22 Temmuz 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Kazım GÜLEÇYÜZ

Eruygur ve Tolon


A+ | A-

HSYK baskısının Ergenekon hakim ve savcıları üzerinde adeta “Demokles’in kılıcı” gibi sallandığı kritik bir aşamada, dâvâ sürecinde iki önemli ilerleme kaydedildi.

Biri, ikinci Ergenekon dâvâsının başlaması; diğeri, üçüncü iddianamenin mahkemeye sevki.

İkinci dâvâda yargılananlar içinde en çok dikkat çeken iki isim, geçmişteki önemli konumlarından dolayı Şener Eruygur ve Hurşit Tolon.

Biri Jandarma Genel Komutanlığında, diğeri Ege ve Birinci Ordu Komutanlıklarında görev yapmış bu iki emekli orgeneralin dâvâ sürecinde yaşadıkları serencam ise soru işaretleriyle dolu.

Satır başlarıyla kısaca hatırlayacak olursak:

Eruygur ve Tolon geçen sene aşağı yukarı bugünlerde gözaltına alınıp tutuklanarak Kandıra Cezaevine konulduktan sonra, “Genelkurmay adına” ziyaret edildiler. Yeni Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’un ilk “icraat”larından biri bu oldu. “Yılların silâh arkadaşlığına dayalı bir vefa” ile açıklanan bu ziyaret, bir taraftan “yargıya müdahale” eksenli eleştirilere konu olurken, diğer taraftan ziyaret edilenleri de tatmin etmedi.

Tolon’un Yeni Asya’ya da sataştığı ve “Biz içerideyiz, Genelkurmay niye kılını kıpırdatmıyor?” şeklinde özetlenebilecek ifadelerine yansıyan öfke, bu psikolojinin dikkat çekici bir tezahürü idi.

Derken, Eruygur’un cezaevinde merdivenden düşüp boynunu kırdığı ve hayatî tehlike ile yoğun bakıma alındığı haberi geldi. Ve onu, GATA’ya sevk ve ardından tahliye kararları izledi.

Ancak Eruygur’un eşine atfedilen ses kayıtlarında söylenenler; GATA’da yoğun bakımda tutulduğu söylenen eski komutanın bilâhare dışarıda bir kafede çekilen görüntüleri; bir ara avukatının “Hafızasını kaybetti” haberleri için dâvâ açacaklarını söylemesi, ama Eruygur’un ilk duruşmaya katılmama gerekçesinin yine “hafıza kaybı” içerikli bir sağlık raporu ile izah edilmesi, birçok soru işareti ve çelişkiyi beraberinde getirdi.

Şu anda Eruygur, darbeci bir terör örgütünün yöneticisi olmakla suçlanıyor ve hakkında, ayrıca 100 seneyi aşan “küsuratı”yla birlikte, üç kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor.

Yeni Asya aylar önce teklif etmişti

Tolon için talep edilen ceza da aşağı yukarı aynı. Ama onun Eruygur’dan farkı, gayet dinç bir görüntüyle ve gazetecilere “Gördüğünüz gibi sağlık durumum gayet iyi” diyerek ilk duruşmaya katılması. Oysa onun da GATA üzerinden neticelenen tahliye gerekçesi sağlık durumuydu.

Buradaki tuhaflık, duruşma savcısının da dikkatini çekti ve savcı mahkeme heyetinden, iki eski komutanın Adlî Tıp’a sevk edilip sağlık durumlarıyla ilgili yeni bir tesbit yapılmasını istedi.

Okurlarımız hatırlayacaklar: Aynı konuyu biz, Avukat Kadir Akbaş’ın teklifi olarak aylar önce, 18 Şubat 2009 tarihli “Paşaları bağımsız bir kurul muayene etsin” manşetimizle gündeme getirmiş ve bu yüzden Tolon’un hışmına uğramıştık.

O manşetimiz üzerine Adalet ve Sağlık Bakanlıklarının, sağlık gerekçeli tahliyelerle ilgili soruşturmalar başlattıkları açıklandı. Sonra Adalet Bakanlığındakinden bir daha ses çıkmadı, ama Sağlık Bakanlığının soruşturmasında Levent Ersöz’ün tahliyesinde usulsüzlük yapıldığı tesbit edilerek, ilgili doktorlara cezalar verildi.

Ve şimdi savcı benzer bir talepte bulunuyor.

Demek ki, şüphe ve soru işaretlerinin yoğunlaştığı bu konuda aydınlatılması ve açıklığa kavuşturulması gereken noktalar var. Bu şüpheleri gidermenin yolu, Tolon’a atfedilen ses kayıtlarındaki nezaketsiz ve tehditkâr söylemlerden veya Genelkurmay’ın yaptığı alıngan, suçlayıcı açıklamalardan değil, Yeni Asya’nın hâlâ geçerliliğini koruyan teklifinin uygulanmasından geçiyor.

Savcının istediği Adlî Tıp formülü bu teklifi karşılamıyor. Çünkü Cumhurbaşkanının Devlet Denetleme Kurulu merceğine aldırma gereğini duyduğu bu kurul da, son dönemde kamuoyunda oluşan imajıyla güven verebilecek halde değil.

Sarsılan güven yeniden tesis edilebilecek mi?

22.07.2009

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

“Özerklik” ve “iftirak” (3)


A+ | A-

Cumhurbaşkanı Gül’ün ısrarla “tarihî fırsat” söyleminin ardından İmralı’daki terörist başı Öcalan’ın önümüzdeki ayın ortasında avukatları aracılığıyla “çözüm için “yol haritası”nı duyuracak olması, beraberinde yeni yeni tartışmaları getirdi. Bilindiği gibi Kandil’deki Karayılan ve DTP de “özerklik talebi”yle “İskoç ve Bask modeli”ni önermekte ve her fırsatta Öcalan’ın “muhatap alınması”nı tekrarlamakta. Bu durum, terör örgütünün ve hatta DTP’nin terörist başının “tâlimatı”yla hareket ettiğinin yanısıra, Ankara’nın “bölgedeki Kürt vatandaşların temsilcisi” olarak “terörist başı”nı muhatap alacağı izlenimini vermekte. Marksist - Leninist örgütün başı Öcalan’ın ikide bir “Atatürk”ü büyük önder kabul ettiğini söylemesi, laik ve lâdini sistemi esas alan tek parti devrindeki dinden tecridi önermesi ve “Atatürkçülüğün Kürd versiyonu”na vurgu yapması, bu hususta ipuçları veriyor.

