Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 30 Mayıs 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

M. Ali KAYA

Siyasî hayatta ehven-i şer kuralı (1)



Sosyal hayatta iyi ve kötü kesin sınırlarla birbirinden ayrılmış değildir. Ortada karmaşık bir durum vardır. Kötü bildiğimiz hadiselerin ve olayların altından iyi sonuçlar çıktığı gibi, iyi olarak gördüğümüz ve bize iyi gözüken pek çok hadiselerin sonuçları kötü olabilmektedir. Sonucu önceden kestirmek güçtür. Bunun için, sosyal hadiseleri değerlendirirken, peşin yargılar insanları çoğu zaman yanıltmaktadır. İki tam sayı arasında sonsuz sayı olduğu gibi, iki renk arasında bile sonsuza yakın farklı tonlar vardır. Gerçekler detaylarda gizlidir. Sosyal hayatta ehven-i şer prensibini uygulamak sosyal hayatı ve bu hayatın girift yönlerini ve detayları iyi bilmeye bağlıdır.

Ehven-i şer, bu imtihan dünyasında hayrın ve şerrin karışık olduğu bir âlemde ifrat ve tefrit ortasında maksada götüren vasat bir mertebe ve bir yoldur. Bilhassa hayırlı ve şerli insanların bulunduğu toplumu idare edenlerce, mutlak adalete yol açacak olan ve adaleti sağlayacak olan prensip “ehven-i şer” prensibidir. Adalet-i mahzanın mümkün olmadığı bir vasatta, idarecileri mutlak zulümden koruyacak olan prensip yine “ehven-i şer” prensibidir. İyi bir idareci, işinde ve idaresinde ehven-i şer prensibi ile hareket eder. Bundan dolayıdır ki, Hz. Ali (ra) “Akıllı hayrı ve şerri bilen değil, ehven-i şerri bilendir” demiştir.

Şer ikiye ayrılır: Birincisi mutlak şerdir. Buna, sonuçta şer ile biten, hayırlı gibi görünen iyi işler de dâhildir. İşler sonuçları ile değerlendirilir. Yani şerre götüren ve sonu şer ile biten hayırlı iş de mutlak şerdir. Kötülüklerin çoğu iyi niyetten ve iyi gibi görünen kötü fiillerden çıkar. Şeytanın hayırlı gibi görünerek ibadet etmesi, onu hayırlı yapmadı, bilakis şerrinin çoğalmasına ve başkalarına sirayet etmesine yardımcı oldu. Kendisinin de enaniyetini ve kendine güvenini arttırarak şer işlemeye cesaret verdi. Akıllı insan işin sonunu gören ve hayır gibi görünen işlerin sonucunu anlayarak ondan vazgeçendir. Bediüzzaman “Nice iyiler var ki, iyilik zannı ile kötülük yaparlar” dediği husus bu olsa gerektir.

İkincisi ise, “ehven-i şerdir.” Bu, görünüşte şer gibi de olsa, sonunda hayırla neticelenen ve baştaki zararı kat kat telafi edecek olan iyi sonuçlar doğuran şerdir. Rahatın zahmette ve meşakkatte olması, buna en güzel örnektir. Cihada asker sevk etmek ve kangren olmuş parmağı kesmek de sonu hayırla biten bir şerdir.

Kâinatta genellikle “ehven-i şer” kuralı hâkimdir. Her şeyde hayra ve şerre sebep olabilecek unsurlar vardır. Bu unsurlar, genellikle izafî hakikatlerdir. Bunun için bir şey hakkında hayırdır veya şerdir diye kesin hüküm vermek yanlıştır. Neye göre ve kime göre şerdir veya hayırdır deme durumu söz konusudur. Bundan dolayı Bediüzzaman “Ehven-i şer bir adalet-i izafiyedir” demiştir.

Kur’ân-ı Kerimin nüzûlü tedricîlik kanunu ile olmuştur. Bunun hikmetlerinden birisi de insanların seciyelerine işlemiş olan kötü alışkanlıklardan “ehven-i şer” metodu ile yavaş yavaş vazgeçirmektir. Peygamberimizin (asm) aşamalı olarak içkiyi ve faizi yasakladığı, köleliği aşamalı olarak kaldırdığı bir gerçektir. Burada tamamen hayra giden yolda bir müddet “ehven-i şer” metodunu uyguladığını görmekteyiz.

Ehven-i şer sosyal hayatta bir esneklik ve rahatlık sağlar. Az müsaadekâr olmak, nisbî bir hakikattir. Ancak bu, iyi niyetle, hayra yol açmak için uygulanan bir prensiptir. Eğitimde öğretmen öğrenme ortamında öğrencilerin hatalarına göz yumar ve öğrenmeyi sağlamak için yapılan yanlışlara karşı müsamahakâr davranır. İbadet hayatında da mükemmele gitmek, elbette ilk aşamada yapılan yanlışları müsamaha ile karşılamaktan geçer. İnsan yanlış yapa yapa nihayet doğru yapmayı öğrenir. Yanlış yapma korkusu ile hareket edildiği takdirde hiçbir zaman iyiye ulaşamayız. Öğrenme ortamında müsamahanın yeri çok mühimdir. İşte bu aşamada “ehven-i şer prensibi” ister istemez uygulanmaktadır.

Siyasî hayat, toplumu iyiye veya kötüye yönlendirme, tüm toplumu ilgilendiren hususlarda kararlar alma ve kanunlar çıkarma mekanizmasıdır. Bundan dolayı gerçekte çok önemlidir. Alınan yanlış bir karar ve çıkarılan bir kanun, iyi olsun, kötü olsun bireysel sonuçlardan çok, ülkenin tüm insanlarını etkilemektedir. İnsanların arasında hukuk prensiplerinin adil uygulanması ve adil kanunların yapılması çok mühimdir. Toplumda nisbî hakikatler, mutlak hakikatlerden çok fazla olduğu için, “adalet-i mahza” dediğimiz mutlak adaleti sağlamak çok müşküldür. Bundan dolayı, çoğu zaman bir nevî ehven-i şer olan “adalet-i izafiye” düsturları uygulanmış ve “toplumun selâmeti için fert feda edilir, umumun maslahatı namına ferdin hukuku nazara alınmaz” denilmiştir. Bu prensibin su-i istimalinden pek büyük zulüm ve haksızlıkların kapısı açılmıştır. Ehven-i şer namına “cemaatin selâmeti için fert feda edilir” denilerek pek çok cinayetler işlenmiştir.

Saltanat ve monarşinin kendini muhafazaya çalışması, zamanla istibdadı netice vermiştir. İstibdat ise, toplumda ahlâkı bozmuş ve pek çok fesat şebekelerinin oluşmasına, insanların istidat ve kabiliyetlerinin sönmesine sebep olmuş, insanlık cevherinin işleme ve kabiliyetlerini inkişaf ettirme ortamı olan hürriyet ortamını bulamamış olması da terakki yerine tedennîyi netice vermiştir.

İnsanlık zamanla monarşinin istibdadından kurtulma çaresini bulmuş ve buna “demokrasi” adını vermiştir. Demokrasi, insanlık cevherinin işlemesine en müsait ortam olan hürriyet ortamını sağlayan bir idarî sistemdir. İnsanlık için esas olan hürriyettir. İnsanlığı maddî ve manevî olarak mahveden ise, her nevi istibdattır. İstibadı netice veren istibdadın devamını sağlayan dayanaklar ise, “birisinin hatası ile başkasını mesul etmek” ve “toplumun selâmeti için ferdi feda eden” zalimâne prensiplerdir. Hâlbuki Peygamberimizin Allah’tan getirdiği ve insanın hürriyetine yol açan temel ölçü ise, “hürriyet-i hakiki” ile “adalet-i mahza” olan “birisinin hatası ile başkası mesul olmaz”, “bir ferdin hukuku bütün insanlık için bile olsa feda edilemez” prensipleridir.

Kur’ân’ın insanlığa gösterdiği ve Peygamberimizin (asm) insanlığa açtığı ve uyguladığı “adalet-i mahza”nın uygulanması ile insanlığa örnek olarak sunduğu “Asr-ı Saadet” ortamının çok uzağındayız. Peygamberimizin (asm) mübarek sözleri ile “Hilafet otuz sene” olmuş, insanlığa bir saadet dönemi yaşatmış, sonrasında ise, bir nevî adalet-i izafiye ve ehven-i şer olan saltanat dönemine geçilmiş ve surî bir hilafet ile 1300 sene bilfiil padişahlık yönetimi ile toplumlarda kısmî bir adalet sağlanmıştır. 19. asırda saltanat tamamen istibdada ve zulme yönelince, insanlık ona karşı adalet-i izafiye olan ve hürriyet ortamını sağlayarak insanlık hak ve hürriyetlerini temin eden “demokrasi” prensiplerini geliştirmiştir. Böylece demokrasi “adalet-i mahza”ya zemin hazırlayan “ehven-i şer” bir sistem özelliği göstermiştir. İstibdadın karşısında demokrasi, “ehven-i şer” durumuna dönüşmüştür. Bediüzzaman bunun için, “Demokratları” ehven-i şer olarak desteklemiştir. Burada Bediüzzaman’ın şahıs odaklı değil, fikir odaklı bir siyasî çizgi takip ettiğini görmekteyiz.

Bediüzzaman siyasîlere yazdığı mektuplarında hep “Birinin hatası ile bir başkası mesul olmaz”, “Bir ferdin hukuku tüm insanlık için de olsa feda edilemez” prensiplerinin tatbikini ister. Demokrasinin temel felsefesi olan “halka hizmet” düsturunu memuriyete kadar genişleterek, Peygamberimizin (asm) “Kavmin efendisi ona hizmet edendir” hadisi çerçevesinde değerlendirmiş ve “Memuriyet ağalık değil, halka hizmettir” şeklinde değerlendirerek, bu şekilde uygulanmasını ve demokratlığın bu prensibe dayanması gerektiğini ders vermiştir.

Zamanımızda “hürriyet-i hakikî”ye giden yolun demokrasiden geçtiğini vurgulayan Bediüzzaman, bu zamanda saltanatın zalimâne düsturu olan “Cemaatin selâmeti için ferdin hukuku nazara alınmaz” prensibinin geçerliliğinin kalmadığını açıklar. Demokrasi döneminde, saltanat döneminin “ehven-i şer” kabul ettiği bu prensibin, geçerliliğini yitirdiğini, zulüm ve haksızlılara sebep olduğunu vurgulayarak, artık ehven-i şerrin bu prensip değil, demokratik prensipler olduğunu vurgulamıştır.

30.05.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (27.05.2007) - İçtimâî hayat prensipleri

  (23.05.2007) - Demokrat kimdir?

  (20.05.2007) - Sosyal bilimler, toplum ve Bediüzzaman

  (17.05.2007) - İmanı güçlendiren ameller

  (12.05.2007) - Sosyal olmak

  (07.05.2007) - Arzunun fikre inkılâbı

  (01.05.2007) - Şefkat ve rikkat-i cinsiye

  (26.04.2007) - Hayırlı olanı istemek

  (18.02.2007) - Gençlik ve sosyal hayat

  (15.02.2007) - Akıllı insan

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004