak engellenmelidir. Tartışmalı ve uygulanması zor maddelerle bu belâ ile mücadele edilemez. Nasıl ki sigara reklâmları gazetelerde yer alamıyor, benzer şekilde alkollü içkilerin reklâmları da gazetelerde yer almamalı.

21.06.2009

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr



Mehmet KARA

Söz Meclis’ten


A+ | A-

Türkiye Genelkurmay Harekât Başkanlığı, Bilgi Destek Dairesi, 3. Bilgi Destek Şube Müdürü Deniz Kurmay kıdemli Albay Dursun Çiçek’in hazırladığı önü sürülen “İrtica ile mücadele eylem plânı”nı konuşurken, Meclis’te de milletvekilleri geceli gündüzlü çalışıp, çıkarılması gereken kanunları çıkartıp 1 Temmuz’da tatile girmeye hazırlanıyor.

Basına pek yansımayan fakat önemli kanunlar da bu arada çıkıyor. Bu kanunlar çıkarılırken enteresan tartışmalar da yaşanıyor. Bugünkü yazımızda Meclisteki bu çalışmalardan birkaç örnek aktarmak istiyorum.

* * *

DEMOKRASİ…

Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç’i; sivri çıkışları, bir kanun görüşülürken başka konuda konuşan milletvekili olarak bütün Türkiye tanıyor. Kıdemli Albay Çiçek’in hazırladığı önü sürülen planla ilgili konuyu gündeme geçiriş tarzı da farklı oldu Genç’in. “Gümrük Kanunu” görüşülürken “AKP ve Gülen’i bitirme planı” diye gazetelerde yer haber habere konuyu getirirken, “Şimdi, bir Fethullah Gülen’i Türkiye’de bu kadar gündeme getirmenin bu ülkeye yakışan bir tarafı var mı?” diye sordu ve ardın tartışmalar başladı. Gerisini tutanaklardan okuyalım:

Asım Aykan (Trabzon) : Sen demokrasiyi savun, demokrasiyi. Bak, arkanda ne yazıyor bak.

Kamer Genç: Bilmiyorsunuz demokrasiyi.

Asım Aykan: Demokrasiyi savun, demokrasiyi.

Kamer Genç: Siz bu memlekette rejim düşmanlarına hayat hakkı tanıyorsunuz, rejim düşmanlarına. Rejim düşmanlarına hayat hakkı tanıdığınız için… Bugün Fethullah Gülen kim ya? Kim ya? Şimdi Türk ordusu gidecek Fethullah Gülen’le uğraşacak.

Asım Aykan: Sen nerede konuşuyorsun, burası neresi?

Kamer Genç: İşte burası Meclis.

Asım Aykan: Millî İrade burası, millî irade.

Kamer Genç: Efendim, millî irade sizin iradeniz değil, millî irade Tayyip Erdoğan’ın iradesi hâline gelmiş sizin zamanınızda. Tayyip Erdoğan’ın iradesi…

Kamer Genç’ten beklenilen de bu değil mi?

* * *

PADİŞAH

İkinci tartışma da Erdoğan’ın “padişah mı, başbakan mı?” olduğu konusunda yaşandı. Elbette Erdoğan başbakan… Ancak son seçimlerde miting meydanlarında açılan bir pankart bu tartışmaya malzeme oldu. Yine tutanaklardan aktaralım:

Hüseyin Yıldız (MHP Antalya)… Siz, Sayın Başbakanı padişah, sözlerini ferman; bakanlarınızı ve grup başkan vekillerinizi şehzade, sözlerini de buyruk kabul ediyor…

Nurettin Canikli (AKP Giresun) – Sayın Başkan, lütfen sözlerini geri alsın sayın konuşmacı. Böyle bir hakkı yok… Padişah yok, kulları da yok. Sayın Başkan, lütfen geriye alsın…

Başkan – Sayın Yıldız, o kelimeleri tashih edin lütfen. Sayın Canikli, sürçülisan olduğuna inanıyoruz. Tashih edecek, düzeltecek Sayın Yıldız.

Hüseyin Yıldız – Sayın Canikli, ben sözlerimi söylerim, siz beğenmiyorsanız çıkar burada cevap verirsiniz. Burası Türk milletinin kürsüsü. Ben de bu kürsüden milletimden almış olduğum yetkiye istinaden konuşuyorum.

Nurettin Canikli– Bu şekilde kelime kullanamazsınız! Kimsenin hakkı yok! Padişah yok burada, demokrasi var. Bu ülkede Başbakan var ve milletvekilleri var.

Necati Özensoy (Bursa) – Pankart açmadılar mı “Son Osmanlı Padişahı” diye?

