Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 13 Aralık 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Mehmet KAPLAN

Ah çiftçim ah!...



Çiftçimize bir dokunun…

Anında :

Bin “ah” işitirsiniz !

Bir anda çektikleri sıkıntıları ; ürünlerinin gerçek değerlerinin altında

kaldığını…

Tarlada kalan ürünün işçi parasını karşılayamadığını anlatıverirler…

***

Bu hep böyleydi!..

Kırklı yaşlara geldim.

Benim çocukluğumdan beri bu böyle…

“Kardeş bu sene ürün nasıl , vaziyetler eyi mi ?” diye bir dokunuverin bakın nasıl ardı ardına dert yanıyor çiftçi kardeşlerimiz...

***

Aslında ise:

Çiftçiliğin kendisi zordur!

Meşakkatlidir.

Ömür törpüsüdür…

Hele işbirliği ve bilinçli bir tarım ve hayvancılık yapılamayan ülkelerde bu çok daha ayarsız gider!

***

Türkiye bu konuda kabuğunu kırmak üzere…

Yeni yeni patentin ne olduğunu kavrıyor.

İşbirliğini önemsiyor!

Kurumsallaşıyor!..

“Aile çiftçiliği”nin bilincine varıyor.

Kırk Hollanda ineğininbesiciliğini on kişiye yaptırmıyor…

Karı-koca çekiveriyorlar çizmelerini:

Pat..pat..pat takıveriyorlar pompaları; elde ettikleri sütler tankerlerle alınıyor ahırlarının önünden.

***

Bürokratlarımıza çok iş düşüyor bundan sonra…

Ve hele hele politikacılarımıza!

Bir sonraki yıl hangi bölgelerimizde, ne gibi ürünlerin elde edilmesi gerektiği..

Tarım ve hayvancılıkta master planlar!

Politik olmayan hedefler.

Çiftçimizi doğru yönlendirmeler.

Bütün bunlarla ilgili ciddi çalışmalar yapıldığını iyi biliyoruz.

En önemlisi koordinasyon ve eksikliklerin bir an önce giderilmesidir.

Sâhi üniversiteler bu işin ne kadarını göğüslemeli!

Veya göğüslemekte?

13.12.2007

E-Posta: [email protected]




M. Ali KAYA

Fıtrattan esmâya çıkmak



Bediüzzaman Hazretleri, On Birinci Söz’de, insanın vazifelerini anlatırken, birini de “Senin fıtratında vaz’ edilen cihâzâtın anahtarlarıyla, esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin gizli definelerini açmaktır, Zât-ı Akdes’i o esmâ ile tanımaktır” (Sözler, 2004, 11. Söz, s. 210) şeklinde ifade etmektedir.

İnsan fıtratına yerleştirilen cihâzât, öncelikli olarak her insanda bulunan ve ruhundan dış âleme açılan pencereler olan beş duyudur. Bunlar, göz, kulak, dil, deri, burundur. Her biri, bir âlemin penceresidir. O pencerelerden bakarak o âlemi tanımaya ve o âlemlerde tecellî eden esma-i İlâhiyeyi anlamaya çalışır. Meselâ, göz ile şekiller, varlıklar ve renkler âlemini tanır ve bu aynalarda tecellî eden esma-i ilâhiye ile Rabbini tanır. Kulak ile sesler âlemini ve o âlemlerde tecellî eden esmâyı, kelimelerdeki ve eşyanın çıkardığı ayrı ayrı sesler aynasında Allah’ı tanımaya çalışır. Burun ile kokular, deri ile sıcak, soğuk, yumuşak, sert, ince, kalın vb. şeyleri ve onlarda tecellî eden esmâyı tanır. Dil ile de tatlar âlemini ve o âlemde tecellî eden esmâ aynasında Rabbini tanır.

Aynı şekilde insan, akıl, kalp, hayal ve duygular vasıtası ile de Rabbinin esmâsını ve esmâ ayinesinde de Rabbinin kudretini, ilmini, iradesini, hikmetini, rahmetini ve sâir esmâ ve sıfatını tanır. Bu isim ve sıfatlar aynasında da Zât-ı Zülcelâl’i tanımaya çalışır. Yüce Allah’ın âlemleri ve vermiş olduğu bu âlemlere bakan pencereler hükmündeki duygular sonsuz olduğu için terakkiyât da sonsuzdur.

Meselâ; Altıncı Söz’de ifade edildiği gibi, “Akıl bir âlettir. Eğer Cenâb-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş’um ve müz’iç ve muacciz bir âlet olur ki; geçmiş zamanın âlâm-ı hazînânesini ve gelecek zamanın ehvâl-i muhavvifânesini senin bu bîçare başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki, fâsık adam, aklın iz’ac ve tacizinden kurtulmak için, galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakikî’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan; akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, saadet-i ebediyeye müheyyâ eden bir mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar.” (Sözler, 6. Söz, s. 50)

İnsanın her bir aza ve duygusu bir anahtardır. O anahtar ile dış dünyanın pek çok âlemlerini açar. Şayet iman ile kâinata bakarsa, o eşyada tecellî eden esmâyı tanır. O esmâdan da Müsemmâ-i Hakikî olan Zât-ı Zülcelâl’i tanır. İmanı yoksa sadece eşyayı tanır. O eşyada terakkî ile fen ve sanatta terakkî eder. Dünyasına faydalı ilimleri ve sanatları keşfeder.

Hayal de bir cihazdır. Bu cihaz ile insan tefekkür eder. Aklı ile öğrendiği bilgilerden yeni anlamlar çıkarır. İnsan, iradesi ile son derece gayret ederek yeni şeyler üretmek için çaba sarf etmezse, Allah’ın yardımı ve ilhamı ona gelmez. Bu konuda Müslüman ve Müslüman olmayan fark etmez. Edison’un ampulü keşfetmesi ilham eseridir. Ama bu ilham kendisine 20.000 deneyden sonra gelmiştir.

İnsan Allah’ın kendisine verdiği cihazlar ile eşyayı keşfetmeye çıkar. Bu keşifler sonucu ya esmaya intikal ile esmada terakkî eder veya eşyada terakkî ile teknik ve teknolojik keşifler yapar. Gizli defineler ise, o eşyada saklı olan maddî ve mânevî hazinelerdir.

Meselâ; demirin keşfi demek demirin erime özelliğinin keşfi demektir. Bu keşif ile nice sanatlar ortaya çıkmıştır. Elektriğin keşfi demek de elektriğin aydınlatma, ısıtma, soğutma gibi özelliklerinin keşfi demektir. Bu keşifler sonucu çeşitli âlet ve edevatlarla bunlardan istifade edilmiştir. Keşif, ilham eseridir; ama istifade için âletlerin keşfi ilim ve akıl eseridir. Yoksa insanın akıllı ve iradeli yaratılmasının hikmeti ortaya çıkmazdı.

İnsan niyeti, iradesi ve aklı ile iyi sonuçlar da alır, kötü sonuçlar da. Burada sorumluluk insana ait olur; çünkü isteyen ve bu konuda çaba sarf eden de insandır; yüce Allah insanın isteğine göre yaratır.

13.12.2007

E-Posta: [email protected]




Abdil YILDIRIM

Ne olmuş yani?



Dilimize yerleşmiş bazı deyimler vardır. “Hem kel, hem hodul” veya “hem suçlu, hem güçlü” gibi. Bu deyimler tam da bizim bazı medya organlarının halini ifade ediyor. Meselâ şu başörtüsü meselesi, bazılarını hiç ilgilendirmediği halde, durup durup gündeme getiriyorlar. Mağdurlar bağrına taş basıp gözyaşlarını içine akıtarak sabredip meselenin müspet hareket tarzında çözülmesini beklerken, karşı taraf ne yapıp edip konuyu manşetlere taşımak için gayret sarf ediyorlar. Hiç bir şey bulamazlarsa, bu sessizliği bozmak için bir anket hazırlıyorlar. Sonra da anket sonuçlarını manşete taşıyorlar, böylece konuyu kaşıyorlar.

Son günlerde yine böyle bir anket yayınlayarak ortalığı bulandırmaya başladılar. Neymiş efendim, başörtülülerin sayısı dörde katlanmış. Gerçi onlar ısrarla “türban” diyerek bunun başörtüsünden ayrı bir şey olduğunu ve siyasal İslam’ın sembolü olarak kullanıldığını iddia ediyorlar ama, neticede bu onların tesettür karşıtı olmalarını ortadan kaldırmıyor. “Biz başörtüye değil, türbana karşıyız” diyenlere, “Peki kızlar başlarını yemeni veya yazma ile örtseler, üniversitelere girebilir mi?” deseniz, buna da olmaz derler. Çünkü onların karşı oldukları şey türban falan değil, doğrudan doğruya dinin emri olan tesettürdür.

