Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 09 Aralık 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

İslam YAŞAR

Hayata hizmet etmek



“Mevcudât içinde en kıymettar, hayattır.

“Vazifeler içinde en kıymettar, hayata hizmettir.

“Hidemât-ı hayâtiye içinde en kıymettarı, hayat-ı fâniyenin hayat-ı bâkiyeye inkılâb etmesi için sa’y etmektir. Şu hayatın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise, bir hayat-ı bâkiyeye çekirdek ve mebde ve menşe olması cihetindedir.”

Bediüzzaman Said Nursî, hayat ve insan arasındaki ilişkiyi bu şekilde ifade etmiş ‘Kendi hastalığını teşhis eden bahtiyar doktor’ diye tavsif ettiği Dr. Yusuf Kemal Durakoğlu’na yazdığı cevâbî mektubunda.

Gerçekten de mevcudât, hayatla kâimdir. Canlılar yerler, içerler, hareket ederler ve hayatlarına hizmet ettikleri nisbette büyüyüp gelişerek hayat sahibi olmanın tezahürlerini yaşarlar.

İnsan nev’i de bir zîhayattır. İnsan hem maddî, hem de mânevî yönden hilkatin en büyük neticesi ve hayatın en mükemmel meyvesidir. Fakat bu kemâlât hâli ancak ebedî hayatı kazanmaya vesile yapıldığı takdirde gerçekleşir.

İnsanın, insânî hasletlerini yaşayarak yaratılışının neticesini tecellî ettirebilmesi için hem fâni hayatına, hem de bâkî hayatına hizmet ederek hayatiyetini devam ettirmesi gerekir.

‘Hayat-ı bâkiyeye çekirdek ve mebde ve menşe olması cihetiyle’ fâni hayatın tezâhür ettiği yer olan bedenin sağlığına, ruhun sıhhatine gösterilecek itina, bâkî hayata hizmet etmek demektir.

İnsanlar bedenî ve ruhî yönden hayata hizmet ettikleri zaman hayatla irtibatları kuvvetlenir, ilişkileri artar ve yalnız yaşamayı değil, yaşatmayı da hayatın gayesi sayarlar.

Son zamanlarda yapılan tahşîdâtın da tesiriyle çevre şuuru gelişen insanlar bir yandan mevcut bitkileri, hayvanları korurken diğer yandan yenilerini yetiştirmeye çalışırlar.

Her evvel bahar ayında başlayan ağaç dikme seferberlikleri, çiçek yetiştirme çabaları, kafeste bülbül, kanarya, akvaryumda balık besleme gayretleri hep bu sevginin tezahürleridir.

Fakat asıl hayata hizmet, insana hizmettir.

Hilkati iktizasınca insan nev’inin ihyâsına vesile olan anne ve babaların yanı sıra çiftçi, bahçıvan, fırıncı, aşçı gibi zahiren insanın büyüyüp gelişmesi için lâzım olan gıdaları üretenler de hayata hizmet ederler.

Doktor, tabip, hekim, sıhhiye, eczacı, hemşire gibi hayatın şartlarının teşekkülüne ve sağlıklı işlemesine yardımcı olan sağlık elemanları da hayata hizmeti vazife addederler.

Hatta, hastaları ziyaret etmek bile hayata hizmettir.

Hassaten hastahanelerde.

***

“Hastahanede ziyaret günü.

Âşina çehreler beliriyor

Koğuşun kapısında,

Anne telaşı, yâr heyecanı, dost tehalükü;

Çiçekler ve şeker kutuları.

Hangi hastanın yüzünü aydınlatırsan aydınlat

Selâm sana.

Dışarıdan müjdeler getiren ışık demeti!

Cümlemizi sevindiriyorsun.”

Şair sezgisinden ziyade hasta hissinin tesiri var bu mısralarda.

Cahit Sıtkı, İkinci Dünya Savaşı sırasında bombalanan Paris’ten dönerken Cenevre’de kaldığı günlerde, memleket hasretine, muhtemelen yakalandığı hastalığın ıztırapları da eklenince yazmış bu şiiri.

Şairin şiirde de ifade ettiği gibi hastahaneler, hayatın yaralı olduğu yerlerdir. Her nefes hayatla ölüm arasında gidip gelen ve kendini hayattan ziyade ölüme yakın hisseden hastalar, hayata tutunabilmek için sağlıklı olanların ilgilerini beklerler.

