18 Ağustos 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

H. İbrahim CAN

Kerkük'te sular iyice ısındı


A+ | A-

Kerkük yüzünden Irak’ta genel nüfus sayımı ertelendi. Irak’ın 2005 yılında kabul edilen anayasasının 140. maddesine göre 2007 yılı sonuna kadar yapılması gereken nüfus sayımı şimdi de 2010 yılına ertelendi. Kuzey Irak Kürt Yönetiminin nüfus kaydırma yoluyla Kerkük’ün yönetimini ele geçirme çabalarına, başta Türkmenler ve Araplar olmak üzere Irak’taki bütün gruplar karşı çıkıyor. Kürtler ise Kerkük petrollerini geleceklerinin ekonomik teminatı olarak görüyor.

Ancak Kerkük Kürtlere bırakılamayacak kadar önemli. Dünyanın toplam petrol rezervlerinin yüzde 6’sı ve Irak rezervlerinin yüzde 40’ı bu bölgede bulunuyor. Halen faal halde olan petrol alanlarından günde bir milyon varil ham petrol çıkarılıyor.

Geçen her gün Kerkük gittikçe büyüyen bir saatli bombaya benziyor.

Mesud Barzani iki yıl önce “140. madde uygulanmazsa, gerçek bir iç savaş çıkar” diye tehdit ederken, CIA ta 2007 yılı Ocak ayında yayınladığı Ulusal İstihbarat Tahmininde Amerikan ordusunun erken çekilmesi ve Kürtlerin Kerkük’ü kontrolü altına almak için harekete geçmesi halinde, Türkiye’nin Kerkük’e yönelik bir askerî harekât başlatacağı tahmininde bulunuluyor. 1995’te kurulan Irak Türkmen Cephesine her türlü desteğin sağlanarak, Kürtlere karşı bir denge gücü oluşturulması, Amerika ve merkezî Irak yönetiminin de şimdilik sesini çıkarmadığı bir olgu. Kuzey Irak’ta halen görev yapmakta olan güvenlik güçlerimiz de bu konuda önemli bir unsur olarak yerini koruyor.

Türkiye ve Türkmenler Kerkük’ün bir Türk şehri olduğu tarihî tezini savunmaya devam ediyor. Bunda dayanılan delil ise 1957 nüfus sayımında Türkmenlerin şehirdeki nüfus çoğunluğuna sahip olmaları. Ancak o tarihten bu yana çok şey değişti. Önce Saddam Hüseyin Kürt ve Türkmenleri şehirden sürerek Arapları buraya yerleştirip demografik yapıyı değiştirdi. Körfez Savaşı sonrası ise—halen de sürüyor—Kürt Yönetimi buraya olabildiğine Kürt nüfus taşıyor. Hatta konut bulunamadığından statta ve barakalarda yaşıyorlar. Bu durum, nüfus sorununu içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Türkiye, Birleşmiş Milletlerce önerilen ve şehrin ortak yönetimini de içeren alternatifli çözüm tekliflerini tamamen reddetmiyor. Kaldı ki; mevcut durumda bundan daha iyisini beklemek pek akılcı görünmüyor.

Türkiye’nin Kerkük ve Musul’a verdiği önemi bilen ABD, çekilme sonrası Kuzey Irak Kürt Yönetiminin himayesini Türkiye’ye bırakmak isterken, bu şehirler üzerinde Türkiye’nin etkisinin artacağı imasını yapmaktan uzak durmuyor.

Kerkük’te nüfusun belirlenmesi için çeşitli yöntemler ileri sürülüyor. Ancak bunlardan hiçbirisinin herkesçe kabul edilen bir sonuç doğurması imkânsız. Bu durumda Lübnan çözümü gündeme geliyor: Nüfus sayımını hiç yapmamak. Orada da gruplar temsil haklarını kaybedecekleri endişesiyle 1932 yılından bu yana nüfus sayımı yaptırmıyor.

Ancak bunun bir çözüm olmadığı açık. Hele Kürt Yönetiminin Kerkük’teki petrol alanları için de ihalelere çıkması, Bağdat Yönetiminin 9500 kişilik bir birliği Kerkük’e yığması ve zaman zaman şehirdeki intihar saldırıları, Kerkük’te krizin gittikçe ağırlaştığını gösteriyor.

Türkiye’nin bu konuda Bağdat Yönetimi, ABD ve BM nezdindeki—İran ve Suriye görünüşte hiç bir adım atmayı düşünmüyor—çabalarını arttırması ve kan dökülmeksizin Kerkük’te adil bir çözüme ulaşılmasına öncülük etmesi yararlı olacaktır. Ama bu çözümün asla kolay olmayacağı aşikâr.

18.08.2009

E-Posta: hibrahimcan@windowslive.com



Ahmet DURSUN

Yol haritası


A+ | A-

“Yol haritası” söylemi, son zamanlarda yolunu bulmak isteyenlerin moda tabirlerinden biri oldu. Amerika Ortadoğu’da çizdirdiği karizmasını düzeltebilmek, Irak çöllerinden kurtulabilmek için böyle bir haritaya ihtiyaç duymuştu da, biz de bekleyip durmuştuk ‘Bu harita bizi nereye götürecek?’ diye. Harita çok, hangisini istersen onu kullan. BOP’un yol haritası, AB yol haritası derken şimdi yeni bir yol haritasıyla karşı karşıyayız. Kürt açılımının nasıl olacağına dair elinde kapalı bir zarfla sır vermeden dolaşan içişleri bakanının ve Başbakan’ın çantasından nasıl bir harita çıkacak, merak ediyoruz.

Haritanın ölçeği, şekli şemali az çok belli oldu da, hükümet kırmızı kart yemeden bunu nasıl kamuoyuna açıklarım telâşında. Harita, Türkiye’nin yeni siyasî haritası, bu kesin. Anladığım kadarıyla da şimdilik üç temel belirleyicisi var. AKP, DTP ve İmralı… Diğer siyasî partiler ve sivil toplum kuruluşları vs. haritanın tali yollarını oluşturuyor. Meselenin en can sıkıcı, adamı en işkillendirici kısmı, İmralı’nın bir şekilde olaya müdahil olması. Bu yol haritası dedikleri şey, PKK’nın paketli liderinin paketinden kurtulmasının, ahir ömrünü daha bir güven içinde yaşamasının bir yolu mu acaba? Bu noktada endişe edenlerin sayısı az değil. ‘Niye işkilleniyorsun?’ demeyin. Kurulduğundan beri PKK’ya terör örgütü demeyen, açıkça da terör örgütünün siyasî taşeronluğunu yapan DTP nasıl oldu da çözümün bir numaralı adresi oldu? PKK’nın siyasî taşeronluğundan ötürü DTP’yi muhatap kabul etmeyen Başbakan neden aniden fikir değiştirdi? Neden yüzyılın en önemli katillerinden birinin “yol haritası” adı altındaki hezeyanları merakla bekleniyor? Adam sanki harita kadastrocu da, yok ayın on beşine yetişmemiş, sonraki Çarşamba olabilirmiş… Haritayı elinde tutan belli de, “çizen kim?” ben onu merak ediyorum. İmralı’nın herhangi bir şekilde bu sürecin içine sokulması ya da bunun hissettirilmesi bu işi başlamadan bitirir.

Hükümet henüz yol haritasını açıklamadı. Şimdilik yoklama aşamasında. Başbakan, toplumsal mutabakattan söz edip duruyor da, bu mutabakatın içine toplum bir türlü dahil olamıyor. Toplumun hissiyatına tercüman olmayan bir mutabakat nasıl olur? Meselâ, Başbakan’ın mutabakatı, bu meselede çözümü isteyen toplumun bir ferdi olarak beni tatmin eder mi? Yol haritası şehit analarının yüreğine su serpecek unsurları içeriyor mu? Bu açılım, Bediüzzaman’ın yüz yıl öncesinden bu meseleyi çözmek için yaptığı girişimleri vasiyet kabul edenleri ikna eder mi? Elbette ki bu ülkede bu meselenin çözümünü arzulayan müthiş bir çoğunluk var; ancak çözüm için atılacak her adımı destekleyenleri hayal kırıklığına uğratacak en büyük yanlış harita mühendislerinin yanlış seçimi olacaktır. Bana göre samimî, onurlu ve dış etkenlerin üflemesiyle oynamaya kalkmayacak akıllı bir mühendisin haritasında şunlar kesinlikle olmalıdır:

1 – Demokratikleşme. Kürt sorununu doğuran antidemokratik yapımızdır. Terör, çağdaş bir demokrasiden binasip olmamızın sonuçlarından biridir. Türkiye’nin her alanda demokratikleşmesiyle ve ülkemizde demokrasi kültürünün gelişmesiyle sorun kendiliğinden erimeye başlayacaktır. Dolayısıyla bu haritanın başşehri de çağdaş bir anayasa olmalıdır. Bu darbe anayasasına yaslanan çözüm arayışları akim kalacaktır.

2- Cumhuriyet’in ilk yıllarında dinî değerlerden azade bir modernlik anlayışıyla yola çıkanların Bediüzzaman’a teklif ettikleri dünyevî makamların ve önemli sayılacak miktardaki maaşın reddedilmesinin altında yatan amilleri göz önünde bulundurmayan bir haritaya da güvenmem. Din gerçeğini göz ardı eden, imanlı-faziletli bir toplumun nasıl oluşacağına dair kafa yormayan bir haritadan hayır beklemek fazla iyimserlik olur. Böyle bir haritayı dayatanların bu memleketin insanı olmadığını da rahatlıkla söyleyebilirim. Ülkemin dışında çizilmiş haritalarla ben ülkemde yol mu arayacağım?

3- Bilumum ulumalardan ve hırlamalardan etkilenmeyen bir harita. “Ne mutlu Türk’üm diyene” diyerek dağlara kazınan etiketin yapıştırıcı, birleştirici olamadığını anlamış, birlikteliği ve eşitliği sahip olduğu tarihî, dinî ve kültürel değerlerde bulmuş bir harita insanları mutlu kılabilir ve onları selâmete ulaştırır. Ulus devlet yapılanması ve anlayışı ile Kürt meselesinde bir arpa boyu yol gidilemeyeceğini, salt askerî tedbirlerin ülkenin kaynaklarını yok etmek demek olduğunu kavrayan bir harita doğru yolun ilk işaretlerini vermiş olur.

