"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Kutlular Ağabey, dik duruşuyla gazete aleyhtarlığını kırdı

07 Haziran 2021, Pazartesi
Geçmiş din büyüklerini, sahabelerin hayatlarını, onların örnek yaşayışlarını ve yaşanmış menkıbeleri köşesine taşıyan ve çoğu kitaplaşan yazılarıyla tanınan Ahmet Şahin; Yeni Asya’daki 12 yıllık gazetecilik geçmişini, o günkü neşriyat hizmetlerini ve Yeni Asya’nın sembol ismi Mehmet Kutlular’ı anlattı.

RÖPORTAJ: ABDULLAH ERAÇIKBAŞ
abdullah@yeniasya.com.tr

- Bir süre yakınında bulunmuş ve birlikte çalışmış biri olarak Mehmet Kutlular’ı ne zaman ve nasıl tanıdınız? Onu bize hangi özellikleriyle anlatabilirsiniz?

Mehmet Kutlular’la aşağı yukarı hayatım beraber geçti diyebilecek kadar yakınındaydım, beraberdim. 1963’lerde Süleymaniye’deki Kirazlı Mescid sokakta 46 Numara diye meşhur, Türkiye’nin tek dershanesi vardı. Orada tanıdım onu. Zaten sık sık gazetelerde manşetler vardı: “Nurcular 46 Numara’da ayin yaparken yakalandı” Bu şekilde manşet olurdu. Dikkatimizi çekerdi bizim, “Nurcular ayin yapar mı? Ayin Müslümanlara ait değil, ama hem Nurcu hem ayin nasıl bir şey” diye hep merak ederdim. Bir gün o 46 Numara’ya ben de gittim. Girişin üzerinde bir oda. 8-10 tane insan var. Bir rahle var. Kutlular Ağabey de o rahlede ders yapıyor. Kutlular Ağabey olduğunu daha o zaman anladım. Ders yaptı, anlattı. Gelenler çok acemi, çok yeni. Bir sürü gazeteler kafalarını karıştırmış. Ayin, şu bu diye… Bir şeyler de soruyorlar. O sırada dersten sonra birisi de Kutlular Ağabeye, “Hep Üstad, hep Said Nursî diyorsunuz, başka âlim yok mu bu memlekette” dedi. Böyle bir ters soru sordu. Birisi de “Ne biçim soru soruyorsun” diye çıkıştı ona. “Dur Kardeşim” dedi Kutlular Ağabey. “Bu kardeşimiz bilmiyor ki gelmiş, öğrenmek istiyor, iyi niyetli insan. Böyle söylemekte de haklıdır. Bize düşen cevaplamaktır. Burası Risale-i Nur’un okunduğu yerdir. Risale-i Nur’un yazarı da Bediüzzaman’dır. Dolayısıyla kitabın yazarını konuşmamız, sormamız normaldir, makuldür” dedi. Sonra o soruyu soran adam gitti. Çok dikkatimi çeken şu cevap oldu Kutlular Bey de; “O adam hakkında ne biçim soru soruyor şuna bak falan” deyince “Suss… Buraya gelen adamın gıybeti yapılmaz, adam gitti gıybeti yapılmaz, haramdır” dedi. Bomba gibi patladı bu cümle benim kafamda. Dedim ki demek ki ben de buraya gelsem, bir yanlış söz söylesem, arkamdan konuşmayacaklar. Öyleyse arkamdan konuşulmayacak yere ben gelirim, karar verdim ben buraya devam edeceğim diye. 

Kutlular Ağabey, oraya gelenleri hep kollardı. Yanlışlarını, hep aleyhinde konuşulmaz kardeşim, iyi niyetle gelmiş buraya. Buraya gelen adamın arkasından konuşulmaz. Buraya yanlışlarını düzeltmek için gelmiş o adam, geldiğine pişman etmeyin sakın ha… Normaldir böyle konuşması. Aleyhimize neler yazılıyor, konuşuluyor. Dolayısıyla böyle konuşması normaldir diye ortalığı sakinleştirir, gelenlerin maneviyatını takviye eder, koruyucu ve kollayıcı bir insan olarak yorumladık biz Kutlular Ağabeyi o zamandan beri. 