Elbette hastalık sadece hastahanelere has bir hâl değildir. Evlerde de hastalar vardır ve onlar oralarda ziyaret edilebilir ama hastahanelere yapılacak ziyaretler çok daha farklıdır.

Oralarda ziyaretçilerin muhatapları münferit de olsa, bir hastanın ziyaret edilmesi bütün hastaları, kendileri ziyaret edilmiş kadar memnun eder. Zira orada hayatın ancak başkalarının yardımı ile yaşandığını en iyi onlar bildiklerinden bu şekilde hâldaşları ile dayanışma içine girdiklerini hissederler.

Bir hastaya, başka bir hastanın vereceği destek, sağların vereceği teselliden çok daha tesirli olacağından hastalar, ziyaretçilerin getirdiklerinin paylaşıldığı gibi birbirlerine güç verdikleri nisbette güç alırlar ve ümidi paylaşırlar.

Hasta ziyaretine gidilirken çiçek, şeker, kolonya gibi şeyler götürmek âdettir. Getirilen çiçeklerin rayihası bütün koğuşu sarar. Şeker kutuları, kolonya şişeleri açıldığı zaman önce ziyaretçisi gelmeyen, refakatçisi olmayan hastalara ikram edilir.

Onların içinde de çocuklara ve yaşlılara öncelik verilir.

Lâkin hastalar, ‘dışarıdan müjdeler getiren ışık demetlerinin’, ellerindeki paketlerden ziyade yüzlerindeki ifadelere bakarlar. Çünkü çiçekler, şekerler, kolonyalar ellerde, sevgi yüzlerde, teselli müjdeleri dillerde taşınır.

Mahzun da olsa, imandan gelen tevekkülün ve tahammülün tesiriyle mütebessim ve müsterih yüzlerde getirilen sevginin, tesellînin, ümidinse ikram edilmesi beklenmez, kapışılır.

Bu itibarla evde veya hastahanede yatan hastalar ziyaret edilirken elbette hastanın yaşına ve durumuna göre ferahlatıcı bazı maddî şeyler de götürmek makbûldür.

Lâkin hastaya sadece makbule geçen şeyler götürmekle vazife bitmez. Ziyareti tamamlayacak en mûteber hareket, onları samimi bir tebessüm hâlesi ile sararak tesellî etmektir.

Bunu yaparken hastanın hastalığının safahatını, içinde bulunduğu vaziyeti iyi bilmek ve hastanın da yakınlarının da nazarında hastalığı hafife almak gibi bir hâl ve tavır içine girmemek îcâb eder.

Bu hususta, Bediüzzaman Said Nursî’nin, Hastalar Risâlesi adlı eserinin “Dördüncü Nükte” bölümünde naklettiği manidar hatıra, hasta ziyaretine giderek hayata hizmet etmek isteyenlere güzel bir rehberdir.

***

“Birinci Harb-i Umumînin birinci senesinde, Erzurum’da mübarek bir zat mühim bir hastalığa giriftar olmuştu. Yanına gittim, bana dedi:

“‘Yüz gecedir başımı yastığa koyup yatmadım’ diyerek acı bir şikâyet etti.

“Ben de çok acıdım, birden hatırıma geldi ve dedim:

“‘Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün şimdi sürurlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp şekvâ etme. Onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise madem daha gelmemişler, Rabbin ve Rahmânirrahîm’in rahmetine itimat edip dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücut rengi verme. Bu saati düşün, sendeki sabır kuvveti bu saate kâfî gelir. (...)

“Bütün kuvvetini bu saate tahşîd et. Rahmet-i İlâhiyeyi ve mükâfat-ı uhreviyeyi ve fâni ve kısa ömrünü uzun ve bâkî bir sûrete çevirdiğini düşün. Bu acı şekvâ yerine ferahlı bir şükret.

“O da tamamıyla bir ferah alarak ‘Elhamdülillah’ dedi, ‘Hastalığım ondan bire indi.’”

Bu kadar müessir olmasa da, şartlarına riâyet edilerek yapılan her ziyaret, hastayı biraz ferahlatıp tesellî eder. Fakat genellikle ziyaretçiler gittikten bir süre sonra hasta tekrar eski hâline gelir.

Hastaların bu ahvâlini onlarla birlikte hasta yakınları ve refakatçiler de fiilen yaşadıklarından; ziyaretin muhatabı hastalar olmakla birlikte, hasta yakınları ve refakatçiler de ferahlamaya, tesellî edilmeye muhtaçtır.

Ziyaret sırasında onları da ihmal etmemelidir.

Şayet ziyaretçiler söyledikleri sözleri ve yaptıkları hareketleri hâlis niyetleri, samimi tavırları ve müstecap duâları ile takviye ederlerse o ziyaretin hastaya ve yakınlarına verdiği tesellî süresi biraz daha uzun olur.

Zaten her ziyaret, verdiği tesellînin ve ferahlığın süresi kadar müessirdir.

Ziyaretçiler giderken, hastaların ihtiyaç hissettikleri zaman hatırlayıp ferahlayacakları veya okuyarak tesellî bulacakları bir hediye götürebilirlerse ziyaretlerinin tesiri zamanla mukayyet olmaz.

Bu ihtimalleri ayrı ayrı değerlendirmek mümkün olduğu gibi ikisini birlikte yapmak da imkân dahilindedir. Bunu yapmanın yollarından biri de ziyaretine gidilen hastaya Hastalar Risâlesi’ni götürmektir.

Çünkü Hastalar Risâlesi, bizzat müellifinin ifadesiyle “Hastalara bir merhem, bir tesellî, mânevî bir reçete, bir iyâdetü’l-marîz ve geçmiş olsun makamında yazılmıştır.”

***

“Me’yus ve ümitsiz bir hastaya mânevî tesellî, bin ilaçtan daha ziyade nâfi’dir.”

Hastaların nazarında, ilaçla tesellinin farkını mezkûr mektubunda bu sözlerle ifade etmiş Bediüzzaman. Doktorların bazı hâllerde ilacı hastalığı iyileştirmek için değil de hastayı tesellî etmek maksadıyla vermeleri, Bediüzzaman’ın sözünü teyid ediyor.

Hele bir de tesellî vesilesi mânevî ise...

Böyle bir hassasiyetle hasta ziyaretine giden insanlar aslında sadece hastayı teselli edip ferahlatmakla kalmazlar, kendileri de farklı bir gönül ferahlığı hissederek hissen ve ruhen rahatlarlar.

Bu rahatlığın birinci sebebi, zor durumda olan bir yakınlarına karşı insanlık vazifelerini yapmış olmaktır. İkinci sebebi de bunu Allah rızası için yaparak mânevî kazanç vesilesi hâline getirmektir.

“Bir hastayı ziyaret ettiğinizde, ona daha çok yaşayacağını söyleyin. Çünkü bu bir şey değiştirmez ama hastanın gönlünü hoş eder” buyurmuş Peygamber Efendimiz (asm)

İnsanların yardıma ve teselliye en çok ihtiyaç hissettikleri bir zamanda bilhassa tanımadıkları insanlardan yardım görmeleri, onları ziyadesiyle ferahlatacaktır.

Öyle hâllerde yapılan duâlar çok daha müstecabdır.

Bu itibarla ziyaretini münhasıran Allah rızası için yaparak hiç tanımadığı hastaların yanına gidenler o hadis-i şerifi örnek aldıkları takdirde hem maddî, hem de mânevî yönden maksatlarına ulaşırlar.

Bu şekilde yapılan bir hasta ziyareti, hem hastanın ve yakınlarının dünya hayatına hizmet edecektir, hem de ziyaret edenin ahiret hayatını mânen ihya edecektir.

Tıpkı ‘Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş nazarı ile bakan ve içi yanan’ Yunus Emre’nin yaptığı ve söylediği gibi:

“Bu dünyada bir nesneye

Yanar içim, göynür özüm

Yiğit iken ölenlere

Gök ekini biçmiş gibi

Bir hastaya vardın ise

Bir içim su verdin ise

Yarın anda karşı gele

Hak şarabın içmiş gibi”

09.12.2007

E-Posta: islamyasar@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (02.12.2007) - Sürgün yollarında

  (25.11.2007) - Dehşetin lezzeti

  (18.11.2007) - Diyarbakır'ın hikâyesi

  (11.11.2007) - Faruk Nafiz Çamlıbel

  (04.11.2007) - Yahya Kemal’in dönüşü

  (28.10.2007) - Bediüzzaman ve Eskişehir

  (21.10.2007) - Karahisar’ın nurânî yüzü

  (14.10.2007) - Sürgün yerinde sıla sıcaklığı

  (07.10.2007) - Şairlerin nazarında Süleymaniye

  (30.09.2007) - Ramazanda türbe ziyaretleri

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT