Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 21 Mart 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Mustafa ÖZCAN

Deccal avcıları



SSCB’nin iki inanç ekseni arasında eriyip dağıldığını biliyorduk. Doğu’da Afganistan Batı’da Polonya ekseni. Bununla birlikte, SSCB’yi dağıtan iradenin ve bunu temsil eden Gorbaçov’un dindarlık yönüne tam vakıf değildik. Gorbaçov’un eşi Raisa’nın üniversite yıllarında dine eğilimli ve düşkün olduğuna dair rivayetler vardı. İlk kez bu hususta SSCB’yi yıkan iradenin dinî eğilimlerini daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Perestroika’nın manevi zeminini bize İtalyan gazetesi La Stampa duyurdu. La Stampa vasıtasıyla Raisa’nın ailesinin trajik sonunu öğreniyoruz. Ailesi evlerinde dinî ikonlar ve figürler bulundurduğu için İkinci Dünmya Savaşı sırasında hunharca katledilmişler. Raisa’nın ebeveyni gerçekten de dine derin hissî bağlarla bağlıymışlar. Elbette bu durum Raisa ve eşi Gorbaçov’un vicdanlarının derinlerinde yankılanmış ve makes bulmuş olmalıdır. Bulmaması da mümkün değildir. Bundan dolayı zor günlerde kendisini panteist ve ateist olarak tanıtmış ve tabiata tapınıyorum (nature is my god) demiş olsa da içten içe inancın korunu muhafaza etmiş.

Hazreti İbrahim Aleyhisselam’ın mağaradaki durumu gibi. Aya güneşe ve yıldızlara perestiş ettikten sonra ‘la ühibbi’l afilin’ yani ‘kaybolanları sevmem’ ve ‘onları Allah’tan başka Rab edinmem’ demiştir. Gorbaçov da karanlık günlerinde ve komünizm döneminde aynı şeyleri söylemiş ve ardından da fıtratına ve dine geri dönmüştür. Bu itibarla, komünizm dönemi Gorbaçov için İbrahim’in mağarası devresi olmuştur. Manevî zemini ve manevî Perestroika olmasaydı Gorbaçov kesinlikle yağdan kıl çekercesine komünizmi bertaraf edemezdi. Deccal avcılığı kaderiymiş ve kaderi de onu bulmuş. Gorbaçov, torunu İrina ile birlikte İtalya’yı ziyareti sırasında kendisi için gerçek bir aziz olan Assisi’li Francis’i ziyaret etmiş ve bu ziyaret La Stampa tarafından ‘manevi Perestroika ‘olarak tebcil ediliyor. Torunuyla birlikte Francis’in kabrini ziyaretinde yarım saat boyunca saygısından dolayı kabrinin başında dizlerinin üzerine kapaklanmış.

***

Ziyaretinin akabinde de şunları söylemiştir: “Onun hikâyesi, hayatımda temel rol oynadı ve bana ışık tuttu ve ilham verdi...” Gorbaçov Aziz Francis’i ikinci bir İsa olarak görüyor. La Stampa ‘Kendisini kamu önünde ateist olarak tanımlayan Gorbaçov meğerse gerçekte ve gizliden gizliye mü’minmiş” diye yazıyor. Bilindiği gibi, 1989 yılında Papa John Paul ile görüşmüş ve onunla dinî sohbette bulunmuştu. Ayetullah Humeyni de Şevardnadze ile kendisine bir mektup göndermiş ve mektubunda Muhyiddin Arabi’ye göndermeler yapmıştı. Kendisi de bir dindar olan ve SSCB’ye karşı Afgan Mücahidlerini destekleyen ve onları ‘Allah’ın savaşçıları’ olarak tanımlayan Reagan da Gorbaçov için hüsnü şehadette bulunmuştu. Ona göre Gorbaçov samimi bir dindardı.

Gorbaçov’un hayranı olduğu Aziz Francis 12’nci yüzyılda yaşamış Batı’nın Yunus Emre’sidir. Assisi’ye dönmeden ve kendisini tamamen dine vermeden önce şairlik yapmış ve avare yaşamıştır. Hayatının ilk dönemlerinde sufiyane ve safiyane bir hayat sürmüş ve takaşşuf dedikleri çile çıkarmış ve rindane bir hayat sürmüştür. Dünyadan elini eteğini çekmiş ve aynen Şah-ı Geylanî gibi kendisini vahşi tabiatın içine atmış ve öyle yaşamıştır. Bu arada cüzzamlılara da hastabakıcılık yapmıştır. Daha sonra da rahip olmuştur. Fakir fukaraya yardım etmiş ve paralarını Robin Hood gibi dilencilerle paylaşmıştır. Gorbaçov onun etkisiyle alâkalı şunları söylüyor: “Onun üzerinden kiliseye, dine ulaştım. Bu açıdan kabrini ziyaret etmem benim için bir minnet ve şükran borcuydu...”