Öcalan’ın her defasında “devletle uzlaşabileceği” imajını iletmesiyle, en son Karayılan’ın Kandil’den yolladığı ve DTP’nin raporlarıyla ve “özerklik projesi”yle ortaya koyduğu ülkenin eyâletlere bölünüp “federasyon sistemi”ne geçilmesi teklifiyle birlikte düşünüldüğünde, Ankara’nın tıpkı Özal zamanındakine benzer bir çizgiye kaydığının işâretlerini veriyor.

Bölge halkının bile büyük bir yekûnunun oy vermediği ve tasvip etmediği DTP’nin, dolayısıyla Öcalan’ın “bölgedeki bütün vatandaşlarının ve Kürtlerin sözcüsü” sıfatıyla muhatap alınması yanlışı, görünen o ki Türkiye’yi mâlum mahfillerin “federasyon oyunu” tuzağının içine çekmeyi hedefliyor.

SEVR GİBİ SU-İ KASDA DİKKAT…

Ve ne yazık ki Ankara’nın, Washington, Londra ve Telaviv’deki hâircî ifsad merkezlerinden üflenen politikalarla sözde “siyasallaşmış” ve “ehlileştirilmiş” laik PKK ve “Atatürkçü Öcalan”ı “muhatap” almaya müheyya ve sisteme katmaya teşne olduğu gözleniyor. Bir yandan Doğudan Batıya Anadolu’nun muhtelif şehirlerine şehidlerin naaşları ardarda gelirken diğer yandan Ankara’dakilerin örtülü bir biçimde PKK’nın “silâh bırakmak ve dağdan inme” şartı olarak koştuğu demokrasi ve özgürlükler ötesindeki “siyasî talepleri”nin karşılanmasına “kapı açılacağı” sinyalleri verilmekte. Bunun hükûmeti de aşan bir “devlet projesi” haline getirilmek istendiği anlaşılmakta.

Gül’ün, her vesileyle dile getirdiği “büyük fırsat”ı, “kurumlar arasında hiç bu kadar uyum olmamıştı” cümlesiyle açıklaması, bu açıdan dikkat değer…Vaziyet ortada. Ankara, teröristleri dağdan indirmek için “örtülü af” dahil bir dizi “tâvize” başvurma eğiliminde. Çeyrek asrı aşkındır akan kanın durması, terörün durdurulması isteniyor. Bu aklı başında herkesin ciddî temennisi…

Ne var ki Kandil’den ve DTP’den gelen “çözüm önerileri” ve Öcalan’ın açıklamasına psikolojik ortam hazırlanan “yol haritası”nda demokratik hakların ve özgürlüklerin çok ötesinde ecnebilerin yaktığı fitne ateşini alevlendiren ve tefrikayı tahrik eden “talepler” sıralanıyor. Ülkenin ıkrî ayırımlar üzerinde 23 bölgeye taksimine zemin hazırlanıyor…

Bediüzzaman’ın tefsir ve tespitiyle, “Sevr Muahedesiyle âlem-i İslâma ve merkez-i hilâfete (Osmanlıya) ihânet eden ve Avrupa zâlimlerinin devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmek niyetiyle -tertipledikleri- müthiş su-i kast plânı”yla Osmanlının bâkiyesi Anadolu toprakları bir defa daha bölünüp parçalanmak isteniyor. (Kastamonu, 17; Şuâlar, 619)

YOL HARİTASI; MÂNEVÎ BİRLİK OLMALI…

Terör belâsını Türkiye’nin başına sararak maddî ve mânevî gücünü harcatan, iktisadî ve sosyal zaafa düşüren “gaddarâne plânları” dayatan ecnebilerin ve ifsad şebekelerinin, bölgenin ve bütün Müslümanların zararına ırkçılığa dayalı “projeler”le esir alınması stratejisi yürütülüyor. Senaryosu sahneleniyor.

DTP eş başkanı Ayna’nın, Anadolu’nun Doğusu ve Güneydoğusu ile ilgisi, tarih boyunca zulüm ve baskıda bulunan, 68 bin insanını hâlâ hapishanelerde işkence altında tutan ve dinlerini, kimliklerini, kültürlerini tamamen yok edip yerine “şamanî şintoizmi”ni ikameyi dayatan Çin’le Doğu Türkistan’a benzetmesinin amacı bu…

Şüphesiz devletin hiçbir sâikle “mâkul çözüm”den geri kalmaması gerekiyor. “Mâkul çözüm” ise, iftirakı getirecek, fitne ve kavgayı daha da derinleştirecek ve azdıracak, bölünmeye ve parçalanmaya kapı açacak, “özerklik” ve ülkeyi “eyâletle ayırım”la tefrikanın makyaj adı olan “federasyon sistemi” değil, demokratik hak ve hürriyetlerin kemâliyle sağlanmasıdır.

Bediüzzaman’ın, yaklaşık bir asır önce ehemmiyetini nazara verdiği “milyonlarla şühedanın (şehidin) bahasına kanlarını akıttığı İslâm kardeşliği”yle tesis edilen “ittihad ve muhabbet-i millîdir. “Kürt sorunu”nun çözümünün “yol haritası” ve “büyük fırsat”ı, “mücadele-i keşmekeşi” netice veren ve “zenb-i azim (büyük günâh)” olan “adem-i merkeziyet”le “ırkçılığı ve fitneyi ihya” edecek “özerklik” ve “federasyon önerisi” değil, birliği ve bütünlüğü tesis edecek inanç ve mâneviyat birliğidir. (Eski Said Dönemi Eserleri, 25, 109, 183)

Çözüm, “İskoç modeli”nde değil, Bediüzzaman’ın, “Hâmiyet-i İslâmiye ile Türk - Kürd, tam birleşmiş İslâmî ve dinî milliyetle ahlâkın tekemmül ve teâlisinde (yücelmesinde.)

22.07.2009

E-Posta: [email protected]



H. İbrahim CAN

Ahıska Türkleri artık yurtsuz kalmasın!


A+ | A-

Ahıska Türklerinin Gürcistan’a dönüş süresi altı ay daha uzatıldı. 1 Temmuz’da sona eren süre, Gürcistan Parlamentosu tarafından 2010 yılına kadar uzatıldı.

Onların dramını hatırlıyor musunuz?

Ahıska Türkleri altmış beş yıldır yurtlarından uzak oradan oraya sürülüp durdular. 1944 yılında Stalin, ulusal güvenliklerine yönelik tehdit oluşturdukları gerekçesiyle Ahıska Türklerini Orta Asya’ya, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a sürdü ve o gün bugündür yurtlarına dönmek için uğraşıyorlar. 120 bin kişiden onbini yollarda ölüp gitti.

Aslında onlar Osmanlı İmparatorluğunun Misket’e yerleştirdiği Türklerdi. Orada Misketlilerle karışarak Ahıska Türklerini oluşturdular.

Stalin’in sürdüğü bu topraklarda da huzur bulamadılar. Özbekistan’ın Fergana Vadisinde 1989’da çıkan etnik çatışmalar onların bu bölgeden de çıkarılmalarına sebep oldu. Gürcistan, 1990’lı yıllarla birlikte Gürcistan asıllı olduğunu beyan eden Ahıska Türklerini kabul etmeye başladı. Azerbaycan ve Türkiye de bir kısım Ahıskalıları kabul etti. Ancak bu yerleştirmeler hep yetersiz kaldı.

Özellikle de Kuzey Kafkasya’da Krasnador Krayı bölgesine yerleştirilenlerle yerli Kazak nüfus arasında gerginlikler artında, Uluslar arası Göç Örgütü 2004 ile 2007 tarihleri arasında yaklaşık 11.500 kişiyi Amerika’ya yerleştirdi.

Gürcistan’a dönmek isteyenler içinse Gürcistan parlamentosu 1 Temmuz 2009 tarihine kadar süre tanımıştı. Ancak çok dağınık durumdaki Ahıskalıların bu dönüşü gerçekleştirecek paraları olmadığı gibi, Gürcü hükümeti de önemli miktarlarda harçlar koymuştu.

Gürcistan’ın tanıdığı süre içinde 2300 ailenin başvurusu kabul edildi. Şimdi bu süre altı ay daha uzatıldı.

Ancak göç etmek isteyen Ahıska Türklerinin önündeki en önemli engel maddî imkânsızlıklar. Gürcü hükümetinin talep ettiği yüksek başvuru ücretini düşürmeye de niyeti yok.

Doğu Ahıska Türkleri Birliği (DATÜB) Başkanı Ziyatdin Kassanov, “Haksız şekilde sürüldük, haklı olarak bu topraklara dönmek istiyoruz” diyor.

Artık bu dram bitmeli. Türkiye de Gürcistan’a dönmek isteyen Ahıska Türklerinin dönüşünü kolaylaştırmak için hem maddî destek hem de Gürcü hükümeti nezdinde manevî destek sağlamalıdır. Ahıskalı Türklerin bir an önce yurtsuzluktan kurtarılması temennisiyle, bir Ahıskalı Türk’ün yaşadıklarını çok güzel özetleyen hatırasıyla tamamlamak istiyoruz yazımızı:

“Fergana olayları sonrasında, Rusya’ya sürüldük, ancak orada da yaşayamadık. Gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra otomobille Türkiye’ye göç etmeye karar verdik. Bir gece Gürcistan yakınındaki kızımın evinde kaldık. Torunum sordu: “Bu gece nerede uyuyacağız dede?” Ne cevap vereceğimi bilemedim. Söyleyin bana, ben nasıl bir dedeyim? Torunumun sorusuna bile cevap veremiyordum, çünkü cevabını ben de bilmiyordum. Babam sürülmüştü. Ben sürüldüm, oğlum sürüldü ve şimdi de torunum sürülüyor. Bu kadarı çok fazla değil mi?”

22.07.2009

E-Posta: [email protected]



Ali OKTAY

Osmanlı musıkîsi ve gayrimüslimler…


A+ | A-

“Müzik insanlığın evrensel dilidir” demiş bir Batılı düşünür. Bugün dinlediğimiz bir çok şarkının, eserin bestecisinin aslında Osmanlı ve Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yaşamış gayrimüslim vatandaşlarımız olduğunu söylersem, bu sözün haklılık derecesi bir nebze olsun anlaşılır. Aynı şekilde Osmanlı’da yaşayan gayrimüslim teb’a arasında da elbette Türk Müziği’nin derin etkileri görülmüştür. Gayrimüslim vatandaşlarımızın kendi dinî müzikleri olmasına rağmen, zaman içerisinde bu müziğin karakteri zayıflamış, yerini Türk Müziği makam ve formları almıştır. Meselâ İstanbul Galata’da bulunan bir sinagogda ayin dinlemeye giden bir musikîşinasımız Dede Efendi’nin bir bestesinin İbranice okunduğunu hayretle görmüştür. Rum ve Ermeniler unutulmuş olan ayinlerin çoğunu geçen yüzyılın sonunda Tophaneli Sabri Bey’den öğrenmeye çalışmışlardır. Yine 1905’lerde Rum asıllı Pantikos ile Ermeni asıllı Vardapet, Anadolu’da yaşayan Ermeni ve Rum halk müziği eserlerini topluyor ve topladıkları bu eserlere ilginçtir “türkü” diyorlardı. Yine artık unutulmuş olan bu azınlık müziklerinin bazı eserlerini Sadeddin Arel ile İsmail Hakkı Bey notaya almışlardır.

Pek çok meşhur Türk Müziği bestekârımızın yanı sıra, dinlediğimiz şarkı veya eserlerin bestekârları olarak Zaharya, Cantemir, Tanburi İzak, Corci, Asdik Efendi, Nikoğos Ağa, Kemençeci Nikolaki, Vasilaki, Tatyos Efendi, Osmanlıya ilk kez notayı getiren Hamparsum Limonciyan gibi Rum, Ermeni, Yahudi isimleri görmek mümkündür. Daha eskilere gittiğimizde Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamış Musevî bir sanatkâr olan Haham Şalome Benzalto Türk Musikîsi eserlerini, bestelerini, semai ve ilâhilerini İbranice ve İspanyolca güftelere tatbik ederek Sinagoglarda ve Musevî cemaati arasında yaymıştır. Yine Osmanlı’da 17. ve 18. yüzyılın ünlü bir bestekârı olan Zaharya da bu sıfatının dışında aslında kilise de muganni—müzik icracısı—olarak hizmet etmiş olan bir din adamıdır. Tarihçi Avram Galanti “Türkler ve Yahudiler” isimli eserinde 20. yüzyılın ilk yarısında bile Galata Şişhane Karakolu yakınlarında Haham Yakup Palancı, Balat Hahamı Markado Kohen ve David Bonfil’in 25 çocukla Türk Müziği öğrendiğini yazar.

Rauf Yekta Bey 1933 yılında Nota isimli bir müzik dergisinde yazdığı makaledeki bir hatırasını anlatır: “…Bir Cumartesi günü hahamhane kapı kâhyası Moiz Efendinin aracılığı ile Galata da Tünel civarındaki bir sinagoga gitmiş ve orada icra edilen ruhanî ayinde hazır bulunmuştum. Güzel sesli okuyucular Bayatî makamında bir sıra ilâhî okuyorlardı. Bunların arasında birisi bana yabancı gelmedi. Biraz dikkat edince anladım ki, bu eser Dede Efendi’nin “Bir gonca femin yaresi vardır ciğerimde” güfteli Bayatî makamındaki eserine İbranice bir güfte—söz—uygulamışlar ve bu nefis şarkıdan yine nefis bir ilâhî ortaya çıkarmışlar.” İşte müziğin kültürler arası etkileşimine dair küçük bir özet. Gayrimüslim bestekârlar ise başka bir yazımızın konusu olacak İnşallah.

22.07.2009

E-Posta: alioktay@alioktay. net



Şaban DÖĞEN

Efendi değil, hizmetçi


A+ | A-

Birgün Allah Resûlü (a.s.m.) Ashabıyla otururken su dağıtmaktaydı. Dışardan gelen birisi Kâinatın Efendisini (a.s.m.) tanıyamamıştı. Sordu: “Sizin efendiniz kimdir?” diye. Allah Resûlü de (a.s.m.), “Seyyidü’l-kavmi hadimühüm,” yani “Kavmin efendisi onlara hizmet edendir” buyurdular.

Adam hemen su dağıtan kişinin Efendimiz (a.s.m.) olduğunu anlamıştı. Bununla Allah Resûlü (a.s.m.) bir toplumun işlerini omuzuna alan kişinin o topluma hizmet etmesi gerektiğinin de altını çizmiş oluyordu. Onun için İslâmda idarecilik reislik değil, hizmetkârlıktır; millete hizmet etmektir.

Peygamberimizi (a.s.m.) göremediği halde İslâmın nuru ülkesini aydınlatınca gözleri kamaşıp o nura pervane olan Iraklı Temim Oğulları kabile reisi Ahnef bin Kays İslâmın hayata hükmeden hakikatlerini öğrenince hayranlığını gizleyememişti.

Hz. Ömer’in halife olduğu günlerdi. Acaba Halife Hz. Ömer nasıl birisiydi? Ne ölçüde Resûlullahın özelliklerini yansıtmaktaydı? Onu görme aşkı içine düştü. Resûlullaha (a.s.m.) olan hasretini, mü'minlerin halifesini görmekle giderebilecek miydi?

Medine'nin yolunu tuttu. Yanına kabile ileri gelenlerini de aldı. Havaların serinlemesini bile bekleyemedi. Yazın kavurucu sıcağında yollara düştü. Medine'ye varınca halifenin makamını sordu. Gösterdiler. Az ilerde bir adama rastladı. Develeri tımar ediyordu. “Halife Ömer'i arıyoruz, nerede bulabiliriz acaba?” diye sordular. Karşılarındaki Hz. Ömer'den başkası değildi. Ama nerden bilebilirlerdi bir halifenin deve tımar edebileceğini? Kendilerini tanıtıp niçin geldiklerini anlattılar. Muhakkak Halifeyi görmek istediklerini söylediler.

Hz. Ömer gülümsedi, “Aradığınız benim,” dedi. “Buyrun, ne soracaksanız sorun!” Ahnef afallamıştı. İç dünyası allak bullak oldu. Bir Halife deve mi tımarlardı?

Onun şaşkınlığını gören Hz. Ömer, “Bu develerde yetimlerin, yoksulların, dul kadınların hakkı vardır,” dedi ve ekledi: “Gel ey Ahnef, sen de bana yardım et!”

Oradakilerden birisi, “Ey mü'minlerin halifesi,” dedi. “Kölelerinizden birisine emretseydiniz de bu işi yapsaydı daha iyi olmaz mıydı?”

Hz. Ömer şu cevabı verdi: “Ben ve Ahnef bin Kays'tan daha iyi köle mi olur? Bu iş için biçilmiş kaftanız biz. Müslümanların idaresini üstlenenler, onların kölesidir. Köleye yaraşan da devletine, milletine hizmette bulunmak, emanet edilenlere hıyanet etmemektir.”

Ahnef'e güzel bir ders olmuştu bu. Anlamıştı ki makam yülseldikçe sorumluluklar da artıyor; idareci milletin efendisi değil, hizmetçisidir.

Not: Değerli okurlarımız! Senelik iznim sebebiyle bir süre yazılarıma ara vereceğim. Tekrar buluşmak ümidiyle Allah’a emanet olunuz.

22.07.2009

E-Posta: [email protected]



M. Latif SALİHOĞLU

Evlenemeyen Hesnâ'ya evliyâ duâsı


A+ | A-

Denizli'de 33 yıl müddetle hakimlik yapan ve 15 Haziran 1944'te Risâle–i Nur'un beraat kararına imza atan Hesna Şener Hanım. 22 Temmuz 1975'te 72 yaşında iken Hakk'ın rahmetine kavuştu.

1903'te Isparta Senirkent'te dünyaya gelen Hesna Hanım, birkaç noktada ilklerin sahibiydi.

Meselâ, Senirkentli ilk üniversite mezunuydu. İlk hukukçu ve ilk hakimdi. Kezâ, emsâlsiz baskılara karşı direnerek, Risâle–i Nur'un beraatine karar veren ilk hakimlerden biriydi ve Üstad Bediüzzaman'ı bütün kuvvetiyle müdafaa eden bir cesur yürek, bir şefkat kahramanıydı.

Hesna Hanım, geçtiğimiz Mayıs ayı ortalarında vefat eden Nur'un şâkirdlerinden Senirkentli Ali İhsan Tola'nın da akrabası sayılırdı.

Ali İhsan Tola, Üstad Bediüzzaman ile Hesna Şener Hanım arasında bir nevî köprü vazifesini görmüş, selâmlaşmalarında ve fikir alış–verişlerinde gereken irtibatı sağlamış bir hizmet ehlidir.

Hesna Şener Hanımı, gerek Ali İhsan Tola'nın, gerek Denizlili Süleyman Hünkâr ile emekli polis Süleyman Gültekin ve gerekse İnebolulu İbrahim Fakazlı gibi şahitlerin anlattıklarıyla daha yakından tanıma şansına sahip olduk. (Hepsiyle de bizzat görüşme imkânımız oldu.)

Bütün bu hatıralardan derlediğimiz bilgilerin bir özetini sizlere şöylece takdim etmek istiyoruz:

Babası, eski tabur imamlarından emekli yarbay Nuri Beydir. Onu özellikle okutmuş ve ona tahsil hayatının sonuna kadar maddî–mânevî destek olmuştur.

Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra çeşitli merkezlerde görev yapan ve 1942'de Denizli adliyesine tayini çıkan hâkime hanım Hesna Şener, 33 sene müddetle burada hizmet etti. Bilhassa 1944'teki Risâle–i Nur'un beraatinde en tesirli rolü oynayanlardan biri oldu.

Özel hayatında tesettüre tam riayet edemedi. Bundan dolayı da büyük üzüntü duydu. Hatta, zaman zaman mesleğini bırakarak daha mazbut bir hayat tarzına geçmeyi bile düşündü.

Hesna Hanımın bir diğer üzüntü kaynağı ise, hiç evlen(e)memesi. Bir defasında Ali İhsan Tola'ya teessür içinde şöylece dert yanıyordu:

"Hey Ali İhsan, hey koca Nurcu! Söyle bakalım, ne olacak şu benim halim? Baksana, ne dünyaya yaradık, ne âhirete... Enaniyetten ne evlenebildim, ne de tesettürlü bir hayatı yaşayabildim... Bu halimi düşününce, bazan rahmetli babama bile kızıyorum. Tutturdu okuttu, üniversiteye gönderdi beni. Zaman zaman kendi kendime diyorum: 'Babam, keşke beni köyümüzün sümüklü çobanı Hasan Efendiye verseydi de, hiç okula göndermeseydi' diye... Evlenseydim, hiç olmazsa dinimin vecibelerini daha rahat yaşar, ayrıca çoluk çocuk sahibi olurdum... Fakat, elden ne gelir? Demek ki, bizim de mukadderatımız böyle imiş..."

Üstad Bediüzzaman'ın özel selâmını ve mesajını Hesna Hanıma götüren Ali İhsan Tola ise, onu şöylece teselli eder ve içindeki karamsarlığı dağıtmaya çalışır: "Üzülme Hesna Hanım. Hazret–i Bediüzzaman gibi bir zâtın hususî duâsına mazhar olmak gibi büyük bir şansın var. Bu az bir şey mi? Denizli'ye sizi ziyarete sırf bunun için geldim. Üstadımız Said Nursî'nin size selâmını getirdim. Beni o gönderdi. Sizin için duâ ettiğini ve sizi talebeliğe kabul ettiğini ifade buyurdu."

Bunları duyunca ağlayan ve adeta gözyaşlarına boğulan Hesna Hanım ile akrabası/hemşehrisi Ali İhsan Tola arasında şu diyaloglar yaşanır:

Şener: "O mübarek zât, bizi bu halimizle kabul eder mi?

Tola: "Evet, sizi hem talebeliğe, hem de mânevî evlâtlığa kabul ediyor. Hatta, sizin için hususî duâ ettiğini söyledi."

Şener: "Ama, yine de ona lâyık bir talebe olamadığıma üzülüyorum."

Tola: "Üstad, tam üç kere beni çağırarak size selâmını getirmemi istedi. Tembellik ettiğim için, üçüncüsünde beni azarladı ve Denizli'ye sırf sizi ziyaret etmeye beni mecbur etti. Emin olun, size çok değer veriyor. Risâle–i Nur'un beraatine karar verenlerden olduğunuz için, sizin veliler kadar büyük hizmet ettiğinizi söyleyip her daim duâlar ediyor."

Bunları duyan Hesna Hanım hüngür hüngür ağlamaya başlar ve herkesten müsaade isteyerek hususî dünyasına çekilir. Yaklaşık on gün müddetle hiç dışarı çıkmaz ve kimseyle de görüşmez.

Denizli'den Isparta'ya dönen Ali İhsan Tola ise, bu ziyaretini ve sohbet esnasında konuştuklarını Üstad Bediüzzaman'a olduğu gibi anlatır. Üstad ise, kendisine şunları söyler:

"Ali İhsan kardaşım. Ben Hesna'nın ismini gavsların, kutupların yanına yazdım. Onlarla beraber ona da duâ ediyorum. Kur'ân'ın malı olan Risâle–i Nur dâvâsında erkekler korktu; ama, o hayatını ortaya koyarak bu dâvâya taraf oldu. Yarın Rûz–i mahşerde, o şecaat ve cesaret timsâline Kur'ân şefaatçi olacak.

"Aziz kardaşım. Akrabanız Hesnâ tesettürsüz diye, ona belki de darılıyordunuz. İşte bak, tesettüre riayet etmiyor dediğin o şefkat kahramanı, Tesettür Risâlesini beraat ettirdi. 'Essebebü ke'l–fâil' sırrınca, bu hizmetten hâsıl olan hasenelerin, sevapların bir misli ona da yazılıyor."

Risâle–i Nur mahkemesinin 15 Haziran 1944'teki son celsesinden evvel, tek parti hükümeti tarafından yapılan olanca baskı, tehdit ve yıldırma teşebbüslerine rağmen, "ilm–i hakikat sahibi" dediği Üstad Bediüzzaman'ı kahramanca savunan ve Risâle–i Nur hakkında ittifakla verilen beraat kararına imza atan Hesna Şener Hanıma, şu vefat yıldönümünde bir kere daha Cenâb–ı Hak'tan ganî ganî rağmet ve mağfiret niyaz ediyoruz.

22.07.2009

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Seçeceğiniz eş de tahkikî imana sahip olmalı


A+ | A-

Evlenmek isteyen öncelikle şu temel sorudan hareketle aday arayışına çıkmalı:

“Evleneceğim kişi tahkikî imana sahip mi?”

Şöyle düşünülebilir: Müslüman elbette inanır, bu ma’lûmu i’lam (bilineni bildirmek, tekrarlamak) değil mi? Onu ikincisi takip eder: Tahkiki imanın evlilik, aile hayatıyla direkt ilişkisi nedir?

İman, yalnızca “İnanıyorum!” sözcüğünden ibaret değil. İman;

• Manevî sahaya, tecrübe ötesi gayba (metafiziğe, görünmeze) inanma, Allah’ı, O’nun vahiyle bildirdiklerini kabul etme, onlara bağlanma ve böylece Allah’ın güvenliği altına girmekten doğan emniyet duygusudur. İman, kâinatın tesadüfen meydana gelmediğini, onu şuurlu bir varlığın yarattığına inanan kişinin, onun tesadüfen yok olmayacağına, dolayısıyla Allah’tan başka kimsenin onun yok edemeyeceğine, O’nun garantisi altına girdiğine olan güvenidir.1

Bilindiği gibi, iman, taklidi ve tahkiki olmak üzere iki çeşittir.

• Geleneksel, anne-babadan ve çevreden duyma, genel bir tasdikten ibaret olana taklidi iman denir. Böyle bir iman, basit rüzgârlar karşısında bile söner. Taklidi imanı mum ışığı gibidir. Muma “püf” dediğimizde söner. “Tahkikî” iman ise, zihnimizin basamakları tahayyül (hayal etme), tasavvur (tasvir etme), taakkul (akıl terazisine vurma), tasdik (doğrulama), iz’an (anlama, kavrama, idrak etme), iltizam (taraf ile teslim olma) teknelerinde tahlil edilir, senteze tabi tutulur, yoğrulur ve en son itikat 2(iman, yüksek inanç, kesin kanaat) kademesinde kalp, vicdan gibi duygularımıza mal edilerek özümsenir, meleke / maharet hâline getirilerek pratiğe dökülür.

Tahkikî iman delillere dayanır, tefekkür, araştırma ve inceleme ile elde edilir. Mum, el feneri, lüküs, ampul de ısı ve ışık verir, güneş de enerji yayar. Muma “püf” dediğimizde söner. Mum, el feneri, lüküs, ampul de ısı ve ışık verir. Güneşi ise, dünyanın en büyük fırtına ve kasırgaları asla yerinden kıpırdatamaz, söndüremez!

İşte, “meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe ve kadere inanıyorum” demek yetmez. Tıpkı, sağlıklı bir hayat sürmek için gerekli sağlık bilgilerini ve beslenme formüllerini ihtiva eden bir kitabı “biliyorum” deyip, onu raftan indirmemek içinde yazılanları anlayıp hayata geçirmemek gibi... Neden aile hayatında da tahkikî iman gerekli? Çünkü, amelin / aksiyonun / eylemin / filin itici gücü / enerjisi, inançtır, imandır. Vücudumuzu / organlarımızı sinir sistemimiz, onu da ruhumuz yönetir. Ruhumuzu duygularımız, duygularımızı düşüncelerimiz, düşüncelerimizi de inançlarımız / imanımız... Nasıl inanıyorsak öyle düşünürüz, nasıl düşünürsek kendimizi öyle programlarız... Eğer bir inançta veya sistemde iman boyutu yoksa veya ihmal edilirse, pratik hayata yansıması yoktur veya etkisizdir. Tıpkı tazyiksiz suyun şofbeni, voltajı düşük elektriğin herhangi bir elektrikli cihazı çalıştıramaması gibi…

İman; ibadetle pratik hayata yansıması halinde; dünya ve ahiret mutluluğuna vesile olduğu gibi, dünya ve ahiret işlerini tanzime de sebep olur. Yani, ferdin, aile ve toplumun huzur ve mutluluğu, düzeni tahkikî iman derecesindedir.

Zira, iman, hem nur, hem kuvvettir. Kuvvet enerji / güç; nur ise, feraset, aydınlık, ışık, hakikati gösteren projektördür. Nasıl ki, elektrik fırına nüfuz ettiğinde yemekleri pişirir; buzdolabında, soğutur, korur; ampulde aydınlatır, herhangi bir makine, motor veya cihaza girdiğinde onu çalıştırır. İman da manevî elektrik gibi, insan hayatının bütün safhalarına, toplumun bütün katmanlarına nüfuz ederek icraatını yapar. Zira, ruhumuzu, duygularımızı çalıştıran iman bizatihi ilme yönelmeyi, çalışmayı, dayanışmayı, kaynaşmayı, ilerlemeyi netice veren ibadetleri ifa etmemizi sağlayan bir güç kaynağıdır.

Dipnotlar: 1- Sözler, s. 647.; 2- Prof. Dr. Sabri Özbaydar, Psikoloji, s. 26.

22.07.2009

E-Posta: [email protected] [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Hile-i Şer'iye nedir?


A+ | A-

Fatma Hanım: “Hile-i şeriyye nedir? Caiz midir? Caizse şartları nelerdir?”

Hile, Arapça “hâle” fiilinden türemiş bir isimdir. “Hâle” fiili, birçok mânâsı olmakla beraber, en yaygın şekliyle yıllanmak, değişmek, dönüşmek, halden hale geçmek, düzgün iken eğri büğrü olmak mânâlarına geliyor. Günlük konuşma dilimizde çok sık kullandığımız hal, havale, istihale, muhal, ihale, havl, muhavele kelimeleri de aynı kökten türemiş, fakat değişik veya yakın mânâlar yüklenmiş kelimelerdir.

Hile, sözlükte maharet, beceriklilik, kurnazlık, çözüm, çare, çıkış yolu, halden hale çevirme yolu mânâlarına gelmekle beraber; zamanla aldatma, tezgâh-tuzak kurma, kurnazlık yapma, üçkâğıtçılık, düzenbazlık mânâları yüklenerek aslında kirletilmiş bir kelimedir. Hileci dendiğinde üç kâğıtçı, yalancı, düzenbaz denmek istenir. Bu anlamda hileye dinimizin cevaz vermesi elbette mümkün değildir.

Bu durumda hile kelimesi zaten kendiliğinden iki anlama ayrılmış bulunuyor: Batıl hile, şer’î hile. Fıkıh kitaplarımızda “hile-i batıla ve hile-i şer’iyye” olarak ele alınmıştır.

Hile-i batıla: Haramı helâl, helâli haram yapma gayreti, bir emrin yapılmasını kurnaz fikirlerle önleme çabası, haksız mal kazanma çabası demektir ki, caiz değildir. Yalancılıktan ibarettir.

Hile-i şer’iye: Tasarrufları fıkha uydurmak, ortaya çıkan çeşitli şartları farklı çözümlerle dinimize uygun hale getirmek, çeşitli zamanlarda çeşitli sosyal davranışlar gösteren Müslümanları haram işlemekten kurtarmak için, yalan söylemeden, kimseye zarar vermeden ve dinin ruh-u aslisini incitmeden ihtiyatlı yollar ve çözümler arayıp bulmak mânâlarına gelir. Bulunan çözümün meşrû ve dine uygun olduğu mânâsında hile-i şer’iyye denmiştir. Yoksa dinin yasaklarını, emir ve farzlarını hile ve düzen-bazlıkla değiştirme çabası hile-i şeriyye değil, hile-i batıladır ve asla caiz değildir.

Hile-i batılaya örnek: Hazret-i Musa’nın şeriatında Cumartesi günü balık avlamak haram kılınmıştı. Deniz kenarında yaşayan bir Yahudi kabilesi de deniz kenarına havuzlar yaptılar. Cumartesi günü kıyıya gelen semiz balıklar havuza takılıyorlar, havuzdan kurtulamıyorlardı. Yahudiler de bu balıkları Pazar günleri avlıyorlardı. Bu kabile, bu davranışlarının Allah’ı aldatmak demek olduğu hakkında kendi din adamlarınca ve peygamberle-rince çok uyarıldılar. Fakat “Biz Cumartesi günü balık avlamıyoruz ki” diyerek yaptıkları hileye sığındılar ve uyarıcıları dinlemediler. Allah da onlar hakkında şöyle vahyetti: “Andolsun ki, içinizden Cumartesi yasağına uymayanları bilirsiniz. Biz onlara ‘aşağılık maymunlar olun!’ dedik.”1

Hile-i şer’iyyeye örnek: Hazret-i Eyyüb (as) hastalığı sırasında kendisine hizmette kusur etmeyen vefalı ve sadık eşi Rahime’ye bir davranışı yüzünden kızmış ve “İyileştiğimde sana yüz değnek vuracağım” diye yemin etmişti. Gün geldi ve Hazret-i Eyyüb (as) iyileşti. İyileştiği zaman hem onu yemininde yalancı çıkarmamak, hem de vefalı eş Rahime’yi incitmemek için çözüm bizzat Allah tarafından gelmişti: Allah buyurdu ki: “Eline bir demet sap al ve onunla vur, yeminini bozma.”2 Böylece Hazret-i Eyyüb (as) çok ince çubuklardan 100 tane aldı, bir demet yaptı ve bu demetle muhtereme eşine bir defa hafifçe vuruverdi.

İmam Ebu Yusuf zamanında zengin fakat cimri bir adam, “Bir erkek evlâdım olursa boynuzu dört karış bir koç adak keseceğim” diye adamıştı. Gün geldi, adamın bir erkek evlâdı oldu. Adam boynuzu dört karış uzunluğunda bir koç aramaya başladı. Dağ tepe çoban aradı, sormadığı kimse kalmadı. Fakat adam dört karış boynuzlu bir koç bulamadı. Ne yapacağı konusunda âlimlere fikir danışmaya başladı. Fakat kimse bir çözüm bulamıyordu. Nihayet ona “Sen İmam Ebu Yusuf’a git” dediler. Adam Ebu Yusuf’a gelip derdini anlattı. Ebu Yusuf Hazretleri adamın zengin fakat cimri olduğunu biliyordu. Dedi ki: “Bir çözüm bulurum; fakat bir şartım var.” Adam: “Şartın nedir ya İmam” dedi. İmam: “Sen zengin bir adamsın. Memleketin fakir çocukları için dört mektep ile bu mekteplerin her türlü masrafları için dört dükkân yaptıracaksın” dedi. Adam şartı kabul etti. Mektep ve dükkân parasını devlet hazinesine yatırdı. İmam Ebu Yusuf da talebelerinden birini gönderip uzun boynuzlu bir koç getirtti. Bir de beş yaşında bir çocuk çağırttı. Beş yaşındaki çocuğa koçun boynuzunu karışlattı. Gerçekten de çocuğun karışıyla koçun boynuzu dört karış gelmişti. İmam Ebu Yusuf: “İşte senin adadığın koç budur. Al götür” dedi. Adam koçu alıp gitti ve kesti.

Yine İmam Ebu Yusuf zamanında hükümdar eşine bir tartışma sırasında kızmış ve “Bu geceyi benim hüküm sürdüğüm topraklarda geçirirsen benden boşsun!” diye azarlamıştı. Fakat sonradan kızgınlığı geçince söylediğine pişman oldu. Ne yapacağını şaşırdı. Eşini bir geceliğine de olsa ülke dışına göndermek mümkün değildi. İmam Ebu Yusuf’a danıştı. Ebu Yusuf dedi ki: “Eşiniz bu geceyi mescitte geçirsin. Çünkü Kur’ân ‘mescitler Allah’ındır.’ (Cin Sûresi: 18) buyuruyor. Senin hüküm sürdüğün topraklar mescitlerin dışarısıdır” dedi. Hükümdar böylece müşkülünden kurtuldu.

Dipnotlar: 1. Bakara Sûresi: 65; A’raf Sûresi: 163, 164, 165, 166. 2. Sad Sûresi: 44.

22.07.2009

E-Posta: [email protected]



Sami CEBECİ

İktidar sıtması


A+ | A-

Devletlerin ve milletlerin hayatında huzur, emniyet ve güvenin hâkim olduğu zamanlar olduğu gibi. Kaos, kargaşa ve dahilî muharebelerin yaşandığı ortamlar da olur. İnsanlık tarihi buna şahittir.

Asr-ı Saadet döneminde, Hazret-i Peygamberin (asm) bekâ âlemine irtihal etmesinden sonra vukuâ gelen olaylar ibret vericidir. Hususan, Hazret-i Osman’ın (r.a.) halifeliğinin son altı yılında cereyan eden sıkıntılı olaylar ve Hazret-i Ali’nin (r.a.) hilâfeti zamanında meydana gelen Cemel Vakası ve Sıffin Muharebesi tamamen hilâfet, saltanat ve iktidar mücadeleleridir.

Hazret-i Ali’nin (r.a.) şehit edilmesinden sonra yerine geçen Hazret-i Hasan (r.a.),Hazret-i Muaviye ordusu ve kendi taraftarları arasında iktidar yüzünden kan dökülmesin diye geri çekilip barış anlaşması yapması her türlü takdirin üzerinde bir davranıştır ki, Hazret-i Peygamberin (asm) torununun kendisinden kırk sene sonra gerçekleştireceği bu barışı nübüvvet gözüyle görmüş ve “Bu benim oğlum Hasan, Seyyiddir. Allah onun vasıtasıyla iki büyük grubun arasını düzeltecektir.” hadisiyle övmüştür.

Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin iç bünyelerinde yaşanan mücadeleler, iktidar savaşlarından başka bir şey değildir. On bir yıl süren Fetret Devrindeki kardeş savaşları tam bir kargaşa ve iktidar kavgasıdır. Yıldırım Beyazıt’ın Timurlenk’e esir düşmesinden sonra meydana gelen kardeş savaşını 1. Mehmet (Çelebi) kazanmış, yeniden Osmanlı Devletini toparlayarak düzene sokmuştur. İktidar olmak hâkimiyet kurmayı sonuç verir. Hâkimiyetin gereği de ortaklığı reddetmektir. Buna binâen, nice dindar padişahlar kardeşini veya oğlunu ortadan kaldırtmıştır. Bu açıdan tarih çok acıklı tablolarla doludur.

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde, Osmanlı Devletine son veren ve Osmanlıları ülkeden kovan ve devlete her cihette hâkim olanlar da kendi aralarında ciddî sıkıntılar yaşadılar. Mutlak hâkimiyet kurma sevdası, en yakın olanları da birbirinden uzaklaştırdı. Yakın tarih bunun şahididir. Bu nasıl bir duygudur ki, insanlara en olmayacak gaddarâne icraatları yaptırabiliyor. Halbuki, şu üç günlük dünya için bunlar değer mi?

Bir zaman grup halinde İstanbul’un tarihi yerlerini ve camilerini geziyorduk. Yavuz Selim Camiine de gittik. “Bu dünya bir padişaha çok, iki padişaha az.” diyen cihangir padişah Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri, yanındaki türbesinde yatıyordu. Dünyaya sığmayan o kahraman insanlar iki metrelik toprağa sığmışlardı. Topraktan yaratılan insan yine toprağa dönüyordu. Bu bilinen sabit hakikate rağmen, ebediyen bu dünyada kalacakmış gibi bir hissî yanılgıyla, çoğu insanlar âhiret hayatlarını berbat edecek yanlışları irtikap edebiliyorlar. Ne kadar acı!

Çeşitli isimlerdeki tarikat ve İslâm’î cemaatlerdeki iç çekişmelerin baş sebebi, açıkça ifâde edilemese de iktidar mücadeleleridir. “Post kavgası”tabiri bu yüzden meşhur olmuştur. Belli makamları olan o gibi hizmet modellerinde, o makamı başkalarına kaptırmamak, ya da ele geçirmek gayreti, çoğu zaman istenilmeyen sonuçları doğurmuş, ihlâsın da bozulmasına sebep olmuştur. İktidar hırsı, bir sıtma gibi onlara hükmetmiştir.

Sahabe mesleğinin bu zamana bir yansıması ve onun bir cilvesi olan Risâle-i Nur mesleğinde ise, belli makamlar yoktur. O meslekte, tefâni denilen, kardeşler birbirinde fâni olmak ve her meselelerini meşveretle halletmek ve “Ben” yerine “Biz” mânâsı asıl olduğu için, iç mücadeleyi gerektirecek bir sebep yoktur. Ancak, insan unsurunun olduğu her yerde mutlaka az veya çok problem olur. Çünkü, Allah hem fert, hem de cemaat olarak herkesi imtihandan geçiriyor. Bundan dolayı, imtihanın biri bitse de, mutlak arkadan başka bir imtihan onu takip eder.

Bediüzzaman Hazretlerinin “Evvel âhir tavsiyemiz; tesanüdünüzü muhafaza, enâniyet, benlik, rekâbetten tahaffuz, itidâl-i dem ve tam ihtiyattır.” îkazları çok dikkat çekicidir. İç mücadelelerin ve iktidar kavgalarının temeli, enâniyet, benlik ve rekabete dayanmaktadır. Sâir gösterilen sebepler bahane gibi şeylerdir. Kendini dev aynasında gören, beraber olduğu dâvâ arkadaşlarını iç dünyasında küçümseyen, kendini belli yerlere daha lâyık hisseden, sâir insanları yönetilmeye muhtaç zavallılar olarak görüp yönetmeye çalışan, herkese akıl vermeyi kendine misyon edinen ve tevâzu, mahviyet, terk-i enâniyet gibi güzel sıfatlardan nasibi az olan böyle tipler, bulundukları cemaat içinde problemin kaynağı oldukları halde, problem çözdüklerini zannederler. Allah, hepimizi ihlâstan alabildiğine uzak böyle hallerden rahmetiyle muhafaza etsin ve istikamet üzere sabit kılsın, âmin...

22.07.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.