HEM UYARIR, HEM DE YAZMAYA TEŞVİK EDERDİ

- ‘Sert yüz ifadeleri’yle tanıdığımız Kutlular Ağabey’i çalışanları ve çevresiyle insanî ilişkileri nasıldı?

Çok olaylar var (gülüyor)… Ben gazetede yazmaya başladım. Yeni Asya’da. Nasıl yazdım? Tam 12 sene 1 gün ara vermemek şartıyla günlük yazı yazdım. Kutlular Ağabey bizi öyle moralize etti ki öylesine bağlandık ki… Öylesine Risale-i Nur dersi yapıyordu ki ben her şeyimi bırakıyor, illâ yazı yazıyordum. Nurcuların bir kısmı da her gün Üstad’tan bahset derler. Her gün Üstad’tan bahsedilir mi? Bu bir İslâmî gazete. Daha nice üstadlar yaşamış. Onları da gündeme getirmek lâzım. Fakat ona cevap verenler olurdu. Bizim gazete Üstad’ın gazetesidir. Ondan başkasından bahsetme diyecek kadar ileri gidenler olurdu. O zaman benin bunlara maruz kaldığımı görünce Kutlular Ağabey, - bir gün yine başkası geldi. “Ağabey hep Üstad’tan bahset diyoruz. O başka âlimleri de getiriyor köşesine, onlardan bahsediyor” deyince, gülerek, “Ya kardeşim, bu hoca Üstad’ı hiç tanımıyordu. Bu kadar tanıdı, bu kadar olması da mükemmel bir şeydir. İleri de kim bilir daha nerelere gider bu” dedi. Böylece bizi hem korur, kollar, hem de uyarıda bulunurdu. Dikkatli ol bu konularda diye…

KUTLULAR AĞABEY DÂVÂSINI EKSİKSİZ TEMSİL ETTİ

- Mehmet Kutlular’ın dâvâ adamlığını ve neşriyat hizmetlerindeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cemaatin içerisinde bir ilk defa Kutlular Ağabeyi gördük. Ondan sonra diğer ağabeyleri tanıdık. Ben kendi âlemimde cemaati temsil etme ve çevreyi idare etme noktasında Kutlular Ağabeyden daha mükemmelini görmedim. İhlasta ileri gidenler var, takvada ileri gidenler var, çok daha manen tekamül etmiş olanlar var fakat Kutlular ağabey dâvâyı temsil etme noktasında ne korkak bir tavıra girer, ne de cüretkar bir tavıra girerdi. Hep çevresini kollayan bir idare insanı olurdu. Kutlular ağabeyle tanışan insan hizmete ilgisini arttırır, asla azaltmazdı. Dolayısıyla bazı ağabeylerin tepkisel tarafları olurdu, biz “o ağabeylere bakmayın, Kutlular Ağabey var orada” derdik, onun adresini gösterirdik. Kutlular Ağabeyle görüşünce “Aa böyle ağabey de varmış” diyerekten davaya bağlılığını arttırır, devam etmesi gerektiği kanaatini taşırdı. 

GAZETE DÂVÂMIZI ANLATACAK

- Mehmet Kutlular’ın neşriyat hizmetlerine sahip çıkması noktasında nasıldı?

Gazete (Yeni Asya) Nurcular’ın gazetesi olarak ilk çıktı. Biz o güne gelinceye kadar hep şunu düşünüyorduk; Bizim dershanelerimiz olur, Nurculuk dershanede yapılır. Dersanede Risale okunur ve orada yapılır. Onun dışında bir hizmetimiz olmaz. Gazete çıkarmak gibi bir siyasî olay bizimle bağdaşmaz, diye bir kanaat vardı. Ama gazete de çıkarmaya karar vermişlerdi. Çıkıyordu gazete. O gün kardeşlerimizden gazetenin aleyhinde olan bir kısmı bilerek bilmeyerek; dâvâmızı dejenere eder bu gazete - gazete bir siyasî partinin lehinde manşet atacak, birinin de aleyhinde olacak o manşet, aleyhine olan insanların içerisinde de yine bizim muhataplarımız olabilir onları kaçırmış oluruz onların bu tutumuyla- diyerek gazete aleyhine konuşurlardı. Çok kimse gazeteyi desteklemekten vazgeçti. Kutlular Ağabey,”Yanlış yapıyorsunuz. Gazeteyi yapacağız, dolayısıyla siyasî vasfı çok öne çıkmayacak, dâvâmızı anlatan bir gazete olacak” diye dik durdu. Gazetenin ayakta durmasına, Yeni Asya’nın bugüne gelmesine Kutlular Ağabey sebep oldu. Yoksa kapattırabilirlerdi. Gazete bizim mesleğimizde yoktur, dolayısıyla mesleğimizi dejenere ediyor diye bir kanaati hâkim kılabilirlerdi. 