Demek ki, komünizm din ve dindarlık üzerinden yıkılmış ve 1991 yılında Komünizmin yıkılması Deccalizm düzenlerinden birisinin yıkılmasıdır.

***

Bir de Deccalizmin garbi yüzü veya batılı ayağı var. Şarklı ve doğulu bir yüzü olduğu gibi batılı bir yüzü daha vardır. Leyla Umar Cumhuriyetin kurulmasında ve tek parti sisteminin benimsenmesinde Mustafa Kemal ile Lenin’in münasebetlerinin bir payının ve katkısının olduğunu söyler. Evet, o ruh kimi zaman Neoconların fikir babası ve ateist Strausse ve onun talebelerinde yaşamaktadır. Türkiye’deki bütün darbelerin gerisinde bu izi görmek mümkündür. Richard Perle, Bernard Lewis bunlar arasındadır. Hatta Bernard Lewis, Huntington gibi porovokatör teorisyenlerden birisidir. Kendisi de Neocon cereyan içinde olmasına rağmen Francis Fukuyama bile Le Nouvel Observateur dergisinde Türkiye’de uygulanan laiklik modelinin Batı’da olmadığını ve Sovyet tipi bir laiklik oldu tespitini yapmıştır. Peki, bugün bu tip laikliği kim savunuyor? 28 Şubat sürecinin fikri mimarlarından birisi olan (İslâm’ın siyasî dili kitabı Milli Görüş çizgisindeki dönemin partisinin kapatılma gerekçesi olmuştu) Bernard Lewis Türk laikliğini İslâm dünyası için ideal bir laiklik türü ve modeli olarak görmektedir. Wolfowitz gibiler bu modeli Irak’a ve bütün BOP bölgesine uygulamak istiyorlardı. Bu yüzden şimdi AKP’yi BOP üzerinden yargılamak isteyenler aslında sanık sandalyesine kendileri oturmalıdırlar. Hatta Richard Perle’ün kalem ortağı olan David Frum da 50 yıldan beri İslâm dünyasına bu modeli ihraç ve tatbik etmeye çalıştıklarını söylemiştir. Fukuyama ise bu tarz Sovyet-Türk tipi laikliğin İslâm dünyasına yayılması fikrine karşı olduğunu ve bu sebeple Lewis ile aynı görüşü paylaşmadıklarını ifade etmiştir. 1991’de din üzerinden yıkılan Komünizm ile Deccalizmin ayaklarından birisi kırıldı ve yıkıldı ise de ikinci ayak ancak Neoconların ve Bernard Lewis gibi teorisyenlerin gitmesiyle ve tamamen ortadan kalkmasıyla yıkılacaktır. Sıra ikinci ayağın kırılmasına geldi. Irak üzerinden modellerini genişletmek ve İslâm dünyasına yaymak istiyorlardı ama Irak’ta nal toplayarak can çekişme devresine girdiler. Her yerde gerileme halindeler. Çoğu gitti azı kaldı.

21.03.2008

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

İddianâme fay hattı üzerinde



Meşrutiyetten bu yana Türk siyaseti âdeta partiler mezarlığı haline gelmiş. 150’nin üzerinde parti kapanmış, kapatılmış. Ne var ki, demokrasilerde partileri halk kurar ve halk kapatır. Halkın oy verdiği partiler ancak yaşar.