4- Meselenin can damarını bilen, asıl hastalığı teşhis eden bir harita. Doğunun kalbinin din olduğunun farkına varan, eğitimini de bu gerçeğe göre dizayn eden bir harita. Ancak bu anlayışla hazırlanmış bir harita, yüreklerinden merhamet, şefkat ve Allah korkusu silinenlerin vicdansızlığına bir son verebilecektir.

5- Bütün bunlardan sonra, insanların insanca yaşayabilecekeri, Ağrı’nın Patnos’unda, Bitlis’in Hizan’ında, Siirt’in Eruh’unda Şırnak’ta, şurada burada, fakirliğin ağır yükü altında ezilmiş, hayatın her anında bükülmüş yürekleri ferahlatacak, yüzleri güldürecek tedbirleri sunan, “yahu hayat ne güzelmiş” dedirtecek bir harita.

18.08.2009

E-Posta: adursun@yeniasya.com.tr



Vehbi HORASANLI

İstikbal, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacaktır


A+ | A-

Bediüzzaman, Şam’daki hutbesinde aynen bu sözü kullanmış gelecekte hâkimiyetin iman ve Kur’ân hakikatlerine sarılanlara ait olacağını ifade etmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz, peygamber mu'cizelerinden bahsederek insanları ibret almaya ve terakki etmeye teşvik etmektedir. Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi:

“Haydi, çalış bu mu'cizelerin numunelerini göster. Süleyman Aleyhisselâm gibi iki aylık yolu bir günde git. İsa Aleyhisselâm gibi en dehşetli hastalığın tedavisine çalış. Hazret-i Musa’nın asası gibi taştan ab-ı hayatı (hayat suyunu) çıkar, beşeri susuzluktan kurtar. İbrahim Aleyhisselâm gibi ateş seni yakmayacak maddeleri bul, giy. Bazı enbiyalar gibi şark ve garbda en uzak sesleri, sûretleri işit gör. Davud Aleyhisselâm gibi demiri hamur gibi yumuşat, beşerin bütün san'atına medar olmak için demiri balmumu gibi yap. Yusuf Aleyhisselâm ve Nuh Aleyhisselâm’ın birer mu'cizesi olan saat ve gemiden nasıl çok istifade ettiğiniz gibi istifade ediniz, taklitlerini yapınız.”

İşte Rabbimiz kutsal kitabımız aracılığı ile her yönüyle bizleri maddî ve manevî terakkiye, gelişmeye sevk etmekte, ders vermektedir. Peygamber kıssaları bunun bir delilidir. Bunlardan bir kaçını zikretmeye çalışalım.

Hz. Adem (as): İlk ziraat mühendisi ve çiftçi idi. Hz. Şid (as): Dokumacıların, örücülerin ve mensucat sanayiinin ilk kurucusu idi. Hz. İdris (as): İğneyi ilk icad eden, ona delik açan, iplik geçiren olduğundan, terzicilerin—konfeksiyoncuların—örücülerin piri sayılır. Hz. Nuh (as): Marangozların—gemicilerin—denizcilerin piri idi. Hz. Hud (as): Tüccar idi. Bütün tüccarların piri sayılır. Hz. Salih (as): Sürülerle develer yetiştirirdi. Sütlerini hem içer, hem de satıp dünyalığını temin ederdi. Hz. İbrahim (as): Kâbe’yi yeniden inşâ edişiyle, Hz. Süleyman'a (as) ve mimarlara önderlik etmiştir. Ayrıca bereketi ile gen teknolojisini ve yüksek miktarda ürün elde edilmesi yolunu açmıştır. Hz. Lut (as): Tarihçi idi. Seyyahların, piridir. Hz. İsmail (as): Kara ve deniz avcılığı ile geçimini sağlardı. Avcıların piri sayılır. 70 dil bilirdi. Tercümanların da piridir. Hz. İshak ve Hz. Yakup (as): Çoban idi. Hayvancılığın gelişmesine sebep olmuşlardır. Hz. Yusuf (as): Saati ilk icat eden, toprak mahsulleri ofisini ilk defa kuran, bolluk zamanında depolamayı, kıtlık zamanında halka dağıtmayı düşünen bir peygamberdir. Hz. Eyüp ve Hz. Şuayb (as): Ziraatçı idiler. Hz. Musa (as): Çobanlık yapmış ve Hz Şuayb (as)’a yardım etmiştir. Hz. Harun (as): Vezir idi, o da Hazreti Musa’ya yardımcılıkta bulunmuştur. Malûmdur ki Hz. Musa’nın dili peltektir. Firavun’un hışmından Hz. Asiye’nin planı sayesinde kurtulmuş fakat ateşi yuttuğu için dili peltek kalmıştır. Hz. Davud (as): Demiri işleyen, zırh yapan ve düzenli ordular kuran, Calut’un ordularını mağlûp eden bir kumandandır. Hz. Süleyman (as): Emir, hükümdar idi. Sazlardan zembil yapardı. Bakır madenini ilk defa işleyen O’dur. Cinlere hükmederdi. Çok uzak mesafeden Belkıs’ın tahtını getirmiştir. Hz. Zülkifl (as): Ekmek pişirirdi, fırıncıların piri idi. Hz. İlyas (as): Dokumacı ve iplikçilerin piri idi. Hz. Yunus (as): Balık avlayıp geçinirdi, denizcilerin piri idi. Hz. Üzeyr (as): Bahçıvan idi. Meyve ağaçlarını ilk defa aşılayan fidan yetiştiren, budama işlerini insanlara öğretendir. Bağ ve bahçe işleriyle uğraşanların piridir. Hz. Lokman (as): Doktorluk ve eczacılık mesleğinin piridir.

Elbette son peygamber ve bütün peygamberlerin üstadı olan Muhammed Aleyhisselâm’ın mu'cizeleri çoktur ve bize çok dersler vermektedir.

Peygamberimizin (asm) mu'cizeleri diğer peygamberlerin mucizelerinden ileridedir. Meselâ Hazret-i Musa’nın asası ile taştan su çıkarmasına mukabil, mübarek ellerinden bütün bir orduya yetecek kadar su içirmesi onun (asm) mu'cizelerinde de üstün olduğunu göstermektedir. Bundan başka başta Kur’ân ve Mi'rac mu'cizeleri insanlık tarihinin görmüş ve görecek olduğu en son noktayı işaret etmektedir. Bunları dikkatle incelersek, istikbalde de yalnız ve yalnız İslâmiyetin söz sahibi olacağını anlayabiliriz.

Evet, günümüzün en etkili silâhı olan belâgat gittikçe önem kazanmakta ve insanlar bu sayede çok güçlü bile olsa rakiplerini kolayca alt edebilmektedirler. O halde kırk yönü ile Peygamberimizin (asm) en büyük mu'cizesi olan Kur’ân’ın gelecekte en büyük söz sahibi olması gayet aşikârdır. Yeter ki onu anlamaya çalışalım ve yeter ki ondan ibret alalım.

Peygamberimizin (asm) diğer bir mu'cizesi olan “Mi’rac” insanların çok yüksek süratlere erişebileceğini ve zaman içinde kısmi de olsa yolculuk yapabileceğini bizlere göstermektedir. Nitekim daha şimdiden bazı uzay araçlarının Güneş Sisteminin dışına kadar gittiğini ve yüksek sür'atlere çıkabildiğini görebiliyoruz. Elbette Peygamber Efendimizin (asm) mu'cizelerine yetişmek mümkün değildir. Zira ulaşılabilecek en yüksek sınırı bize tarif etmektedir. Bununla birlikte onun açtığı yoldan giden bazı büyük zatların yaptığı gibi fazilet ve ahlâkta, bilim, teknolojide ve san'atta terakkî etmek mümkündür.

Kur’ân’da geçen ve Peygamberimizin (asm) eliyle Ay’ı ikiye bölerek sadece dünyadaki insanların değil kâinatta var olan diğer canlıların da şahit olduğu diğer bir mu'cizesi; insanlığın ulaşabileceği diğer bir sınırı göstermektedir. “Ay yarıldı, kıyamet yaklaştı” âyeti bize insanlığın çok büyük cisimleri bölüp parçalayabileceğini gösterebilmektedir. Nitekim Atom bombası patlatıldıktan yıllar sonra bundan 200 kat şiddetli olan Hidrojen bombası icat edilmiştir. Nükleer teknolojinin gelişmesi ile daha şiddetli bombalar üretilebilmektedir. İnsanoğlu yapmış olduğu edepsizliklerle çabuk bir kıyameti getirmediği takdirde bunların bir kısmını görmek mümkün olacaktır.

Eğer Peygamberimizin (asm) açtığı yoldan gidersek istikbal yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacaktır. Zira Kur’an’da da geçtiği gibi Allah nurunu tamamlayacaktır, kâfirler istemeseler bile…

18.08.2009

E-Posta: vehbihorasanli@ttmail.com



Ali FERŞADOĞLU

İdeal evlilik yaşı


A+ | A-

er genç (kız-erkek), bir yuva kurup, huzurlu ve mutlu olma rüyaları görür. Ve dere kenarında, müstakil, kırmızı kiremitli, bahçeli bir evi çoluk-çocuk ile paylaşma hayalleri kurar.

Eskiden 18-20 yaşına basan genç çoktan evlenmiş, çoluk-çocuğa karışmış olurdu. Artık, 30’lu hatta 35’li yıllara kadar geciktirmek, adeta bir moda oldu. Bunun birkaç sebebi var:

* Özgürlük (aslında sorumluluktan, yükümlülükten kaçmak)

* Eğitim,

* Kariyer,

* Modern bir hayat standardı yakalamak.

* Ekonomik zorluklar.

* Güvensizlik.

Bu ve benzeri sebepler, evliliği bir başka bahara bıraktırıyor. Resmî veriler, korkutucu boyutlarda: Türkiye’de son 7 yılda 30-44 yaş arası evlilikler yüzde 70 arttı. Bu durum, hem aileleri, hem de uzmanları endişelendiriyor. Psikologlara göre geç evlilikler, huzur ve mutluluk yerine pek çok sıkıntı ve bir sürü sağlık problemleri getiriyor. İstatistikler de bunu ispat ediyor:

Bir sefer, 28 yaştan sonra kadında doğurganlık oranı düşüyor. Erkeklerin de sperminde problemler çıkıyor. Tabiî ki, eskiye kıyas ettiğimizde bunun sebebi, sanayi, yani radyasyon yayan bilgisayar vs. sun’î, hormonlu ve kimyasallaşmış gıdalar.

Bu yaştan sonra doğurganlık düşer. Hormonal düzensizlikler ve yumurtalarda problemler çıkıyor. Erkeğin ise spermlerinde sorun çıkabiliyor.

30 yaş üstü evliliklerde boşanma oranı daha yüksek.

Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nün rakamlarına göre, 30-44 yaş arasında evlenen damat sayısı 1998’den 2005’e kadar geçen 7 yıllık sürede yüzde 70,5 arttı. Aynı dönemde 30-44 yaş arasında dünyaevine giren gelin sayısı ise yüzde 75,4 oranında yükseldi. Son yılların rakamlarıyla birlikte bu oranın daha da artacağı belirtiliyor.

Uzmanlar, geç kurulan yuvaların risklerine karşı çiftleri uyarıyor. Ve Türkiye için ideal evlenme yaşının 23-28 yaş arası olduğunu ifade ediyor. Yaş ilerledikçe, o hayat kanıksanıyor, evliliğe cesaret edilemiyor.

Evliliği, maddî sebeplerden dolayı geciktirenlere yardımcı olmak zorunluluğu getiriyor Kur’ân:

“Aranızdaki bekârlardan elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, lütfu geniş olan ve her şeyi bilendir.”1

Bir sefer, anne-babalar yardımcı olmak; gençlerin bu endişelerini gidermek zorunda. Hayat şartlarını ve evliliği ağırlaştırmamalı. Bilhassa kız tarafı çok şey isteyip, ağır borçları gençlere yüklememeli.

Peygamberimizin (asm), “En hayırlı evlilik, en kolay evliliktir” nasihati dikkate alınmalı. Ve bu zamanda mimsiz medeniyetin icâbâtından olarak hâcât-ı zaruriye (zarûrî ihtiyaçlar) dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla, hâcat-ı gayr-ı zarûriye (gerçekten zarurî ihtiyaç olmayanlar), hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş. Âhirete iman ettiği halde, “Zarûret var” diye ve zarûret zannıyla dünya menfaati ve maişet derdi için dünyayı âhirete tercih ediyor.2

Ve en önemli unsurlardan birisi de, “güven” meselesidir. Gayr-i meşrû bir gençlik, flört hayatı, evlilikleri geciktiriyor. Gezdiği, arkadaşlık ettiği insanların düşük ahlâkına bizzat şahit olunca—kendileri de o ahlâkta olsa dahi—onlardan biriyle evlenmek istemiyor!

Bu, evlilikleri geciktiriyor. Bunlar da bireysel hayata yönlendiriyor. Bu, israfı ve gayr-i meşrû hayatı pompalıyor. Bu da, üretimi ve gelişmeyi durduruyor. Toplum hayatını tar ü mar ediyor.

Dipnot: 1- Kur’ân, Nûr, 32. 2- Emirdağ Lâhikası, s. 456.

18.08.2009

E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr



Kazım GÜLEÇYÜZ

Eskimeyen mesajlar


A+ | A-

Hükümet, önce “demokratik açılım” dediği, ardından “kardeşlik ve barış projesi” adını koyduğu ve son olarak “millî birlik projesi” diye isimlendirdiği çalışmayı sene sonuna kadar bir neticeye ulaştırmak istiyor.

Başbakan daha evvelki beyanlarında, normal şartlarda süresi 2011’de dolacak olan bu Meclis döneminde çözümü hedeflediklerini söylemişti.

Şimdi bu vadeyi yıl sonuna çekmesinin, epeydir konuşulan senaryolar çerçevesinde muhtemel bir erken seçim hesabıyla ilgisi olabilir mi?

Bilemiyoruz, ama hükümetiyle, muhalefetiyle ve siyaset dışı kesimleriyle toplumun tamamını bîzar eden, on binlerce cana mal olan ve çözümü geciktikçe daha çetrefilli hale gelip kronikleşen bir sorunun kısa sürede halli mümkün mü?

Şayet her türlü önyargı ve kuşkulardan arınarak, iyiniyet ve samimiyetle, ortak bir çözüm iradesi üzerinde yoğunlaşılabilirse, niye olmasın?

Ama görünen o ki, bu atmosferin hâlâ uzağındayız. Tavırlar çözüme değil, önyargılara, ideolojik şartlanmalara ve siyasî hesaplara endeksli.

Bir tarafta, “çözüm” adı altında terör örgütüne meşrûiyet kazandırılmak ve buna dayalı olarak “vatanın bölünmez bütünlüğü”nü bozacak birtakım uluslararası siyasî projelere vücut verilmek istendiği öne sürülüyor; diğer tarafta bölünme korkusu pompalanıp, “vatana ihanet” suçlamaları dillendirilerek ve bu uğurda şehit cenazeleri de istismar edilerek çözüm engellenmeye, böylece “terörden geçinenler”in oluşturduğu kirli çıkar ve rant ilişkileri ağının devamına çalışılıyor.

Gerçi gelinen noktada, hangi gerekçeyle olursa olsun, itiraz ve karşı çıkma tarzında ortaya konulan tepkici tavırlar, sahiplerini “Yine engelliyorlar” bakışının muhatabı kılıp marjinalleştiriyor.

Ama öfke ağırlıklı tepkilerin duygusal söylemlerle seslendirilmesinin bazı kesimlerde etkili olduğu ve bunun öngörülemeyecek provokasyonlara açık bir atmosfer oluşturduğu da bir vâkıa.

Bu çok hassas süreci kesintiye uğratma riski en yüksek etkenin provokasyonlar olduğu da.

Geçerliliğini hâlâ koruyan mesajlar

Buna karşı en büyük güvence, artık kolay kolay tahriklere kapılmama bilincini kazanan ve dolduruşa gelmeyen sağduyulu bir toplum yapısı.

Esasen bu sağduyu toplumda hep vardı ki, o sayede çok dehşetli fitne ve badireleri aşabildik.

Ama fitneler kılık değiştirerek, imtihanlar da hız kesmeden devam ediyor. Onun için, her an teyakkuz halinde olmamız ve sözünü ettiğimiz sağduyuya vücut veren mânâları sürekli tahkim ederek beslememiz ve pekiştirmemiz gerekiyor.

Ki, Bediüzzaman’ın yaptığı da bu. O, tarihî bir dönemeçte “Millet tenvir ve irşad edilmelidir” diyerek çıktığı yolda, öteden beri seslendiregeldiği akıl, hikmet ve duygu yüklü birleştirici kardeşlik mesajlarını, maruz bırakıldığı dayanılmaz haksızlıklar karşısında bile daha güçlü vurgularla tekrarlayarak, bu mânâya büyük katkılar sağladı.

Onun için, Bediüzzaman’ın verdiği parametrelerin esas alınması, çözüm sürecinin başarıya ulaşmasında çok hayatî bir rol ve önem taşıyor.

Akan kanın durdurulması, can kayıplarının geride kalanlarda bıraktığı psikolojik travmanın tedavisi, samimî bir helâlleşme atmosferinin oluşturulması ve sorunun, olup bitenlerle hiç ilgisi olmayan masum insanları ve özellikle genç kuşakları da mağdur edecek şekilde ilânihaye sürüp gidecek bir kan dâvâsı haline gelmesine meydan verilmemesi, tahribi için herşeyin yapılmasına rağmen özde hâlâ muhafaza edilen kardeşlik ruhunun tekrar canlandırılması başta olmak üzere sürecin önemli başlıklarında ondan alınması gereken çok değerli mesajlar var.

Bu mânâları sağlam ve köklü bir temel üzerinde inşa ederek, toplumu her türlü fitne ve tuzağa karşı bağışıklık kazanmış, muhkem, şuurlu, dengeli, sağlıklı bir bünyeye sahip kılabilmek için, söylendikten yüz yıl sonra dahi geçerliliğini koruyan bu mesajlar mutlaka can kulağıyla dinlenip, gerekleri samimiyetle yerine getirilmeli.

18.08.2009

E-Posta: irtibat@yeniasya.com.tr



Nurullah AKAY

Ruhum “arayış” diyor


A+ | A-

Âfâka dalan ve kendini unutan kendimle yüzleşmek istiyorum zaman zaman. Böyle zamanlarda kafamda yer edinen gecekonduları ve gündüzkonduları yıkmak için büyük çaba sarf etmek zorunda kalıyorum. Çünkü zihnimin iman ve Kur’ân nurlarıyla nurlanması gereken köşelerinde yabancı unsurların istilâsını hissediyorum böyle zamanlarda.

Aklımı, kalbimi ve sâir duygularımı dünyanın dünyaya ait olan görüntülerine kapatmak, sonra da dünyanın Yaratıcısına ait olan manzaralarına yöneltmek istiyorum kendimi aramaya koyulduğum zamanlarda. Böyle zamanlarda eşya arasında, kayıp durumda olduğumu daha iyi anlıyorum. Ben de kayıp bürosuna müracaat etmesi gerekenlerden oluyorum. Anlıyorum ki gerçekte kendi kendimi tam mânâsıyla bulmuş değilim henüz.

Kayıplarda oluşan hüznün bedenimi istilâ ettiği zamanlarda arayışların değerini daha iyi anlıyorum. Hayatın arayışlardan ibaret olduğu gerçeği böyle zamanlarda kendini daha kolay bir şekilde bana kabul ettirmektedir. Kendimi arayıp bulmalıyım, kayıp durumlardan kurtulmalıyım bir an önce.

Arayışlarla imtihan oluyorum bu kısa ömrümde. Zaman hep kayıplarda olanların aleyhine işliyor. Zamanı yönlendirip lehine çevirenlerin yanında olmak ister insan olan insan. Çünkü gerçekleri bulmayanlar, kendilerini keşfetmeyenler gerçek mânâsıyla Rabbi de bulamayacaklardır.

Elimden gelseydi âfâkiyâta karşı savaş hâlinde olurdum her zaman. Çünkü boğulduğumu hissediyorum büyük dünya denizinde çoğu zaman. Bu derin denizlerden kurtulmak için yüzmeyi iyi bilmek gerektir. Yüzerek sığ denizleri aşmalı, selâmet sahillerine ulaşmalıyım. Çünkü benliğim keşfedilmeyi bekliyor yanı başımda.

Çözülmesi gereken düğümler, açılması gereken sırlar var kendime has dünyamda. Ruhuma vurulmuş anlamsız prangalarımdan kurtulmalı, kalbimin gerçeklere açılan kapakçıklarını açmalıyım bir an önce. Mânevî iklimlerin serin rüzgârlarına yönelmeliyim, başı dik, havası temiz yüksek dağların başında.

Nuh Peygamber’in (as) gemisi gibi olmalı benim için o yüce dağların başı. Oralara ruhumu boğan, kalbimi karartan, aklımı yoldan çıkarmaya çalışan iblisler ulaşamayacak ve onlar sellerde boğulurken ben oradan saadetler ülkesine kanat açacağım.

Aklımı alıp götüren hırsızlardan kurtulmalıyım, aklımı kalbin çelik zırhlı kalesi içine almalıyım. Kendimi keşfetmişsem, Rabbimi biliyor isem, Peygamberimi (asm) seviyorsam bir an önce kendime gelmenin yollarını aramalıyım. Kurtulmalıyım beni benden ve Rabbimden uzaklaştırmak isteyen iblislerden.

Hira Nur Mağarasına sığınmalıyım, Rabbimin benimle olduğunu düşünmeli, iman etmeliyim. O birincinin (asm) yolunda, ikincinin arkasında yola devam etmeliyim. Ben de müşriklerden, kezzablardan kaçıp muhacir olmalı, doğruların safına katılmalıyım.

Çöllere düşüp kızgın güneşler altında susuz kalmayı göze almadan “Medine”lere varamayacağımı biliyorum. Dünyanın meşakkatlerini sabırla bir bir atlamadan huzur ülkesine varılamayacağını hissediyorum. Onun için “sabır” diliyorum sabır hazinesinin sahibi olan Rabbimden...

Ashab-ı Kehf misâli karanlıklardan kaçmak için uyumaya kendimi vermeliyim diye düşünüyorum bazen. Böyle zalim hükümdarlar bir bir cehenneme giderken ben mağaramda Rabbim tarafından korunacağım. Uyandığım zaman kıtmirlerin bile insanım diyenleri geçtiğini göreceğim. Böylece kıtmirlerden bile aşağı düşenleri ibretle seyredeceğim.

Karanlıkların prensleri insan olmak isteyenlerin peşinde olacaklardır her zaman. Müthiş saldırılara karşı müthiş bir savaş içindedir insan olmak isteyenler. İnsanlık için savaşanlar ellerindeki elmas kılıçları durmadan sallamak, küfrün askerlerini yerlere sermek durumundadırlar. Yorulduk diye silâhlarımızı bırakamayız, zırhlarımızı çıkaramayız. Tehlike büyük, kendimizi savunmak ve kazanmak zorundayız.

18.08.2009

E-Posta: akay.n@hotmail.com



Hakan YALMAN

Hak, doğru ve şeffafiyet


A+ | A-

İNSANLIĞIN yeryüzüne gönderilmesinden beri en temel meselesi, hakkın ve doğrunun arayışı olmuştur. Bu aslında Hazret-i Âdem’e öğretilen eşyanın en önemli boyutu olmalıdır. Bütün bilimlerin ve bu alandaki faaliyetlerin özü, hak ve doğrunun arayışıdır diyebiliriz. Bu arayış içinde benliğin güçlülüğü hiçbir zaman fayda sağlamamış, bilâkis benliğin zaaflarının ve zayıflığının farkında olmak, ferdi doğruya daha yakın hale getirmiştir.

Hak ve doğru insanlığın aslî gerçekliğine ve fıtrî haline daha yakın olmalıdır. Muhtemelen her insanın özünden gelen ve fıtratından kaynaklanan ses, hakkın ve doğrunun yanında yer alacaktır. Ancak hak çoğu zaman siyasî güçlerin ve benlikle bağlantılı hallerin uzağında daha çok şeffafiyete yakın bir kavram gibidir. Hakkın etkisi ve yayılımı, şeffafiyet tecellisine en belirgin şekilde mazhar hava ve suyu andırır. Hava ve su, etkileri zahiren çok belirgin olarak gözlenmediği halde sessiz ve derinden bütün varlıkları kuşatacak fıtrî özelliklere sahiptirler. Su, bütün dünyanın dörtte üçünü, insanın yüzde altmışını teşkil ettiği halde bu durum zahiren çok belirgin değildir. Hava, hayatımızın en önemli unsurlarından biri olduğu halde çoğu zaman varlığını dahi hissetmeyiz. Nefesimizi rahatlıkla alamadığımız anlarda havanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlıyoruz. Sosyal alanda da hak benzer bir şeffafiyet hâli göstermektedir. Hakkın galibiyeti çoğu zaman savaşlarla değil barış zamanlarında ve ruhlara nüfûz ederek olmuştur.

Hepimizin içinde doğruya ve iyiye bir meyil var olduğu, toplumların genel sükûn hâlinden anlaşılmaktadır. Her fıtrat, özünde, doğrunun yanında güzelliklere meyilli olmalıdır. Ancak toplumun genel yapısı ve gelenekler, kültür yapısı zaman zaman insanı fıtratının sesinden uzaklaştırmaktadır. Bozulmamış her fıtratın, hakkın ve doğrunun yanında yer alması gerektiği, insanlık tarihinin ortaya çıkardığı açık gerçeklerdendir.

İnsanlık tarihine bakıldığında, insanlara en büyük değerleri katan ve insanları özünden ve derinden etkileyen hakikatler büyük siyasî güçlerin değil, inançları ve değerleri ile insanları özde etkileyen samimî fertlerin ve toplulukların eseri olmuştur. Toplumlara asıl yön veren, maddî güç ve para değil, inanılmış değerler olmuştur. Bu değerler bir tür şeffafiyetle sosyal yapıları, derununa inerek etkilerler. Nitekim Asr-ı Saadette dünyevî hiçbir güç olmaksızın başlayan hareket, artık insanlığın bütün katmanlarına ve derinliklerine nüfuz etmiştir.

Bu durum önümüzdeki yıllarda siyaset ve teşahhusattan uzak ve şeffafiyete mazhar Risâle-i Nur hakikatlerinin döneminin geldiğine bir işaret olmalıdır. Her türlü siyasî ve coğrafî sınırların eşyayı ve insanları parsellemesinden uzak bir yapı olan bu hareket, çok kısa bir süre sonra bütün dünyayı etki alanına alacak gibidir. Teşahhusâta mazhar siyasî hareketler engellenebilir, çünkü bu mazhariyetle kendi alanlarını sınırlamışlar ve menfaat çatışmalarının hedefi olabilecek konuma gelmişlerdir. Oysa şeffafiyete mazhar bir hakikati siyasetle ve maddî güçle engellemek mümkün değildir, çünkü ortada hedef olarak algılanabilecek, parsellenmiş bir alan ve mücadelesi verilen bir benlik yoktur. Yaşanan son olaylardan sonra Hakk'a yönelen insanlık, Risâle-i Nur’a muhakkak ulaşacak veya yavaş yavaş yayılan hakikatler, bütün maddî engelleri, nuraniyeti ile aşacak ve ruhları derinden etkileyecektir. O halde bizlere düşen vazifeler çok büyük ve insanlık için çok önemlidir.

Memleketimizin azametli fakat bahtsız oluşuna yol açan en önemli sebeplerden biri gereksiz konuların zihinleri fazlasıyla meşgul etmesi ve asıl meselelere harcanacak enerjinin zayıflamasıdır. Başörtüsü ya da türban ayrımının ya da başörtüsünün sembol olup olmadığının memleketimizdeki tesettür problemi ile en ufak ilgisi yoktur. Bütün dünyanın muasır medeniyet noktasına yöneldiği ve bu vatanın da bahtının yeni yeni açılmaya başladığı bir zamanda insanları mağdur eden uygulamaların herkes için moral bozucu olduğunu ve çok hız kestiğini görmek gerekiyor. Şu an hepimizin temel vazifesi bahtımızın açılması ve ülkemizin maddî terakkisi ile ila-yı kelimetullah noktasında eski şevketine kavuştuğu günler için sözlerimizle ve fiillerimizle duâ etmektir. Oysa kırılmış kalpler ve aleyhte duygular arttıkça, bir millet olma şuuru ve ortaklık duygusu zaafa uğrayacaktır.

Herkes önce kendi konumunu iyi algılamalı, dünyevî konumlarının ötesinde uçsuz bucaksız bir uzay boşluğunda esamesi okunmayan bir gezegende uçaktan bile bakıldığında görülemeyen, sistemin bütününde sinekten daha ehemmiyetsiz varlıklar olduklarını unutmamalıdırlar. Dünyevî konumlar yalnızca günlük yaşantının darlığında izafi bir anlam ifade etmektedir. O yüzden bir konuda kimin ne düşündüğünden ve söylediğinden çok, varlığın asıl Sahibinin ne dediği önemlidir. Sonucu belirleyecek de O’nun hükmüdür. Bu yüzden varlığın geneli karşısında aciz ve zayıf olan ve bu durumlarını hiçbir dünyevî makamın değiştirmediği insanlar birbirine dayanmalı; hoşgörü, esneklik ve anlayışla hayatı ve sosyal ortamları kendilerine zehir hükmüne geçirmeden, Kadir-i Külli Şey’e dayanmakla yarınlarından emin olmanın tarif edilmez huzurunu bütün insanlık olarak hissetmelidirler. Gelecek yıllar, küresel Asr-ı Saadet’in yani dünya genelinde insanî ve İslâmî mânâların yayılımına zemin hazırlayacak tarzda ilerlemektedir. Barış içinde bir dünya herkesin herkese tahammül edebildiği bir algı ile ancak mümkün olur. Bu mânâ hakkın galip olduğu ve her ferdin bu zeminde birlik algısının kalplere yerleştiği gün açığa çıkacak gibidir.

18.08.2009

E-Posta: hakyalman@yahoo.com


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.