- Sizin yazarlık hayatınıza başlamanızda Mehmet Kutlular’ın katkısı?

Mehmet Kutlular’ı gören onunla konuşan kendisiyle çalışılabilir kanaatine sahip oluyordu. Diğer ağabeyler daha dışarıya kapalı, daha hizmete ısrarlı, iddiacı oluyordu. Dolayısıyla dışarıdan gelenler hemen o ağabeylerin etkisine giremiyorlardı. Kutlular Ağabey’in devresinde gazetede hiçbir maddî imkân yoktu. Ne bina var, ne para var. Ama o Nurcular’ın maddî imkânlarıyla, her gece para toplayarak bir yere giderdi gazete. Bir gece Fatih’te toplandık. Kutlular Ağabey topladı. Bu akşam toplanın yarın gazete çıkmayabilir, çünkü yarın baskıya verecek paramız kalmadı, yok dedi. Gittik Fatih’te bir iş adamının yerinde toplandık. Kutlular Ağabey bu sabah gazete çıkar, ama yarından sonra gazete çıkmayabilir, bu gece bir yardıma ihtiyacım var. O para gelirse yarından sonra gazete çıkar, yoksa çıkmaz dedi. Herkes bir birine baktı. Ağabey böyle bir peşin paramız yok, ama ileriye doğru bir şeyler olur denilince, o zaman yarından sonra gazete çıkar mı çıkmaz mı bilmiyorum kardeşim, siz bilirsiniz dedi. Orada bir tane adam hemen geldi kulağıma “Bu çok tehlikeli bir şey, hiçbir imkân yok, bak kimse de para vermedi. Gazete çıkmayabilir. Ben yarının masrafını üzerime alıyorum” dedi. Halen yaşayan o adam yüklü miktarda bir para verdi. Gazete böyle çıktı. Biz de böyle insanın yanında olalım, bu dâvâyı devam ettirir düşüncesiyle ayrılmama duygusuna girdik böylece…

RİSALE-İ NUR İMTİHAN EDER

- Yazılarınızda daha çok geçmiş din büyükleri, sahabelerin hayatları, onların örnek yaşayışları ve menkıbeler vardı. Günümüz nesline bunlardan bahseder misiniz? Bu yazılardan derlenmiş kitaplarınız var. Yazarlık hayatınızdan da biraz bahseder misiniz?

Enteresan bir başlangıcı var bu işin. Ben Risale-i Nur’u tanıdıktan sonra -tanıma kararına da bir misal daha vereyim: Bir gün yine 46 Numara’da Risale-i Nur okunuyor. Ben tefsir, hadis, fıkıh okumuş birisiyim anlamıyorum bir şey… Ama oradakiler cümleler geçtikçe Allah, Allah diyorlar. Bakıyorum onların haline okumuş falan gibi de görünmüyorlar. Ama ben taş gibi duruyorum bir şey anlamıyorum, onlar buhar olup uçacaklar adeta… Sonra onlardan birisi dikkatimi çekti. Ders bittikten sonra o çıkarken ben de arkasından çıktım. Bakayım bu adamın tahsili ne? Nasıl bu adam etkileniyor da bu hale geliyor. Yolda giderken arkasından seslendim, “Ağabey selâmünleyküm, aleykümselâm. Ağabey hangi üniversitede okuyorsunuz?” dedim. “Ne üniversitesi kardeşim dedi. Benim bir sokak arabam var, onun içerisinde naylon doldurdum, akşama kadar naylonları satıyorum. Şurada bir yerde de harabede kirada oturuyorum” dedi. Ama dedim Risale-i Nur’u sen çok iyi anlıyorsun. “Haa onu mu soruyorsun? Risale insanı imtihan eder. Ne kadar zaman samimisin, sebat edeceksin diye sana böyle bir imtihan müddeti verir. O imtihan müddetini beklersen, sonra sana Risale-i Nur öyle bir kapısını açar ki sen okumuş yazmış birisine benziyorsun beni geçersin” dedi. O bana misal verdi.- 

11 ay hiçbir şey anlamadan derse devam ettim. Ya gidiyordum oraya, tahsili falan benim kadar değil, hadis, fıkıh falan okumamışlar, ama öyle güzel halleri var ki… Öyle olgun, öyle kararlı, öyle mütebessüm, efendi halleri var ki, hallerine bakıyordum ve devam edeceğim diyordum. 11 aydan sonra Risale bana kapılarını açtı. Okuduğum Arapça kitaplardan ne kadar İslâm’a, imana, iman kuvvetine ait vakalar yaşanmışsa hepsi tespih tanesi gibi hafızama dizildi. Dedim ki “Ya bu kadar âyetlerde, hadislerde, sahabe hayatında İslâm’ın büyüklüğünü gösteren bu kadar vak’alar yaşanmış. Bunlardan Müslümanların haberinin olması lâzım. Ben dedim bunları yazayım. Büyük kalın bir defter aldım. Başladım bu iman kuvvetine ait misalleri oraya kurşun kalemle yazmaya. Tam bir sene yazdım. Kimsenin haberi yok. Bir sene sonra ya dedim ben bu yazdıklarımı Kutlular Ağabeye bir götüreyim sonra dedim ya götürmeyeyim, noktasını virgülünü bir şeyini daha bildiğimiz yok. Alır bakar, al kardeşim bu neye yarar der… Gittim Kutlular Ağabeye dedim ben bunları şöyle kaleme aldım, boş vaktinde bir bak dedim. Karıştırdı baktı, bunu Mustafa Polat’a bir gösterelim dedi. O gazeteciydi Erzurum’dan gelmişti. Beraber Fatih’te Mustafa Polat’ın evine gittik. İçeri girdik, “Bu kardeşimiz bunları yazmış bir bak diye sana getirdik” dedi. O sırada ben buradan çıkayım, “Şimdi bunlar ne?” diye kaldırır atar o yüzden ben çıkayım sokakta dolaşayım” dedim. Dışarı çıktım, söyleyeceği şeyi duymayayım diye. Sokakta dolaşmaya başladım. İçeride gürültü çoğaldı. Ne oldu ya hayırdır dedim. Tartışma çoğalınca girdim içeri oturdum. Tartışma şu; Kutlular Ağabey bunu hemen İttihad’ta yayınlayalım -İttihad vardı o zaman- diyor. Mustafa Polat da diyor ki: Abi hemen yayınlamayalım da Gürbüz Azak’a sahabelerin resimlerini yaptıralım, resimli tefrika halinde çıksın İttihad’ta… Hemen böyle yayınlamayalım bir kitap, bir yazı serisi hazırlayacağız diye de önceden haber verelim… Ooo dedim bunlar ne konuşuyorlar? Neyse oradan mahcubiyetle çıktık. Bir de baktık ki İttihad Gazetesi’nde yazarlığa başladık. Tarihin Şeref Levhaları adı altında yazarlığa başlamamız böyle oldu. 

TARİHİN ŞEREF LEVHALARI NASIL ÇIKTI?

Tarihin Şeref Levhaları öyle bir samimiyetle yazılıyordu ki sahabe hayatını yazarken o duyguya öyle bir giriyordum ki bir gün yağmur yağarken eve gelmiştim, bir sahabenin hayatını yazıyorum, başımdan aşağıya damlalar dökülüyor. Aynen damla gibi gözyaşı içerisinde yazdım sahabenin hayatını. Duygular içerisinde yazılmış bir kitap. Ondan sonra müthiş alâka gördü.

Bir gün gazeteden çıktım Beyazıt’a doğru gidiyordum, Zübeyir Ağabeyi gördüm. İttihad’ta okumuş Tarihin Şeref Levhaları’ndan bir yazıyı. Ağlattırdın beni ağlattırdın diye bağırdı. “O yazıyı okur okumaz hemen para verdim yeğenimi de bu gazeteye abone yapın bu ne güzel iman kuvveti veriyor” dedi. Sonra tefrikayı kitap haline getirdiler. Bir de baktım ki Tarihin Şeref Levhaları üzerine de büyük bir şekilde Ahmet Şahin yazmışlar. Utandım, utandım, utandım… Acemilik… Mehmet Dikmen vardı onunla Gürbüz Azak’ın yanına gittik “Ya kardeşim bu sahabelerin hayatı bunu da bana Risale-i Nur yazdırdı. Böyle bir kabiliyetim yok. Ama sen koca koca harflerle AHMET ŞAHİN demişsin. Ne mürailik bu, ne riyakârlık… Benim ismimi niye bu kadar büyük yazarsın. Sen bu kapağı çıkar, yeni bir kapak yap altına da küçük karınca gibi Ahmet Şahin yaz. Ne işi var koca isim olarak orada” dedim. Güldü, acemiliğimizi anladı. “Bu isim buraya küçük dahi, ama senin rahatsız olacağını bildiğim için böyle yaptım” dedi. Öyle bir başlangıç oldu…

BİZE SAHİP ÇIKARDI

- Gazetede sizlerin günlük yaşantınız, iş arkadaşlarınızla münasebetiniz nasıldı?

Gazetede ben yazardım, köşe yazısı yazıyordum. O kadar aşk ve şevkle çalışıyordum ki 12 sene yazı yazdım, bir gün köşe yazısına ara vermedim. Hatta bu arada Hac’a gittim geldim, kimse gittiğimi bilemedi, çünkü gitmeden evvel yazıları yazdım, koydum oraya. Ben Hacda olduğum müddetçe koyduğum yazıları kullandılar. Müthiş bir kardeşlik duygusu vardı, müthiş bir aşk ve şevk vardı. Kutlular Ağabey her birimizi öylesine müthiş onore ediyordu ki fevkalâde… Meselâ bazen yazılara itiraz edenler olurdu. Kutlular Ağabey derdi ki sen yazını bana ver köşe yazılarını hazırlayan kişiye verme dedi. Ben imzalayayım öyle gitsin yazı derdi. Ben yazımı ona verirdim imzalıyordu, bazen de şurayı düzelt derdi öyle verirdi. Bir gün Ramazan ayındaydı bir yazı yazdım “Alenî oruç yiyene fasik-i mütecahir derler” yazının başlığıydı. Alenen orucu yerse insan alenî günahkâr demektir o. İslâm’da fıkıhta böyledir dedim. O günde Kenan Evren Erzurum’da bir konuşma yapıyordu. Benim yazı o gün çıktı. Evren Erzurum’da milletin karşısında su içti. “Benim bu su içişime siz kızarsınız, ama ben seferiyim, su içerim” dedi. Ondan sonra ben bir korktum. “Fasik-i mütecahir” dedim Kenan Evren’e o alenen su içti ya… Eyvah dedim. Ertesi gün bir yazı yazayım da bu yazı onun içmesinden evvel yazılmıştı onu kastetmedim diye söyleyeyim. Kutlular Ağabeye geldim ağabey, ben şimdi o adama “fasik-i mütecahir” demiş oldum dedim. Kutlular Ağabey, sen o yazıyı yazarken onu kastettin mi? Etmedim. Öyleyse korkma dedi. Hiçbir şey olmaz dedi. Burada kasıt yok ki dedi. Böyle bir rahatlattı. Böyle rahatlatırdı çoğu yerlerde… Kutlular Ağabey hep idare ederdi. Kaçırmaz, kazandığı insanı devam ettirirdi. 

(Not: Bu röportaj, Aralık 2018 tarihinde bir belgesel çalışması için yapılan çekimden deşifre edilerek yayına hazırlanmıştır.)

Okunma Sayısı: 2090
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • İsmail ÖNGEL

    1.8.2021 18:59:20

    Mükemmel bir röportaj…

  • Üzeyir

    9.6.2021 09:45:40

    Gayet güzel olmuş, tatlı ve güzel hatıralar. ELLERİNS SAĞLIK.

  • Osman Zengin

    7.6.2021 10:05:11

    Abdullah kardeşim tebrikler. Son günlerde, tarihe kaydedilecek güzel röportajlar yapıyorsun.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı