22 Temmuz 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz


Vehbi HORASANLI

Kardak krizinin aslı neydi?


A+ | A-

Ergenekon Dâvâsı devam ederken 1996 yılı Ocak ayında gerçekleşen “Kardak Krizi” yeniden gündeme geldi. Yargılanan albay, sınıf arkadaşımdı ve bu kriz anında önemli görevlerde bulunmuştu. Gerçi o tarihlerde yaşanılan olaylar “benzin parası” gibi magazin sayılabilecek konulara indirgendi. Mahkemede hâkimin “devletin paranızı ödemeyecek kadar güçsüz olduğunu mu söylüyorsun?” sorusunu sordurdu. Olaylara duygusal ögeler öne çıkarılarak yön verilmeye çalışılıyordu.

Her ne ise, biz başlığımızdaki soruya geri dönelim. Kardak krizi olduğunda hâlâ Donanmada görev yapıyordum. Henüz ordudan ayrılmamıştım.

Sadece Donanma değil bütün silâhlı kuvvetler krizden etkilenmişti, zira savaş durumuna yakın bir alarm verilmiş dört gözle gelişmeler takip ediliyordu.

Peki, Türkiye ile Yunanistan’ı savaşın eşiğine kadar getiren bu olayın aslı neydi? Kardak kayalıkları denilen küçücük iki adacık niçin bu kadar önemli hale gelmişti? Yoksa o kayalıklarda korsanların büyük hazineleri mi vardı? Böyle bir yer için neden NATO üyesi iki devlet savaşın eşiğine gelsin ki?

Bu soruların en makul cevabını bulmak için o tarihlerdeki ekonomik gelişmelere bir göz atmak gerekiyor. Zira “silâhlanma yarışı” denilen ve ABD’nin hizmet dışına çıkardığı bazı silâhları nasıl pazarladığını anlamamız lâzım.

ABD, dünyanın en büyük silâh üreticisidir. Eskiden de öyleydi, şimdi de. Fakat günümüzde bu silâhları pazarlama ve satış şekli biraz değişmiştir o kadar.

Körfez savaşlarından önce Amerikan halkında “Vietnam sendromu” adı verilen bir hastalık vardı. “Askerlerimizin dünyanın bir ucunda işi ne?” diye ABD yönetimini sorgulayan halk, yenilgiden sonra askerlerin yaşadığı manevî yıkımdan çok etkilenmişti. Bu sebeple sınır ötesi harekâtlardan uzun süre vazgeçen ordunun elinde hatırı sayılır bir silâh birikmişti.

İşin kötüsü teknolojide meydana gelen yenilikler bu silâhların birer birer çöpe atılmasını gerektiriyordu. Böyle bir işlem ise milyarlarca dolarlık büyük bir israf anlamını taşıyordu.

Fakat “Coni’ler” çok akıllıydı. Dünyanın en önemli gücü olan silâh endüstrisini ayakta tutmak için bir çeşitli çareler geliştirdiler. Önce “askerî yardım” adı altında bu silâhları dost ve müttefik ülkelere pazarladılar. Daha sonra ise Körfez Savaşlarında olduğu gibi savaşa bizzat kendileri girerek milyarlarca dolarlık yeni silâh üretim projelerine giriştiler. Bu sayede soğuk savaş sonrasında durma noktasına gelen silâh endüstrisi ölümden dönmüştü.

Türkiye, Mısır, Yunanistan, Tayvan ve Tayland gibi ülkelere askerî yardım adı altında hurda zamanı yaklaşmış silâhlar verilmeye başlanmıştı. “Paramız yok” denildiğinde “olsun FMS kredisi ile veririz, on yıl para ödemek zorunda kalmazsınız” deniliyordu. Bu kirli paraları sonra da faizi ile birlikte geri aldılar.

Tabiî bu arada darbeler dolayısıyla silâh satılan ülkelerden çatlak ses çıkmıyordu. “Yahu biz aç sefil insanlarız bu kadar parayı hurda silâhlara niçin veriyoruz?” diyen insanlar rejim karşıtı suçlaması ile derhal bertaraf ediliyorlardı.

Türkiye ve Yunanistan Ege adaları yüzünden defalarca karşı karşıya getiriliyor çıkabilecek muhtemel bir savaşta üstünlük kurabilmek için şiddetle silâhlanmaya zorlanıyorlardı. Özellikle 50 yaşındaki savaş gemilerini satmak için büyük bir baskı uygulanıyordu. İşte “Kardak Krizi” adı verilen krizlerden sadece bir tanesi olan bu gerginliklerin esas sebebi budur.

Gerginlik üretmek ve sonunda hurdaya çıkacak silâhları bu ülkelere satmak. Bu strateji yıllarca başarı ile uygulandı. Türkiye ve benzeri ülkeler oltaya takılmış, ekonomik gelişmelerini tamamlayamadan büyük borçlar altına sokulmuşlardı.

Biz gariban askerler ise hiçbir şeyin farkında olmadan vazifemizi yapmaya çalışıyorduk. Allah selâmet versin, savaş gemilerinde çalışırken çok zeki bir çarkçıbaşımız vardı. Bize bu kirli ticaretin ayrıntılarını tek tek anlatmıştı. Bütün bu gerginlik ve çatışma olaylarının altında yatan en önemli gerçek “para” idi.

ABD, hurda silâhları sattığı ülkelerin zaman içinde yapılan işgüzarlığın farkına vardığını görünce çok sert tedbirler aldı. Hatta tatbikat esnasında “TCG Muavenet” gemisinin vurulmasına varacak kadar acımasız ve canice hareket etti. Sonunda eski silâhlarını tamamen temizlemişti. Şimdi yeni silâhlar ile savaşabilir silâh fabrikalarına milyarlarca dolarlık siparişler verebilirdi.

Sonunda Birinci ve İkinci Körfez Savaşları ile Körfez’i ve Irak’ı yakıp yıktı. Yetmedi Afganistan’a girdi. Fakat bu savaşlar bile silâh endüstrisinin karnını doyurmuyordu. Savaş ve kan, bu “cani Coni’lerin” kanlarına işlemişti, bir kere. O noktaya varmışlardı ki bin dolar bile etmeyen külüstür bir kulübeyi vurmak için bazen 300 milyon dolarlık bir Tomahawk füzesini kullanmaktan sakınmıyorlardı.

Sonunda belâlarını buldular. Savaş endüstrisi ve sanal bankacılık öyle büyük bir yıkıma yol açtı ki ABD ekonomik krize girdi. Bir daha toparlanmaları güç gibi görünüyor.

İşte başta “Kardak Krizi” olmak üzere komşumuz Yunanistan ile karşı karşıya gelmemizin en önemli sebebi, bu bir türlü tok olmak nedir bilmeyen savaş endüstrisidir. Böylesine ahmakça yarıştan kurtulmanın yegâne çaresi de profesyonel askerliktir. Bu sayede ülkenin zaten sınırlı olan kaynakları israf edilmeyecek, etkili ve vuruş gücü yüksek bir ordu meydana getirilecektir.

Tabiî bu iş sadece sınırlı sayıdaki komandoların ve sınır birliklerinin profesyonelleşmesi ile olmaz. Geniş çaplı bir modernleşmeye ihtiyaç vardır. Dünya aya giderken yaya kalmak ayıptır, günahtır.

Zorunlu (mükellef) askerlik sistemi derhal kaldırılmalı, bunun yerine harekât kabiliyeti son derece yüksek, sayısı 300 bini geçmeyen bir ordu kurulmalıdır.

Profesyonelleşmeye karşı çıkanlar lütfen ABD’nin yukarıda anlatmaya çalıştığım kirli stratejilerini bir düşünsünler. Karşı çıktıkları profesyonel ordunun ne derece doğru ve yerinde olduğunu anlamaya yetecektir, vesselâm…

22.07.2010

E-Posta: [email protected]



Ali OKTAY

Belediyelerin Ramazan’la imtihanı


A+ | A-

Özellikle son 10 yıldır başta İstanbul olmak üzere pek çok il ve ilçe belediyelerimiz Ramazan ayında düzenledikleri programlar, iftar çadırı organizasyonları ile önemli bir hizmet veriyor. Çok değerli isimler, bilim adamları, hocalar ve konuşmacıların katıldığı programlar gelen izleyiciler için oldukça faydalı oluyor. Yine tasavvuf müziği san'atçılarının katıldığı konserler ise Ramazan ayının ruhuna en uygun müziğin icra edilmesi bakımından takdire değer. O mübarek ayda, iftar çadırlarına gelen insanlar, ilâhî dinlemek istiyorlar ve program sonrası çok da memnun ayrılıyorlar. Bunu, çok defa verdiğim konserler sonrası ben de müşahede ettim ve izleyicilerle yaptığımız ayaküstü sohbetlerde bu durumu kendileri de dile getiriyorlar. Ramazan ayında pop, arabesk müziğin gitmeyeceği, dinlenmeyeceği, dinleyende de uhrevî anlamda bir etki uyandırmayacağı açık. Fakat, bu hatayı adeta sanki bile bile işleyen pek çok belediye de var. Halkın paralarının –astronomik meblâğların– çarçur edilmesi ehli insaf hiç kimsenin hele kul hakkından korkan kimselerin tasvip edeceği bir şey olmasa gerek. Bu isimler neye, hangi kritere göre seçilir, belirlenir anlamak çok zor. Bir başkan danışmanı arkadaşıma sorduğum “Neden hep bu tür şarkıcıları hak ettiğinden fazla meblâğlarla ve Ramazanlarda sahneye çıkarıyorsunuz?” şeklindeki soruma arkadaşımın, “Ama salonları da böyle isimler dolduruyor” dediğini aktarmıştı. Bu cevabı hiç unutmuyorum ve her hatırlayışımda böyle yöneticilere feraset ve i’zan diliyorum. Kendi siyasî beklentileri için sadece isimden ibaret Ramazanın ruhuna uymayan kişilerin san'atçı diye salonlara çağrılıp özel muamele görmeleri, halkın parasının böyle dağıtılmasını hoş görmek pek mümkün değil. Özellikle belediye kültür müdürlerinin bu tip organizasyonlara ehil kimselerden seçilmemesi de buna sebep olabiliyor. Ramazan’da dinlenebilecek müzik tasavvuf müziğidir. Bu müziği de hakkıyla icra eden san'atçılarımız da mevcut çok şükür. Ramazana çok az zaman kala belediyeleri uyarmak istiyorum. İnşallah Ramazan’da yazacağım yazıda bu durumun takipçisi olacağım ve umarım “ben daha önce yazmıştım” deme durumunda olmam.

*

Murat Necipoğlu’ndan

hayırlı haberler var.

Hâfız ve tasavvuf müziği san'atçısı sevgili kardeşim Murat Necipoğlu geçtiğimiz yıl Ekim ayında beyin kanaması geçirmiş ve ciddî bir beyin ameliyatı olmuştu. O dönemde yazdığımız iki yazıda sizlerden bu değerli kardeşimiz için dua istemiştik. Çok şükür ameliyat başarılı geçti ve Murat taburcu oldu. Ancak uzun bir süre ziyaretçi kabulü ve telefon görüşmesi, sağlığı dolayısıyla mümkün olmamıştı. Ağabeyi, yine değerli tasavvuf müziği san'atçısı Halil Necipoğlu ile yaptığımız telefon görüşmelerinden Murat’ın sağlık durumu hakkında bilgi alıyordum. Bu defa iki gün önce doğrudan Murat’ı aradım. Kendisinin çıkmayacağını beklerken telefonu kendisi açınca hem şaşırdım, hem de mutlu oldum. Kendisine geçmiş olsun dileklerimi iletip, durumunu sordum. Ameliyat sonrası iyileşme sürecine girdiğini söyledi. Vücudunun sol tarafı hâlâ düzelmemişti, ancak fizik tedaviye başlanacağını, sesindeki problemin de zaman içinde düzeleceğini doktorların söylediğini anlattı. Kendisine, gazetedeki yazılarımda okurlarımızdan dua istediğimizi yazdığımı söyleyince Murat, “Abi yine dua bekliyoruz“ dedi. İnşallah en kısa zamanda kendisini bizzat ziyarete de gideceğiz. Kur’ân okuyan, kâsidelere ses veren ilâhilere o güzel yorumunu katan Murat Necipoğlu kardeşimiz için Cenâb-ı Hak’tan en kısa sürede Şâfi isminin tecellisini niyaz ediyoruz.

*

Geçmiş zaman olur ki...

Sultan 3. Selim ve Kasımpaşalı Hafız

Kasımpaşalı Hafız, III. Sultan Selim döneminde yaşamış, Hacivat Karagöz karakterlerini oynatan bir gölge oyunu ustasıdır. Yine birgün Sultan Selim’in huzurunda Hacivat Karagöz oynatmaktadır. Hacivat oyunda esirci olmuş, köleler satmaktadır. Oyun sürerken Karagöz kölelerden birine adıyla seslenir: “Seliiiiim!” Padişah da şaka olsun diye “Lebbeyk, buradayım” diyerek oyuna katılır. Kasımpaşalı Hafız Sultanın sesini duyunca oldukça şaşırır ve mahçup olur. Büyük bir hata yaptığını düşünerek o anda içine düştüğü durumdan ve mahcubiyetten kurtulmak için oyunun senaryosunu değiştirir ve Hacivat’ı konuşturur: “Karagöz’üm! Huzur-u Şahanede bir sürç-i lisan ettin ki ne tamiri ne de affı kabildir. Belki tevbekâr olup hacca gidesin. Artık sana hayal oynatmak gerekmez.”

Kasımpaşalı Hafız bu cümlenin ardından muma üfler ve Sultan’ın ısrarlarına rağmen bir daha asla Karagöz Hacivat oynatmaz.

22.07.2010

E-Posta: alioktay@alioktay. net



Hüseyin GÜLTEKİN

Hizmetlerimizin ön şartı uhuvvet


A+ | A-

Etkili ve kalıcı bir hizmet nasıl olmalı diye hep düşünürüz... Bazan da kendi aramızda bu konuda fikir alış verişinde bulunur, çare arayışlarına gireriz... Çünkü kayda değer, üzerinde kafa yormaya değer bir meşgaledir bu Nur hâdimleri için... Elimizin altındaki hak ve hakikatları ne şekilde, hangi tarzda daha cezbedici, daha çekici hâle getirebiliriz?

Bilmeden, öğrenmeden bu hakikatlerin tebliği olur mu? Malûmat sahibi olmadan kimlere neyi anlatabiliriz ki? O halde okumadan, istenilen malûmata sahip olunabilir mi? O halde bilmenin, öğrenmenin yolunun okumaktan geçtiğini söylemeye gerek var mı?

Peki dâvâya hizmet yolunda okumak yeterli mi? İstenilen kültüre, bilgiye okuyarak sahip olmak kâfî mi dersiniz? Yani çok okuyan, çok bilen, çok öğrenen çok hizmet edebilir diyebilir miyiz? Veya şöyle diyelim: Okumayan, öğrenmeyen, bilmeyen hizmet edemez diyebilir miyiz? Veya çok çok okuyan, çok bilen, çok hizmet eder; az okuyan, az bilen az hizmet eder diyebilir miyiz?

Bir de şöyle düşünelim: İhlâs olmadan, uhuvvet olmadan herhangi bir hizmetten bahsedebilir miyiz? Tesanüd, birlik beraberliğin olmadığı bir yerde etkili ve istikametli bir hizmet olabilir mi? İhlâsın olmadığı, uhuvvet ve kardeşliğin zedelendiği bir ortamda ne kadar okursak okuyalım, ne derece bilgi ve malûmata sahip olursak olalım istenilen bir hizmet olur mu?

Burada Hulusi Ağabey’in şu tesbitine kulak verelim isterseniz: “Uhuvvet ruhu gelişmeyen bir Nur Talebesinde yalnız malûmat gelişse, o zaman onunla tahakküm yapar, sanki gardiyan olur.” Görüldüğü gibi uhuvvetin olmadığı yerde, bilgi ve malûmâtın bir kıymeti olmadığı gibi, Nur hizmetlerinde katiyyen olmaması gereken “tahakkümü” beraberinde getirmiş oluyor ki, bu çeşit faydasız, zararlı bilgi ve malûmatlardan Allah’a sığınmak gerekir. Çünkü bu hizmetlerin temelinde uhuvvet vardır. Karşılıklı kardeşlik bağlarının zedelendiği, onun yerine kin, garaz ve adavet gibi çirkin hasletlerin devreye girdiği ortamlarda herhangi bir hizmetten bahsetmek mümkün değildir. Onun için şöyle diyebiliriz: Önce uhuvvet, sonra bilgi ve malûmat... Veya ikisi beraber...

Hulusi Ağabey bu tesbitinin devamında da; “Hem marifet sırrı da gelişmiyor, açılmıyor. Risâleyi okuyor, malûmatı artıyor, fakat marifeti, istikameti ve ihlâsı artmıyor. Çünkü uhuvvet, şahs-ı mânevîmizin ruh-u mânevîsi hükmündedir, dâvânın kayyumu mânâsındadır” diyor.

Görülüyor ki, okunan dersler yalnız başına çoğu zaman yeterli olmuyor. Okunarak elde edilen bilgi ve malûmatlar istikameti, ihlâsı, uhuvveti netice vermiyorsa, maksat hâsıl olmamış sayılır. Beklenilen neticenin, arzulanan semerenin alınabilmesi, ancak uhuvvetin sağlanmasıyla mümkündür.

Bilgiler, malûmatlar eğer sevgiyle, tevazu ile, mahviyetle takviye edilmezse, çoğu zaman istenilen neticeyi almak mümkün olmuyor. Bediüzzaman’ın “tefani sırrı” dediği mânâ tahakkuk etmezse, yani Nur dairesi içindeki fertler yaşları başları, bilgileri, kabiliyetleri ne olursa olsun, eğer tam bir mahviyetle birbirinde fani olup yok olmazlarsa, beklenen ve arzulanan kardeşlik havasının oluşması zorlaşır ve arzulanan hizmet vücuda gelemez.

Öğrenmeden, bilmeden doğru ve isabetli bir hizmetten bahsetmek de elbette zor. Bu yönü ile Nur hizmetlerinin temel tarzlarını, hizmet metodlarını, tebliğin şeklini bilmek ve o çerçevede davranmak elbette önemli bir zarûret. Lâkin yalnız başına bunlarla neticenin alınmasının zorluğunu gözardı etmemek gerekir.

Nur hâdimleri olarak bilgilerimiz, malûmatlarımız, Hulusi Ağabey’in tabiriyle bir nevî “gardiyanlığa”, yani başkalarına tahakküm etmeye sebep oluyorsa, kendi açımızdan ciddî bir nefis muhasebesine ihtiyaç vardır diye düşünüyorum.

22.07.2010

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Yüzlerce gencin müzakere ettiği hakikatler


A+ | A-

Okuma programlarına katılan yüzlerce vatandaşın, gencin anlamaya, müzakereye, mütalâaya çalıştığı yüzlerce meseleden bazılarını sıralarsak:

- Yaratılışın hikmeti nedir?

- Allah tek bir Zât olduğu halde sayısız işleri nasıl yapıyor? Hem her yerde hâzır ve nâzır, hem de mekândan münezzeh nasıl oluyor?

- “İnsanı Rahman sûretinde yaratması, yâni sıfatlarını onda yansıtması” ne demektir?

- Uzayda canlılar var mı? Uzaylılar nasıl varlıklardır?

- Kâinat kitabının ezelî tercümesi Kur’ân, Esma-i Hüsna ile nasıl örtüşüyor? Ve insan Kur’ân’da yazılı, kâinatta mücessem olarak tezahür eden Esmâ-i Hüsnâ’ya nasıl câmî (kapsamlı) bir ayna oluyor? İnsanın kâinatın minyatürü ve halife-i zemin olmasının sırrı nedir?

- Besmelenin esrarı nedir?

- İman esaslarının, İslâm şartlarının izah ve ispatı…

- Allah’ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var?

- Bizi yoldan çıkaran şeytanları Allah yarattığına göre, bizim suçumuz ne?

- Kısa bir ömürde ömrünü küfürle geçirenin sonsuza dek Cehennemde kalması, adâlete nasıl sığar?

- Koca Sa’d-ı Taftazanî gibi bir allâmenin, meşhur Mukaddemat-ı İsnâ Aşer kitabında, 40-50 sayfada ancak hallettiği ve ancak âlimlere anlatabildiği “kader ve hür irade” meselesi.

- İbn-i Sina’nın “Aklen ispat edemeyiz, bize nasıl nakledilmişse öyle kabul ederiz” dediği Haşir (Öldükten Sonra Diriliş) meselesi.

- Peygamberimiz (asm), ruh ve bedeniyle bir anda Mi’rac’a nasıl çıktı, o kadar yerleri bir anda nasıl gezdi?

- “Yaş ve kuru her şey Kur’ân’da var.” O halde neden açıkça medeniyet harikalarından bahsetmiyor?

- Mugayyebât-ı hamseden (beş bilinmeyen gaybî mesele) anne rahmindeki cenin, yağmurun ne zaman yağacağı artık biliniyor mu? Bilinmiyorsa, bunun izahı nedir?

- İnançsızların da kerâmet gibi harika haller göstermesinin sırrı nedir?

- Hak birdir, öyleyse neden dört mezhep vardır?

- Namazda kudsî hakikatler karşısındaki vesvese niçin zarar vermez!

Bunlar gibi daha yüzlerce meseleyi müzakere ediyor çoğu imam-hatipli veya İlâhiyatlı olmayan gençler!

Herkesin dünyaya, siyasî tartışmalara, oyun ve eğlenceye koştuğu bu dehşetli zamanda, gençlerin bu kudsî hakikatleri mütalâa ve müzakere etmesi, binlerle tebrike şayan değil mi?

Evet, bir kere daha okuma programlarına katılan veya Kur’ân hakikatlerinin derslerine iştirak ederek bu kudsî hakikatleri anlamaya, özümsemeye, benimsemeye ve anlatmaya çalışan gençleri, mele-i a’lânın sakinleri meleklerle bilikte binlerce, milyonlarca kez tebrik ediyor, alkışlıyoruz!

22.07.2010

E-Posta: [email protected] [email protected]



M. Latif SALİHOĞLU

Bediüzzaman Külliyesi açılışa hazır


A+ | A-

Nurs köyünde yapımı 3–4 senedir devam eden "Bediüzzaman Külliyesi", şükürler olsun ki tamamladı ve açılışa hazır hale geldi.

Önümüzdeki 1 Ağustos Pazar günü, bu yedi üniteli külliyenin inşaallah dâvetli, duâlı, merasimli açılışı yapılacak.

Açılışla ilgili dâvet ilânı, önümüzdeki günlerde gazetemizde de yayınlanmaya başlayacak.

Nurslu ağabeylerimiz, misafirleri karşılamak için hazırlıklara şimdiden başlamış bulunuyor. Büyük bir arzu ve heyecanla sizleri bekliyorlar.

Nurs köyünün yolu virajlı, rampalı olmakla beraber, yolun tamamı asfaltlanmış durumda.

Geçen sene, iki büyük otobüs–yer yer zorlanarak da olsa—ilk defa olmak üzere köyün merkezine kadar gitme başarısını gösterdi. En rahatı ise, Nurs'a özel otomobiliyle, yahut 15–25 kişilik minibüslerle gitmek.

* * *

Bediüzzaman Külliyesi, temeli atıldığında bugüne kadar umum Nur Talebelerinden yardım ve destek gördü.

Kimi aynî, kimi de nakdî yardımlarda bulundu. Bazı ağabeylerimiz ise, çok uzak diyarlardan tâ Nurs'a kadar giderek, binanın inşaatında, tesisatında, yahut müştemilâtında bilfiil çalıştı.

Cenâb–ı Hak, bu hizmete destek veren, şöyle ya da böyle yardımda bulunan herkesten ebeden razı olsun.

İnanıyoruz ki, Nurs köyü de, tıpkı bir diğer Nur menzili olan Barla gibi parlamaya, nurlanmaya ve nuranî tesislerle mâmur olmaya devam edecektir.

Zira, bu Nur merkezlerine dünyanın her yerinden ziyaretçiler, misafirler gelip konaklıyor.

Gelenleri en iyi şekilde ağırlayıp uğurlamak için, nezih, rahat ve her türlü ihtiyaca cevap verecek tesislere ihtiyaç var.

Şükürler olsun ki, bu ihtiyaçlar da, imkânlar ölçüsünde birer birer karşılanmaya çalışılıyor.

* * *

Bediüzzaman Külliyesi, bina olarak açılışa hazır; ancak, çevre düzenlemesi henüz tamamlanmış değil.

Bu kısma da, ancak mevcut borçlar ödendikten sonra başlanabilecek.

Külliye için, kendi eliyle doğrudan yardımda bulunacak olanların, özellikle resmî görevli Hikmet Okur'la görüşmelerini tavsiye ederiz.Zira, kendisi Nurs'taki hizmetler için kurulan derneğin başkanıdır.

Nurs'a gidecek olanlara yol durumu ve güzergâh tarifi için birinci derecede yardımcı olagelen Hikmet Ağabeyimizin telefon numaraları da şöyle:

(0532) 593 07 97

(0505) 950 00 62

Tarihin yorumu

22 Temmuz 1975

Şefkat kahramanı Hesna Hanım

Üstad Bediüzzaman, Risâle–i Nur ve Nur Talebeleri hakkında ittifakla ilk beraat kararının verilmesinde imzası bulunan hakime hanım Hesna Şener, Denizli'de vefat etti. (22 Temmuz 1975)

Aslen, eski Alay Müftülerinden Senirkentli Hamdi Beyin kızı olan Hesna Hanım, 1944 senesinde Denizli'de hakimlik yapmaktaydı. Tam da, Bediüzzaman ve talebelerinin Denizli Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı dönemde...

Mahkeme, dokuz ayda tam 12 duruşmaya sahne oldu.

15 Haziran'da, son duruşma yapılacak ve maznunlar hakkında nihaî bir karar verilecekti.

Mahkeme heyeti, Ankara merkezli çok ağır bir baskı, hatta tehdit altındaydı.

Buna rağmen, tehditlerden korkmayacak, baskılara boyun eğmeyecek ve sadece vicdanının sesine kulak verecek âdil hakimlere ihtiyaç vardı.

İşte, o hakimlerden biri Mahkeme reisi Ali Rıza Bey, biri Hesna Hanım ve henüz ismini tesbit edemediğimiz bir üçüncü şahıstır. Diğer hakimlerin hemen tamamı, çeşitli bahaneler göstererek, mahkemeden çekildiler.

Hesna Hanım ise, erkeklerin korkup kaçtığı o son duruşmaya, tam bir cesaret ve metanetle bilhassa katılmak istedi ve bu isteğini Ali Rıza Beye bildirdi.

15 Haziran'da toplanan mahkeme heyeti, maznunların ve umum Nur Risâlelerin beraatine ittifakla karar verdi.

Hesna Hanım, ömrünün geri kalan otuz yılını da Denizli'de geçirdikten sonra, 22 Temmuz 1975'te Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mezarı Denizli'dedir.

Bu şefkat kahramanı hanım, Üstad Bediüzzaman'ın "ilm–i hakikat" sahibi bir âlim olduğuna inanmış ve meslek hayatının sonuna kadar da onun gönüllü bağlısı ve müdafaacısı olmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri de, Hesna Hanımı "dünya–âhiret kardeşi ve talebesi" olarak kabul etmiş ve velilerin, aktapların yanında gördüğü bu hanıma ömrünün sonuna kadar dua etmiştir.

Burada aktardığımız bilgiler, şahsen de görüştüğümüz Senirkentli Ali İhsan Tola, polis emeklisi Süleyman Gültekin ve Beylerbeyli (Denizli) Süleyman Hünkâr'ın hatıralarına dayanmaktadır.

22.07.2010

E-Posta: [email protected]



Raşit YÜCEL

Söz


A+ | A-

Nice sözler söylendi.

Kimi söz baş kestirdi.

Kimi sözler hayata hayat kattı.

Söz asıl kalptedir; dil kalptekine tercüman olur.

Sözün güzelliği söylendiği zaman zevk ile dinlenen sözlerdir.

Hariri ”Sözün doğrusu, dilin süsüdür“ demiş.

“Söz ola kese savaşı” demişti Yunus da.

Atasözünde ise; ”Söz var el içinde, söz var ev içinde” denilmiş.

“İnsanlar güzel sözler ile yakalanırlar” demiş Almanlar.

Söyleme ve ifade etme san'atıyla muhatap ikna edilir.

Hayatın bütün alanları sözler ile hayat bulur.

Ve, Bediüzzaman Hazretleri yazmış olduğu eserlerine “Sözler” adını koymuştur.

O sözler dilden dile, ilden ile, kıt’alardan kıt’alara ulaştı.

Söz oldu, gönüllerde taht kurdu.

“Tatlı sözler, tatlı yankılar meydana getirir” demiş K. Walton

Çin atasözünde ise; “Gönül alıcı bir söz, kışı yaza çevirir” denmiştir.

“Her söylediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek doğru değil” der Bediüzzaman.

Halk müziğinin sevilen sesi Neşet Ertaş söyle söylemişti:

”Gitme uzak yollarına kurban olayım, / Tatlı söyle, dillerine kurban olayım”

“Tatlı söz söyleyen, hiç kimseden kötü söz işitmez” demiş Firdevsî.

Sözler vardır, insanı incitir.

Sözler vardır, insanı çileden çıkarır.

Hayat sözler ile devam eder.

Duymak isteriz güzel sözleri.

“Söz taş kadar serttir. İğne gibi batar, ateş gibi yakar”

“Yiğidi kılıç değil, acı söz öldürür” demiş atalarımız.

“Kem söz, kalp akçe sahibinindir”

“Saygısız söz anahtarsız açılır”

“Ağzı bozuk, diline perhizi yok”

“Ağzından hayır çıkmazsa, bari şer söyleme”

Daha böyle nice atasözleri ve söz ile ilgili nice kelimeler söylenmiştir.

Söylenmemiş söz, ifade edilmemiş kelime kalmamıştır.

İşe yaramayan kelimeler silinip gitmiş, faydalı kelimeler asırdan asırlara ulaşıp hayat bulmuştur.

İhanet sözleri, hakaret sözleri, yalan sözler, incitici sözler sahiplerini yok etti.

Ve güzel sözler, şiir oldu, destan oldu, roman oldu, tarihlere tercüman oldu.

22.07.2010

E-Posta: [email protected]



H.İbrahim CAN

Mübarek’ten sonra ne olacak?


A+ | A-

İSRAİL Başbakanı Netanyahu’nun Kahire ziyaretinin bir hafta ertelenmesiyle, Mübarek’in sağlığının hayli bozulduğu ortaya çıktı. Batılı istihbarat kaynakları mide kanseri olan Mübarek’in gelecek yıl seçimlerini göremeyeceğini ileri sürüyor. Daha önce Mübarek’in sağlığının bozulduğunu yazdığı için bir gazetecinin hapis cezasına çarptırılması dolayısıyla, Mısır basını bu haberleri yazamıyor. Ama Mısırlılar New York Post’un “Firavun” olarak nitelediği liderlerinin gideceğini uluslar arası medyadan öğrendi bile.

Mübarek, otuz yıla yaklaşan diktatörlüğü döneminde Müslüman Kardeşler örgütü başta olmak üzere, bütün sivil örgütlere ve özellikle dindar gruplara yönelik baskılarını hiç azaltmadı. Özgürlük savunucusu Amerikan yönetimleri de Reagan’dan bu yana Ortadoğu’daki en sadık müttefikleri olan Mısır’a yılda 500 milyon dolar karşılıksız yardım yapmaya devam ettiler. Buna gizli yardımlar dahil değil. Bunun karşılığı olarak meselâ İsrail’in iade ettiği Sina’da bulunan üç modern hava üssü 99 yıllığına Amerikalılara kiralandı.

Mübarek’in sağlığının bozulmasına en çok üzülüp karalar bağlayanlar ise İsrail yönetimindekiler. İsrail’in Haaretz gazetesi yazarı Aluf Benn’e göre; Netanyahu’nun yakın çevresi her gün Mübarek’in sağlığı için dua ediyor. Bölgedeki tek müttefiklerini, her istediklerini yaptırdıkları, hatta Gazze bölgesini abluka altında tutmaya ikna ettikleri Mübarek’i kaybetme telâşına düştüler. Mübarek yönetimi, görünüşte İsrail’e karşıt gibi davranırken, İsrail’in bütün politikalarının gizli ortağı olmakta sakınca görmediler.

Peki Mübarek’ten sonra Mısır’ın durumu ne olacak?

Mübarek, yerine oğlu Cemal Mübarek’i bırakmayı planlasa da, şu ana kadar veliahtını açıklamadı. Bu durum çeşitli şekillerde yorumlanıyor. Ancak Mısır’da hâlâ en önemli güç ordu. ABD’nin dolaylı kontrolünde olan ordunun Mübarek sülâlesinin iktidarını sürdürmesi muhtemel. Ancak anlaşmaların bozulup, Baradey’in de seçimle cumhurbaşkanı seçilmesine izin verebilirler. Ya da güçlü istihbarat şefi Ömer Süleyman da iktidarı ele geçirebilir.

Bu arada Müslüman Kardeşler örgütü de önemli bir güç kaynağı. Bağımsız adaylarla girdiği seçimlerde koltukların yaklaşık beşte birini kazanıyorlar. Batılılar bunu Mısır’ın Müslümanlaşmasının işareti olarak görüyor. Gerçekten de 1960’lı yıllarda sokaklarda tesettürlü kadın görmek güç iken, şimdi tam tersi bir durum geçerli. Bu durumu fark eden veliaht Cemal Mübarek de bir mülâkatta “dinin Mısır toplumu ve kültürünün en önemli unsuru” olduğunu açıklıyordu.

Bütün bunların ışığında, İsraillilerle beraber Amerikalıların da sağlığına dua ettiği Mübarek sonrası Mısır’ın durumunu kestirmek çok kolay değil. Mübarek’in hamileri kendi planlarını yapsa da, gittikçe şuurlanan, artık zulüm ve yoksulluktan bıkan ve bütün yardımlarına rağmen Amerikan karşıtlığını gittikçe daha fazla benimseyen Mısırlılar bütün planları bozabilir.

Mısır’da Mübarek sonrası yaşanacak gelişmeler, bölgedeki hassas dengeleri değiştirme potansiyeline sahip. Umarız bu bozulan dengeler, Filistin ve Mısır halkının lehine yeniden kurulur ve Mısır, daha özgür, daha demokratik, daha müreffeh ve Müslüman dostlarıyla barışık bir ülke haline gelir.

22.07.2010

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

YAŞ ve terfîler


A+ | A-

Ağustos ayının ilk günlerinde olağan toplantısını gerçekleştirecek olan Yüksek Askerî Şûrâ’nın gündemini ve alacağı kararları, evvelce benzeri hiç görülmemiş olağanüstü gelişmeler tayin edecek gibi görünüyor.

Bunların başında, Balyoz iddianamesinin, şûrâya günler kala mahkeme tarafından kabul edilmesi geliyor. Aralarında emekli kuvvet ve ordu komutanlarının da bulunduğu sanıklar içinde 12 muvazzaf general ve amiral de mevcut.

İddianamenin kabulüyle bunlar artık resmen sanık durumuna düştükleri için, TSK Personel Kanununun “tutuklu bulunan ya da tahliye edilmekle beraber kovuşturma veya duruşması devam eden veya hakkında verilen hüküm henüz kesinleşmemiş bulunanlar”la ilgili dosyaların YAŞ’a giremeyeceğini öngören 65. maddesi gereğince, terfî dosyaları işleme konulmayacak.

Kural böyle, ama bakalım işleyecek mi?

Geçen seneki YAŞ toplantısında, Ergenekon şüphelisi olarak ifade vermiş olan bazı isimlerin terfî ettiğine dair haberler çıktığını hatırlıyoruz.

O isimler 65. madde kapsamına girmediği için mi terfî ettirildi, yoksa kanunun açık hükmüne rağmen mi terfî kararı alındı; pek anlaşılamadı.

Bakalım, bu sene durum ne olacak?

Bu konunun, özellikle komuta kademesindeki değişiklikler açısından da özel bir önemi var.

Meselâ Erzincan’daki mâlûm dâvânın iddianamesinde, adı sanık listesinin ikinci sırasında yer alan 3. Ordu Komutanı için ne karar verilecek? Ciddî iddialarla yargılanan bir isim olarak göreve devam ediyor olması dahi eleştirilen bu komutanı, Ağustos’ta boşalacak Jandarma Genel Komutanlığı koltuğunun en güçlü adayı olarak gösteren iddialar nereden kaynaklanıyor?

Dahası, bu iddiaların, aynı isme Genelkurmay Başkanlığı yolunun dahi açık olduğunu öne sürecek raddelere götürülmesi ne anlama geliyor?

Bu haberlerle, Org. Başbuğ’un bir tatbikat vesilesiyle onunla bir araya gelerek verdiği ve “Bu komutanın yanındayım” mesajı çıkarılan görüntüler arasında bir ilişki ve irtibat mevcut mu?

Bir diğer konu, Genelkurmay Askerî Savcılığının evvelâ hakkında takipsizlik kararı verdiği Albay Dursun Çiçek’i, sonradan tanzim ettiği iddianame ile ağır şekilde suçlaması; ancak bunu yaparken, suçu sadece ona inhisar ettirmesi.

Bu durum, Çiçek’in ıslak imzasını taşıdığı nihayet kabul edilen mâlûm belgeyle ilgili olarak adı geçen bazı üst kademe komutanların korunup kollanmak istendiği yorumlarına yol açtı ve onlardan biri de, Ağustos’ta boşalacak Kara Kuvvetleri Komutanlığının en güçlü adayı olarak gösterilen şu andaki Birinci Ordu Komutanı.

Önümüzdeki YAŞ toplantısında Genelkurmay Başkanı da değişecek. Başbuğ emekli olacak, yerine Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Koşaner gelecek. Orada bir sürpriz beklenmiyor.

Ama Kara Kuvvetleri ve özellikle de Jandarma Genel Komutanlığına getirilecek isimler konusunda “derin” çalışmalar yapıldığı anlaşılıyor.

Bu noktada merak edilen hususlardan biri, YAŞ’tan çıkacak terfî kararlarında hiç değilse bu defa hükümetin ağırlık koyup koy(a)mayacağı.

Bazı iddialara göre, kanuna rağmen Ergenekon ve Balyoz sanıklarının terfîleri gündeme getirilirse Başbakanla Millî Savunma Bakanının buna karşı tavrı, şimdiye kadar ihraçlarda yaptıkları gibi yine “şerh koymak”tan ibaret olacak.

Başbakanken “başkanlık yaptığı” tek YAŞ toplantısında “şerh koyma geleneğini” başlatmış olan Gül ise, Cumhurbaşkanı olarak, şerhten de vazgeçerek, önüne gelen kararları onaylayacak.

Böylece şerhler pratikte hiçbir sonuç doğurmayan atraksiyonlar olarak kalırken, YAŞ kararları yine askerin belirlediği şekilde oluşacak.

Anayasa paketi referandumda kabul edildiği takdirde ise, terfî ve kadrosuzluktan emeklilik kararlarına yargı yolu kapalı olmaya devam edecek, ihraç kararlarına ise yargı yolu açılacak.Tabiî, yine ihraç kararları verilirse...

22.07.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

İmtiyazları yokmuş...


A+ | A-

Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) ile ilgili olarak zaman zaman kamuoyunda tartışmalar yaşanır. Geçmiş yıllarda daha ‘kapalı’ olan kurum, son yıllarda nisbeten daha ‘açık’ hale geldi. Ara sıra ‘kamuoyunu bilgilendirme toplantıları’ yaparak açıklamalar yapılıyor, ama asıl önemli konularda hâl⠑kapalılık’ devam ediyor.

Geçen yıllarda bazı büyük özelleştirmelerde kendisinden söz ettiren OYAK, ‘imtiyaz’ suçlamalarını sürekli reddediyor. Ama bu yöndeki iddiaların sonu da gelmiyor.

Hadisenin yeniden gündeme gelmesi, OYAK’ın İhale Kanunu kapsamı dışında kalmak istemesinden kaynaklandı. Haberlere göre bir hafta boyunca Meclis’te ‘kulis’ yapan OYAK’ın talebi kabul edilmiş ve bununla ilgili değişiklikler yapılması için düğmeye basılmış.

AKP kurmayları OYAK ve iştiraklerinin ayrı değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Bu şirketlere kamudan kaynak aktarılmıyor, bütün vergilerini ödüyorlar, imtiyazlı değiller, taleplerinde haklılar. İhale Kanunu’na göre ihale yapmaları doğru olmaz. Kamu kurumlarıyla aynı statüde değerlendirilmeleri yanlış. Bunu düzelteceğiz” demişler. (Sabah, 21 Temmuz 2010)

Bir defa bu holdingin “imtiyazlı olmadığını” söylemek Türkiye ve dünya gerçekleriyle örtüşmüyor. İşin ehli olan ekonomist ve yazarlar “imtiyazlı” olduğunu her defasında ifade ediyorlar. Bu konuda yazılanlar bir araya getirildiğinde ‘imtiyaz’lar görülür.

Dikkat çeken başka bir nokta daha var: Kamu İhale Kurumu (KİK), OYAK’ın bir iştirakinin diğer kamu kurumlarının mevzuatına uymak zorunda olduğuna karar vermiş. Bunun üzerine OYAK, bu karara karşı mahkemeye gidip yürütmeyi durdurma ve iptal dâvâsı açmış. Mahkeme ise, bu talebi reddetmiş. Sonrasında konu, Millî Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanına iletilmiş. Bu adımdan sonra Bakanlık yeni düzenleme yapılması gerektiğine kanaat getirip bunu hükûmete iletmiş. Hükûmet de OYAK’ın talebini dikkate alarak çalışma başlatmış. Yeni bir önergeyle OYAK şirketleri İhale Kanunu dışına çıkarılacakmış. Mış da mış...

Bu bilgiler doğru ise, ‘sistem’in işlediği ve ‘koruma ve kollama’ yapıldığı akla geliyor. Elbette konunun uzmanı değiliz, ama ortada bir mahkeme kararı bile varken, tam aksini yapmak için hükûmetin devreye girmesi ‘normal’ midir?

İmtiyazları kaldırmak gerekirken, onları muhkem hâle getirmek hükûmete ne kazandıracak? Hem unutmamak lâzım ki, OYAK’ın pozisyonuna Avrupa Birliği’nden de itirazlar gelmektedir. Türkiye AB yolunda ilerlemeye devam ettikçe, bu durum Türkiye’ye sorulacak ve buradaki ‘hata’nın düzeltilmesi istenecek. Türkiye’yi idare edenler her ne kadar aksini iddiâ etseler de AB’yi bu konuda ikna etmek kolay görülmüyor.

Kısa bir hatırlatma daha: OYAK, 2001’deki kriz ortamında batık bir bankayı, CEO’sunun “şaka yollu!” ifadesiyle “Jipimin fiyatı” dediği 36 bin dolara satın alıp, bir miktar yatırımın ardından 2.7 milyar dolara bir yabancı bankaya satmıştı. Batık dahi olsa bir ‘banka’nın “bir jip fiyatına” satılması normal miydi?

Bu konular o tarihlerde de kısmen tartışıldı, ama yanlışta ısrar edenler ısrarlarını sürdürdü.

Türkiye AB yolunda ilerleyecekse; hiç kimseye—ne ekonomik, ne sosyal, ne siyasî—imtiyazlar tanınmamalı...

22.07.2010

E-Posta: [email protected]



Ahmet BATTAL

Meslek birlikleri ne işe yarar?


A+ | A-

Sıla-i rahim ve tebdil-i mekân için Karadeniz’deyim. Ziyaret niyetiyle çarşı içinde gezerken birşey dikkatimi çekiyor. Esnaf, işyerini, önceki yıllara nazaran neredeyse bir saat daha geç açıyor ve iki saat daha geç kapatıyor.

Aynı esnaf bir yandan da halinden şikâyetçi; geç saatlere kadar dükkânını açık tutmak yüzünden ailesine ve komşularına vakit ayıramamaktan yakınıyor. “Mecbur musunuz?” diyorum, “Herkes böyle, ne yapalım” diyorlar.

Benzer şikâyeti, aynı sebeple sohbet meclislerine gidemeyen esnaf dostlarımdan da duydum. “Demek bu mesele memlekete hakikî hizmet için de ehemmiyet kesbetmiş” dedim ve fikrimi aklınıza misafir etmek üzere klavyeye yapıştım.

Esnaf, tüccar, imalâtçı ve sanayicinin meslekî sebeple üye olacağı iki tür örgüt vardır: Üyeliği gönüllülük esasına dayanan meslek dernekleri ve üyeliği mecburî meslek birlikleri (odalar).

Anayasaya ve kanunlara göre, dernek ve vakıflar özel hukuk tüzel kişileridir ve gerçek kişilerle aynı hak ve yetkilere sahiptir. Oysa meslek birlikleri kamu kuruluşu niteliğindedir. Kamu hizmeti yapabilmenin bir gereği olarak, kamusal güç ve yetki kullanırlar: İstimlâk yapabilirler, vergi tahsil ederler, siyah plâkalı araç kullanırlar, kamu denetimine tâbidirler, v.s.

Ancak meslek birlikleri, o mesleğe mensup gerçek kişilerin ve özel hukuk tüzel kişilerinin mecburî de olsa üyeliği ve yönetime katkısı ile, yani demokratik usûllere göre yönetilirler ve bu özellikleri sebebiyle bir mânâda sivil toplum örgütü sayılırlar.

Bir kuyumcu derneği, bir üyesine, en fazla “üyelikten ihraç” cezası verebilir. O da gidip yeni bir kuyumcu derneği kurmaya teşebbüs ederse bunu kimse engelleyemez.

Oysa bir meslek odası, kanundan kaynaklanan kamusal yetkisi sebebiyle meslekî teamüller belirleyebilir, emir ve yasaklar koyabilir ve uymayan üyesine, durumuna göre, ağır kamusal müeyyideler uygulayabilir.

Günümüzde meslek örgütleri, üyelerini hizaya sokmaya değil, meslekî dayanışma adı altında, üyelerini, haksız da olsalar müşterilere karşı güçlendirmeye veya korumaya çalışmaktadırlar.

Oysa meslek birliklerinin en temel görevi iç denetim ya da meslektaş denetimidir. Çürük köseleyle ayakkabı yapanın pabucunu dama ahilerin loncası atmalıdır ki, damdaki ayakkabıyı gören her müşteri bu cezayı da görsün ve alış verişi bu bilgiyle yapsın. Komşu esnaf da bilsin ki hile yaparsa sıra kendisine de gelecek.

Meslek birliklerinin bir başka önemli görevi de ortak uygulama kuralları belirlemek ve uygulanmasını gözetmektir.

Bu kapsamda galiba en ciddî görevlerden biri mesai saatlerini düzenlemek ve uyulmasını sağlamaktır. Bilebildiğimiz kadarıyla, eczacılar, mesai kurallarına sıkı biçimde uyuyorlar. Ne de güzel oluyor, bir haksız rekabet yaşanmıyor. Aynı uygulamayı niçin diğer meslek erbabı da yapmasın? Nitekim bazı ülkelerde özel sektör halen sıkı mesai kurallarına uyuyor. Bizde de otuz-kırk yıl öncesine kadar bu kurallar vardı ve uyulurdu.

Piyasanın, gerekirse meslekî otoritenin de öncülüğüyle, kendi kendisine bir çekidüzen vermesi lâzım ve bu herkesin işine gelir: Hem esnaf ve işadamı ile işçisi memnun olur, hem de müşteri. Zira müşteri dediğin de zaten, diğer esnafın eşidir, çocuğudur ya da kardeşidir. Böylece esnaf da, müşteri kaçırmamak adına göz ucuyla da olsa rakip komşunun kepenkleri akşam kaçta kapatacağını murakabe etmeye çalışmaktan ve onunla bu biçimde kıran kırana rekabet etmekten kurtulmuş olur. Yeter ki, her şehirde, her bir meslek grubunda öncü durumunda olan bazı kişilerin meslekî temayülleri (eğilimleri), meslekî yeknesak teamüller (tek tip uygulamalar) belirlemeye ve bunları sahiplenmeye yönelik olsun.

22.07.2010

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

12 Eylül’le “hesâplaşma”


A+ | A-

Tırmanan teröre karşı terörle mücadelede “profesyonel ordu” ve “özel birlik” tartışmaları devam ederken, 12 Eylül’de yapılacak referanduma yönelik siyasî söylemin en çok “12 Eylül” polemiklerine yoğunlaştığı görülüyor.

İktidar ve muhalefet, “Anayasa değişiklikleri”ndeki sözü edilen demokratik düzeltmeleri, hak ve özgürlükleri analiz edeceği yerde, millet nezdinde daha çarpıcı olan “12 Eylül’le hesâplaşma” üzerinden gidiyor.

Siyasette yeniden 12 Eylül tartışmasının alevlenmesi; Başbakan Erdoğan’ın “12 Eylül idamları”nın ve hapishanelerinde işkence çeken “mahkûmların mektupları”nı duygusal dille gündeme getirmesi, muhalefetin “timsahın gözyaşları” olarak yorumu, bunun ipuçlarını veriyor.

Meclis’teki muhalefet, referandumu hükûmetin sınaması, terörden ekonomiye, içteki icraatlarından dış politikadaki kırılmalara kadar hükûmete “güven oylaması”na çevirme ve “seçim provası” haline getirme peşinde. İktidar partisi ise “referandum”da “paket”teki bir nebze de olsa hak ve hürriyetlerdeki iyileştirmelere kerhen de olsa çâr-nâçar ehven “evet” tercihini istismarla bir nevî karşılıklı politik ranta dönüştürme peşinde…

Başbakan Erdoğan’ın ve AKP sözcülerinin, “12 Eylül’de 12 Eylül’ü bitirmek”, “12 Eylül’de 12 Eylül’ü tasfiye etme ve hesâba çekme” söylemleri bunun ifâdesi…

Belli ki Erdoğan ve partisi, 12 Eylül’deki referanduma doğru bu sloganları çok istimal edecek ve millet nezdinde fevkalâde çarpıcı olan “12 Eylül’le hesaplaşılacağı” temâsını işleyecek...

LÂFZEN KALKSA DA HÜKÜM SÜRÜYOR…

Oysa “kısmî iptal”e uğrayan “Anayasa değişiklikleri”ndeki kısmî düzeltmeler bir yana, 12 Eylül’deki halk oylamasında 12 Eylül’ün hesâba çekildiği bir boş iddiadan ibâret.

Doğru, 27 yıldır 12 Eylül darbesini dayatan darbecilerin yargılanmasını engelleyen ve darbecileri koruyup kollayan “geçici 15. madde”nin kaldırılması, sembolik önem taşıyor. Ancak Meclis’te grubu bulunan bütün muhalefet partilerinin ısrarlı çağrılarına rağmen, iktidar partisi grubunun madde üzerindeki “zamanaşımı”nı kaldırmaya yanaşmaması, bu değişikliği hükümsüz kılıyor. Bu düzetmenin hiçbir anlamı kalmıyor.

Böylece maddede yer alan, “12 Eylül ihtilâl konseyi”nin ve “bu konseyin yönetimi dönemindeki hükûmetlerin ve Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezâî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemeyeceği ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamayacağı” kaydı lâfzen kalksa da hükmen sürüyor.

12 EYLÜL’ÜN HESABI SORULMUYOR…

Gelinen noktada Erdoğan, 12 Eylül cuntasının idam ettiği gençlerin uğradığı mağduriyetlerden, tabutluklardan, işkencelerden bahsediyor. Lâkin bu değişikliklerin de 12 Eylül’ü tasfiye etmediğini bile bile halka karşı bu en hassas hususu propaganda ediyor.

Gerçek şu ki AKP iktidarı, sekiz yıldır Anayasayı değiştirebilecek ya da değiştirmeye yakın güçte olduğu halde, ne 12 Eylül’ü ne de 28 Şubat’ı soruşturmadı.

2003-2007 arasında “darbe teşebbüsleri”, “darbeye ortam hazırlama”, “darbe günlükleri ve hazırlıkları” tek tek soruşturuldu, haklarında iddianâmeler hazırlandı ve elan yargının önünde. Ancak 28 Şubat postmodern darbe sürecinde tankları sokaklarda yürütmekle demokrasi balans ayarı verenler, “irticaî tehdit” uydurmasıyla yüzbinlerce vatandaşı fişleyip mağdur edenler, rektörleri, iş adamlarını, yargıçları, gazetecileri karargâhta toplayıp “irtica ile mücadele brifingleri”nde ayakta alkışlatan “emekli generaller”, ortalıkta geziyorlar. Haklarına soruşturma açılması için hiçbir yasa çıkarılmamış.

Keza 12 Eylül ürünü YÖK yasası, seçim ve siyasî partiler yasası; 28 Şubat’tan kalma yasadışı başörtüsü yasağı, Kur’ân kursları yaş yasağı, katsayı haksızlığı ve diğer antidemokratik dayatmalar devam ediyor.

AKP’ye en az yüzde 10-15 oy kazandırdığı ve bir “darbe muhtırası” olduğu partinin ileri gelenlerince ikrar edilen “27 Nisan gece yarısı e-muhtırası”nı kaleme alan “emekli paşalar” da hesaba çekilmiş değil. Dahası AKP hükûmeti tarafından zırhlı trilyonluk arabayla ödüllendirilmişler.

Neticede “12 Eylülcüler” hesâba çekilmiyor. Ne 12 Eylül darbecileri, ne 28 Şubat postmodern darbecileri, ne de 27 Nisan e-muhtıracıları yargılanamıyor. Kısacası, 12 Eylül’ün hesabı sorulmuyor. Erdoğan’ın “12 Eylül bir iâde-i itibar olacaktır” sözü havada kalıyor.

22.07.2010

E-Posta: [email protected]



Ahmet DURSUN

Sevebilseydik


A+ | A-

Her şeyin başlangıcı küçüktür. Küçük şeyler büyük işlerin özünü oluşturur. Koca bir baharın müjdesi küçük bir tomurcukta saklıdır. Bir tomurcuk bütün gülümseyişlerin başlangıcı olabilir. Kalpleri sıcacık duygularla bezeyen gülümseyişler sevgi kıpırdanışlarının ilk adımıdır. Bu kıpırdanışlar huzur iklimlerine yol açan kımıldanışları beraberinde getirir.

Kimileri vardır “Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi/Kâh inerim yer yüzüne seyreder âlem beni” diyebilecek kadar âşıktır, gönlüne bütün kâinatın sevgisini sığdırır. Kimileri vardır, sevmemeye yeminli gibi, mühürlü kalbi küçücük bir tebessüme bile kapalıdır. İkinciler çoğaldıkça kalpler küçülür, mideler büyür. Mideler büyüdükçe millet küçülür. Çölden gelen adavet, muhabbeti kovar, şehirler çölleşir. Çorak kalpler çöl kanunlarına esir düşer. Bizi çöl kanunlarından kurtaracak sır içimizdedir.

“Levlake” bir sırdır, ruhu sevgidir. Sevgi, eşsizliğini bu sırra borçludur. Bu sırla insan yaradılışın gizemini çözer, bu sırla gizli hazineleri içinde barındıran kalplere hükmeder. Bu sır, ‘Vedud’un eşşiz güzellikleriyle bizi tanıştırır. Bu tanışıklık “Yaratılanı severim yaratandan ötürü” yüceliğini beraberinde getirir. Bu sır çölleri şehirleştirir, kalpleri yeşertir. Bu tanışmayı erteleyenler huzursuzluk iklimlerinde kendilerini boğarken içinde yaşadıkları toplumları da adavet, husûmet, kin ve nefret zehirleriyle zehirlerler. “Mutluluğu aramadığım yer kalmadı” diyenler yanı başındaki mutluluğu göremeyenlerdir, bu sırrı bilemeyenlerdir. Mutluluk acaba bize göklerden mi gelecektir? Mutluluk, elimizdekiler ve yanımızdakilerdir. “Mutluluk, mutluluğu başkalarının mutluluğunda arayan akıllı ve vicdanlı insanların hakkıdır.” Vicdan, kapalı kapıların anahtarıdır.

Ben bir insan idim, topraktan bir candım. Yokluk da varlık da benim içindi. Paçavralar altında da bendim, kaftanlar içinde de. Beni beğenmeyenler bana bir elbise biçtiler; giysimle beraber ruhuma da hükmettiler, üstüme geçirdikleri elbiseyi ruhuma da giydirdiler. Modernlik elimdekileri aldı götürdü, kalbimi söktü, gözümü kör etti. Elimde kandil, kaybettiklerimi aramaktayım. Bir kandil ışığı yolumu aydınlatan… Etrafta bir koşuşturmaca var. Bağırışlar, çağırışlar, haykırışlar… Evetçiler ve hayırcılar… Dinciler ve bilmem neciler… Laikler ve antilaikler… Kürtler ve Türkler… Ayılanlar bayılanlar… Aman kandil ışığım sönmesin!

Dünya muhabbeti bütün hataların başıymış. Dünyayı sevdiğim gibi seni de sevebilseydim, dünyayı sevdiğin gibi beni sevebilseydin. Ekmek kavgamın birazını bir kalp için verebilseydim. Hayat cazibedarmış… Bu cazibedarlık içinde unuttuk her şeyi ve herkesi. Bir yaradanım varmış. “Kimsesiz kaldım meded ey kimsesizler kimsesi!” Memleketim ve milletim… Nerdesin? Gaflet ve hıyanet için beni uyaranlar ne büyük hıyanetin içindeymişler. Sen ve onlar, bizler ve ötekiler, Fenerliler ve Cimbomlular… Ne çabuk bölünmüşüz, biz ne zaman sen ve ben olmuşuz? Biz nerdeyiz?

Sevgi anlamsızmış, sadece şarkıymış, eski bir hatıraymış. Yapma dostum! Hiç mi sevmedik birbirimizi, hiç sevemez miyiz birbirimizi? Playstation gibi hayatımız… Joistik hep başka ellerde. “Evet ya da hayır, gel ya da git. Ya sev ya terk et… Başüstüne paşam! Sanal âlemlerin sanal çocuğuyum.

Bir tabela gördüm geçenlerde; “Biz muhabbet fedaileriyiz, husûmete vaktimiz yoktur.” Meğer ne hastalıklıymışım. “Adavete muhabbet”in paralı askeriymişim. Bir kalbim varmış, bir kalbe bin kin, bin nefret ekmişim, kendime düşmanlar yetiştirmişim. İçim dışım düşmanmış; çatıştıkça çatışmışım, kapıştıkça kapışmışım, düşmanlığa alışmışım. Menfaatin, bencilliğin, bananeciliğin canavarı olmuşum. Ah be dostum! Sana nasıl kıymışım, bana nasıl kıymışsın? Sen bendeymişsin ben sendeymişim; sen benmişsin, ben senmişim, sen ve ben bizmişiz. Vakit çok değil; henüz vakit çok erken. Elimi uzatsam sıkar mısın? İyi, bi el at da kurtaralım şu memleketi.

22.07.2010

E-Posta: [email protected]



Umut YAVUZ

Darbe anayasası tarihe mi gömülüyor?


A+ | A-

Anayasalar, bir toplumda yaşayan bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan ve devletin yönetim şeklini, yapısını ve işleyişini belirleyen genel kabul görmüş metinlerdir. Anayasalar bir nevî toplumsal sözleşmedir. Genellikle yazılı olur, ama yazılı olmadığı durumları da mevcuttur. (Sözgelimi İngiltere…) Anayasalar, toplumları bir arada çatışmasız tutmanın teminatıdır. Bu bakımdan Anayasalar toplumlar için hayatî önem taşımaktadır. Zira toplum eğer bir beden ise, anayasalar onun ruhudur. Bu yüzden anayasaların özgürlükçü bir yapıya sahip olması beklenir. Zira bağımsızlık ve özgürlük, toplumların barış içinde varlığını sürdürmesinin teminatıdır.

Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti, uzun yıllardır gerçek anlamda bir anayasaya sahip olamamıştır. Zira Anayasamız, bir Anayasa’da olması gereken hayatî bir takım temel özelliklere sahip olmayan, olağanüstü şartlarda hazırlanmış ve aynı şartlarda oylanmış bir anayasadır. Evet halkın büyük bir çoğunluğu ile kabul görmüştür, ama sadece bu özelliği 82 Anayasası’nı ideal bir anayasa yapmamaktadır.

Sahip olduğumuz Anayasa, kazuistik, katı ve sert bir anayasadır. Zira değiştirilemeyecek maddeler içerir, bazı maddelerinin değiştirilmesi için özel çoğunluk aranır, gerektiği yerde halkoylaması gibi usullere yer verir ve uzun, ayrıntılı kurallardan oluşan, kesin kuralların belirlendiği bir anayasadır. Bunlar sahip olduğumuz anayasanın “darbeci ruhunun” özniteliklerini yansıtan özelliklerdir.

Anayasaların toplumların ruhu olduğunu belirtmiştik. Bu bakımdan bizim toplumumuzun ruhunun da darbeci ve antidemokratik bir yapıya sahip olduğu iddia edilebilir. Yine toplumda demokrasi bilinci geliştikçe anayasanın da buna göre değiştirilebileceği ve pek tabiî ki demokratikleştirilebileceğini söylemek de mümkündür.

Toplumlar pek tabiî ki, olağanüstü şartlarda kendilerine sunulan ve bir akıl tutulması yaşayarak kabul ettiği bir anayasadan kurtulmanın yollarını arayacaktır. Nihayetinde Anayasayı değiştirmek de toplumların en tabiî hakkıdır. Ancak en başta belirttiğimiz gibi, Anayasalar toplumsal ve genel kabul gören sözleşmeler olduğundan, mutlak surette belirlenecek ve ikame edilecek anayasaların toplumsal bir uzlaşma ve konsensüs ile belirlenmesi şarttır. Aksi halde “darbe anayasasının” yerine ikame edilen yeni anayasanın da öncekinden bir farkı olmayacaktır.

Öte yandan, sahip olduğumuz anayasanın “darbeci bir ruha” sahip olduğunu söylerken, bu ruhun, bir takım yama düzenlemeler ve değişikliklerle yok edilemeyeceğini de hatırlamak gerekir. Mevcut anayasamızın “antidemokratikliği”, öncelikle “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddelerinde gizlidir ve aynı ruh bütün maddelerine de işlemiştir. Mevcut anayasamızda ve dahi birçok yasalarımızda da “antidemokratiklik”, “resmî ideoloji”, “ilkeler” gibi hastalıklar varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla Başbakan Erdoğan’ın, “Darbe Anayasasını tarihe gömeceğiz” propagandasının gerçek anlamda mesnetsiz bir iddiadan öteye geçmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim herkes söz konusu anayasa paketinin “darbe anayasasını yok etmeyeceği” konusunda hem fikir.

Hükümete sormak gerekiyor. Yani bundan sonra bu “darbe anayasası” ile işiniz bitmiş midir? Darbe anayasası tarihe gömülüyor ise, mevcut anayasada hâlâ sağlam bir kale gibi duran resmî ideoloji ve antidemokratik ruh ne anlama gelmektedir?

12 Eylül’de milletin önüne getirilecek referandum sandığının başına gidip, oy kullanmadan önce, yukarıda zikrettiğimiz tehlikeleri ve handikapları göz önünde bulundurmak gerekiyor. Daha referanduma kadar yeterli zaman varken, bu soruların cevaplarının verilmesi şarttır…

22.07.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri




Son Dakika Haberleri

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.