25 Ekim 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Abdil YILDIRIM

ÖLÜMDEN DÖNMEK


A+ | A-

“Neylersin ölüm herkesin başında.

Uyudun

uyanamadın olacak.

Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misâli o musalla taşında”

C. Sıtkı Tarancı

Siz hiç ölümden döndünüz mü? Böyle bir soru karşısında herkes biraz ürperir. Kimisi “Allah korusun” derken, kimisi de başından geçen ağır bir hastalığı veya büyük bir kazayı hatırlayıp, “Evet ölümden döndüm, demek ki daha yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz varmış” diyerek Allah’a şükreder. Şiddetli bir musîbetle sınandıktan sonra ölümden dönen bazı insanların, hayatlarında büyük değişiklikler meydana geldiği gözlenmektedir. Bazı acı olayların gafil başlara inen bir tokmak gibi onları ayılttığı ve ikaz ettiği görülmektedir. Ölümden dönmekle hayatın kıymetini daha iyi anlayanlar, hayatlarının kalan kısmının kendilerine çeki düzen vermek için bir fırsat olduğunu idrak ederler, daha düzgün yaşamaya, daha faydalı işler yapmaya çalışırlar.

Ölümden dönmüş olmak için ağır bir hastalık geçirmeye veya büyük bir kaza atlatmaya gerek yoktur. Bazılarımız “Siz hiç ölümden döndünüz mü?” sorusuna “Çok şükür öyle bir olayla karşılaşmadım” diyebilir. Ama aslında her insan her gün ölümden dönmektedir. Zaten her an ölümle iç içe yaşamıyor muyuz? Sabah evimizden çıkarken, akşama sağ salim dönebileceğimize dair bir garantimiz olmadığı gibi, akşam yattığımızda ertesi günü sağ salim kalkacağımızın da garantisi yoktur.

Uyku da bir nev'î ölüm değil midir? Akşamları yatağımıza uzandığımız zaman, hepimiz uyku denen ölümün kollarına kendimizi bırakıyoruz. Uyku moduna geçtiğimiz zaman, dünya ile ilişkimiz kesiliyor. Ruhumuz ceset dediğimiz elbisesini çıkarıp yatağın üzerine bırakıyor, başka âlemlerde, hayatın başka boyutlarında gezintiye çıkıyor. O sırada yatağımız bir mezar, çarşafımız bir kefen, yorganımız da üzerimizdeki topraktan farksız oluyor. Daha sonra da Allah’ın izniyle ruhumuz yuvasına dönerek ceset elbisesini giyiyor. Sabah olup da uyandığımız zaman ise, haşir sabahında kabrinden silkinip kalkan mahşer ehli gibi, yorganı üzerimizden sıyırıp kalkıyoruz. Yani her gün ölümden dönmüş oluyoruz. Her akşam ölüyor, her sabah diriliyoruz. Ama son uykumuzu ne zaman uyuyacağımızı da bilemiyoruz.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de uykunun da bir nev'î ölüm olduğunu bildiriyor. “Ama gerçek koruyucu Allah, insanların ruhlarını ölümleri sırasında, ölmeyenlerin ruhlarını ise uykuları sırasında alır. Hakkında ölüm hükmü verdiği rûhu tutar, vermediği rûhu ise belirli bir süreye kadar salıverir. Muhakkak ki bunda, düşünen kimseler için alacak ibretler vardır.” (Zümer, 39/42) Demek ki ölümde de, uyku halinde de Allah insanların ruhlarını kabzediyor. Eceli gelenlerin ruhunu tutuyor, henüz eceli gelmemiş olanların ruhlarını ise salıveriyor, onlar tekrar cesetlerine dönüyorlar. Burada bizim almamız gereken ibret ise, ölümün bize ne kadar yakın olduğunu idrak edip, gafletten kendimizi kurtarmaktır.

Mahşer günü Mahkeme-i Kübrâ’ya çağrıldığımız zaman, günahlarımızın verdiği sıkıntı ve pişmanlık içinde “Allahım bana bir fırsat daha ver, tekrar dirilt de dünyaya gönder, ben de sana hakkıyla kulluk edeyim” diye yalvardığımızda, Rabbimiz “Ben sana ömrün boyunca her gün bir fırsat verdim, her akşam öldürdüm, her sabah tekrar dirilttim, o zaman aklın nerdeydi?” derse, verecek bir cevabımız olmayacaktır.

Şimdi kendimizi şöyle bir sorguya çekelim. Her sabah yatağımızdan kalkarken “Allahım sana şükürler olsun, bugün de yaşıyorum, bana bir fırsat daha verdin, ben de bunu en güzel şekilde değerlendirip sana olan kulluk görevimi daha iyi yapmaya gayet edeceğim” diyerek hayatımıza çeki düzen veriyor muyuz? Her sabahı yeni fırsat bilerek en güzel şekilde değerlendirmeye gayret ediyor muyuz? Yoksa ölümden döndüğümüzün farkında olmadan ölü gibi yaşamaya devam mı ediyoruz?

Her akşam bir kıyamet, her sabah da bir haşir olduğuna göre hayatımız boyunca ölüp ölüp diriliyoruz demektir. Öyleyse, her gece “Bu son uykum olabilir” diyerek yatağımıza girmeliyiz. Sağ sâlim uyandığımız zaman da, “Çok şükür bugün de ölümden döndüm, günahlarımın affı için elime bir fırsat daha geçti” diye sevinmeli ve şükretmeliyiz.

25.10.2009

E-Posta: [email protected]



Hüseyin GÜLTEKİN

Evvelâ Allah’ın rızası


A+ | A-

Herkes tarafından beğenilmek, takdir edilmek, iltifat edilmek belki de en çok hoşumuza giden durum... Hatta övülmek, pohpohlanmak, alkışlanmak yine nefsin istek ve beklentileri arasında...

Pek az insan bunların tehlikeli şeyler olduğunu, bunlara tâlip olmanın doğru olmadığını bilir ve insanı gurura, kibire götüren şeylerden uzak durmayı tercih eder.

Bediüzzaman ve emsâli din büyüklerinin bir çoğu ise, insanların medih ve iltifatlarından, teveccüh ve tazimlerinden şiddetle kaçınmışlardır.

Hiç kimse tarafından beğenilmemek, sevilmemek ne derece anormal bir durum ise, bütün insanlar tarafından beğenilmek, sevilip sayılmak da ona yakın normal olmayan bir durumdur insan için. Yani çevrenizdeki—size göre—iyi insanlar da, kötü insanlar da sizi beğenmiyorlarsa, bu durum sizin için iyiye işaret sayılmayabilir. Yine çevrenizdeki iyi veya kötü insanların hepsi de sizi beğenip, iltifatlarda bulunuyorsa, bu durum da sizin açınızdan doğru ve isabetli bir değerlendirme olmayabilir.

Şunu unutmamak lâzım ki, bizimle aynı inançta olmayan, bizimle aynı değerleri paylaşmayan insanların durup dururken bizi medh-ü senâ etmeleri de hayra alâmet değildir. Böyle durumlarda kendimizi bir kontrolden geçirmemizde fayda var.

Bizimle aynı değerleri paylaşan, aynı ortak paydalarda birleştiğimiz din kardeşlerimizin bizi sevip saymaları, beğenip takdir etmeleri, aşırıya kaçmamak kaydıyla kabul edilebilir. Buradaki tehlikeli durum ise şudur: İnsanların teveccühünü, beğenilerini, takdir ve iltifatlarını bekleme arzusu içinde bulunmak... Böyle bir beklenti içinde olmakta istenmeyen durumlara sebebiyet verme ihtimâli söz konusudur. Bu meyanda Bediüzzaman’ın “Teveccüh-ü nâs (insanların teveccühü) istenilmez, belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz” tavsiyesini nazara alıp, ayrıca yine o büyük insanın “Eğer teveccüh-ü rahmet varsa, yeter. İnsanların teveccühü, o teveccüh-ü rahmetin in’ikâsı ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür; yoksa arzu edilecek bir şey değildir. Çünkü kabir kapısında söner, beş para etmez” tesbitini de unutmamak gerekir.

Ehl-i din için, din-i mübine hizmeti şiâr edinen hizmet ehli insanlar için her şeyden önemlisi, halkın rızasından önce Hakk’ın rızasıdır. Yüce Allah’ın memnuniyeti ve hoşnutluğudur. Bundan ötesi çok önemli değildir; olsa da, olmasa da olur. Ama Yüce Yaratan’ın rızası, memnuniyeti, teveccühü olmadıktan sonra, yeryüzündeki bütün insanlar bizi medh-ü senâ etse, takdir ve iltifatlarda da bulunsa beş para etmez.

Onun için Bediüzzaman’ın İhlâs Risâlesi’ndeki; “Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok” tesbitini akıldan çıkarmamak lâzım.

Böyle bir davranışı esas alıp o yönde bir yaşantı içinde bulunduktan sonra gerisi kolay. Hâl ve hareketlerimizde, iş ve amelimizde yalnız ve yalnız Allah’ın (cc) rızasını esas aldığımız zaman, biz istemediğimiz halde bu hâlimizden dolayı, başka bir gaye gütmeden, sırf Allah için bizi sevecek, sayacak insanlar da olacaktır. Bu noktada Üstadın şu tesbitlerine kulak verelim isterseniz: “O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.” Görüldüğü gibi hizmetlerimizle ilgili söylediklerimizin muhataplarımızca kabulü için kabul-ü Rabbânî gerek.

Konumuzla alâkalı olarak bir de Efendimizin (asm) şu hadis-i şerifine kulak verelim isterseniz: “Kim insanların kızması pahasına da olsa Allah rızasını elde etmek düşüncesiyle bir iş yaparsa, Allah onu insanların kötülüğünden korur. Kim de Allah rızasını nazara almadan, O’nun gazabını celbetme pahasına insanların gönlünü kazanmaya çalışırsa, Allah da onu insanların eline bırakıp, felâkete uğramaktan kurtarmaz.”

Görüldüğü gibi Yüce Allah’ın rızasını düşünmeden, O’nun gazabını hesaba katmadan, sırf insanların memnuniyetini, hoşnutluğunu düşünerek sergilenen hâl ve davranışların sonucu, insanlardan en büyük darbeyi yemekle neticeleniyor.

25.10.2009

E-Posta: [email protected]



S. Bahattin YAŞAR

Hayatı anlamlı kılan kareler; enstantaneler


A+ | A-

Özel zamanların kişi üzerindeki etkisi, algılama kapasitesi kadardır. Bazen bir bayram, bir olay, bir özel yakalanmış hayat kesiti, enstantane, yirmi yıllık hayat birikimini içinde taşıyabilir. Bazen bir lâhza, bir ömre bedel dönüşüm içerebilir. Yeter ki alıcılar açık olsun. Ama alıcılar kapalı ise, göle düşmüş ağzı kapalı bir pet şişe gibi, ne bir damla alır, ne de bir damla dışarı verir. Zaten cehalet budur. Bazı insanlar da böyledir. Çevresinde çok derin, bilgi deryası insanlar vardır, ama gelin görün ki yakınlarında olanlar ondan istifade edemezler. Oysa, maddî ve manevî bereketler, sevaplar, duâlar, iyi temenniler içeren pozitif enerji hazinesi, özel zamanları, günleri, geceleri dolu dolu yaşamak, tabir yerindeyse testiyi doldurmak aklın gereğidir.

Biz de birkaç günümüzü, farklı şehirlerdeki Nur kardeşlerimizin sevinçlerine katılarak geçirdik. Elazığ’ın havasını teneffüs ettik. Elazığ şehrini, daha önce de bir kez şöyle bir görmüştük. Ama şimdi anlıyorum ki, bir şehri yakından tanımak için, o şehre zaman ayrılmalı ve o şehirde kalmalı imiş. Elazığ tarihiyle de oldukça köklü bir konuma sahip. Bunu, dünü ve bugünü yansıtan mezarlıklardan anlamak mümkün. Özellikle, Harput’taki mezarlar tarihî şehir kimliğinin kodları hakkında bilgi veriyor. Elazığ’da, yaşayan şehirden ziyade, yaşanmış şehir efsaneleri daha bir ön planda. Her konuştuğunuz insanın size şehrin dünüyle ilgili söyleyebileceği çok şeyleri var. Bu çok anlamlı bir zenginlik. Kıymetli kardeşim, genç Abdullah, “Hocam, ben zaman zaman bu mezarlığa gelir, adeta onlarla hasb-ı hal ederim. Mezarlıklar da tıpkı yaşayan insanlar gibi insanla konuşuyor. Size, şehrin dününden bilgi veriyorlar. Özellikle burada yaşayanlardan ziyade yaşamayanlar konuşuyor ve gündem oluşturuyorlar. Ben bu özel zamanlarda dünyevîleşmeden hiç değilse kısa bir zaman içinde olsa kurtuluyorum. Burada olmak bir ders dinlemek gibi etkili oluyor” diyor. Bu cümlelerin sahibi, 20’li yaşlarda bir genç. ‘Mezarlık ve genç’ çok dikkat çeken bir ikili. Çünkü bir genç için de en büyük nasihat, ölümdür.

Elazığ, büyük zatlarıyla meşhur. Bediüzzaman’ın birinci talebelerinden Hulusi Yahyagil de bu silsileden. Hepsinin kabri başında, farklı yaşlarda çocuklarımızla duâlarda bulunduk.

Doğrusu, bir şehri, dünüyle ve bugünüyle tanımlamak daha doğrudur. Dünü olmayan bir bugün, çok da anlamlı olmaz. Elazığ’da, Nur kardeşliğinin davranışa dönüşmüş halleriyle karşılaştık. Saygıdeğer Prof. Şekerdağ Hocamızın, saygıdeğer eşiyle birlikte, ince ve nezaketli tavırları, beslendikleri kaynaktan ne derece istifade ettiklerinin apaçık ifadeleriydi.

Keban, Elazığ şehrimizde görülmesi gereken bir mekân. Özellikle de, bu güzergâhtaki tesislerdeki balık ziyafeti, şehrin maddî güzelliğini tamamlayan bir unsur.

Şehrin güzelliği, gözün gördükleri, kulağın işittikleri, kalbin hissettikleri ve birer müfettiş hükmündeki kuvve-i zaikanın (tat alma duyusu) yaptığı teftişlerle anlam kazanıyor.

Önemli olan, maddî ve manevî ikramların nefis hesabına olmamasıdır. Cenâb-ı Hakkın yarattığı nimetlerin, şükür makamında tadat edilmesi de apayrı zor imtihanlardan birisidir.

Tıpkı, kızarmış tavuğu yiyen hazretin, kızarmış tavuk yemek isteyenlere iletmiş olduğu şartın, ‘kum bi iznillah’ diyerek, tavuğun dağılan unsurlarının toplanıp, tavuk olarak sıçraması haline bağlaması gibi; ‘aklı midesine, ruhu cesedine, kalbi nefsine’ hakim olanların dünya lezzetlerini tadabileceği ifade edilmesi dikkat çekicidir.

Ama biz, bu iki şıkkı da içermese de, ikram edilen nimetleri, ‘Bismillah’ diyerek yedik. Ve kızarmış tavuk değil, ama balık nimetlerini yerken de, ne güzel yaratılmış olduğuna ve biz insanlara bu balıkların kurban edildiğine dikkatleri çektik. Tabiî ki, kuvve-i zaikamız müfettişlik görevini bitirdiğinde ise, ‘Elhamdulillah’ demeyi de ihmal etmedik.

Şükür, bize bu gezileri nasip Edene, ve güzel nimetleri Verene!

25.10.2009

E-Posta: [email protected]



Nurullah AKAY

Mutlak sona doğru ilerlerken


A+ | A-

Askerlik görevimi yaptığım yıllarda hafta sonlarında, “Bir akrabam gelmiştir” yalanını uydurarak izne çıkma teşebbüsünde hiç bulunmadım. Bir çok arkadaş bu yola baş vurarak hafta sonunu dışarıda geçirmekteydiler. Elbette o arkadaşların kendilerine göre haklı mazeretleri vardı. Çünkü onlar bir nebze de olsa o stres ortamından uzak kalmak istemekteydiler. Nedense o sıralarda hafta sonu izinleri bana pek cazip gelmiyordu. Çünkü zaman çabuk geçecek ve ben yine birliğime geri dönecektim. Benim bütün düşüncem tezkere alıp askerliği bitirmek üzerinde idi. Çünkü tezkere aldıktan sonra artık geri dönmeyecek ve yepyeni bir hayata başlayacaktım.

Dünya hayatımda, kendimde askerdeki hâl gibi bir hâlet hissediyorum. Bu sebeple gezmek benim en önemli hobim olmakla birlikte, bilhassa yurt dışında seyahatlerde bulunmama durumu beni pek fazla üzmemektedir. Biliyorsunuz birçok yazar yurtdışı gezilerinden bahsetmekte, Amerika, Almanya, Londra, Paris gibi kelimeler adeta yazılarının tuzu biberi olmaktadır. Doğrusu bu tür yazılar okuyucunun ilgisini çekmekte, bahsedilen yabancı ülke ve şehirler yazılara çeşni katmaktadır.

Ben de Avrupa’da yıllarca yaşamış biriyim. Ama benim Avrupa’m İstanbul’un Avrupa yakasından, Tekirdağ ve Edirne gibi şehirlerimizden ibarettir. Şüphesiz İstanbul’da da yaşamak çok güzeldi. O zamanlarda, yani 70’li yıllarda, henüz şimdiki gibi on milyonları aşan bir nüfusu yoktu bu şehrimizin. Bu sebeple İstanbul’da yaşayan birisi rahatlıkla boğaz sahillerinde tur atma ve tefekkür etme imkânına sahip olabiliyordu. Meselâ, Boğaziçi Köprüsü üzerine çıkıp (o yıllarda köprü yaya trafiğine açıktı), köprünün ortasında, Asya ve Avrupa’yı birbirinden ayıran çizginin üzerine çıkıp ve bir ayağı Avrupa, bir ayağı Asya kıt'asında bulundurmak oldukça keyifliydi. Bir anda hep Asya’da, hem de Avrupa’da olmuştuk Said arkadaşımla...

Demek istiyorum ki, zaman zaman bizim de Avrupa muhabbetimiz olabiliyor. Arkadaşlara, “Ben beş sene Avrupa’da yaşadım” dediğim zaman hemen gözleri faltaşı gibi açılıyor ve arkasından “Hangi ülke, hangi şehir?” soruları peşpeşe geliyor. “İstanbul’un Avrupa yakasının Güngören semti”, deyince hayret ifadesi birden adeta sıfıra inmekte ve espri olarak ifade ettiğim sözlerime “Haa, biz de sahiden gerçek Avrupa sanmıştık” şeklinde karşılık vermektedirler.

Eskiden çok gezmek, uzak diyarlara seyahat etmek şimdikinden daha çok cazip geliyordu bana. Bu sebeple gezdiğim yerlerde hatıra fotoğraflarını çekmek de vazgeçemediğim bir âdetimdi. Ancak zaman geçince bu dünya hayatının faniliğini galiba daha iyi hissetmeye başlıyoruz. Bu sebeple dünyanın hâletleri eski cazibeliğini kaybediyor âlemimizde.

Adeta Hz. İbrahim gibi “Lâ uhıbbu’l-âfilîn” mânâsı dünyamızda etkili olmaya başlamaktadır. Çünkü artık dünya hayatının faniliği daha açık bir şekilde bize görünmeye başlamaktadır. Zira artık bu dünyada, şimdiye kadar yaşadığımız süre kadar bir zaman yaşamayacağımızı biliyoruz. Vücudumuzda ortaya çıkan halsizlikler, hastalıklar, önlenemez bir sona gittiğimizin işaretleri oluyor. Ve artık bu dünyanın fani ve geçici haletleri bizi çok fazla heyecanlandırmıyor.

Hızla misafir olduğumuz salonun çıkış kapısına doğru ilerlemekte olduğumuzu unutmamız mümkün olmuyor artık. Ve artık fani olanların sevilmemesi gerektiği hakikatı peşimizi bırakmıyor. Yavaş yavaş dünyadan küsmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü biz küsmesek, o bizden yüz çevirecek ve bir gün “Haydi, misafirliğin bitti, çık dışarı” diyecektir. Artık bu duruma itiraz edilmesi, bir saniye bile misafirliğimizin devam etmesi mümkün olmayacaktır.

Hâsılı bizim için, artık geçici dünya hayatında, semeresiz yolculuklar düşünmek yerine, asıl memleketimize yapacağımız yolculuk ilgilendirmeli ve bu yolculuk için bize lâzım olabilecek azık hazırlanmalı. Çünkü zaman durmuyor ve bizler de son sürat mutlak sona doğru gidiyoruz. Başka ne yapabiliriz ki?

25.10.2009

E-Posta: [email protected]



Şaban DÖĞEN

Yeni Asya’nın olması gerektiği yer


A+ | A-

Daha önce Yeni Asya’nın yüz binlere ulaşabilmesi üzerinde durmuş, “Niçin olmasın?” demiş ve “Tabiî yapılması gereken çok şeyler var. Çok yönlü ve ciddî gayretler gerekli” demeyi de ihmal etmemiştik.

Dengeli, itidalli, istikamet üzere giden, Üstadın, “diyanet, siyaset, cihad ve saltanat” sahasındaki misyonunu çağın şartları içerisinde gerçekleştirmeye çalışan Yeni Asya şüphesiz çok güzel şeylere ve yerlere lâyık.

Bir defa Yeni Asya’ya lâyık olan şüphesiz bu tiraj değil. Mevcuda iktifanın dûnhimmetlik demek olduğunu biliyoruz.

Makelemizi internetten okuyan Ahmet Faruk Çelik’in, “Dilerim dileğiniz gerçek olur, yüzbinlere ulaşırsınız” dediği gibi hedefimiz yüz binlere ulaşacak bir gazete çıkarmak olmalı. Dikkat çektiğimiz gibi, o da, “Ama bunun için bir şeyler yapmak lâzım” diyor ve tekliflerini şöyle sıralıyor: “Promosyon kitaplarla hızlı bir kalkış yapabilir ve uzun müddet devam edebilirsiniz. Özellikle herkesin ve hassaten öğrencilerin ihtiyaç duyduğu ansiklopedi, lûgat ve sözlükler, coğrafya atlası ve matematik, biyoloji, fizik, kimya bilimleri için komprime bilgiler ihtivâ eden formüle bilgilerle dolu kitapçıklar, daha sonra küçük risâlelerle zaman zaman promosyon desteği çok iyi olur.

“Elif ekini, eğer benim ortaokul yıllarındaki (1970-80 yılları) formatı ile sunabilirseniz, sizin için başlı başına bir yedek motor olur. Köprü dergisini bir şekilde gazeteye entegre edin. Onunla da okuyucuya ulaşın ve onu okuyucuya ulaştırın.”

Ayrıca, “Siyasî konumu dengeleyerek, herkesin gazetesi olmaya çalışın” diyen A. Faruk Çelik “Bunu yaparken tavizkâr olun demiyorum. İtidal adalettir” demeyi de ihmal etmiyor. “Eminim başarırsınız” dedikten sonra da şu duâyı yapıyor: “Cenâb-ı Hak’tan muvaffakiyet ve tevfik ihsan etmesini dilerim, aziz nur pınarının aziz sakinleri.”

Aziz nur pınarının her aziz sakininin gazeteyle yapmak istediği şey, her şeyden önce iman ve Kur’ân hakikatlerini asrın insanının idrakine sunmak; asrın müceddidinin tesbitleri ışığında siyasî ve içtimâî tesbitleri ortaya koymak, bunları en güzel ve uygun tarzda takdim etmek!

Bunun için de planlı, programlı bir tarzda çok çok çalışmak gerektiğine inanıyoruz. Bizden desteklerini esirgemeyen, bize omuz veren bütün dostlara teşekkür ve minnetlerimizi bildiriyoruz.

25.10.2009

E-Posta: [email protected]



Yasemin GÜLEÇYÜZ

Tarih boyunca kadınlar…


A+ | A-

Hayatın anlamını türlü çeşit lezzetler ile tatmin olmak şeklinde tanımlayan günümüz insanı için kadın unsuru listenin başında geliyor. Sadece yaşadığımız asırda değil, insanlık tarihinde kadın hayattan zevk almayı hedefleyen insanların baş “malzeme”si olmuş her zaman.

Müzelere gittiğinizde, antik harabeleri gezdiğinizde, heykel ve kabartmalarda, minyatürlerde, desenlerde, mozaiklerde… O zamanki günlük hayatı yansıtan günümüze ulaşabilmiş aklınıza gelen hemen her eşyada kadın figürlerinin yer alması bu söylediklerimizin en büyük delillerinden bir tanesi. Hatta eski Yunan ve Roma medeniyetlerinde kadın, ilâheler olarak putlaştırılmış. Afrodit, Venüs gibi isimlerle mabetlerdeki sayısız putlar içindeki yerini almış…

Kadının ilâheleştirilmesi toplumların bozulmasını da başlatmış. Tarihçilerin ifadesine göre geçmişteki büyük medeniyetlerin çökmesinde bir ortak nokta var: Hepsinde de kadın eğlence malzemesi olarak görülmekte. Ahlâkî yapının çürümesi, ailenin çözülmesi, toplumun bozulması neticesinde hangi medeniyet kalır ki?

İslâm öncesi Araplarında olduğu gibi kimi toplumlarda da kadın sadece neslin devamını sağlayan bir unsur olarak görülmüş. O yüzden “fazlalık” olarak görülen bütün kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar insanlıktan uzaklaşmışlar. Kadınların hak ve hukuklarına hiç riâyet edilmemiş bu toplumlarda.

Netice itibarıyla bazen putlaştırılarak, bazen insan yerine bile konulmayarak kadın hep toplumun imtihanı olmuş.

NİSA SûRESİ

Dinimiz kadını Rabbine kul olma noktasında, erkekle eşit tutmuş. Kadını putlaştırmayarak, ama önemsiz de görmeyerek hep dengeli bir yaklaşımla hüküm verilmiş. Kur’ân-ı Kerim’deki “İman eden erkek ve kadınlar!” gibi ifadelerin sıklıkla kullanılması buna en güzel delillerden. Nisa Sûresi’ni okuyorum. “Kadınlar” anlamına gelen bu sûre, Medine’de nazil oldu. Genel çerçeve itibarı ile bu sûre, Müslümanların aile ve toplum hayatına dair prensipleri, özellikle miras ve kadın hakları gibi hususları ihtivâ edip, hak, hukuk ve kardeşlik derslerini vermekte.

“Onların Allah’ı bırakıp da taptıkları, bir takım dişilerden başkası değildir” diyor 117. âyet.

Âyetin açıklamasında kızları diri diri gömen Arapların bazan da kendi elleriyle yaptıkları putlara dişi isimleri verdiklerinden bahsedilmekte. Kadınlara düşkünlüğün “şirk” derecesine varma tehlikesi noktasında ikazda bulunmakta inananlara. Hayvanî zevklerini hayatın gayesi yapıp kadını da bu zevklerin odak noktasına yerleştiren ve bütün düşüncesini Allah’ın rızasını kazanmaya değil de kadınlarla ilgili gayrimeşrû emellerine teksif eden, onu bütün hayallerinin gayesi haline getiren kimselerin, âyet-i kerimedeki bu ikazdan hisseleri olsa gerek…

Posterler, afişler, sinemalar, dizi filmler, reklâmlar, müzik dünyası, gazete ve dergiler, internet, hatta çocuklara yönelik çizgi filmlerde ve oyuncaklarda bile kadın unsurunu sınırsız kullanan mimsiz medeniyet, tarihteki kadını ilâheleştiren ya da insan yerine bile koymayan medeniyetlere ne kadar da benziyor öyle değil mi?

İslâmın kadına bakışı ise ifrat, tefrit olan aşırı uçlardan azade, ne kadar da merhametli ve şefkatkâr!

25.10.2009

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Dönüşü olmayan yol hazırlıkları


A+ | A-

Nişanlılık devresinde de bütün araştırmaları yaptınız. Başta anne-babanız ve itimat ettiğiniz evli dostlarınızla da istişare ettiniz. Nişanlınızı, ailesini, çevresini tanıdınız. Ve kalbinize karşılık bir kalp bulduğunuza emin oldunuz. Evlenme kararınızı kesin olarak verdiniz. Ve bu sizin son kararınızdır.

Eğer yazılı anlaşmayı yapmadıysanız, geç kalmış sayılmazsınız. Karşılıklı beklentilerinizi, düşüncelerinizi, hedeflerinizi yazın ve altına imzayı atın.

Bir hatırlatma: Mutlu olmak için değil, mutluluğu paylaşmak için evleniyorsunuz. Mutluluk, evlenir evlenmez hazır bulunan bir olgu değil. Onun hammaddesi sizin istidatlarınıza konmuş. Onu işlemek ve ortaya koymak sizin maharetinize bırakılmış.

Ayrıca evlilik, bütün problemlerin yok olduğu, toz pembe bir hayat değildir. İnsan olan yerde problem var. Önemli olan bu problemleri kime göre ve nasıl çözeceğinizdir. Artık, “bence”lerin devri bitmiş, “bizce” başlamıştır. Meselelerinizi birlikte halledeceksiniz.

Problemleri, nikâh ve düğün hazırlıklarına başladığınızdan itibaren çözmeye başlayabilirsiniz.

Birinci problem, düğünden önceki alış veriş. Mutlaka hileye kaçan veya işlerinde hile yapanlar çıkacak. Özellikle hilebazların mebzul olduğu günümüzde… Duygusallığın ve heyecanın önplanda olduğu bu hazırlık devresinde aldanmanız mümkündür ve sizi aldatmak kolaydır. Alacağınız ürünün fiyatı yüksek fiyat çekilebilir. Veya ucuza alayım, derken kalitesini kaybetmiş bir malı alabilirsiniz. Unutmayın: Alış veriş de bir san'attır. Bu mevzuda mâhir olmayabilirsiniz. Zira, işiniz bu değil! Bir şeyi daha hatırdan çıkarmamalısınız: Esnaf bile, yıllardır bu işi yaptığı halde, o bile malı alırken aldanabilir! Siz haydi haydi aldanırsınız. O zaman ne yapmalısınız? Bir bilene danışın ve onunla birlikte çıkın…

Dikkat edin: Bazı kampanyalar, indirim ayaklarına, çeşitli tuzaklarla dolu... “İndirim!” değil, adeta “bindirim!” Ev eşyalarından düğün salonuna, verilecek diğer hizmetlere kadar tuzak. Meselâ, düğün salonu kiralayacaksınız. Öncelikle mekân işletmecisinin imkânlarını öğrenin. Size ne hizmetler verip vermeyeceklerini tesbit edin. İsteklerinizi sıralayın. Fiyat listesi alın ve diğer yerlerdeki fiyatlarla karşılaştırma yapın. Ve mutlaka, nişan, düğün yapan ailelerle görüşün. Ardından isteklerinizi mutlaka yazılı hâle getirin, sözleşmeye dökün. Aksi halde, size verilen sözlerin bir çoğu yerine getirilmeyebilir. Sözleşmek, yazmak ve şahit tutmak Kur’ân’ın emri, Peygamberimizin (asm) hararetle tavsiyesidir. “Söz uçar, yazı kalır” denmiştir…

Hazırlık safhasında her şeyden de mühim mesele şu: Evinizi eşya mezarlığına çevirmeyin! Japonlar son derece sade, basit, yalın, mütevazi yaşayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar, Japonlara göre ruhen tekâmül edememiş, hayatın mânâsını anlayamamış, zavallı kimselerdir. Böyleleriyle; ‘Evini mezat salonuna çevirmiş zavallı’ diye eğlenirler.

25.10.2009

E-Posta: [email protected] [email protected]



Mehmet KARA

Ne iyi iş yaptınız!


A+ | A-

Muğla İl Millî Eğitim Müdürlüğü’nün Çanakkale’ye düzenlediği geziye katılan imam-hatip lisesi öğrencisi Cemile Büşra Pirci’nin başörtülü olduğu gerekçesiyle otobüsten indirildiği haberlerini okumuşsunuzdur.

Otobüs hareket ettikten 15 dakika sonra geziye katılamayacağı söylenen öğrenci, şehrin çıkışında indirilmiş. Gerekçesi ise başörtülü olmakmış. Ama onu otobüsten indirenler şehrin dışında onu bırakmamışlar, büyük bir fedakârlık örneği gösterip, Millî Eğitim Müdürlüğüne ait bir araçla şehrin merkezindeki ailesinin yanına göndermiş… “Sen başörtülüsün resmî araca binemezsin” deyip onu şehir dışında da bırakabilirlerdi (!)

Aferin onu otobüsten indirenlere! Diğer arkadaşlardan ayırmakla ne kadar büyük bir iş yapmışlar! Bravo onlara! Ne kadar övünseniz azdır! Aslında size ödül de vermek lâzım. Onun dedeleri Çanakkale’de düşmana karşı savaşmış ta olabilir ama onun başında örtüsü var, şehit yakını olsa ne yazar ki!

Muğla Millî Eğitim Müdürlüğü, konuyla ilgili yaptığı açıklamada olayı doğrulamış… Pirci’nin kılık kıyafet yönetmeliği konusunda uyarılınca geziye katılmak istemediğini (!) ileri sürmüşler. Ve de demişler ki, “Öğrencinin bilgilendirilmediğinin tesbiti halinde okul yöneticileri hakkında gerekli işlem yapılacaktır.” Ne güzel bakın, işlem de yapacaklarmış. Ama bu işlem “bilgilendirilmedilerse” yapılacakmış! Yoksa indirdikleri için değil.

Peki, lise de okuyan bir çocuğun arkadaşları arasında düştüğü durumu telâfi edebilecekler mi acaba? Cemile Büşra Pirci, “Olay ailemi ve beni çok üzdü” demişti. Bu üzüntüsünü kim giderecek?

Millî Eğitim Bakanı bu konuyu okuyup, incelettirdi mi bilemiyoruz ama “Kanunsuz başörtüsü yasağı” devam ediyor! Ve bu yasak milyonlarca insanı üzüyor. Artık açılım yapacakların bu tür açılımları acilen yapması gerekiyor.

VURAL’DAN CEVAP GELDİ

Geçen hafta Pazar günkü yazımızda siyasetteki üslûbu eleştirmiş, milletinde bu üslûbu tasvip etmediğini söylemiştik. Son yıllarda yaşanan “üslûpsuzluk” hiçbir sorunun çözümü konusunda mutabakata varılmamasını netice veriyor.

Yazıda ismi geçen MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural bu yazımızdan sonra bizi aradı. Söylediklerinin Başbakan Tayyip Erdoğan’a cevap niteliğinde olduğunu ve bu sözlerin Erdoğan’ın kendi sözleri olduğunu aktardı. Adap ve edep dersinin alınamayacağını söyleyen Vural, ağza alınamayacak bir üslûbunun olup olmadığını sordu. Ben de yazımda genel olarak siyasetteki üslûbu eleştirdiğimi söyledim. Vural, “Benim söylediklerimin hepsi Başbakanın üslûbu. Benim üslûbumda ne var? Başbakanın söylediklerini söylüyorum. Ben başbakanın söylediklerine cevap verdim” diyerek kendi üslûbunu savundu.

Medyanın bir kesiminin siyasî manüplasyon sebebiyle bu üslûbu eleştirmemesinden yakınan Vural, “Bir yandaş medya bir de pazarlık eden medya oluştu. ‘Acaba bunu yazarsak bize bir şey yapar mı?’ düşüncesi ile iktidarın sözlerini eleştiremiyor. Eleştirileri sadece muhalefetin eleştirisi gibi yazılıyor” derken kendisinin de ağır ve ağza alınmayacak şeyler söylemediğini de ilâve etti.

Yazımızda, milletin bu üslûbu tasvip etmediğini söylemiştik. Gördük ki, siyasetçiler de siyasetteki bu üslûbu tasvip etmiyor. Eleştiri yapıcı şekilde yapılırsa bir anlamı olur. Yoksa kördöğüşüne dönüşür. Bugün olduğu gibi…

“KÖR”E ÖZGÜRLÜK YOK MU?

Aslında gözleri görmeyenlere “körsün” demeyi çok yanlış bulurum. Ya ‘özürlü’ denilmeli ya da ‘gözleri görmeyen’ denilmesi gerektiğini düşünürüm. Ama başlıkta yazmışsınız derseniz, “kör” kelimesinin benim olmadığının altını çizerek meseleyi özetleyelim.

Meclis’te Borçlar Kanunu görüşmeleri sırasında verilen önerge ile görme özürlü vatandaşlara yapacakları resmî işlemlerde iki şahit bulundurma zorunluluğu istendi. Tabi bu durum, özürlülerin tepkisini çekti.

Aslında bakıldığında yapılacak resmî işlemler ile görme özürlülerin çok büyük borçların altına sokulabileceği sanılabilir. Ama bunun böyle olmadığını AKP’nin görme özürlü olan milletvekili Lokman Ayva görüşmeler sırasında örneklerle anlattı. “Kâğıtta ne olduğunu bilmek ya da bilmemek. Kime okutturacağım, kime okutturmayacağım, bunu imzalayacak mıyım, imzalamayacak mıyım özgürlüğümün benim de olması lâzım” derken, temel hak ve hürriyetler kapsamında bu özgürlüğün de körlere tanınması gerektiğini söyledi ve şu çarpıcı örneği verdi:

“Bunun yansımaları çok kötü oluyor. Ben Antalya’da 25 lira para çekemedim bankadan, sırf imzam geçmedi diye, 2 şahit bulamadım diye… Ben cep telefonu alamadım, sırf iki tane şahit gerektiği, onları bulup da iki saat noterde bekletemediğim için, vekâlet veremediğim için.”

Maddeye verilen önerge oturumun bitmesine yakın AKP ve MHP’li milletvekillerinin oylarıyla kabul edildi ama ertesi gün tepkiler üzerine “tekriri müzakere” yapılabileceği söylendi. Yapıldı mı bilemiyoruz ama ümit ediyoruz ki, görme özürlü vatandaşların da “özgürlükleri” kısıtlanmasın.

25.10.2009

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Sağlık, sıhhat ve afiyet


A+ | A-

Demircilikle uğraşan “Peçon Ali” lâkaplı tecrübeli bir büyüğümüz hemen her karşılaştığı arkadaşına “Sağlığın, sıhhatin nasıl?” diye sorar ve “İnsanlara ‘İşin nasıl?’ diye soranlara kızıyorum. Sağlığım ‘iyi’ olmadıktan sonra işim ‘iyi’ olsa ne olacak?” der.

Son günlerdeki ‘domuz gribi’ tartışmaları bize bunu hatırlattı. Aslında bu ‘sağlık sorusu’na ‘iman sağlığını’ da ilâve etmek lâzım: “Ahiret saadetini kazanamadıktan sonra dünyada sağlığın ‘iyi’ olsa ne fayda?”

Malûm olduğu üzere içerisinde bulunduğumuz aylar ‘grip’lerin salgın hâlini alabileceği aylardır. ‘Domuz gribi’ meselesi de Türkiye’nin gündemini fazlaca meşgul ediyor. Sağlık Bakanı Recep Akdağ, kamuoyunu doğru biçimde bilgilendirebilmek amacıyla medya kuruluşlarının yöneticileriyle önceki gün bir araya geldi. “Dünyada yaşanan bir salgını yönetmeye çalışıyoruz” diyen Bakan Akdağ, ‘yanlış’ bilgilerin milleti paniğe sevk ettiğine dikkat çekti.

Ortada bir ‘bilgi kirliği’ olduğuna dikkat çeken Akdağ, “Bütün ülkelerin sıkıntısı bu. Meselâ, 300 ilim adamı ortak bir noktada birleştiği halde bir kişinin farklı şeyler söylemesi gazetelerde manşetlere taşınıyor. Bu şekilde halkın da kafası karışıyor. Medya yöneticileri bu noktada dikkatli olursa grip salgınını en az ‘zararla’ atlatabiliriz” şeklinde konuştu.

Taksim’deki Hyatt Otel’de düzenlenen ‘medyayı doğru bilgilendirme’ toplantısında anlatılanlardan şunu çıkarmak mümkün: Kaynağı ne olursa olsun ‘domuz gribi’ Türkiye’ye girmiş bulunuyor. Bu gribe karşı geliştirilen aşı, Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere ‘güvenilir’ sağlık kuruluşlarınca ‘çare’ olarak görülüyor. Halkın sağlığını düşünen ülkeler gibi Türkiye de gerekli ‘aşı’ siparişini vermiş durumda. Bilhassa çocukların aşılanması tavsiye ediliyor. Kimse zorla aşılanmayacak. Öğrenciler, velilerinin izniyle aşılanacak. 24 yaş üstü kişilerin aşılanmasına ihtiyaç yok. Türkiye geçmiş yıllara nisbetle ‘aşı’ya daha fazla para ayırıyor vs.

“Domuz gribi”nin çıktığı ilk günlerde bu ‘virüs’ün özellikle üretildiği ve ‘para kazanmak’ için birileri tarafından dünyaya yayıldığı söylendi. Bugün içinde bulunduğumuz durum bu iddianın doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışacak durum değil. Nihayetinde bu virüs sınırlarımızı aşarak şehirlerimize ulaştığına göre ‘çare’ye bakmak gerekiyor. Madem tansiyonumuz yükseldiğinde doktorların tavsiyesine uyuyoruz, o halde bu konuda da ehil doktorların tavsiyesine uymak durumundayız.

Toplantıda ‘Her aşının yan etkilerinin olabileceği” gibi bazı ‘teknik’ açıklamalar da yapıldı. Tabiî ki vatandaş işin ayrıntısına bakmaz. TV ve gazetelerde okuduğu haberlere ya da güvendiği bir hekime danışır. Bu bakımdan medyanın hadiseye yaklaşımı çok önemli. “Grip kaosu kapıda, En büyük tehlike okullarda” gibi haberler insanları sadece paniğe sevk eder.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın da ifade ettiği gibi, bu konuda en büyük görev medyaya düşüyor. Bakanlık medya ile ‘iletişim’ini sağlıklı yürütebilirse kapıya dayanan ‘grip mevsimi’ni en az zararla atlatmak mümkün. “İman selâmeti” konusunda da Diyanet kampanya başlatsın...

25.10.2009

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

İdrak ve iman


A+ | A-

Yedi tepeli İstanbul’dan kast edilenin, suriçi tarihî İstanbul olduğu ve çok daha geniş bir alana yayılan günümüz İstanbul’unda yüzlerce, binlerce tepe bulunduğu mâlûm.

Ama hiçbiri o meşhur ve tarihî yedi tepenin anlamıyla örtüşmüyor. Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul”a baktığı tepe de onlardan biri olmalı.

(Yeri gelmişken, bu yedi tepeyi hatırlayalım:

(1. Ayasofya Camii, 2. Nurosmaniye Camii, 3. Beyazıt ve Süleymaniye Camileri, 4. Fatih ve Zeyrek Camileri, 5. Yavuz Selim Camii, 6. Edirnekapı Mihrimah Camii, 7. Haseki Külliyesi.)

Geçen gün, her birinin üzerinde zarif kubbe ve minareleriyle muhteşem camilerin yükseldiği bu yedi tepeye kurulan tarihî İstanbul’un, tepelerin arasını dolduran mesafelerdeki yokuşlarından birini tırmanırken çok ilginç birşeye şahit olduk.

Yerdeki parke taşlarının arasında, daracık ve sığ bir kanala dönüşen oyukta aşağı doğru akan su, birkaç kedinin takibine takılmış. Ağır ağır hareket eden suyun mahiyetini; düşman mı, yoksa oyun arkadaşı mı olduğunu anlayabilmek için burunlarıyla koklayıp patileriyle yokluyorlar.

Ama ondan, her iki ihtimal için de, bekledikleri reaksiyonu alamıyorlar. Su, tabiatına uygun bir sükûnetle akışını sürdürmek dışında bir tepki vermiyor. Ne saldırıyor, ne de oyun oynuyor.

Deterjan köpüklü kara suyun ilerlemesi ve aktığı kanalın darlığı, ona bildikleri ve alıştıkları su muamelesi yapıp, dillerini kullanarak içmelerine de meydan vermiyor. Öylece durup bakıyorlar.

Kediler daha sonra ne yaptılar, bilmiyorum.

Muhtemelen, bu hareket halindeki esrarengiz varlıktan kendilerine bir zarar gelmeyeceğini, ama oyun arkadaşı da olmayacağını “anladıktan” sonra başka meşguliyetlere yönelmiş olmalılar.

Bu enstantanenin bizi düşündüren tarafı şu:

Yaratıcının kedilere verdiği kabiliyetler, onlara bu akıntıyı fark ettiriyor, ama mahiyetini anlamalarına kâfi gelmiyor. Bunun için epeyce uğraşmalarına rağmen işin içinden çıkamıyorlar.

Onun cansız bir atık su olduğunu, kendilerine düşman da, oyun arkadaşı da olmadığını anlayabilmek için akıl ve idrak sahibi olmaları gerekiyor. Bu akıl ve idrak de sadece insana verilmiş.

İnsanı diğer canlı varlıklardan ayıran ve üstün kılan en önemli meziyet ve kabiliyet de bu akıl.

Ancak insandaki akıl ve idrakin de sınırları, engelleri ve mertebeleri var. Bu sınır ve engelleri aşıp mertebeleri kat edebilmek için ise, vahyin yol gösterici rehberliğine muhtaç. Tek başına akılla ne kendisini tanıyabilir, ne varlık âlemini ve kâinatı anlayabilir, ne maddî âlemin ötesindeki lâhutî maneviyat âlemlerine aşinalık kazanabilir, ne de hadiselere isabetli yorumlar getirebilir...

Nitekim insanlığın inanç, fikir ve yaşayış alanlarında içine düştüğü bütün sapmalar, bu gerçeğin neticeleri. Materyalizm ve türevi olan bilumum menfî ideolojiler, herşeyi bu dünya hayatından ibaret zanneden görüşler, ahlâkî bozulmalar, insanın yüksek fıtratına yakışmayacak tarzdaki çok sefil ve aşağılık yaşayış tarzları, v.s.

Sadece “kafa feneri”nin sönük ışığı, yürünen yolu, her adımı tuzak dolu, izbe ve bataklık bir mecra olarak gösterip çok yanlış yerlere götürür.

Hakikati doğru anlayabilmek ve hayata o temelde sağlam bir istikamet verebilmek için, her mesajı akla uygun olan, ama aklın tek başına erişip idrak edemeyeceği vahyi rehber almak şart.

Akıl, Yaratıcının insana bahşettiği bütün yüksek kabiliyetlere konulan ilânihaye sonsuz tekâmül potansiyelinin de zembereği. Ama vahiyle bildirilen ölçüler ışığında çalıştırıldığı takdirde.

Allah’ın yeryüzündeki halifesi sıfatını kazanıp âlâ-yı illiyyîne çıkmanın sırrı, aklın “kâinattaki nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açan bir anahtar” (Sözler, s. 50-1) olarak kullanılmasını öngören imanî bakış açısında.

İmandan mahrumiyet, insanı, kedilerden farksız, hattâ onlardan daha aşağı bir konuma sürükler. Kendisine verilen akıl nimetine rağmen, hiçbir şeyi anlayıp idrak edemeden göçüp gider.

25.10.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.