Bir taraftan mahalle baskısından bahsedip, diğer taraftan medya ve anket baskıları uygulayıp başörtülüleri zararlı bir unsur olarak göstermek, tam da “hem suçlu hem güçlü” şablonuna oturmaktadır. Mağdurların sesi çıkmazken, mağrurlar ortalığı velveleye veriyorlar. Başörtüsünün (türbanın) istismar malzemesi olarak kullanıldığını iddia edenler, her fırsatta konuyu manşetlere taşıyarak kendileri istismarın daniskasını yapmış oluyorlar. En masum bir hakkın kullanılmasından korku üreterek milleti tedirgin ediyorlar. Sonra da “Eyvah, türban geliyor” diye kendi kurgularından korkup çığlık atıyorlar.

Başörtüsü İslâm’ın emri olduğu gibi, bu milletin de bir gerçeğidir. Din ve vicdan özgürlüğü temel bir hak olarak anayasada teminat altına alınmıştır. Başlarını bir şekilde örtenler de inançlarının gereğini yerine getirdiklerini söylüyorlar. Öyleyse, bundan rahatsız olup, dinî bir meseleyi bir rejim sorunu haline getirmek de neyin nesi? Başörtülülerin sayısı az iken tehlike olmuyor da, artınca neden tehlike oluyor? İnsanlar daha fazla dindarlaşıyorlar, inançlarına daha sıkı bağlanıyorlarsa, bu niye bir tehlike olarak algılanıyor? Bu algılama, inancı bir tehlike olarak görmek anlamına gelir. Bu anlayış ise, “Din afyondur” diyen ve çoktan tarihin çöplüğündeki yerini almış olan komünizme dönüş olur ki, bu da en açık bir irtica göstergesidir.

Başörtüsü karşıtlarına sorsanız, dindarlığı kimseye bırakmazlar. “Biz de müslümanız, bizim de analarımız başını örtüyor, biz de oruç tutar, bayram namazlarını hiç kaçırmayız” derler. Hatta Avrupa Birliği’ne de “Din elden gider” diye karşı çıkarlar. Ama dindarlaşmanın bir göstergesi olan başörtüsünü zararlı bir unsur olarak görürler.

Anketlerin verileri de çok değişik sonuçlar ortaya koyuyor. Bazı anketlerde başörtüsünün azaldığı belirtilerken, bazılarında da attığı söyleniyor. Son anketin doğru sonuç verdiğini ve türban takanların gerçekten dörde katlandığını kabul edelim. Hatta yakın gelecekte beşe, ona bile katlanacağını düşünelim. Olabilir ve hatta olmalıdır. Namaz kılanların ve oruç tutanların da sayısı artıyor. Hac için başvuranların da sayısında belirgin bir artış var. Bunlar Müslüman bir millet için sevindirici gelişmelerdir.

Milleti ile ters düşen, onun değerlerini bir tehlike olarak görenler için bu gelişme bir kâbus olabilir. Ama ne yapalım, bir gün onların da bu kâbustan uyanmaları için duâ etmekten başka elimizden bir şey gelmez.

13.12.2007

E-Posta: [email protected]




Vehbi HORASANLI

Müsbet milliyet ne demektir?



Geçenlerde Başbakan Erdoğan, “müsbet milliyetçilik” ifadesini kullanarak milliyetçiliğin nasıl olması gerektiğini söyledi. Bu ifadeyi, “müsbet milliyet” şeklinde, Bediüzzaman yüz yıl önce kullanmıştı. Ne anlama geldiğini Bediüzzaman’ın eserlerinden istifade etmiş birisi olarak anlatmaya çalışayım. Öncelikle unsuriyetçilik de denilen menfî milliyetçiliğin ne olduğunu anlamaya çalışalım. Bunu anlamak için çok gerilere gitmemiz gerekiyor, hatta zaman boyutunun da dışına çıkıp kutsal kitabımıza bakacağız.

İnsanoğlunun en büyük düşmanı olan şeytan, Allah’a isyan etmiş lânetlenmişti. Bunun sebebi kibri, yani kendi nevini büyük görmesiydi.

“Ben ateşten yaratıldım, Âdem ise çamurdan yaratıldı. Ona secde etmeyeceğim” dedi. Bu isyanından dolayı ebedî olarak lânetlendi ve cezasını çekecek. Yalnız kıyamete kadar bir müsaade istedi. Bu sayede insanoğlunun ne derece kan dökücü ve fesat çıkaran bir mahlûk olduğunu göstermek istiyordu.

Allah, Şeytan’a kıyamete kadar müsaade verdi. O da lümme-i şeytaniyye vasıtası ile vesveselerini yaymaya başladı. Önce Âdem babamızı kandırdı. Allah’ın yasaklamış olduğu meyveyi yemesi için çaba gösterdi. Amacına da ulaştı, zira Hazret-i Âdem yasak meyveyi yemişti. Şeytan, Hazret-i Âdem’in de lânetleneceğini zannediyordu. Lâkin yanılmıştı. Hazret-i Âdem, Gafuru’r-Rahim olan Allah’a duâ ederek affını istedi. Sonsuz merhamet sahibi olan Allah, Âdem’in duâsını kabul etti ve onu bağışladı. Kur’ân’da bu kıssalar anlatılırken bir insanın en büyük silahının Allah’a ilticâ etmesi yani duâ etmesi olduğu vurgulanmaktadır.

“Duânız olmasa ne ehemmiyetiniz var” buyuran Rabbimiz daima kendisine yönelmemizi ve “Talep edin vereyim” diyerek sadece kendisinden yardım beklememizi emretmektedir. Kısaca söylemek gerekirse, muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda değil, duâmızdadır.

İnsanın en güçlü silahı olan duâdan şimdilik bu kadar bahsettikten sonra Şeytan’a gelmek ve onun ebedî olarak lânetlenmesine yol açan hadiseden biraz daha bahsetmek gerekiyor.

Hucurat Sûresi’nde Rabbimiz “Ey insanlar! Sizi bir erkekle dişiden yarattık; birbirinizi tanıyasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık” diye buyurmaktadır. Bediüzzaman bu âyeti tefsir ederken “insanların birbirlerini tanıması ve toplum hayatındaki münasebetlerini bilmeleri ve birbirlerine yardımcı olmaları için taife taife yaratıldığını” ifade etmektedir. Şeytan’ın amaçlarından biri olan “insanların birbirlerini inkâr etmesi, husûmet ve düşmanlık beslemesi ve birbirlerine yabani olarak bakması” bu âyetin tam tersi anlamındadır.

Bu yüzden özellikle II. Dünya Savaşı esnasında milyonlarca insanın kanı aktı. Halen de bu kan akmaya devam ediyor. Şeytandan daha ileri giden bir kısım insanlar, Frenk illeti adı verilen ırkçılık hastalığını kullanarak kan dökmeye devam ediyorlar.

Şeytan’ın önce kendisinin aldanarak isyan etmesine yol açtığı “kendi nevini üstün görme hastalığı = ırkçılık”, birçok insanı da içine alarak genişledi ve günümüze kadar geldi. Şimdilerde ecnebîler yolu ile vatanımıza da bulaştırılmaya çalışılıyor. Kendilerini perişan ettikleri gibi biz Müslümanları da bölmeye parçalamaya çalışıyorlar.

Kabile kabile yaratılmak, birbirimizi tanımak ve yardımlaşmak içindir. Müsbet milliyet işte budur. Bin yıllık tarihimize bakacak olursak müsbet milliyetin ne olduğunu çok güzel bir şekilde anlayabiliriz.

Milletimiz, milliyetini Kur’ân’a ve İslâmiyet’e kale yapmıştır. Yüzyıllarca süren haçlı seferlerine karşı canlarını ve mallarını fedâ etmişlerdir. Tâ ki Allah’a ortak koşan zalimler gürûhu, Müslümanlardan uzak tutulmuş Müslüman toprakları barış ve saadete kavuşmuştur.

Kur’ân’da “Allah öyle bir topluluk getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler ve Allah yolunda cihad ederler” âyeti sanki milletimizin bin yıllık geçmişini ifade etmektedir. İnşallah dedelerimiz bu âyete masadak (güzel bir örnek) olduğu gibi bizler de onlardan geri kalmayacağız.

Eğer milliyetçiliği, Bediüzzaman tarzında anlayabilmiş ve müsbet milliyet taraftarı olabilirsek huzur ve sükûnete kavuşabiliriz. Aksi takdirde kafatasının çapı ile uğraşır, hatta Mimar Sinan’ın kabrini açtırıp kafatasını ölçtürmeye kadar işi uzatır isek, Şeytanın o büyük hatasına yani kendi nevini üstün görme yanlışına saparız, vesselâm…

13.12.2007

E-Posta: [email protected]




Hasan YÜKSELTEN

Hayat eve dönmektir çoğu zaman



Bu cümleyi bir filmden hatırlıyorum. Otobüs sisli bir havada etrafı ağaçlarla kaplı dar bir yolda yol alıyordu. Yanağını otobüsün camına dayamış, düşünceli bir şekilde belki de eve varmayı hayal eden bir kişinin ağzından, yolun sonunda hayal meyal seçilen bir evin görüntüsü eşliğinde söyleniyordu: Hayat eve dönmektir çoğu zaman.

Çocukken akşam ezanı okunmadan eve dönmenin gerekliliği vardı. Akşam ezanı saatine göre eve dönüş zamanı değişirdi. Ezanın okunmasıyla birlikte sokaktaki çocuk sesleri yerini yavaş yavaş sessizlige terk ederdi. O zaman ezan saatinin belirlediği eve dönüş zamanını artık iş bitişi, okul dönüşü, vs. gibi başka durumlar belirliyor ama hayatın asıl olgusu olan eve dönüş fiili hiç değişmiyor.

Bugün hayatı dışarıda yaşamak üzerine bir anlayış hükmediyor. Evden ziyade sokağın, eve dönüşlerden ziyade evden çıkışların teşvik edildiği bir zamandayız. Oysa şairin, ‘Yaşamak değil. Beni bu telâş öldürecek’ dediği gibi, dışarının telâşında kayboluyor insan çoğu zaman.

Dışarının karmaşası boğazını sıktığında, eve giden yol elinden tutar insanın. Dışarıdaki zorunlu insan ilişkileri, şehrin yorgunluğu insanı bunalttığında, ev sığınılacak en güvenli liman olur. İşler ters gittiğinde, hesaplar altüst olduğunda eve dönme umudu avutur insanı. Ayaküstü yaşanan hayatlar çağında belki bir yere ait olmanın verdiği güven ve huzur, belki de içinde bizi bekleyen birilerinin olmasıdır eve dönmeyi bu kadar sevimli kılan.

Bütün canlıların akşam karanlığı çöktüğünde yuvalarına dönmesi gibi, eve dönmek de insanoğlu için doğal bir meyil sanki. En lüks oteller bile evdeki huzuru sağlayamaz meselâ. Eve dönerken hissedilen tatlı huzurun yeri ap ayrıdır. Ev size aittir çünkü, size özeldir, meskendir, sükûnet bulunan yerdir. Evde maske takamaz insanlar, yapmacık davranamazlar. Neyseler odurlar, özgürdürler. Bu yüzdendir ki, Yahya Kemal’in Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüş yolunu sevmesi gibi, dışarının da en güzel yeri eve dönüş yolu olsa gerektir.

Kış mevsiminde daha ayrı bir güzeldir eve dönmek. Kış evin mevsimidir, evde yaşanan mevsimdir çünkü. Bazen yağan yagmurda pencerenin kenarında oturup çayını yudumlarken şiirler yazmaktır kış mevsiminde evde olmak. Bazen de soğuk bir kış gecesinde dışarıda esen rüzgârın uğultusunu duyarken sıcak evinizde sımsıcak sohbetler etmektir.

Hayat eve dönmektir çoğu zaman... Sabah evden ayrıldığımızda, okula gittiğimizde, işe gittiğimizde, yolculuğa çıktığımızda, hatta daha kısa mesafeli dışarı çıkmalarımızda bile hedefimiz hep eve dönmektir.

Hayat eve dönmek için yaşanır bir anlamda.

Ve bu eve dönüşlerin belki de en anlamlısı, “Ve ileyhi’l-masîr” kelâmının işaret ettiği gibi Rabbimize dönüştür.

Umarım bu son dönüşümüz, gerçek evimize, asıl vatanımıza olur...

13.12.2007

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

El Hac’ı hangi irade öldürdü?



Aynı gün basında iki dikkat çekici açıklama yer aldı. Açıklamaların yapıldığı gün Lübnan Genelkurmay adaylarından François el Hac’ın öldürüldüğü gün idi. Açıklamalar ile suikast arasında doğrudan bir bağlantı yoktu, ama tesadüf de olamaz... Bunlardan birisi, Fransız Dışişleri Bakanı Kouchner’e aitti ve çok manidardı: “Birileri Lübnan cumhurbaşkanının seçilmesini istiyor, engellemek istiyor. Seçilirse sürpriz olur...” Bu sözler zımni olarak Lübnan muhalefetini hedef alırken asıl hedef alınan adres, bölgesel oyuncuların başında gelen Suriye olmalıdır. Acaba, uzlaşma ile cumhurbaşkanlığı adaylığı ilan edilen ve içeride kimsenin itiraz etmeye cesaret edemediği Michel Süleyman’ın yerine geçmesi muhtemel yeni genelkurmay başkanı adaylarının en güçlüsü François el Hac’ın Baabda gibi çok iyi korunan bir mekânda öldürülmesi bu kehaneti doğrulamak için mi gerçekleştirildi? Doğrudan Michel Süleyman ismine itiraz edemeyenler buna suikast yoluyla mı itiraz ettiler? Kuşkusuz böyle.

El Hac’ın niçin öldürüldüğü belli, ama hangi irade tarafından öldürüldüğü yine tartışmalı. Bu noktada diyalektik başlıyor. Lübnan Ordusu operasyonlar bölümünü idare eden El Hac, Lübnan’ın birliğini sembolize eden ordunun kilit isimlerinden birisiydi. Birisi böyle bir suikastla kartları ve hesapları yeniden karmak ve karıştırmak istemiş olmalı. Tam işler rayına girecekken yine rayından çıkarılmaya çalışıldı. Ve işin ilginç yanlarından birisi de El Hac’ın öldürülmesi tam da Lübnanlı Suriye muhalifi Cubran Tuveyni’nin öldürülmesinin ikinci yıldönümüne rastlamış olmasıdır.

Kareyi tamamlayan ikinci açıklama da, Suud Dışişleri Bakanı Suud El Faysal’dan geldi. ABD’nin Irak işgalinden sonra en keskin kelimeleri o kullanmıştı. Amerikan işgalinin bölgede ve bahusus Irak’ta İran nufuzunu güçlendirdiğini söylemişti. Hem de misafiri olduğu ABD’de. Geçtiğimiz günlerde Irak hükümeti Ulusal Güvenlik Danışmanı Muvaffak er Rubai Irak’ın İran’la Suudi Arabistan arasında hesaplaşma sahası haline geldiğini ileri sürdü. Diğer bazı Iraklı yetkililer de geçmişte topraklarının İran ile ABD arasında hesaplaşma alanına döndüğünü söylemişlerdi.

***

Faysal bu açıklamanın altında kalmadı ve şöyle mukabele etti: “Bizim İran’la görülecek bir hesabımız yok. Bununla birlikte İranlıların bizimle ilgili görülecek bir hesapları varsa; onu bilmem!” Bu iki açıklama ışığında Irak ve Lübnan’ın bölgesel ve uluslararası güçlerin hesaplaşma alanı olduğunu söyleyebiliriz. Lübnan ve Irak ise bu hesaplaşmanın birer kurbanı. François El Hac da bu kurbanlardan birisi. Neden kurban seçildi? Aslında, Lübnan Ordusu Lübnan’ın birlik ve beraberliğini ve son umudunu temsil eden son kurumu, kalesi ve remzi. Birileri bu sembolü de yıkmak istiyor. Yoksa hem Genelkurmay Başkanı Michel Süleyman, hem de El Hac’ın muhalif ve muvafık bütün Lübnanlı kesimlerle iyi ilişkileri bulunuyordu. Hizbullah iki İsrail askerini kaçırdığında bile Michel Süleyman itiraz etmemişti. Halef adayının da Hizbullah ve Emel’le ilişkileri iyiydi. Dolayısıyla şahsi veya Arapların ‘cihevi’ dedikleri gibi siyasi taraflardan birileriyle husumeti ve dolayısıyla görülecek hesabı yoktu. Öyleyse El Hac’ın tasfiyesi kendi şahıslarıyla alakalı değil; Lübnan hesaplaşması veya Lübnan hesabıyla alakalı. Bernard Kouchner de aynısını söylüyor. Lübnan’ın kendi kendini yönetmesini istemeyenler ve bu anlamda uzlaşma üzerinden Lübnan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini ötelemek veya hesapları karıştırmak isteyenler bu işi irtikap etmiş olmalı.

Suriye suikastla alakalı hemen İsrail ve Lübnan’daki ajanlarını suçladı. Tallal Atrisi gibi İran yanlıları da Lübnan’ın dıştan sızmalara açık bir ülke olduğunu hatırlattılar. Ama ‘harici el’ ile alakalı olarak genelde İsrail suçlanıyor ama Suriye taraftarları sızmalar için aynı zeminin Suriye için de geçerli olduğunu unutuyorlar. Zira onun elini meşru görüyorlar. Burada bir diyalektik ve iki kanat var. Bir cephe Suriye’yi diğeri de İsrail’i suçluyor. Gerçekten de bu işten yarar sağlayan veya zarar gören taraflar hangisi?

***

Bu işi Lübnan’ın kendi başına ayakta kalmasını ve kendi kendini yönetmesini istemeyenler yaptıysa listenin başında Suriye olmalı! Zira düne kadar Lübnan’ı yöneten Suiye idi ve ‘benden sonrası tufan’ politikasıyla Lübnan’ı kimseye ve kendi çocuklarına da olsa yar etmek istemiyor. İkinci ihtimal, bu işi Suriye’yi köşeye sıkıştırmak isteyenler yapıyor. Ama Hariri sonrası yapılan yeni suikastlar bu amaca hizmet ediyor mu? Neden Beşir Cemayel de dahil Rena Muawwad gibi hep Suriye karşıtı cumhurbaşkanları öldürüldü de niye Emil Lahud gibi Suriye yanlıları öldürülmüyor? Bu, Lübnan’ın kimin çiftliği olduğunu da gösteriyor. Lübnan’daki hesaplaşma Suriye ile karşıtları arasında. Irak’taki hesaplaşma ise çok yönlü. El Hac’la ilgili suikast haberlerini okurken Lübnan’da yayınlanan El-Aman dergisinde bir yazı gözüme ilişti. İsam Attar’ın torunu Hüda’nın kaybıyla alakalı bir taziye yazısıydı. İsam Attar torununun ölümüyle ilgili şunları söylüyor: “Nenesinin ölümüne dayanamadı...” Benan Tantavi-İsam Attar çiftinin kızları Hadiye’nin kızı Hüda, nenesi Benan’ın hasretiyle öbür dünyaya intikal etmiş. Bilindiği gibi eşi İsam Attar’la Almanya’da yaşarken Benan’ı Suriye muhaberatı öldürmüştü.

Hariri suikastıyla ilgili teknik ayrıntılar teknik olarak suikastın faillerinin bulunmasının imkânsızlığını ortaya koyuyor. İşte bunun rahatlığında Lübnan, suikastçıların gözde mekânı haline geldi. Suikast korkusu sebebiyle, Lübnan vekilleri toplu halde korunaklı otellerde ikamet ediyorlar. Peki El Hac gibi kışladakiler ne yapsın?

13.12.2007

E-Posta: [email protected]




İsmail BERK

YÖK özgürleşirse



Çiçeği burnunda YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, göreve başladığı ilk günde, vizyonunu iki ana konuya tahsis etti. Biri üniversitelerde bütün yasakları kaldırmak, ikincisi de bilimselliğe ağırlık verecek şekilde aslî görevini öne çıkarmak.

Yeni Başkan, 25 yıllık YÖK serencamının özünü yakalamış durumda. Ana eksenleri doğru bir hedefe kilitlenmiş bir yöneticinin, sonraki aşamada yapacağı, takımını kurup, stratejilerini belirlemek ve süreci başlatmaktır.

Özcan, bunu yapacak dirayette bir profil çizdi dünkü ilk demecinde. Lafı evirip çevirmeden esasını söyledi. Eğer bu iki vizyon yakalanırsa, YÖK fiilen yasaklardan kurtulmuş olacak. Güzel bir gelişme.

Yasaklar üzerine kurulu, bilimin özgür ruhunu katleden, bilim insanlarını düşüncelerinden dolayı sorgulayan ve bir göreve getirilirken aleyhine delil gibi sunan despot bir yaklaşım, artık son bulmalı.

Bırakınız düşünsünler, bırakınız yeni bir şey söylesinler ve bırakınız geçsinler. Bilim çağını böyle yakalabiliriz. Rejimin dayatmasından beslenen akıl fukarası bir kurumdan bilim özgünlüğü çıkmayacağı herkesin malumu.

Yasaklar kalkarsa, yasaklarla yaşayan bir kesim bayağı mutsuz olacak. Belki onların da alternatif görüşleri bu vesileyle öğrenme fırsatları olacak. Denklik meselesinde yaşanan keyfîlikler, 12 Eylül sonrası üniversitelerinden atılan 1402’likler, başörtüsü yasağı, izinsiz görüş beyan etmek gibi akla hayale gelmeyen bir dizi yasaklar ve tahditler var YÖK’ün geçmiş uygulamalarında.

Bir neşter vurulmalı bu talihsizliğe. Özgürlükleri öne çıkaran serbest ortamlarda fikirler güçlenir. Fikirden korkan, tartışmaktan haz almayan, öğrencisine baskı yapan ve disiplin cezaları ile yüksek öğretimi düzenleyen yasakçı yaklaşımdan, fazla bir hayır gelmeyeceği ortada.

Yeni başkan, sözünün arkasında durduğu müddetçe, bilim dünyasının sessizliğini ve korku sinmiş ürkekliğini kıracaktır. Farklı düşünme insanîliğini yakalamış, kendini yenilemiş ve araştırma indekslerinde hak ettiği küresel başarıyı yakalamış bir üniveriste modeli, özellikle sosyal bilimler açısından olmazsa olmaz bir ihtiyaç.

Özgürlükçü bir sosyal bilimci, üstelik sosyolog olması hasebiyle, meslek icrası ile öğretim elemanlarının memnuniyetini ölçmesi, beklentilerini haritalaması, çözüm paketleri haline dönüştürmesi zor olmasa gerek.

Bölgeler bazında, yeni üniversitelerle eski üniversteler arasında köprüleme yaparak, birbirlerine bilgi ve tecrübe geçişini sağlayacak ortak çözüm mekanizmaları geliştirilebilir.

Üniversiteler; aklın vicdanını ve duygunun sağduyusunu objektif bir şekilde ortaya koyacak kurumlardır. Bilimin onurunu, insan haklarından yana, her türlü siyasî boğuşmanın dışında ve akademik seviyenin ciddiyeti ile ortaya koymakla görevlidirler.

Sivil anayasayı en iyi onlar özgürleştirmeli. Girişimciliği en çok onlar desteklemeli. Bilim ordusu, cesaret ve sevgi tomurcukları açmalı. Kanaat önderleri ve cemaatlerden yararlanmalı.

Düşünce haretketlerini önemsemeli, bilimin laboratuarında incelemeli, analiz yapmalı ve yeni bir ufuk ortaya koymalı.

Evet veya hayır, kabul/ret basitliğinden sıyrılmış, negatif yorumlardan ve siyasî çekişmelerden uzaklaşmış bir bilim yuvası, danışılacak bir referans hüviyetini yakalar. Halkın bilgiye, rehberliğe, yenilenmeye ve kendini sorgulayıp yeni çözümlere en çok ihtiyacı olduğu bir süreçte, bunu yapacak olan bilim ordusudur.

Bilim ordusu, cehaleti yenecek, akla bilgi yükleyecek ve muhakeme geliştirecek bir öğrenme ve demokrasi sürecini canlandırmalı.

Pozitif düşünceyle barışık erdemli bilim insanları, her zaman ışık veren rehber olacaklardır.

Üniversitelere özgürlük gelirse, YÖK’ün ruhu esastan değişmiş olacak.

Beklediğimiz bu.

13.12.2007

E-Posta: [email protected].




Davut ŞAHİN

“Mor”aranlar



Eurovision Şarkı Yarışması’na katılacak grubun ismi açıklandı: Mor ve Ötesi…

Şimdi tartışma konusu şu:

Türkiye’yi temsil edecek şarkı hangi “dil”de olmalı?

Halbuki, TRT yetkilileri, Türkiye’yi temsil edecek şarkının Türkçe olduğunu söyledi ve kamuoyuna açıkladı.

Ancak, grup üyeleri yazılı bir açıklama yaparak TRT’ye Türkçe şarkı sözü vermediklerini söyledi.

Diyorlar ki:

“TRT ile Eurovision 2008’e katılma konusunda prensip anlaşmasına vardığımız doğru. Kesin bir anlaşma içinse görüşmeler sürmekte. Fakat, Mor ve Ötesi’nin yarışmaya katılacağı şarkının hangi dilde olacağı, grup ve TRT arasında yapılan görüşmelerde de karşılıklı olarak vurgulandığı gibi tamamıyla grubun iradesinde. Ve bu konuda henüz grup tarafından verilmiş bir karar veya yapılmış bir açıklama bulunmamakta. Kamuoyuna dikkatle ve saygıyla duyurulur.”

Sertab Erener Eurovision şarkı yarışmasında “İngilizce” söyledi birinciliği aldı.

Aldı da ne oldu?

Türkiye’ye sırtını döndü... Dünyayı dolaştı, ama tutunamadı. Sonunda canım ülkesine geri dönmek zorunda kaldı.

Kenan Doğulu İngilizce söyledi de ne oldu? Durum ortada.

Mor ve Ötesi İngilizce söyleyince kime hitap edecek orada? Halbuki Türkçe söylediğinde hiç olmazsa “etnik” özelliğinden dolayı bir puanı garantileyecek.

Ama şu “kompleksi” aşamazsa, aynı grubun adı gibi “mor”arabilir.

Bizden söylemesi.

SABAH KAVGALARI

Sabah programları kavga arenasına dönüştü.

Sebebi gayet açık: programcılar reyting uğruna seviyeyi düşürünce, zaten oraya kavga etmeye gelenler fırsat bu fırsat diyerek tekme/tokat birbirine giriyor.

Hadi oraya gelenler seviyesiz. Programcılara ne demeli? Kavgaya benzin dökerek harareti arttırma gayretinde.

Adına “Dobra” diyorlar, ama aslında programın ismini değiştirseler fena olmayacak:

“Tekme-Tokat!”

BÜYÜK BALIK, KÜÇÜK BALIK

Bir başka sabah programında (Fox TV) Gülden Karaböcek konuktu. Genç yaşta eniştesi ile yaşadığı ilişkisi, daha sonraki evliliği... Cem Karaca’nın yanına sığındığından, ama “kötü kadın imajı”nın onu hiç bırakmadığından dert yandığını görüyoruz.

Halbuki şimdiki şarkıcılar “kötü bir imaj”a sahip olabilmek için özel sansasyon haberlerle gündeme gelmekte.

Gülden Karaböcek daha sonra etrafında dönen kirli çarkı anlattı. Program yorumcusunun yorumu yerinde:

“Magazin basınında aynı kurallar hâlâ geçerli. Büyük balık küçük balığı yutuyor. Şimdi de öyle starlar hakkında istemedikleri şeyler yazılmıyor, üstü örtülüyor.”

İşte günün yorumu.

13.12.2007

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Mesleğine ihanet edenler kim?



Her mesleğin kendine göre kaide ve kuralları vardır. Yazılı ya da yazısız olabilen bu ‘kurallar’a uyulmadığında sıkıntılar baş gösterir. Belki ağır bir ifade oluyor, ama bu durumu ‘ihanet’ olarak tarif edenler de var.

Taraf’ın ‘kurucu genel yayın yönetmeni’ ve yazarı Ahmet Altan, ‘mesleğine ihanet eden’ üç gruptan bahsederken şöyle demiş: “Hukukçular, tarihçiler, gazeteciler bu üçü de mesleğine ihanet ettiler. Bu üçü de mesleğini evrensel kriterlerden uzaklaştırdı. Tarihi doğru anlatır, hukuku doğru uygularsanız, gazeteler de gerçekleri yazarsa askerler siyasete müdahale edemez. Bu üç mesleğin ihaneti yüzünden biz bugün askerin siyasetin içinde olmasını doğal görüyoruz…” (Yeni Şafak, 10 Aralık 2007)

Elbette, mesleğine ihanet eden başka meslek gruplarının olması da mümkündür. Ancak bu üç grubun ihanetinin faturası çok ağır olmaktadır. Meselâ, mesleğine ihanet eden bir gazeteciden ‘kaçan’ın bile kurtulması zordur! Aynı şekilde mesleğine ihanet eden bir tarihçinin yazdığı ‘ders kitapları’yla hayata başlayan öğrencilerin öğrendiği ‘yanlış bilgi’leri kim, nasıl ve ne zaman düzeltebilir? Yakın tarihle ilgili bilgilerin yanlış öğretildiğine örnek olması bakımından Engin Ardıç’ın zaman zaman kaleme aldığı ‘yakın tarih’ yazıları hatırlanabilir. (Son bir örnek için bkz. Akşam, 10 Aralık 2007)

Mesleğine ihanet edenlerden bahseden Taraf yazarı Ahmet Altan, Kemalizmin ortaya çıkışını da şöyle anlatmış: “Kemalizm, Cumhuriyet’in yeni ve taze ideolojisi olarak ortaya çıkmadı, yıktığı Osmanlı’nın son döneminde yaşanan sakatlıkları ve İttihatçıların ‘ordu tapınmasını’ sistemleştirerek yerleşik bir yönetim biçimine çevirdi. Osmanlı’nın son dönemindeki çatışmalar ‘genetik bir miras’ gibi Kemalizm’le birlikte Cumhuriyet’e bulaştı. (...) İttihatçıların dine ve dindarlara duyduğu kuşku olduğu gibi Cumhuriyet’e geçti. Bizler de, Kemalizm eğitiminin çocukları olarak o kuşkuyu derinliklerimize yerleştirdik. Bazılarımız ‘solcu’ olduk, ‘Din kitlelerin afyonudur’ sözünü öğrendik. Dini ürkütücü bir şey olarak gördük ve bizi ‘gericiye’ çevirecekmiş gibi hep uzak durduk.” (Mehmet Gündem’in röportajı, Yeni Şafak, 10 Aralık 2007)

“Dinden korkmak bu toplumun ne işine yaradı?” sorusunun cevabı da şöyle: “Hiçbir işe… Bu anlamsız korku bizi entelektüel açıdan epey zayıflattı. Hemen hemen bütün entelektüellerimiz gibi yazarlarımızın da hem dinî bilgileri azdır, hem de bir din adamını zaaflarıyla ve erdemleriyle anlatmaktan ürkerler. (...) Bu toplumun en büyük yaralarından biri dinle ilişkisindeki kaygan alandır. Bir toplumu anlamanın, o toplumun diniyle ilişkisini anlamadan mümkün olamayacağına inanırım. Türkiye’nin diniyle olan sorunlarını ‘huzurlu’ bir şekilde aşmasının bu ülkeyi çok rahatlatacağını, mânâsız çekişmelerden kurtaracağını düşünürüm. Dinden korkacak bir şey yok…”

“Kemalizm denince aklınıza ne geliyor?” şeklindeki can alıcı sorunun cevabı da şu: “Kemalizm, Türk siyasetinin ‘sihirbaz topudur’, el çabukluğuyla kutuya bir kavram koyup yerine bir başka kavram çıkarma hüneridir. ‘Kemalizm’ dediklerinde söylemek istedikleri, seçilenlerin devletin direksiyonuna asla geçemediği ‘demokrasisiz’ bir toplum projesi, ülkeyi askerlerin, bürokrasi ve yargıyla elele vererek yönetmesidir.”

Ahmet Altan’ın “eğitim” sistemiyle ilgili bir soruya verdiği cevap da dikkat çekici: “Cumhuriyet’in eğitim sistemi tam bir ‘beyin yıkama’ mekanizmasına dönüştü. Çocukların ‘düşünmemesini’ ve ‘devlet, Atatürk, Kemalizm’ gibi tabulaştırılmış kavramlara tapınmasını sağlamak için düzenlendi bütün sistem. Zihinleri dondurulmuş bir ‘okur yazar’ zümresi çıktı ortaya.”

Şu tesbite itiraz edilebilir mi: “Medya, Türkiye’yi hiçbir zaman anlayamadı, bugün de anlayamıyor, çünkü medyanın da kadroları ‘eğitimsiz eğitimlilerden’ oluşuyor genellikle. Bütün hayata ezberlenmiş kalıplarla bakıyorlar ve hayatı hiçbir biçimde anlayamıyorlar.”

‘İçerden bakan bir göz’e göre ‘mesleğine ihanet eden medya’nın durumu böyle. Umalım ki bu ‘ihanet’ sona ersin...

13.12.2007

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Cennetlikler, Cehennemlikler



Bütün güzelliklerin kaynağı olan iman insanı insan eder, yücelerin yücesine yükseltir ve Cennete lâyık hale getirir.

Bütün kötülüklerin kaynağı olan küfür ve inkâr da insanı Cehenneme ehil yapar.

Kısacası insan yaptıklarıyla ya Cenneti ya da Cehennemi hak edecek hâle gelir.

Bir hadis-i şeriflerinde Peygamberimiz (asm), Cennetlik ve Cehennemlikleri anlatırken şu özelliklerine dikkat çekmiş, şu üç kimsenin Cennetliklerden olduğunu bildirmiştir.

Bunlar:

1. Adaletli, cömertçe hayır yapan ve itaate başarılı güçlü kimse,

2. Akrabalarına ve diğer insanlara karşı şefkatli ve merhametli davranan kimse,

3. Kimseye el avuç açmadan, yüz suyu dökmeden, izzetiyle, iffetiyle çalışıp, çoluk çocuğunun karnını doyuran, gönlü tok fakir.

Beş Cehenmemlik kişiyi de şöyle sayıyor Peygamberimiz (asm).

1. Zayıf iradeli, her konuda size tâbî olan, aile sorumluluğu yüklenmeyen, mal mülk edinmek için de çalışmayan kimse.

2. Hırs göstermez göründüğü halde eline fırsat geçtiğinde az bir şeye dahi tama eden hain.

3. Malın ve ailen hakkında sabah akşam seni aldatan kimse.

4. Cimri ve yalancı,

5. Sözleri de, davranışları da çirkef olan kimse. 1

Burada birkaç güzel vasfı sayılan insanların Cennetlik olmaları kadar tabiî birşey olamaz. Bunlar gibi daha nice güzel vasıflara sahip insanların yeri de Cennet olacaktır. Bütün bu hasletler, imanın gereği, meyvesi olan hasletlerdir.

Ya hoşlanmadığımız, nefret ettiğimiz çirkin vasıflar? Bunlara sahip kimselerin yeri de Cehennem olacaktır.

Gerçekten hadiste dikkat çekilen cehennemliklerin sıfatları mü’mine yakışmayan sıfatlardır.

Çünkü mü’min güzelliklerin insanıdır. Dünyada dolaşan cennetlik, Allah’ın isim ve sıfatlarına ayna olmuş kimsedir. Sevgi ve saygı doludur, şefkatli ve merhametlidir. Hakperesttir, adaletlidir; karıncayı dahi incitmez.

Hilekâr, yalancı, cimri, hain, nefsinin esiri olmuş, iradesini hakta sebatta kullanamamış, kararsız, zayıf ruhlu insanlar şeytanın oyuncağı olmaktan kurtulamazlar. Görüldüğü gibi böylelerin yeri de Cehennemdir.

Bütün mesele Cennete lâyık olacak güzel davranışlar içinde olabilmektir.

Dipnotlar:

1- Müslim, Cennet; 63; Müsned, 4:163.

13.12.2007

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

İneğe kurban olanlar, ineği kurban edenler!



Güney Afrikalı bir profesör, bazı araştırmalar için Hindistan’a gider. Hintli meslektaşıyla yolculuk ederken tren, istasyon dışında bir yerde durur.

Bekleyiş uzayınca Güney Afrikalı sebebini sorar. Hintli meslektaşı “Sebebini bilmiyorum, ama gidip bir sorayım” der.

Döndüğünde “Merak edecek bir şey yok,” der. “Tren yoluna bir inek uzanmış, kalkınca yola devam edilecek.”

Bunun üzerine Güney Afrikalı profesör “Hayret, 20. yüzyılda hâlâ ineğe tapılabiliyor!” deyince Hintli profesör sorar:

“Peki, sizde hiç böyle şeyler yok mu?”

Güney Afrikalı önce, “Yok” derse de biraz düşününce beyninde şimşekler çakar ve ürpererek şu cevabı verir:

“Haklısın dostum, bizde de var. Hatta bizim durum sizden de kötü. Sizin inek birazdan kalkar, ama bizde öyle inekler var ki, yıllar geçse bile yine yerlerinden kalkmazlar.”

***

Eskiden Mısır’da öküz mukaddesti. Hz. Musa (as) Mısır’daki Yahudileri kurtardı, ama bazılarının damarına işlemişti Apis öküzüne tapmak. Daha sonra “icl” hadisesi vukua gelir.

Acaba, bugün, hayvan kesimine karşı gelenlerin bazılarının genlerinde, “bakarperestlik”, yâni ineklere tapma hastalığı mı vardır? Bakarperestlik, totemcilik, ineklere tapma nasıl ve nereden kaynaklanmıştır? Öküze neden kudsiyyet atfetti Mısırlılar?

Mısır’ın büyük bir parçası kumistan, çöl. Bu büyük çölün içinde de mübarek Nil nehri akıyor. Öyle bir feyiz ve bereket veriyor ki, gayet mahsüldar bir tarla hükmüne geçmiş. O cehennem gibi sahrâ komşuluğunda şöyle Cennet gibi verimli, mübarek bir nehir ve toprak parçası. Bu çiftçilik ve ziraatı geliştirmiş. Halk, gayet de ziraate, çiftçiliğe rağbet ediyor.

Bu hâl, orada oturanların karakterlerine, seciyelerine öylesine işlemiş ki, ziraatı “kutsî” ve ziraat vâsıtası olan “ineği/öküzü” mukaddes bir ma’bud derecesine çıkarmış.

Hattâ o zamandaki Mısır milleti öküz ve ineğe, ibâdet etmek derecesinde bir kudsiyet vermişler. İşte o zamanda İsrailoğulları dahi o kıtada yaşıyordu. O hâl ve terbiyeden bir hisse aldıkları, “icl” meselesinden anlaşılıyor.

İşte Kur’ân-ı Hakîm, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın risâletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve istidadlarına işlemiş olan o “bakarperestlik” mefkûresini (fikrini) kesip öldürdüğünü, bir “ineğin” zebhi, yâni kesilmesi ile anlatıyor.

İşte şu basit hâdise ile bir genel prensibi, her vakit, hem herkese gayet lüzumlu bir hikmet dersi olduğunu ulvî bir mu’cize ile beyân eder.

Yani kuban kesmek, aynı zamanda, “totemciliği, bakarperestliği, inekperestliği, maddeye karşı olan hevesi” kırıyor. Onların kudsiyyetini kesip atıyor! İnekler, mâbud derecesine çıkarılamaz; onları Yaratana teveccüh etmek gerekir. Buna kıyasen bil ki, Kur’ân-ı Hakîm’de bâzı tarihî hâdise sûretinde zikredilen cüz’î (basit veya küçük) hâdiseler, küllî (genel) düsturların uçlarıdır.1

Bugün, tabiata, atoma tapanlar, acaba bugün ineğe tapanlardan daha ahmak değil mi? Hiç olmazsa öküzde birkaç yüz milyar hücre vardır! Bu bir zihniyet ve iman farkıdır. Müslüman ineği kurban ederken, tabiatperetsler ve totemistler ineğe kurban oluyor!

Dipnot: 1-Sözler, s. 224.

13.12.2007

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Hürriyet, adalet, müsavat, uhuvvet



Yeni anayasa ile ilgili çalışmalarını tamamlayan 83 sivil toplum kuruluşunun hazırlamış olduğu raporun özeti açıklandı.

Bu raporda ön plâna çıkan temel düşünce ve talepler, bundan 100 sene önceki benzer talepleri derhatır etti.

Temmuz 1908'de II. Meşrûtiyet'in ilân edildi. Tıpkı bugün olduğu gibi, o gün de halkın öncelikli talebi şu sözlerle sıralanıyordu: "Hürriyet, adâlet, müsavat, uhuvvet."

İnsanlık şeref ve haysiyetine en çok yakışan, refah, huzur, barış ve asayişin teminini hedefleyen o zamanki taleplerin şimdiki lisânla karşılığı şudur: Özgürlük, adâlet, eşitlik, kardeşlik.

Aslına bakarsanız, bir bakıma tarihin tekerrür ettiğini görürsünüz: Yüz yıl arayla yaşanan bir tekerrür.

1908 Temmuz'undan itibaren, anayasa (o zamanki ismiyle Kànun–u Esâsî) yeniden yürürlüğe girdi ve seçimler yapılıp Millet Meclisi faaliyete başladı.

Ancak, yine de halkın en çok sevdiği ve sahiplenmek istediği temel değerler şunlar olmuştur: Hak, hukuk, hürriyet, eşitlik ve kardeşlik..

Bu tarz insanî talepler, esasında hemen her zaman olagelmiştir. Ancak, bunların tahakkuk etmesi ve hayata geçirilmesi çoğu zaman mümkün olamamıştır.

Şu anda, çok şiddetli bir şekilde öne çıkmış olmasına rağmen, bu mânâların, teorik plânda seslendirildiği ölçüde hayata yansıyacağına dair tereddütlerimiz var.

Zira, Anayasa Platformuna destek veren iktidarın, bu taleplerin tahakkuk ettirilmesinde muktedir olup olamayacağını bilemiyoruz.

Yani, sonuna kadar dik duracağından ve arkasına almış olduğu sivil desteğin hakkını vereceğinden emin olamıyoruz.

Geçmiş dönemdeki bazı uygulamalar, özellikle ürkeklik eseri ikide bir "geri adım" atmalar, bu yöndeki endişelerimizi kuvvetlendiriyor.

Yine de, iktidarın bundan sonra korkmamasını, adımlarını geri değil ileri doğru atmasını, ayrıca gerek sivil toplum kuruluşlarının ve gerekse geniş halk kitlesinin şiddetli arzu ve talepleri doğrultusundaki icraatlarda cesaret göstermesini, dolayısıyla hürriyet, adâlet, eşitlik, şeffaflık ve kardeşlik esaslarının hakkıyla hayata geçirilmesinde başarılar ve hayırlı neticeler elde etmesini can-ı gönülden istiyor ve temenni ediyoruz.

GÜNÜN TARİHİ 13 Aralık 1974

Aşkın yalancısı, diktanın usta romancısı

Cumhuriyet döneminin en şöhretli romancısı ve en imtiyazlı politikacılarından biri olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 13 Aralık'ta (1974) Ankara'da öldü.

Hayatının hemen tamamını diplomatlık, romancılık ve siyasetle meşguliyet içinde geçiren Yakup Kadri, 1889'da Kahire'de doğdu.

Manisa'da başlayan tahsil hayatını İzmir'de sürdürdü. Ardından, tekrar dönmek zorunda kaldığı Mısır'ın İskenderiye şehrindeki bir Fransız mektebinde okuyarak eğitimini tamamlamış oldu. İşte, tahsil hayatının bu son halkası, onun bütün hayatını ve dünya görüşünü de etkileyen bir süreç oldu.

I. Dünya Savaşının bütün şiddetiyle yaşandığı günlerde, Yakup Kadri, tuttu aşk ve eğlence hayatını romanlaştırmaya koyuldu.

1915'te gazetelerde tefrika edilen (1922'de basılan) Nur Baba, onun ilk romanıdır. Bu romanda, güya bir Beşktaşî tekkesinde yaşanan kadın, aşk, eğlence ve sefahet dolu bir hayat şekli tasvir edilir.

Romanda, her ne kadar Bektaşî ayin ve törelerinin bozulmaya yüz tutması tenkit ediliyor görünse de, okuyucunun zihni daha ziyade gayr–ı meşrû hayatın tasvirlerine yönlendiriliyor ve o tarz bir hayata gayet sinsice bir arzu, bir özenti hissi uyandırmaya çalışılıyor.

Bu tarz yönlendirmelere, Yakup Kadri'nin daha sonraki romanlarında da rastlamak pekâlâ mümkün. Bir çok romanında, kadın cinsi, birkaç erkekle aşk, beraberlik veya evlilik yaşadığı halde, hiç ihtiyarlamaz; kadın daima baştan çıkaracak kadar genç ve güzeldir, hatta yeni yeni mâceralara bile dünden razıdır.

* * *

Yakup Kadri, zaman zaman ara vermek zorunda kaldığı politik hayata, her fırsatta geri dönen bir romancı yazardır.

Kalemi kıvraktır, tasvir kabiliyeti kuvvetlidir; Fransız edebiyatı etkisi altında olmasına rağmen, romancılıkta yine de usta sayılır.

İttihatçılarla arası fena sayılmaz. 1916'da tedavi için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kalır. Savaş bittikten sonra, işgal altındaki İstanbul'a gelir.

İkdam gazetesindeki yazılarından, işgale karşı ve Millî Harekete taraftar olduğu anlaşılır. Bundan dolayı da Ankara'ya çağrılır, bazı önemli görevler tevdi edilir. 1923 sonlarında ise Mardin milletvikili sıfatıyla Meclis üyesi yapılır; daha sonra (1931) da Manisa milletvekili olur.

1935'ten sonra, uzun yıllar yurt dışında kalan ve değişik ülkelerde elçilik görevlerinde bulunan Yakup Kadri, 1960 darbesinde sonra Kurcu Meclis üyeliğine getirildi. 1961–65 döneminde de milletvekilliği yaptıktan sonra, gayet ümitsiz bir ruh haletiyle siyasî hayattan çekildi.

Ona göre, Atatürk'ün ölümü olan 1938'den sonraki hükümetler bozulmaya, ilke ve devrim anlayışından uzaklaşmaya başladı.

Bu düşünceler içinde yana–yakıla hayata vedâ eden Yakup Kadri'nin en çok bilinen romanları şunlardır: Kiralık Konak, Nur Baba, Yaban ve Ankara.

13.12.2007

E-Posta: [email protected]




Raşit YÜCEL

Mevlânâ



Anadolu’nun ortasında bir gönül mekânı...

Mevlânâ...

Asya’nın uzak tepelerinden Anadolu’ya uzanan bir mânevî halka... O’nu Mekke ve Medine ile bağlayan kuvvetli mânevî bağlar...

Mevlânâ seyyiddir. Yani, Peygamberimizin (asm) neslindendir.

Asırlar öncesinden Gönüller Sultanı (asm) şöyle demişti: “Benden sonra bir peygamber gelmeyecektir. Ama, her yüz senede bir müceddid gönderilecektir.” İşte o mücedditlerdendir.

“Gel, kim olursan ol gel” hitabı bir çağın adıdır.

Tövbe kapısı açıktır. “Nefesin tükenmeden gel” anlamını taşıyor.

Mevlânâ sekiz yüzüncü yılında dünyaca anılıyor.

Onun “Gel” çağrısı, asırlar boyunca devam ediyor.

Ve dünyanın binbir yerinden ona koşan insanlar ile dolup taşıyor.

Mecusinin birisi mevlevihanenin içine pencereden bakar. Bu mânevî mekâna zarar vermek ister. O gece rüyasında iki zebani kollarına girerek Cehenneme götürürken, Mevlana Hazretleri önlerine çıkar ve “Bunun kafası bizimdir. O bizim dergâhımızdan içeri baktı. Onun bu kafası Cehenneme gidemez” der. Kafasını koparırken, mecusi ter içinde uyanır; gidip iman getirir ve mevlevihanenin önemli bir rüknü olur.

O bir gönül çağlayanı idi...

Asrımızın mevlânâsı Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ise “Mevlânâ benim zamanımda gelseydi Risâle-i Nur’u, ben onun zamanında gelseydim Mesnevî’yi yazardım” diyor.

Sekiz yüz yıl değil bin sekiz yüz yıl geçse de, Mevlânâ, unutulmayan bir mâneviyat önderi.

“Çok insanlar gördüm üstünde elbisesi yok, çok elbiseler gördüm içinde insan yok” derken insanın mahiyetine ve insanın “insanca” yaşamasının sırrına işaret ediyor.

O Allah’ın halis kulu, ümmetin seçkin bir ferdidir.

13.12.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Ruh gerçeği



İzmir/Kahramanlardan Süleyman Güler:

*“Ruh mahlûk mudur, yani yaratılmış mıdır, değil midir? Ruhun özü ve hakikati nedir?”

Ruhun ne olduğu Resûlullah Efendimiz’e (asm) sorulmuş; Allah Resûlü (asm) soruyu vahye havale etmiş ve Cenâb-ı Hak’tan şu vahiy gelmiştir: “Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh Rabb’imin emrindendir. Size o ilimden ancak az bir şey verilmiştir.”1

Bize ruh bilgisinden az bir şey verildiği bildirildiğine göre, ruhla ilgili elde ettiğimiz bilgilerle yetinmemizde fayda var. Yukarıdaki âyeti tefsir ederken ruhun tanımı üzerinde Bedîüzzaman Saîd Nursî (ra) önemle durur. Der ki: “Ruh; zîhayat, zîşuur, nurânî, vücûd-u haricî giydirilmiş, câmî, hakîkattar, külliyet kesb etmeye müstaid bir kânun-u emridir.”2

Tanımdan yürümeye çalışalım: Ruh hayat sahibidir. Ruh şuur sahibidir. Ruh nuranîdir. Ruha vücûd-u haricî giydirilmiştir. Yani, bu İlâhî emre, haricî bir hüviyet ve mahiyet kazandırılmıştır, hususî bir kapsamlılık ve bütünlük verilmiştir.

Burada, “haricî vücut” kavramı içinde meleklerin her birinin ayrı özelliklere sahip olduğunu, cinlerin her birinin müstakil mahiyetinin bulunduğunu ve insanların her birinin hususî birer hüviyete sahip olduğunu anlamak mümkün. Sadece, her bir insana dünyaya gelişinde giydirilen, dünyadan gidişinde soyulan ve Kıyamet Günü tekrar giydirileceği vaad olunan vücut gömleğini bu “haricî vücud” kavramı içinde düşünmemelidir. Çünkü bu cismanî vücut ayrı bir lütuftur; dünyaya ve kıyamete mahsus bir gömlektir; ölümle soyulduğunda ruh yine bir ‘haricî vücut’ sahibi olarak latîf cildi ve misâlî bedeni içinde dünyâdan berzâh âlemine ayrılır.3

Bedîüzzaman’ın tanımına göre, ruh câmîdir; yani, derinlik ve bütünlük sahibidir; geniştir, kapsamlıdır, Cenâb-ı Hakk’ın ekser isimlerine mazhardır, hadsiz latîfeleri ve duyguları bünyesinde barındırır, bir küçük âlem gibidir, cismâniyetle birleştiğinde kâinatın bir fihristesi ve özeti mahiyetindedir.4

Yine Üstad Bedîüzzaman’ın tarifinden hareket ettiğimizde görürüz ki: Rûh hakîkattardır; yani varlığı doğrudan Allah’ın emrine dayanır; sebep olan-sebep olunan ilişkisi olmadan her rûh doğrudan doğruya kendi Hâlık-ı Kerîm’inin, kendi Sâni-i Hakîm’inin emir ve irâdesinden gelmiştir. Hayal değildir. Rü’yâ değildir. Efsane değildir. Mitolojik bir unsur değildir. Allah’ın emrine istinad eden hakikî bir vücuda ve varlığa sahiptir.

Keza, ruh, külliyet kesb etmeye müstaiddir; yani, dar kafesine sığmaz o, kabına sığmaz, gömleğini yırtar, toprağını yarar, bütün kâinatı ardına alır, sadece kâinatın Sahibine muhatap ve müteveccih olur, sadece kâinatın Sahibine yönelmekle huzur bulur; Allah’ın mülkünde sınır tanımaz, hudud tanımaz; bir inkişaf etti mi, bir açıldı mı, bir uçtu mu yıldızlar, güneşler, ulvî âlemler ona dar gelir.5

Nihayet ruh, âyetin de bildirdiği gibi, kânun-u emridir; yani Cenâb-ı Hakk’ın emrinden gelmiş bir kânundur, bir namustur, bir paket programdır, bir mahsus tabiattır; bir büyük hakikatin çekirdeği, nüvesi ve özüdür.

Melekler de ruhânî varlıklardır. Kur’ân’ın, Hazret-i Cebrail (as) için “Ruh”6, “Rûhu’l-Emin”7, “Rûhu’l-Kudüs”8 gibi saygı ve ihtiram ifadeleri kullanmış olması Hazret-i Cebrail’in (as) vazife ve makamının üstünlüğünü göstermekle beraber, mahiyet olarak da ruhanî olduğunu gösterir.

Ruh, Allah’tan bir emirdir. Allah’ın “Âmir”, “Mürîd”,“Muhyî”, “Alîm”, “Kadîr”, “Hakîm”, “Semî’”, “Basîr” gibi isimlerin ve bilemediğimiz bir çok Esmâ’nın mazharıdır. Yaratılmış bir hakikattir.9

Ruh, ait olduğu varlığı kimlik ve kişilik olarak niteler. İnsan ruhunun vazifesi Cenâb-ı Allah’a iradesiyle ve şuuruyla kulluk yapmaktır. Cenâb-ı Allah kuluna dilediği kadar yaşama süresi verir, dilediği an kulunun ruhunu teslim alır. Kul, Azrail’in eliyle berzah âlemine gittiğinde, istese de, istemese de Cenâb-ı Allah’a teslim olmuş olur.

Dipnotlar: 1- İsrâ Sûresi, 17/85; 2- Sözler, S.478; 3- A.g.e. S.478; 4- Sünûhât, S.15; 5- Lem’alar, S. 238; 6- Kadir Sûresi,97/4; 7- Şuara Sûresi, 26/193; 8- Bakara Sûresi, 2/87, 253; Mâide Suresi, 5/110; Nahl Suresi, 16/102; 9- Barla Lahikası, s. 141

13.12.2007

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

Tevhid-i Tedrisat...



Meclis’te Millî Eğitim bütçesi tartışmalarında “tevhid-i tedrisat kanunu” bir defa daha gündeme geldi. Görünen o ki, üzerinden 83 yıl geçtiği halde, Türkiye’de bu kanun hâlâ anlaşılmış değil...

Ve ne yazık ki, “eğitim birliği”ni esas alan bu yasa, tıpkı “laiklik” ve diğer bazı “inkılâp kanunları”nda olduğu gibi, daha baştan “din dışılık” olarak algılanıp dine karşı istimaline çalışılmakta...

6 Mart 1340 tarihli ve 63 sayılı Resmî Gazete’de neşrolunan 430 kanun numaralı 3 Mart 1924 tarihli “tevhid-i tedrisat kanunu”nun asıl amacı, kanunun adından da anlaşılacağı gibi, eğitimdeki medrese ve mektep birliğini sağlamaktır. Dinî eğitim ve öğretimi ortadan kaldırmak değil...

Nitekim bu husus, kanunun gerekçesinde açıkça ifâde edilmekte. Bundandır ki, kanunun birinci maddesi, “Türkiye dahilindeki bütün müessesât-ı ilmiye (ilim müessesleri) ve tedrisiyle (ders veren kurumlar) Maarif Vekâletine (Millî Eğitim Bakanlığına) merbuttur (bağlıdır)” diye yazar. Türkiye’de öteden beri tek parti zihniyetinin iddia ettiği gibi, “tevhid-i tedrisat”la din eğitimini ortadan kaldırmak ve “eğitimde dinden tecrid” değil...

Öteden beri bilerek veya bilmeyerek çarpıtılanın aksine kanun, medreseleri Millî Eğitimin bünyesine alırken, dinî eğitim ve öğretimi de teminat altına almıştır. Ve Bakanlığa, bağlı bütün okullarda dinî eğitim ve öğretim vazifesini vermiştir.

Kanunda imam hatip okulları ile yüksek İslâm enstitüleri ve ilâhiyat fakültelerinin hükme bağlanması, bunun açık ifâdesi...

* * *

Kanunun bir nevi amacını teşkil eden dördüncü maddesinde bu husus açıkça belirtilmiş: “Maarif Vekâleti yüksek diniyât mütehassısları yetiştirilmek üzere darülfünunda (üniversitede) bir ilâhiyat fakültesi tesis ve imâmet ve hitâbet gibi hidemâtı dinîyenin (dinî hizmetlerin) ifâsı vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de aynı mektepler küşad edecektir (kuracaktır).”

Aslında bütün medrese ve mekteplerin Maarif Vekâletine devredildiğini esas alan kanunda, Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin bütçesinin ve gelirlerinin de Millî Eğitim Bakanlığına nakledildiğinin belirtilmesi, mektep ve medreselerde verilen eğitimin de Bakanlığa devrinin ifâdesidir.

Bu durumda, imamlık ve hatiplik vazifesini yapacak elemanların yetişmesi maksadıyla imam hatip okullarının ve buna bağlı olarak din mütehassıslarının ve eğitimcilerinin yetişmesi için yüksek okullarının açılması, eğitim birliğini hedefleyen bu kanunun gereğidir; devlete bu görevi yükler.

Bundandır ki, Tek Parti döneminin son Başbakanı Şemsettin Günaltay, Demokrat Parti’nin önünü kesmek maksadıyla, 24 yıl sonra bu kanunun gereğini gündeme getirir. Bu hizmeti yapacak uzmanları yetiştirecek okulları programına koyar. 1948’de Ankara İlâhiyat Fakültesi ve ilk imam hatip okulu açılır.

Özetle “Tevhid-i tedrisat kanunu”, aynı tarihte kaldırılan Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin bütün vazifelerini Millî Eğitim Bakanlığı’na vermiştir.

Demokrat Parti, Adalet Partisi ve Doğru Yol Partisi iktidarlarında sayıları 570’i aşan imam hatip okulunun, onlarca yüksek İslâm enstitüsü ve bilâhare İlâhiyat fakültesinin eğitim ve öğretime açılmasının temel yasal dayanağı budur...

* * *

Millî Eğitim Bakanı, eleştiriler üzerine “Tevhid-i Tedrisatı en iyi uygulayan biziz” diyor. Lâkin 28 Şubat “postmodern darbe” döneminden kalma “kesintisiz eğitim” darbesiyle imam hatip okullarının içi boşaltılmaya devam ediliyor.

Bundan birkaç yıl öncesine kadar, binlerce öğrencinin eğitim gördüğü okulların mevcudu hızla azalıyor. Anadolu’daki bazı okullar tükeniyor; öğrenci sayısı yüzlere, hatta onlara düşüyor; bu yüzden kapanıyor, kapatılmakla yüzyüze kalıyor.

Bunun baş sebebi ise bütün meslek okullarını baltalayan “katsayı haksızlığı.” Ne var ki AKP hükûmeti, mevcut okulların dahi hakkını savunamıyor.

Beş yıldır tek başına iktidarda; ancak, tâ 2002’den beri seçim bildirgelerinde, hükûmet programında, “Âcil Eylem Plânı”nda ve seçim meydanlarında verdiği vaadlere rağmen, hâlâ imam hatip okulları önündeki engel duruyor. Hâlâ YÖK’ün haksız uygulamaları hükümfermâ!

Keza dinî eğitim ve öğretimin genel eğitim içinde verilmesinde de anlaşılmaz bir kırılganlık var. Yeni anayasa tartışmalarında gündeme gelen yetersiz “din dersleri”nin bile tartışma konusu edilmesine seyirci kalınıyor; saptırmalara gelinip belirli bir tavır konulamıyor.

Gelinen noktada hükûmet, hiç olmazsa bu hususta ciddî bir irâde ortaya koymalı; Millî Eğitim, haksızlığı kısmen de olsa telâfî etmeli...

13.12.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri