26 Eylül 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Selim GÜNDÜZALP

Kuyu başında iki insan


A+ | A-

Bir gün yağız atlara binmiş, siyahlar giyinmiş ve yüzleri örtülü efendiler, kuyunun yanına yoksul iki insan bıraktılar. Pelerinlerinin altındaki silâhlarının üstündeydi bir elleri. Bir ellerini de tehditle sallayıp:

“Yeriniz burası. Peşimizden gelmeyin. Yiyin birbirinizi. Burada yaşayın, burada ölün!” deyip gittiler.

Kuyunun başında iki insan. Bıraktılar onları orada, oracıkta. Yoksul, çaresiz, fakir, bıraktılar gittiler. Yanlarına hiçbir şey bırakmadan…

Kuyunun dibinde bir avuç su, bir de kovasız ip vardı. İp eskiydi. Suyu içmek için kuyunun içine girmek gerekti. Bir daha çıkamamak da vardı dışarıya.

İki insan ne yapsınlardı? Birbirlerine güvenmekten başka ne yapabilirlerdi ki bu ıpıssız çölde? Sıraya koydular. Biri indi, suyu çıkardı; öbürü indi, suyunu çıkardı. Birbirlerine su taşıdılar avuçlarıyla. Çöl sıcağına da alıştılar. Ciğerlerini delen susuzluğun ateşini kana kana içip dindirdiler. Epey müddet suyla idare ettiler. Sonra çevredeki yaprakları yediler. Bir nebze açlıklarını giderdiler.

Sonrası mı? Düşünün hele bir… Efendiler neler yerken, onlar neleri yediler. Acıları yediler, ateşleri içtiler. Onlara hiçbir şey bırakmadılar. İçlerini boşaltıp da gittiler. Sadece kelimeleri bıraktılar, sözleri bıraktılar.

Aynı dili de konuşmuyorlardı… Biri kendi diliyle bir şeyler anlatıyordu, öbürü kendi diliyle. Ama dillerin üstü bir dil vardı, onu öğrendi bu iki insan orada. Kuyu başında iki insan, kalbin dilini öğrendiler, onu konuştular. Diller üstü diller vardı, hâller üstü hâller… Duyguların üstünde, o duyguların sahibinin yarattığı, anlaşmalar üstünde anlaşmaların olduğu, vicdanların, kalplerin tanıştığı, bildiği, yabancısı olmadığı duygular vardı.

Aynı havayı soludular, aynı yollara baktılar. Birileri gelip de kendilerini buradan kurtarsınlar diye.

Her yer çöldü. Çölün ortasında bir kuyu, iki insan vardı. İki insan çölü göle dönüştürdüler. Yeniden başlayacaktı insanlık macerası belki de. Tam da burada, bu kuyunun başında.

Bir şeyler anlatmak istiyorlardı, çabalıyorlardı, ama anlatamıyorlardı. Şükür ki, birbirlerini dinlemeyi öğrenmişlerdi. Seslerini yükseltmeden konuşuyorlardı O kendi diliyle, diğeri kendi diliyle.

Konuştukları kelimelerin sesine, rengine, ahengine hayran kaldılar. Anlamasalar da sevdiler birbirlerinin dillerini.

Sonra birbirine benzeyen kelimeleri fark ettiler kendi dillerinde. Bir, iki, üç… Çoğaldı o kelimeler. Anlaşmayı kolaylaştıran kelimeleri seçtiler, onlarla konuşmaya başladılar.

Anladılar ki; dillerini bilen biri var. Konuştukları dillerin içine anlaşacağı kelimeleri koyan biri var ki, kendilerini biliyor, görüyor, duyuyor. Yalnız değillerdi o kuyunun başında, onu bildiler.

Yalnız olan efendilerdi.

Allah ile olan, yalnız değildi.

Birden bir güç geldi ellerine, yeni bir şevk doğdu içlerine. Ellerine, yüzlerine baktılar. Birbirlerine ne kadar da benziyorlardı. Kendi ortak kaderlerini okudular. Hayatlarını yeniden yaşamaya koyuldular bu kuyunun başında.

Aklın alacağı işler değildi bunlar. Nasıl da değişti, değişiyordu birden her şey. Kuyunun suyuydu bu, kuyunun huyuydu bu.

Birdi artık kaderleri. Kaderlerini beraber yaşadılar.

Tozu dumana katarak giden efendiler, yağız atlara binmiş efendiler, sadece yüzlerinde gözlerini gösteren efendiler çekip gitmişlerdi ya, o toz dumanın ardından, başka bir şey kalmamıştı hatırlarında.

Köle miydiler? Kurban mıydılar? Nereden gelmişlerdi? Niçin buradaydılar? Hatırlamıyorlardı artık. Mazi yoktu onlar için. Bugünden itibaren geleceklerini yaşamaya ve yazmaya başlayacaklardı bildikleri kelimelerle, inandıkları ve kalplerinde taşıdıkları o güzel duygularla.

Kim bilir, kaç defa bu kuyu başında bu macera başlamış, kim bilir kaç defa devam etmişti. Yeniden başlamış, yeniden devam etmişti acaba kim bilir kaç defa… Bu sırrı anlamaya başladılar. Kendi kaderlerini yeni baştan en güzel şekilde yaşamaya karar verdiler, azmettiler.

Her gün lâzım olan suyu çıkarmak için, ümitle aşağı iniyordu biri. Diğeri de ona en güzel şekilde el veriyor, yardım ediyordu. İlk günlerin korkaklığı, güvensizliği, yerini güvene terk etmişti. İnanıyorlardı artık. Birbirlerine güveniyorlardı. Birbirlerini seviyorlardı. Birbirlerine benziyorlardı.

Çölün yıldızlı gecelerinde düşünmeye başladılar. Düşüncelerini çerçeveleyen sahneleri birbirlerine göstermeye başladılar. Yıldızlardan bir demet yaptılar. Birbirlerine sundular.

“Çölün baharı da olur mu?” demeyin. Her gece yıldız çiçeklerinden baharlar yapılır burada. Baharlar gerçekleşir, baharlar oluşur çöllerde, yıldızlı gecelerde.

Çölde de bir hayat vardır.

Çöl, bazen içimiz olur. Bazen şehrin ortasında, küçük bir evin içinde bir oda olur. Bazen anlayabildiğiniz dilden konuşan bir kitabın başında olur o kuyu başı. Ve siz uzaklarda da olsanız, yakın olursunuz, yakın durursunuz birbirinize. Kuyu başındaki iki insan gibi…

Her şeyinizi alırlar, size sadece kelimeleri bırakırlar. Kelimelerden yeni cümleler yaparsınız. Konuşmayı öğrenirsiniz. Kâinatın dilini öğrenirsiniz. O yeni kelimelerle birbirinize baktığınızda, anladığınız cümleleri kurar, anladığınız dilden konuşursunuz. Ortak bir dilden hareketle, kâinatın dilini anlamaya çalışırsınız. Siz kendi dilinizce, o kendi dilince…

Ayrı - gayrı yoktur artık. Razı olursunuz hâlinize. O zaman kaplar dökülür; sırlar, sular bir olur, diller bir olur. Herkes kendi kabını doldurmaya bakmaz. Bencillik yok burada. Herkes kendi kabından diğer kaplara sular döker, kaplar bir olur. Ayrı duranlar omuz omuza verir, arkadaş olur, dost olur. Daha da ötesi kardeş olur.

Kelimeler, cümlelere dönüşür. Kelimelere ruh gelir, hayat gelir, mânâ gelir. Kelimeler, söz olur. Sözler; etrafında toplanan çöl yolcularına, kuyunun başındaki o insanlar gibi, susuzluğunu giderecek sırlar, bengisular sunar.

Ve bir gün, bir insan, diğerine kendi dilinden bir kelime söyler. O güne kadar söylenmedik bir kelimedir bu. O da ona bir kelimeyle cevap verir. Ne söylediği o kadar önemli değildir. Ama yürekten dedikleri için, ne dediklerini ikisi de anlamıştır. O kuyunun başında öğrendikleri en güzel kelimeyi söylerler. Biri kendi diliyle “kardeşim” der; öbürü kendi diliyle “keko” der. Kucaklaşırlar.

Çölün sıcağına, soğuğuna, korkutuculuğuna, ürkütücülüğüne aldırmadan birlikte yollarına devam ederler.

Kendilerini oraya bırakan yağız atların üstündeki o meçhul efendileri aramaya, sormaya, soruşturmaya başlarlar. Onlar çoktan sinmişlerdir bir yerlere. Yine yeni oyunlar peşindedirler yeni kurbanlarına. Ama bu defa maskeleri düşmüştür, yakayı ele vermiştir, korku içindedir efendiler. Kendi kurdukları tuzaklara düşmüştürler efendiler.

Onları zorlu yokuşlara, çöllere sürmüşlerdi bir zamanlar, sürgün etmişlerdi, kuyu başlarına terk etmişlerdi güya. Bir daha asla çıkamaz, gelemez zannetmişlerdi onları güya.

Öyle bir geldiler ki… El ele, gönül gönüle geldiler…

Düşman bıraktıklarını kardeş buldular karşılarında. O kelimeyi söylemiştir dudakları, dudaklarından o sözler dökülmüştür ikisinin de. Kardeşçe, dostça…

Kelimeler de birdir artık, mânâlar da birdir. Diller de, kalpler de, gönüller de birdir.

“Bir” olanın birliğinden gelir bunlar. “Bir”den birlik gelir ancak.

Ve bazen birden gelen, birden gelir. Ayrı gibi zannedilen diller, biri söyler, bir olur ve “Bir”in sırrına varır. Ayrı ayrı duran birler, birde birleşir giderler…

Kuyunun suyu bu, kuyunun huyu bu…

Evet, ne güzeldir diller, dillerdeki kelimeler ve sözler. O korkunç efendiler, sömürgeci, istilâcı efendiler ne güzel kelimeler bırakmışlardır bize. Her şeyimizi yuttular, inançlarımızı, geleneklerimizi, kutsallarımızı… Nereye uğradıysa yolları, arkalarında harabeler bıraktılar bu topraklarda. Ama onların alıp götürdüklerinden bize pırıl pırıl kelimeler kaldı, sözler kaldı.

Sonunda onlar kaybetti. Sonunda biz kazandık.

Madenlerimizi, yer altı, yer üstü zenginliklerimizi, altınlarımızı aldılar.

Bize altından daha değerli olan kelimeler, sözler bıraktılar.

Ve bunları anlayabilecek altın kalpli nesiller bıraktılar. Her şeyi aldılar, ama hiçbir şeyi götüremediler, her şeyi bıraktılar. Bize kelimeleri, sözleri bıraktılar. Sözlerin gücü, kuyunun başındakileri kardeş etti, efendilerin tuzaklarını yerle bir etti.

Kuyunun suyu bu, kuyunun huyu bu…

26.09.2010

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

Kahramanlar ayakta ölür


A+ | A-

On sene önce bir tatil turundan dönerken, Bilecik-Adapazarı yolunda Göynük levhasını görünce, çoktandır merak ettiğimiz bu ilçeyi görmek ve bilhassa orada medfun bulunan “fethin manevî mimarı" Akşemseddin Hazretlerini ziyaret etmek için rotamızı oraya çevirmiş; yol üzerinde orijinal Osmanlı mimarî ve kültürünü hâlâ yaşatan ender beldelerimizden Taraklı’yı geçerek Göynük’e ulaşmıştık.

Ziyaretimizi yapıp üst yollardan devam ederek Akyazı ve Adapazarı üzerinden İstanbul’a döndüğümüzde kaleme aldığımız seyahat notlarında bu güzergâhtan da kısaca bahsetmiştik.

Takip eden günlerde yapılan temsilciler toplantısında ak saçlı mütebessim bir zat yanımıza gelerek, “Taraklı ve Göynük’e gidiyorsunuz da, ana yolun hemen kenarındaki Geyve’ye niye uğramıyorsunuz?” diye tatlı bir dille sitem etti.

Temsilcimiz İsmail Hakkı Demir’le daha öncesinde yüz aşinalığımız vardı, ama vicahî görüşmemiz hiç olmamıştı. Bu vesileyle görüşmüş olduk. Ve kendisine, ilk fırsatta telâfi edip Geyve’ye gelerek misafiri olacağımız sözünü verdik.

Çok geçmeden, o fırsat doğdu. Eskişehir’de yapılacak bir toplantıya katılmamız icab etti. Oraya giderken Geyve’yi de programımıza aldık.

Şirin ilçenin merkezindeki çarşıda bulunan ticarethanesine uğrayıp, ardından evine geçtik. Akşam, Adapazarı müdebbirlerinden Sadettin Çelik’in de bir grup gençle geldiği sohbete iştirak ettik. İsmail Hakkı Ağabeyin evinde geçirdiğimiz gecenin ardından, Eskişehir’e devam ettik.

Özellikle son yıllarda, cevval ve gayretli hizmet adamı Cavit Sak’ın Fındıksuyu mevkiindeki yazları birer-ikişer hafta kaldığımız mekânından Geyve’ye indiğimizde ona da uğruyor; göremediğimiz geçmiş gazeteleri ondan alıyorduk.

Geçen seneki tatilimizde, onun kullandığı minibüsle Adapazarı sohbetine gidip dönmüştük.

Bu sene ise, Ramazan’ın 15. günü Sakarya’daki okuyucularımızın düzenlediği iftarda görüşmüş ve ertesi gün pazar alışverişi için indiğimiz Geyve’de, akşamdan sözleştiğimiz üzere dükkânına uğrayıp görüşmüştük. Ama programımız uymadığı için, ancak ayaküstü görüşebilmiştik.

Bu görüşmeden hafızamızda kalan görüntüsü, her zamanki mütebessim hali ve “delikanlı enerjisi”ni yansıtan ataklığı ile taptaze duruyor.

Bu sebeple, önceki Cumartesi sabahı duyduğumuz vefat haberi, benzer bütün âni ölümler gibi bizim için tam bir sürpriz oldu. Biz onu hep dinamik haliyle görmeye alışmıştık, meğerse kalbinde problem varmış. Ve o geceyarısına doğru bir anda fenalaşıp, telefonun ahizesini kaldırdıktan ve arkasını getiremeyip eşine “Oğlumuza haber ver” dedikten saniyeler sonra kaşla göz arasında can emanetini teslim edivermiş.

Hani hep söylenir ya, “Üç gün yatak, dördüncü gün toprak” diye. İsmail Hakkı Ağabey, sırtı hiç yatak yüzü görmeden, “Kahramanlar ayakta ölür” sözünü doğrulayan yeni bir örnek vermiş.

Gerçekten, tarih boyunca ve bilhassa millî mücadele esnasında çok önemli gelişmelere sahne olmuş küçük bir Anadolu kasabasında 40 senedir Risale-i Nur’un ve medyadaki dili Yeni Asya’nın bayrağını dalgalandıragelen bir kahramandı o.

Çok büyük zorluk ve engelleri aşarak hizmeti bugünlere ulaştıran ihlâs, sadakat, sebat ve fedakârlık timsali bir “isimsiz kahramanlar” kuşağının güzide ve seçkin mensuplarından biriydi.

Kalbindeki ciddî rahatsızlığı belli etmemeye çalışarak, gençlere taş çıkartacak bir dinamizm ve enerjiyle son ânına kadar sürdürdüğü hizmetini 70 yaşında noktalayıp terhis belgesini aldı.

Ve şimdi, Cennet bahçelerinden bir bahçe olduğuna inandığımız berzahtaki nurlu menzilinde, yine hayatını vakfettiği hizmetlerle meşgul.

Âni vefatıyla bizlere “Ölüm haktır” hükmünü hatırlatıp “Dünya fâni” dersi de veren İsmail Hakkı Ağabeyi rahmet dualarıyla yad ediyor; ailesine, yakınlarına ve hizmet arkadaşlarına bir kez daha taziyetlerimizi sunuyor, sabırlar diliyoruz.

26.09.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Bedduâya sarılmak fazilet değildir


A+ | A-

İbrahim Bey: “Bedduâ yapılmalı mıdır? Getirisi-götürüsü nedir? Bedduâ ile gelen belâ zulüm sayılır mı? Kişi zalim sayılır mı?”

Bedduâ etmek; tel’in etmek, lânetlemek, birisine kötü olması ve başına kötülük gelmesi için duâ etmek ve hakkında kötülük istemek demektir. Haksız yere bedduâ yapan kişi haddini aşmış ve hatta zulmetmiş olur. Ki bu haramdır. Çünkü haksız bedduâ ancak “su-i zan”dan beslenir. Su-i zan ise, haramdır.1 Haksız yapılan beddua kişiye geriye döner.

Haklı konumda yapılan bedduâya gelince, bu da zulümden hissesiz kalmaz. Haklı kişi eğer insaf sahibi ise bedduâya yol vermez, gerek duymaz. Ya ıslâhı için duâ eder. Ya da, çok rencide olmuş ise, sabrı ve insafı kalmamış ise, onu, Allah’ın adaletine, cezasına ve celâline havale etmekle, yani Allah’a ısmarlamakla yetinir.

Haklı olan kişinin böyle bir havalesini ise Cenâb-ı Hak çoğu zaman makbule şayan bulur, kabul eder ve onun hakkını ondan misli bir ceza ile alır.

Fakat buradaki havalenin dil ile çok galiz tâbirlerle, sövüp saymakla, bağırıp çağırmakla yapılmasına gerek yoktur. Esasen, böyle galiz tabirler, sövmek ve saymaklar kişiyi, Allah nezdinde haklı iken, haksız duruma da düşürebilir. Çünkü karşı tarafın el ile verdiği zararı, kendisi de dil ile vermiştir, hakkını dili ile kendisi almıştır, Allah’ın adaletine bırakmamıştır.

Bir kişinin haksız yere kalbinin incitilmesi, gönlünün kırılması, gözlerinin yaşarması esasen fıtrî bir bedduâ hâlidir. Ve asıl beddua dili de budur. Dilinin hiçbir biçimde tel’in ifadesi okumasına, yani bedduâ etmesine, yani “Allah kahretsin!” demesine gerek yoktur. Çünkü Allah, Ahkemü’l-Hâkimîn’dir; hâkimlerin Hâkim’idir. Erhamü’r-Râhimîn’dir; merhametlilerin en merhametlisidir. Masumların, mazlûmların, dilsizlerin, yavruların, çaresizlerin, kimsesizlerin, hayvanların hâl dili ile çaresizlik içinde yaptıkları bedduâlardan sakınmalıdır.

İnsanımız, yolunda gitmeyen işinde bedduâ izleri arar. Bunda haksız da değildir. İşimizin yolunda gitmeyişi bazen üzerimizdeki bir bedduânın eseri olabilir. Düşünürüz, hatamızı anlarız, pişman oluruz ve tövbe ederiz.

Haklı konumda olduğumuz halde bedduâ yapmamak ve muhatabımızın ıslâhını dilemek, hidayeti için duâ etmek ise, ahlâkımızın güzelliğini gösterir. Sünnet olan da budur. Yani zarar gördüğümüz birisinin, ıslâhı için duâ etmek sünnettir.

Hakkı tebliğ için Taif’e giden Peygamber Efendimiz (asm), burada hiçbir güler yüzle karşılaşmamakla beraber, Taiflilerin küstahça hakaretlerine, alaylarına, istihfaflarına, ağır sözlerine ve ezalarına maruz kalmıştı. Taifliler, ne kadar ayak takımı, sokak genci ve köle varsa, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (asm) üzerine saldırttılar. Gözü dönmüş kendini bilmezler, İki Cihan Güneşini (asm) taşa tuttular. Öyle ki, taşların acısından Peygamber Efendimiz (asm) yürümekte zorlanıyor, oturuyor; fakat vicdan yoksunları yeniden taşa tutuyorlar, Allah Resûlünü (asm) kalkmak ve uzaklaşmak zorunda bırakıyorlardı. Mübarek vücudu yara almıştı, ayakları kan içinde kalmıştı. Kendisini bir bağın içine attı ve Allah’a şöyle duâ etti:

“Allah’ım! Güçsüzlüğümü ve halk tarafından hor ve hakir görüldüğümü Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen, zaif olduğunu hissedip Sana sığınanların Rabb’isin. Sen, beni kötü huylu, asık suratlı ve yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek, hattâ işlerimi eline verdiğin akrabadan bir dosta bile beni bırakmayacak derecede üzerimde merhamet sahibisin. Allah’ım, eğer Sen bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam. Bununla beraber, Senin koruyuculuğun, bunları da göstermeyecek kadar geniştir. Senin gazabına uğramaktan, ya da hoşnutsuzluğuna düşmekten, Senin o karanlıkları yırtan, parlatan ve dünya ve âhiret işlerini yoluna koyan İlâhî nuruna sığınıyorum. Sen razı olasıya kadar affını diliyorum. Allah’ım, beni affet! Her kuvvet ve her kudret ancak Seninle kaimdir.”

Sonra Hazret-i Cebrail (as) ile birlikte dağlar meleği göründü. Hazret-i Cebrail (as);

“Şüphesiz Allah, kavminin sana neler söylediğini işitti. Sana şu dağlar meleğini gönderdi. Kavmin hakkında dilediğini yapmak üzere ona emredebilirsin” dedi. Dağlar meleği, emretmesi halinde, kaşla göz arasında müşriklerin üzerine Ebû Kubeys Dağı ile Kuaykıan Dağlarını yıkarak müşrikleri helâk edebileceğini belirtti. Fakat Rahmet Elçisi Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) şöyle buyurdu:

“Hayır, ben böyle bir şey istemem. İstediğim tek şey, Allah’ın, bu müşriklerin sulbünden, yalnız Allah’a ibadet eden ve hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayan bir nesil meydana çıkarmasıdır.” 2

Demek, haklı da olsak, bedduâya sarılmak fazilet değil, şeref değil, marifet değil, insaf değil, erdem değildir.

Dipnotlar:

1- Hucurât Sûresi, 49/12.

2- Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 9/1333; Tecrit Terc. 2/759.

26.09.2010

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Batı arayış içerisinde


A+ | A-

Batı, “aydınlanma ile sanayi devrimini” 1750-1850 yılları arasında yaşadı. Bunun arkasında yatan birinci saikın, semâvî dinler, peygamberlerin getirdiği mu’cizeler, Kur’ân’ın akla ve düşünceye verdiği önem, Müslüman âlimlerin yapmış olduğu ilmî keşif ve icadlar olduğunu daha önce ifade etmiştik. İkinci olarak, Hıristiyanlığın, daha doğrusu Kilisenin, insan aklı ve vicdanına Ortaçağ boyunca yaptığı müthiş baskı yatmaktaydı.

Kilise, sadece dinî ve sosyal bir organizasyon değil, aynı zamanda ekonomik, siyasal ve sosyo-kültürel bir organizasyon; hattâ bir imparatorluktu.1 O çağda Fransa’da, toprakların yüzde 30’u Kilisenin elindedir. Bir silâh olarak kullandıkları aforoz, günah affı ve cennet parsellemekten de kasalarını doldurmuşlardı. Kur’ân-ı Kerîm’de bu şöyle açıklanmaktadır: “Ey iman edenler! Biliniz ki, hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve insanları Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!”2 Para, güç demekti. Kilise ile işbirliği yapan lord senyör ve idâreciler, halkı uzun asırlar sömürüp; toplumu da, bu çerçevede inanmaya, düşünmeye ve yaşamaya zorladılar: “Ecnebilerin cehli ve o zamanda vahşetleri ve dinlerine taassupları... Papazların, rûhânî reislerin riyasetleri ve tahakkümleri (kilise hâkimiyeti) ve ecnebilerin körü körüne onları taklit etmeleri...”3 de buna zemin hazırlar.

Papazlar, ruhânîler, ruhbanlar, araştırma yapmak isteyen, aklını kullanan ve Kiliseye zıt düşünenleri aforoz ediyor, sosyal hayattan men ediyor, haklarını elinden alıyor; Kilisenin Engizisyon mahkemeleri diri diri yakıyor veya giyotine gönderiyordu. İnanç, mezhep ve fikir savaşları ile Batı, dört yüz yıl boyunca çalkalanmıştı. Buna tepki gösteren felsefeciler, Rönesans ve reform hareketiyle, “uhrevî hayat” yerine, “dünyevî, maddî” hayatı ön plâna çıkardılar. Böylece Protestan ve Anglikan mezhepleri doğdu. Devletler ve milletler de Katolik kilisesine karşı istiklâllerini ilân etti. Kilisenin bu akıl almaz baskısından, Engizisyonun tasallut ve zulmünden iki cereyan daha çıkar: Laisizm ve sekülarizm. Biri dini dünya işlerinden ayırır, vicdana hapseder, hayata geçirmez. Öbürü, dine ses çıkarmamakla beraber, hayata hiç karıştırmaz. Hepsi de maddeye, nefse, şehvânî duygulara hizmeti esas alarak mâneviyatı dünyalarından çıkardı. Diğer “izm”lerin de tasallutuyla iş çığırından çıktı.

Ve en sonunda “izm”lerden oluşan Batı felsefesi, insanlığı dehşetli bir uçuruma yuvarlamıştır. Bediüzzaman bunu şu sözleriyle ifade eder: “Sefahet ve dalâlette bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa, Deccal gibi bir tek gözü taşıyan kör deha ile ruh-u beşere cehennemî bir hâleti hediye etti! Sonra anladı ki, bu öyle ilâçsız bir ilettir ki, insanı a’lay-i illiyyinden [en yüksek mertebeden] esfel-i sâfiline [aşağıların aşağısına] atar; hayvanatın en bedbaht derekesine indirir. Bu illete karşı bulduğu ilâç, muvakkaten iptal-i his [duyguları iptal] hizmeti gören cazibedar oyuncakları ve uyuşturucu hevesat ve fantaziyeleridir. Senin bu ilâcın senin başını yesin ve yiyecek!” 4

Dipnotlar:

1- Doç. Dr. Bünyamin Duran, Sekülerleşme Krizi, s. 62. 2- Kur’an, Tevbe Sûresi, 34.

3- Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, s. 80-81.

4- Lem’alar, 90-107.

26.09.2010

E-Posta: [email protected] [email protected]



Yasemin GÜLEÇYÜZ

Avrupa’da tesettür tartışmaları


A+ | A-

İslâm Avrupa’da hep tartışılan bir değerler silsilesi oldu. Özellikle de Müslüman kadının inancından dolayı giydiği örtüsü… 20092010 yaz mevsimleri bu tartışmaların yoğun olarak yaşandığı bir dönemdi. Aşağıda okuyacağınız gelişmeler bu iki yaz mevsiminin getirdikleri…

Fransa

Biliyorsunuz, Fransa’da uzun yıllardır üniversiteler dışında bütün eğitim kurumlarında tesettür yasağı bulunmakta.

Sarkozy’nin Fransa’sı bu yasağı biraz daha genişletti. 15 Eylül 2010’da Müslüman kadınların peçe takması uzun tartışmalardan sonra kanunen yasaklandı.

Belçika

Belçika’da da 30 Nisan 2010 itibarıyla burka yasaklanmış durumda.

İtalya

Katoliklerin merkezi İtalya ilginç bir ülke. Tesettür konusunda kıyasıya bir fikir mücadelesinden bahsetmek mümkün. Sözgelimi 2009 yazındaki haşema tartışması!

Varallo Belediyesi, havuzlara haşemayla girilmesini yasaklayarak, 500 Avro para cezası kesilmesini kararlaştırdı.

Belediye Başkanı ’’Maskeli kadın görüntüsü, hijyen bir yana, özellikle küçükler arasında rahatsızlık oluşturabilir. Bizim uygarlık anlayışımıza ait olmayan adet ve tavırlar karşısında saygıyla boyun eğmemeliyiz. Her şeyi hoşgörüyle karşılamamız gerekmiyor. Bu kararımızdan rahatsızlık duyanlar, haşemayı evlerindeki küvetlerde kullansınlar’’ diye konuşunca özellikle kadınlar arasında yeni bir tesettür tartışması çıktı.

Agostini: “Müslüman kadının ar

duygusu bize pek çok şey öğretecek”

Ana muhalefet konumundaki Demokrat Parti’nin (DP) Kadınlar Kolu Başkanı Tiziana Agostini, Müslüman kadınların örtünmelerinin de bir hak olarak değerlendirilmesi gerektiğini savundu. Agostini, yasağı eleştirerek, ’’Kendisini liberal olarak tanımlayan yöneticilere, yürürlükteki yasalara ve örfe aykırı olmaması şartıyla, açılma kadar örtünme hakkını da korumaları gerektiğini hatırlatmak isterim. Günümüzün dekolte İtalya’sında bedenini satan kadından çok, örtünen kadından utanç duyuluyor. Kadınlar olarak bu konu üzerinde kafa yormamız gerekiyor. Aramızda yaşayan Müslüman kadınlardaki ar duygusunun, bize pek çok şey öğretebileceğine ve yitirilmiş değerlerimizi yeniden keşfetmemizi sağlayabileceğine inanıyorum’’ diye konuştu.

“Çocuklarımıza kültürel farklılığı

böylelikle öğreteceğiz”

DP Verona Milletvekili Daniela Sbrollini de, haşemanın hoşgörü eğitimi için bir araç olarak değerlendirilmesi çağrısında bulundu: ’’Havuzda haşemalı bir kadına rastladığımızda, bunu çocuklarımıza kültürel farklılığı açıklamada bir araç olarak kullanabilmeliyiz. Kimi belediye başkanlarının göçmen kadınları kastederek, ’Gidip kendi ülkelerinde yüzsünler’ demelerini esefle karşılıyorum. Havuza haşemayla girdiler diye, değerlerimize ve haklarımıza zarar verildiği iddiası doğru değil’’ dedi.

Meryem Ana da tesettürlüydü!

Temmuz 2010 tarihli gazetelerdeyse İtalyan İçişleri Bakanının ibretli bir açıklaması var. Bakan Giuliano Amato, Müslüman kadınların başörtü kullanmalarına asla karşı çıkamayacağını şu cümlelerle ifade ediyor: “Peygamberimiz Hz. İsa’nın annesi, Meryem Ana da başörtülüydü. İşte bu yüzden ben de İtalya’daki Müslüman kadınlara ‘Başörtünüzü çıkarın’ diyemem. Müslüman kadınların başörtüleri için bizden onlara baskı yapmamızı bekleyen laik gruplardan bir kısmı maalesef kendi dostlarından da daha ileri giderek bizden Meryem Ana’nın başörtülü resimlerini toplayıp, onların yerine başı açık olanları yaymamızı istiyorlar. Bu mümkün değil tabiî.” (27 Temmuz 2010, Yeni Asya Gazetesi)

Almanya

Burkanın Avrupa çapında kamusal alanda yasaklanmasını isteyen Almanya’nın saldırgan ateist feministlerinden Alice Schwarzer’in İslâm üzerine çıkan yeni kitabının tanıtım konuşmalarında söylediği “Okullardaki örtünme yasağına ihtiyacımız var!” ifadesi de ateistlerin Almanya’daki halini özetler mahiyette. 23 Eylül 2010’da satışa sunulan kitap, “Büyük ÖrtünmeUyum İçin, İslâmcılığa Karşı” ismini taşıyor.

İngiltere

İngiltere’de peçenin Fransa’da olduğu gibi yasaklanması için meclise önerge verildi.

Önergeyi veren İngiliz Muhafazakâr Parti milletvekili Philip Holobone, Türkiye’nin AB üyeliğinin bir felâket olacağı uyarısında bulunarak, seçim bölgesindeki peçeli Müslüman kadınların görüşme talebini, yüzlerini açmadıkça işleme almayacağını söylemişti.

Fransa’nın agresif laik

sistemine ihtiyacımız yok!

Bu sözler İngiliz Bakan Damien Green’e ait. Gren, insanlara ne giyip ne giymeyeceklerini dikte etmenin İngiliz kültürü, demokrasisi ve özgürlük anlayışı ile bağdaşmayacağını belirterek “Biz hoşgörülü ve karşılıklı özgürlüklere saygı gösteren bir toplumuz. Bazı zamanlar vardır ki insanlar kendi kimliklerini belli etmeye çalışırlar, bazen de insanlar konuşurken karşıdaki kişinin yüzünü görmek isterler. Ama bence İngiliz parlamentosunun böyle bir konuyu yasalaştırması çok düşük bir ihtimal.” şeklinde konuştu.

Fransa’daki gelişmelere de değinen Green, “Fransa siyasî kültürü çok farklı. Fransızlar çok agresif bir laik sisteme sahipler. Peçeyi de yasaklayabilirler, okullarda Haç işaretlerini de yasaklayabilirler. Bence Fransa’nın bu politikasını kopya etmenin gereği yok” dedi. (19 Temmuz 2010 tarihli gazeteler ve www. haberaktüel.com)

Türkiye ve Beşinci Nota…

Ülkemizdeki uygulamalar ise İngiliz Bakanın “çok agresif laik sistem” olarak tanımladığı Fransa’nın da ilerisinde.

Şimdi bütün bu gelişmeleri okuduktan sonra gelin de Bediüzzaman Hazretlerinin 17. Lem’a’nın Beşinci Nota’sında yaptığı tesbitleri hatırlamayın! Orada Avrupa medeniyetini ikiye ayıran Bediüzzaman, Birinci Avrupa’nın İsevîlikten aldığı feyz ile beşerin sosyal hayatına faydalı san'atlar ve fenlerle, adalet ve hakkaniyetle hizmet ettiğini; ikinci Avrupa’nın ise insanlığı dalâletli felsefe ve muzır medeniyetle sefahet ve dalâlete sevk ettiğini söylemekte. İkinci Avrupa’yı “beşerin nefsi emmaresi!” olarak tanımlayıp iflâs edeceğini ifade etmekte!

“Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız!” tavsiyesini veren Bediüzzaman Hazretlerinin bu tesbitlerini detaylı okumak istemez misiniz? O halde buyurun 17. Lem’a’nın Beşinci Nota’sına!

26.09.2010

E-Posta: [email protected]



Banu YAŞAR

Kendi hikâyemizi sevmek...


A+ | A-

‘Her yaşın ayrı bir güzelliği var’ diyor şarkılar... Oysa biz, içinde bulunduğumuz yaşı değil de, ya geçmişteki çocukluk zamanlarını ya da geleceğin henüz gelmemiş günlerini hayal edip, içinde bulunduğumuz ânın farkına bile varamıyoruz.

Hep bir şeyleri beklerken, geçen zamana da ömür diyoruz sanırım. Arada geçen vakitler, hayatımıza uğrayan insanlar ve olaylar, bu kayıp zamanların garip yolcuları olarak belli belirsiz çekip, gidiyorlar...

Oysaki, her verilen ve her gelen kendi hikâyesiyle geliyor, kendi yazgısıyla uzaklaşıyor hayatımızdan... Çoğunu fark edemiyoruz bile, biz dertlenip, şikâyet ederken ne gelişlerini, ne de gidişlerini görebiliyoruz...

Farkındalık genellikle ikinci yarıda başlıyor. Kum saatinin tersine dönmesiyle, tekrar süre veriliyor. Otuz ile başlayan yaşlarda, adeta hayata bakış açın, duyguların, korkuların ve hayallerin değişiyor. Bir geç kalmışlık paniği yaşıyorsun, yüreğinin ta dibinde... Yetiştirmen gereken ne çok şey var aslında... Her şey eksik ve yarım gibi geliyor. Oysa ne çok şey öğrendin, hikâyen tam da okunacak kıvama geldi.

Belki eskisi kadar güçlü ve cesur değilsin, karar almak o kadar da kolay gelmiyor sana, ama yüreğin daha iyi seçiyor iyi ve kötüyü, kokusunu çok uzaklardan alıyorsun masumiyetin ve iyiliğin... Sen adını koymasan da, yüreğin hissediyor, alacağın yarayı da, yaşayacağı acıyı da... Artık daha bilerek, daha görerek yaşıyorsun hayatı. Kendini daha az kandırıyorsun... Bir karar aldığında yürüyeceğin yolu, eskisinden daha iyi seçebiliyorsun. Önündeki çukura düştüğünde ya bilerek düşüyorsun ya da oradan çıkman artık yıllarını almıyor... Kendine daha çok gülüyorsun, arızalı taraflarını daha çok seviyorsun, her halin daha sevimli geliyor sana.

Kendinle savaşmayı bırakıp, ona karşıdan değil, yakından bakmayı öğreniyorsun. Tanıdık bir ses gibi, eskiden kalma bir dost gibi; güvenilir, samimî ve daha gerçek olduğunu hissediyorsun.

İçindeki sesi susturmak yerine, onunla tanışmayı, onu dinlemeyi ve anlamayı öğreniyorsun... Üstünü örttüğün, sıkıca kapattığın duyguların ve düşüncelerin, eskisi kadar korkutmuyor seni...

Tabiî halinle ve hesapsızca kendin olabildiğinde, kaybetme korkusu olmadan duygularını söylemenin inanılmaz hafifliğini yaşıyorsun. Kendini eskisinden daha değerli, daha özel hissediyorsun... Yaradan’la başbaşa olduğunu, nazının ancak O’na geçtiğini ve O’nun seni çok sevdiğini, hiç yalnız bırakmadığını, senden hiç vazgeçmediğini fark ediyorsun...

Gerçekten de her yaşın ayrı bir güzelliği var. Yaşadığımız her ânın, o anda yanımızda olan sevdiğimiz insanların, konuştuğumuz konuların ve kurduğumuz hayallerin hepsi çok değerli…

İnşallah bunu fark edenlerden, kendi hikâyesini bilerek, severek yaşayanlardan oluruz.

26.09.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

“Din öldürülecektir” diyenlerin öldüğü gün!


A+ | A-

Geçen asır, ‘Din öldürülecektir’ diyenlerin çoğunlukta ve yoğunlukta olduğu bir asırdı. Başta Rusya olmak üzere ‘demirperde ülkeleri’nde inancın terakkiye mani olduğu propagandası yapılmış, bu propagandadan İslâm ülkelerinde yaşayanlar bile etkilenmişti.

Aradan yıllar geçti ve insanlık, çıkış yolunun ateizmde olmadığını nihayet anladı. Çünkü inançsızlık batağına saplanan bir milleti başka bir hedef ortaya koyarak ayakta tutmanın mümkün olmadığı yaşanarak görüldü.

Risâle-i Nur Külliyatında ifadesini bulan “Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’ân ile bir musalâha veya tâbi olabilir” (Emirdağ Lâhikası, s. 311) tesbitinin başka ülkeler için de geçerli olduğunu görüyoruz.

Uzun yıllar ateizmi yaymaya çalışan Rusya’nın etkisinde kalan Bulgaristan’dan da artık uyanış haberleri geliyor. Bulgarlar, “66 yıllık ateizm yeter” sloganları atarak yürüyüş yapmış ve okullarda mecburî/zorunlu “din dersi” verilmesini istemiş.

İlgili haber özetle şöyle: “Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da binlerce kişi, Ortodoks kilisesinin zorunlu din dersi girişimine destek için sokaklara döküldü. Yaklaşık 10 bin kişinin katıldığı gösteride ‘66 yıllık ateizm yeter’ sloganları atıldı. Bulgaristan’da din dersleri seçmeli olarak veriliyor. Kilise, okullarda Ortodoks ya da Katolik Hıristiyanlık ya da İslâm derslerinden birinin zorunlu hâle getirilmesini talep ediyor.” (Cihan, 25 Eylül 2010)

Garip bir durum olsa gerek, Bulgaristan’da yaşanan tartışmanın tersi Türkiye’de yaşanıyor. Millet nezdinde itibar ve destek görmese de Türkiye’de “okullarda din dersi verilmesin” diye kampanya açanlar var.

Doğruyu ifade etmek gerekirse, Türkiye’deki mevcut din eğitiminden herkes şikâyetçi. Bir yandan ‘din dersi mecburî olmasın’ diyenler varken, öte yandan da var olan din eğitiminin muhteva olarak ihtiyaca cevap vermediğini düşünenler de var. Bir veli olarak bizim de okullarda okutulan din dersinin ‘yeterli olmadığı’ yönünde itirazlarımız var.

Bulgaristan’da yaşanan hadise ‘insan fıtratı’nın galip geleceğine işaret sayılmalı. Kalpleri ve ruhları fethedemeyen bir sistem kalıcı olamaz ve olamamıştır. Türkiye’deki müsbet yöndeki değişim de bunun başka bir tezahürüdür.

Bu hadiseler, “Ümitvar olunuz: Şu istikbal inkılâbı içerisinde en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır” müjdesinin tahakkuk edeceği günlerin habercisi olarak görülemez mi?

26.09.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri




Son Dakika Haberleri

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.