Hüseyin Yıldız – Siz söylediğimi anlayamadıysanız benim sorunum değil. Sözlerimi, birazdan alırsınız, okursunuz, ne söylemek istediğimizi çok iyi anlarsınız Sayın Canikli…

Bir pankartın nerelerde kullanılabileceği böylece ortaya çıkmış oldu. Konuşurken sözlerin, pankartların nelere varacağı iyi hesap edilmeli…

* * *

TAVAN SU DAMLATINCA

Ankara’da havalar iyice ısındı. Geçtiğimiz hafta yaşanan fakat yazamadığımız bir notu daha aktarmak istiyoruz. Geçen hafta Meclis genel kurul salonunda yaşanan bir olay gülelim mi, ağlayalım mı dedirtmişti. Anlatalım siz karar verin. Hem de biraz serinlemiş oluruz…

Meclis Genel Kurulu’nda bir kanun görüşülürken bazı vekillerin tavana bakması muhabirlerinin dikkatini çekti. Foto muhabirleri yukarıya doğru bakan milletvekillerinin fotoğraflarını çektiler sonra onların baktıkları yere baktıklarında şaşkınlıklarını gizleyemediler. Genel kurul salonu yapılalı daha uzun zaman olmamasına rağmen tavan yağmur suyu damlatıyordu. İşin diğer ilginç yönü de milletvekillerini Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki kuraklığın etkilerinin konuşuluyor olmasıydı.

CHP’li bazı milletvekili, Başkanvekili Nevzat Pakdil’e “tavandan yağmur suyu damladığı” ikazında bulunmuş, Pakdil de oturuma ara vermişti. Verilen arada, yağmur damlaları milletvekilleri arasında espri konusu oldu. Eski Bakan Kürşad Tüzmen’in “CHP’nin üzerine su mu damlıyor, rahmettir rahmet...” diye espri yapması Nasrettin Hoca’nın “rahmetten kaçılır mı?” fıkrasını hatırlattı…

21.06.2009

E-Posta: mkara@yeniasya.com.tr



Cevher İLHAN

‘Gizli belge’ gerçeği...


A+ | A-

Ankara’da “gizli belge” tartışmaları devam ediyor. Genelkurmay’ın “belge”ye sahip çıkmaması ve Genelkurmay Başkanı’nın bu husustaki soruları dahi “hakaret” sayması, birçok istifhamları beraberinde getiriyor.

Ancak sözkonusu “irtica ile mücadele belgesi”nin altında sıra ve sayı numarası olmayışından, imza yerinde unvanın yazılış biçimine ve ayrı iki nüshada farklı imzaların atılmasına kadar birçok hususun TSK’nin formatına uymaması, “belge”nin kurumsal olarak hazırlandığına dair şüpheleri arttırıyor.

Uzmanlar, hiçbir askerî belgede bu tarzda bir imzanın kullanılmadığını, yalnızca tek imza ile hiçbir belgenin düzenlenmeyeceğini belirtiyorlar.

“Belgenin ofisinde yakalandığı şahıs”ın baştan beri böyle bir belgenin başkaları tarafından bırakıldığı iddiası bir yana. “Belge”de doğrudan iktidar partisinin bir “dinî cemaat”le birlikte hedef alınması ve askerlerin aleyhinde yorumlanacak amatörce saldırılarla dolu bayağı ve çalakalem yazılması dikkat çekici.

Bu meyanda, belgede kullanılan üslûp da enteresan. “Bunu dediretecek çalışmalar yapılacak”, “televizyonlara çıkarak tahrik olmuş gibi konuşulacak”, “FG’ci maskesi altında” gibi ifâdeler, doğrusu sırıtıyor. “Belge”yi dikte edenlerin “belge” ile yaptıklarını “kara propaganda” olarak nitelemeleri ve kendi cümleleriyle “bilgi kirliliği meydana getirmek”ten bahsetmeleri de bu konudaki tereddütleri arttırıyor…

“BELGE”, ÖNEMLİ BİR PLÂNIN PARÇASI

Bütün bunlar her ne kadar “belge”nin kurumsal olarak hazırlanmadığını gösterse de, kurum içinde birilerinin haberli-habersiz tertiplenmediğinin yeterli delili olamıyor. Zira Ergenekon iddianâmesine de giren “andıç”larda, “darbe günleri”nde, “darbe ortamını hazırlama notları”nda belli bir grubun işgüzârlığı ortada.

Emir ve komuta zinciri içinde yapılan darbe ve müdahâlelerin yanısına tıpkı 28 Şubat “postmodern darbe” sürecinde olduğu gibi “yasa dışı” ve “sistem hârici” yapılanmalar ve “darbe teşebbüsleri”, “irtica ile mücadele eylem plânları” yakın tarihin kara lekeleri…

Genelkurmay Başkanlığı’nın kriminal incelemesi ve soruşturması sürüyor. “Belge”nin acemice hazırlanması, “uydurma” olduğuna dair şüpheleri akla getirse de şüphesiz herşey, araştırma sonucu belli olacak.

Lâkin nereden bakılırsa bakılsın “belge”nin önemli bir plânın parçası ve “komplo” amaçlı olduğu anlaşılıyor.

“İrtica belgesi”, bir başka çarpıcı durumu da ortaya çıkarıyor. Bilindiği gibi Cumhurbaşkanı seçimi öncesinde gündeme gelen ve peşindeki 22 Temmuz seçimlerinde iktidar partisi AKP’ye en az yüzde 15 oy getirmekle “siyasî avantaj” sağladığı tesbit edilen 27 Nisan gece yarısı “e bildiri”yi, dönemin Genelkurmay Başkanı bizzat kaleme aldığını anlatmıştı.

Fakat bu defa durum değişik gibi gözüküyor. Genelkurmay sahip çıkmadığı ve kabul etmediği gibi, olayın bütün yönleriyle araştırıldığı; kurumun içinden hazırlanması halinde “hesap sorulacağı” ve fâillerinin cezalandırılacağı Genelkurmay Başkanı’nınca peşinen dile getiriliyor.

SORU İŞÂRETLERİ ÇOĞALIYOR

Bu arada şimdiye kadar ki “emuhtıra” ve benzerî “andıç” ve “darbe” günlüklerine uzun süre sessiz kalan ve “cevap” vermeyen siyasî iktidarın, daha ilk günde “belge”yi gündemine alması da “anlamlı”. Başbakan’ın partisinin il kongresinde “bize yönelik çabalara sessiz kalamayız” deyip, parti yetkililerinin savcılığa başvurması da bir ilk…

İlginç olan, “irtica belgesi”nin tıpkı gece yarısı yayınlanan “ebildiri” gibi AKP’yi bir defa daha “mağdur” gösterme ve bu “mağduriyet” üzerinden siyasî rant elde etme taktiğine âlet edileceği izlenimi vermesi. Başbakan Yardımcısı ve hükûmet sözcüsü Cemil Çicek’in, “AKP olarak belgenin mağduruyuz” demesi bunun belirtisi…

“Belge”nin “gerçek” mi ya da “sahte” mi olduğu elbette anlaşılacak. Ne var ki birilerinin “belge” üzerinden amaçladıkları kargaşaya giriliyor. “İrtica belgesi”nin kaynağı ne olursa olsun, belli ki diğer taraftan birileri bunu Türkiye’nin gerçek gündemini değiştirme ve saptırmada istimal etme peşinde. Gündemin başına oturtulan “belge” gürültüsünde Türkiye’nin birçok önemli meselesi ve gerçek gündemi gündem dışına itiliyor.

Ekonomik kriz, Türkiye’nin AB ve demokratikleşme sürecindeki tıkanmanın aşılmaması, Ermenistan’la belirlenen “yol haritası”nın çıkmaza girmesi, Cumhurbaşkanı’nın “büyük ve tarihî fırsat” iddiasıyla ortaya attığı “terör sorunu”nun yüzüstü kalması, Deniz Feneri dâvâsı ve mayından temizlenmiş toprakların 44 yıla varan süre ile yabancı firmalara kullandırılmasını içine alan “mayın ihâle tasarısı”nın bu gürültü içinde Köşk’te imzalanması. Bütün bunlar “belge”yle gölgeleniyor…

Daha da vâhimi, “belge”nin bazılarınca, ülkeyi yine “laikantilaik” gibi taraflara bölmekle kamplaşma ve kutuplaşmayla Türkiye’yi kaosa sürükleyip karıştırmak, birilerine siyasî rant sağlamak ve özellikle Ankara’yı AB ve demokratikleşme çabalarından uzaklaştırmak için kullanıldığına dair soru işâretleri gittikçe çoğalıyor…

Belge “gerçek” de, “sahte” de çıksa; bu gerçek…

21.06.2009

E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr



H. İbrahim CAN

Kalbinizi koruyacak on besin!


A+ | A-

Bu Pazar sizinle kalbimizi koruyan beslenme yönteminden söz etmek istiyorum. Biz de dahil olmak üzere, ülkemizde 40 yaş üstü kadın ve erkeklerin büyük çoğunluğu kilolu. 1 milyon 600 bin kalp hastası var. Türkiye’deki ölümlerde kalp ve damar hastalığına bağlı ölümler ilk sırayı alıyor. Halbuki kalp sağlığımızı korumak çok da zor değil. Sağlıklı beslenme ve düzenli egzersizle riski en aza indirmek mümkün. Bu sebeple bugün size kalbinizin daha sağlıklı kalmasına yardım edecek bazı yiyecekler ve yararlarını aktaracağım.

Zeytinyağı: Doymamış yağla dolu olan zeytinyağı kötü kolesterolü azaltarak kalp hastalığı riskini azaltır. Yedi ülkede yapılan bir araştırmada Girit’li erkeklerin yüksek kolesterol eğilimi olmasına karşın, oldukça az sayıda insanın kalp hastalığından öldüğü bulundu. Sebebi araştırıldığında ise zeytinyağlılarla beslendikleri ortaya çıktı. Zeytinyağı aynı zamanda tansiyonu kontrol altında tutar, sindirim sistemini düzenler, gastrit ve ülsere karşı koruyucu rol oynar.

Yulaf Ezmesi/Unu: Kahvaltınızdan yulaf ezmesini eksik etmeyin. Omega3, yağ asitleri ve potasyum kaynağı olan yulafla kötü kolestrolü (LDL) azaltabilir ve kalp damarlarınızı açık tutabilirsiniz. Üstüne biraz da muz koyarsanız lif oranını arttırmış olursunuz.

Somon Balığı: Haftada iki öğün somon balığı yemek, zengin omega3 yağ asitleri sayesinde nabzınızı düşürür ve kalp krizinden ölme riskinizi üçte bire kadar azaltabilir. Aynı zamanda somon zengin antioksidanlar içerir. Somon bulamazsanız, tuna balığı ya da sardalya da olur. Fırında yapılmış somon çok lezzetli olur.

Ceviz, Fındık, Badem: Hepsi de omega3 yağ asidi ile ve doymamış yağla doludur. Daha lifli olduğu için bademin yararı çoktur. Ceviz kalp hastalığı riskini yüzde elliye kadar düşürüyor. Her üçü de aynı zamanda karaciğer fonksiyonlarının düzenlenmesi, cildin temizlenmesi, tümör gelişiminin önlenmesi gibi yararlar da içeriyor. Masanızdan eksik etmeyin.

Çilek: Hem kalp hastalığı hem de kanser riskini azaltır. Omega3 yağ asidi, manganez, potasyum içeriyor; antioksidan özelliği taşıyor, C vitamini deposu. Koyu kırmızı ve bol çekirdekli olanları tercih edin. Özellikle mevsiminde günde bir kez çilek yemeye çalışın.

Baklagiller: Mercimek, barbunya, nohut ve kurufasulye omega3 yağ asitleri, kalsiyum ve çözünebilir lifle doludur. Bu sebeple kalp ve damarların açık tutulmasında önemli bir yere sahiptir. Haftada hiç değilse bir iki kez yemeye çalışın.

Ispanak: Mineraller yönünden çok zengindir. Kalbi besler. 12 yıl boyunca hiç kalp hastalığı yaşamamış 15.000 erkek üzerinde yapılan bir araştırmada ıspanak başta olmak üzere günde en azından ikibuçuk porsiyon sebze yiyenlerin kalp hastalığı riskinin yüzde 25 azaldığı ortaya çıktı. Mevsiminde yemeyi ihmal etmeyin.

Keten Tohumu: Omega3 ve omega6 yağ asitleriyle ve lifle doludur. Kahvaltınızla birlikte bir tatlı kaşığı yoğurtla karıştırdığınız bir iki tatlı kaşığı keten tohumunu çiğnemeye çalışmadan yutunuz. Yutamayanlar için şimdi öğütülmüş halde de satılıyor. Mide ve bağırsak sorunlarına da çok iyi gelir. Kemikleri güçlendirir. Kolestrol ve şeker düzeyini dengeler. Yüksek tansiyonu düşürür. Egzama ve sedef hastalıklarına iyi gelir.

Soya Fasulyesi: Doymamış yağ oranıyla kolesterolü düşürür. Günde 25 gram soya fasulyesi tüketilmesi kandaki kolesterol oranını düşürmeye yetiyor. Yapısındaki genistin maddesi ise damar iç çeperlerinde hücre üremesini önleyerek tıkanmanın önüne geçiyor, kanserli hücrenin büyümesini engelliyor. Böbrek taşı oluşumu riskini azaltıyor. Yapılan araştırmalarda günde 30 gram soya fasulyesi tüketilmesinin göğüs kanserine yakalanma oranını düşürdüğü ortaya çıkmıştır.

Avokado: Bizim mutfağımızda pek yeri olmayan avokadoyu arada bir yemekle hem kötü kolesterolü düşürür, hem de iyi kolesterolü yükseltirsiniz. Avokado ayrıca kalp sağlığı için çok önemli olan diğer karotenoidlerin emilimine de imkân sağlar.

Bu arada kalbin manevî gıdasının da Rabbimizi zikretmek olduğunu hatırlatıyor, kalbinizin hep sevgiyle atmasını diliyorum.

21.06.2009

E-Posta: hibrahimcan@windowslive.com


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.