Halkın kapattığı partiler bir defa daha dirilmemiş. Lâkin, darbelerle, ara rejimlerle, mahkemelerle kapatılanlar, değişik isimler altında yeniden kurulmuş ve siyasî kulvardaki yerini almış…

AKP’yi “kapatma dâvâsı”, her şeyden önce yüzyıldır işlenen hatanın tekrarından başka bir şey değil. Zira partilerle demokratik hesaplaşmayı yapacak olan millettir. Siyasî partiler hakkındaki “iddianâmeleri” millet hazırlar; başsavcılar değil…

Sözkonusu “iddianâme” bununla da kalmıyor. “İddianâme”nin “laiklik” üzerine odaklandırılması, sivil siyasete ve demokratik işleyişe bir kumpas intibaını verdiriyor. Dahası, başka başka tezgâhlar kokuyor…

Aynen 28 Şubat “postmodren darbe” sürecinde olduğu gibi, “kapatma gerekçesi”nin sâdece “laiklik” üzerine bina edilmesi, yeniden “laik - anti laik” kamplaşmasıyla toplumsal kutuplaşmaya sürükleme tezgâhına benziyor…

* * *

Gerçekten merak konusu, milletten oy almış bir partiyi kapatmak neye ve kime hizmet edecek? “İddianâme”de en ince ayrıntısına kadar “laiklik”le ilişkilendirilen ilgisiz “eylemler”in tek tek yer almasının, ülkeye ve demokrasiye ne yararı olacak?

Diğer yandan hükümetin özellikle dış politikada millet irâdesiyle çelişen onca hatası dururken, iktidar partisinin “laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu” iddiası, doğrusu düşündürücü…

Meselâ bir belediye başkanının “başörtülü belediye başkanı” istediğinden, sonradan serbest bırakılan İstanbul’daki “mayo reklâmı”na kadar bir yığın teferruat yazılmış. Bunların “laikliği ihlâl”le ne ilgisi var?

“İddianâme” bir yığın şahsî ve mevzii olayla doldurulması, öteden beri dayatılan “yanlış laikliğin” âdeta “militanca savunması” olmuş…

Bunun içindir ki, başkent kulislerindeki aklı başında değerlendirmelerde, sözkonusu “kapatma gerekçesi”nin de öncekiler gibi, milleti ayrıştıran kritik fay hattındaki kırılma noktasının üzerinde olduğu tesbitleri yapılıyor.

“İddianâmeler”le, mahkemelerle bir partiyi kapatmaya kalkışmak, aslında hiçbir demokratik sisteme yakışmayan bir inhiraf. Diyelim ki, belki de edinilen itiyatla bu mahkemeye başvuruldu?

O halde neden Türkiye’nin tarihî misyonuna, maddî ve mânevî menfaatlerine aykırı emr-i vakilere getirilmesi millet nezdinde sorgulanmaz da, bir tek varsa yoksa “laiklik”?

“Laiklik” tartışmasından başka Türkiye’nin “sorunu” yok mu?...

* * *

Kısacası “iddianâme”nin “laiklik” ekseninde hazırlanması, her darbe ve ara rejim öncesinde sahnelenen “sağ- sol”, “Alevî - Sünnî”, “Türk - Kürt” kışkırtması ve çatışmasına benzer senaryoları hatırlatıyor…

“İddianâme”nin kendisi, bir partinin tepeden dayatmayla kapatılması gibi vâhim yanlışların ötesinde, en vâhimi bu…

21.03.2008

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

Papatya falı



Papatya falı gibi... Kapatılacak mı, kapatılmayacak mı? Kapatılsa şöyle olur, kapatılmazsa böyle olur…

Geçen Cuma gününden itibaren bu türlü haberler gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında, kahvehanelerde konuşulan tek konu. Televizyon ekranlarından, internet sitelerinden anketler yapılıyor.

Dâvânın açılması, sürpriz gibi gözükse de Yargıtay’ın daha yılın başında yaptığı açıklamalardan sonra bu dâvânın açılması bekleniyordu. Zamanlaması tartışılabilir, ama açılacağı ve “deliller” toplandığı aylar öncesinden söyleniyordu.

Türkiye’de şu ana kadar 24 parti kapatılmış, peşinden aynı insanlar başka isimlerle parti kurmuşlar, faaliyetlerine devam etmişler. Gerek mahkemelerin, gerekse de ihtilâllerin kapattığı partiler milletin gönlünde yer ettiyse tekrar siyaset sahnesine dönüyor. Milletin gönlünde yer bulamayan partiler ise kapatılmasalar da marjinal hale geliyor veya kendiliğinden kapanıyor. Yakın tarihimizde 28 Şubat’tan sonra bunun örneklerini de gördük.

* * *

Eski cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Yargıtay’da yapılan seçimde 146 oy alan Yargıtay 11. Ceza Dairesi Başkanı Ersan Ülker yerine, 95 oy alan Yalçınkaya’yı, hem de görev süresinin bitmesine üç gün kala tercih etmesinin sürpriz olarak değerlendirilmesini bir not olarak aktarmakta fayda var.

Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın AKP’nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde açtığı dâvâdaki eksikler, hatalar, yanlışlıklar, tepkiler, tebrikler gazete sayfalarında yer alıyor, televizyonlarda açık oturumlar yapılıyor.

İddianamede aralarında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Meclis eski Başkanı Bülent Arınç’ın aralarında olduğu 71 isim hakkında 5 yıl süreyle siyaset yasağı isteniyor. Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül hakkında 10 iddiaya yer veriliyor. 13 belediye başkanı hakkında da siyaset yasağı isteniyor. Burada dikkat çekici olan cumhurbaşkanına dâvâ açılmasının anayasal suç olup olmadığı. Hukukçu Prof. Dr. Kezban Hatemi “anayasal suç” olduğunu savunanlardan, savcı hakkında derhal dâvâ açılması gerektiğini söylüyor… Şimdi bu hararetle tartışılıyor. Hukukçular cumhurbaşkanının dosyada yer alması başlı başına iade gerekçesi olduğunu söylüyorlar. Buna gerekçe olarak da cumhurbaşkanının sadece vatana ihanetten yargılanabileceğine vurgu yapıyorlar.

Kapatma dâvâsı AKP’nin “Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” için açıldı. Dosyada öyle şeyler yer alıyor ki, şaşırmamak imkânsız. Pek çok iddia gazete kupürlerinden derlenmiş. Dâvâsı devam eden de, hiç dâvâ açılmamış konularda iddianamede yer alıyor. Bir belediye başkanının Kur’ân dağıtmasından tutun da, bir hastanedeki görevli başörtülü doktora, YÖK başkanının açıklamasına, bir başka belediyenin tesettürle ilgili sözlerine, hatta bir belediyenin trafik kazası ile ilgili olarak “takdiri İlâhî” demelerine varıncaya kadar pek çok şey dosyaya girmiş.

Şimdi, bir yandan AKP ve MHP parti kapatmayı zorlaştıran anayasa değişikliklerini tartışırken, Venedik, Japonya modelleri üzerinde durulurken, diğer yanda Anayasa Mahkemesi raportörü dosyayı incelemeyi sürdürüyor. Muhtemelen önümüzdeki hafta raporunu tamamlayıp mahkeme üyelerine bildirecek. Ondan sonra nasıl bir süreç başlar şimdiden kestirmek zor.

* * *

Demokrasilerde partileri mahkemeler değil, halk kapatır… Çünkü demokrasilerde temsil yetkisinin kaynağı millettir. Demokrasinin temel unsurlarından birisi de siyasî partilerdir. Siyasî partilerin de seçimle gelip seçimle gitmesi demokratik kuraldır. Yargının siyasete müdahalesi de demokrasilerde kabul edilebilir bir durum değildir. Ümit ediyoruz ki, hukuk devleti ilkesinden sapılmadan, demokrasi kuralları ihlâl edilmeden bu süreç sonuçlanır. Demokrasi ile hukuk karşı karşıya getirilmez. Yaralı demokrasimiz daha fazla yara almaz.

Siyasî partilerin kolaylıkla kapatılması Türk demokrasisine zarar verdi, veriyor. Türkiye’de pek çok şey laiklik adına yapıldığı için laikliğin tanımı artık net ve açık bir şekilde yapılmalı. Dâvâların partilere değil, kişilere açılması tartışılmalıdır. Günü kurtarmak için yapılacak değişiklikler değil, köklü bir değişiklik için de yeni anayasa için çalışmalar tez elden başlatılmalıdır. Yeni yeni demokrasi ayıbı konular yaşanmadan…

* * *

Son olarak yapılan bir anket sonucu aktarmak istiyorum. Anketteki soru şu: “Anayasa Mahkemesi AKP’nin kapatılması yönünde karar verirse bu kararın ülkemiz üzerinde ne gibi etkileri olur?” Cevaplar ise şöyle: Siyasal ve ekonomik kriz yaşanır (yüzde 29), mahkemelere güven azalır (yüzde 21.2), iç huzursuzluk ve asayiş sorunları yaşanır (yüzde 16.5) Türkiye uluslar arası ilişkilerde prestij kaybeder (yüzde 13) sonuçları ortaya çıkarken, hiç sorun yaşanmaz diyenlerin oranı ise sadece 11.9 çıkmış.

Görüleceği gibi bu sonuçlar pek çok soruya cevap veriyor…

21.03.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Tarihten ders almayı hâlâ öğrenemedik



“Tarihten ders almayı hâlâ öğrenemedik” diyen kişi, The Independent gazetesinin Ortadoğu uzmanı, ünlü yazar Robert Fisk. Gazetesinde yazdığı ve bu başlığı taşıyan makalenin tercümesi bazı gazetelerde yer aldı. Fisk, Irak Savaşını değerlendirmiş ve netice olarak ABD’nin, tarihten ders almadığını söylemiş.

İngiliz gazeteci yazısında şöyle demiş: “Tarihten tek öğrendiğimiz, adeta tarihten bir türlü ders alamıyor oluşumuz. Peki nasıl oluyor? Kimse 1920’de Iraklıların İngiliz güçlerine olan başkaldırısını okumuyor mu, ya da Churchill’in ertesi sene haşin ve vahşi şekilde Irak’a yerleşişini?” (Yeni Şafak, 20 Mart 2008)

‘Irak işgali’nde Amerika’nın şimdiye kadar 3978 askerini kaybettiğini hatırlatan Fisk, bu rakamın 1944 yılındaki Normandiya çıkartmasındaki kaybından daha fazla olduğuna da dikkat çekiyor ve şöyle devam ediyor: “Amerika’nın devasa askerî prestiji artık çok azaldı. Hatta, 11 ve 12. yüzyıldaki Haçlı Savaşlarının tam 22 katı kadar askerî güç var bölgede. Ne yapıyoruz diye bir sormalıyız. Demokrasi için mi, petrol için mi oradayız? İsrail için mi? Kitle imha silâhları için mi? Ya da İslâm korkusu için mi? Ve kötü bir tahmin yapmak istiyorum. Afganistan ve Irak’ı kaybettiğimiz gibi, Pakistan’ı da kaybedeceğiz. Varlığımız, gücümüz ve terörümüz evet terörümüz bizi uçuruma itiyor. Artık Müslüman dünyasını yalnız bırakmadan Ortadoğu’daki felâketi önleyemeyeceğimizi anlamamız gerekiyor. İslâm ve terör arasında bir bağlantı yok. Ancak Müslüman topraklarını işgalle terör arasında bir bağlantı var. Ve de çok komplike bir denklem değil. Ve illa da bir toplumsal sorgulamaya gerek yok bunu doğru anlamak için.”

Aynı gazetede yer alan Patrick Cockburn imzalı başka bir yazıda da, Irak savaşının “Baştan sona yalanlar savaşı” olduğu ifade ediliyor. Cockburn, “Bütün hükümetler savaş sırasında yalan söyler, fakat Birinci Dünya Savaşından bu yana diğer bütün çatışmalara kıyasla beş yıldır Irak’ta Amerikan ve İngiliz propagandası daha da güvenilmez bir hal aldı” demiş. (agg.)

Amerika ve İngiltere’nin Irak savaşıyla ilgili olarak sergilediği tavrı eleştiren yazarlar haklı. Ancak ‘tarihten ders almayı öğrenemeyen’ ülkeler sadece Amerika ya da İngiltere değil ki! Maalesef ülkemiz de tarihten ders almayı ‘hâlâ öğrenemeyenler’ arasında sayılabilir.

Son günlerdeki aktüel tartışmalara bile bu nazarla bakabiliriz. Amerika ya da İngiltere’de tarihten ders almış olsaydı muhtemelen Irak’a saldırmaz, binlerce masumun kanı akmazdı. Aynı şekilde Türkiye’yi idare edenler de tarihten gerekli ders ve ibreti alabilmiş olsalardı yok yere krizlere, tartışmalara, atışmalara şahit olmazdık.

Amerika ve onu destekleyen ülkelerin tarihten ibret ve ders almamaları yüz kızartıcı bir savaşın devam etmesine sebep oluyor. Türkiye’yi idare edenlerin geçmişten ders almamaları da hem maddî, hem de manevî kayıplara sebep oluyor. Geçmişten ders alınmadığı için atılan bir adım, milyarlarca dolar maddî zarara sebep oldu. Bu yanlış adımların bir de manevî zararı var ki, o da ayrı bir hesap konusu...

İbret alınsaydı, yanlışlar tekrarlanır mıydı?

21.03.2008

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

AKP ve anayasa



AKP hakkında açılan kapatma dâvâsı, 12 Eylül anayasasının, yürürlüğe girdikten bu yana geçen zaman zarfında birçok maddesi Meclis tarafından değiştirilmiş olmasına rağmen sivil siyaset için hâlâ tuzak ve mayınlarla döşeli olduğunu gösteren yeni bir örnek oldu.

Bunlardan birini 367 meselesinde yaşamıştık. Şimdi de kapatma dâvâsında görüyoruz.

Anayasanın partilerle ilgili 68. maddesinin 4. fıkrasında “çerçeve” şu şekilde tanzim ediliyor:

“Partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

69. maddenin 6. fıkrasında ise, bir partinin kapatılması, 68/4. fıkra hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tesbiti şartına bağlanıyor.

İlginç olan bir nokta, odak haline gelme kriteri ile bunun gerçekleşme şartlarına ilişkin düzenlemenin, 2001’de Ecevit başkanlığındaki Anasol-M hükümetinin inisiyatifiyle yapılması.

Yani, tipik bir 28 Şubat ürünü olması.

Aslında, normal şartlar altında ve düz bir bakışla, 68. maddede çizilen çerçevenin itiraz edilecek bir tarafı yok gibi. Hattâ Avrupa ülkelerinin anayasalarında da buna benzer, muadil maddeler olduğunu söyleyecekler, herhalde veya mutlaka çıkacaktır.

Ama uygulamada iş değişiyor. Meselâ şimdiye kadar insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine aykırılıkla suçlandığı için kapatılan bir siyasî parti var mı?

Buna karşılık, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ile laik cumhuriyet ilkesine aykırılıktan kapatılan partilerin haddi hesabı yok. Yani, öteden beri kırmızı kitapta iç tehdit unsurları olarak yer aldıkları bilinen bölücülük ve irtica ithamları, parti kapatmalarında da asıl belirleyici.

Ve kurucu kadroları Millî Görüş çizgisinden gelen AKP gibi bir partinin, bu anayasal düzenlemeleri değiştirme gibi bir girişimde bulunması, bulunsa bile sonuç alması mümkün değil.

Tam tersine, son dâvâ ile bir kez daha gördüğümüz gibi, AKP laikliğe aykırı fiillerin odağı olmakla suçlanıyor. Bu ithama dayanak gösterilen iddiaların çoğu asılsız ve kof, ama tümünden çıkarılan algılama, kapatma talebinin temelini oluşturuyor. Dahası, Sabih Kanadoğlu’nun sözlerinde görüldüğü gibi, AKP dine dayalı bir diktatörlük kurmanın peşinde olmakla suçlanıyor. Devrimin yılmaz bekçileri olma söylemiyle resmî ideoloji diktasının savunuculuğuna soyunanlar, AKP’yi böyle itham ediyorlar.

Rejim muhafızlarının bu nazarla baktığı bir partinin anayasa üzerinden yapmak isteyeceği her girişim, yeni kriz ve gerginlikleri tetikliyor.

Anayasa AKP için mayınlı alan. Ve o sebeple AKP’nin, milletten aldığı onca oya rağmen yeni anayasa yapması bir türlü mümkün olmuyor.

Türkiye’nin, 28 Şubat'ta sıkıştığı ve 2002'den beri AKP ile devam edegelen cendereden çıkabilmesi için, laikliği demokratik bir yoruma kavuşturup din-siyaset ilişkisini sağlıklı bir zemine oturtabilecek başka bir alternatife ihtiyacı var.

21.03.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Kıskançlıktan kurtulmak



İnsanın içinde kıskançlık varsa elbetteki elini, ayağını, gözünü, kulağını atamayacağı gibi onu da kalbinden söküp atamaz. Ama yönünü başka tarafa çevirebilir. Bizden istenen de zaten budur.

Kâinatın Efendisinin (asm) ümmeti adına korktuğu noktalardan birisi bu duygunun kötüye kullanılmasıydı. Şöyle buyururlar: “Sizden önceki ümmetlerin önüne dünya kapıları açıldı. Başkalarını kıskanıp yok oldular. Onlar gibi sizin de helâk olmanızdan korkuyorum.”

Başka bir hadis-i şerifte ise, “Ateş nasıl odunu yer bitirirse, hased de iyilikleri öyle yer bitirir” buyururlar.

Ayrıca hasedle imanın bir arada bulunmayacağını bildirirler ki, hasedin, ya îmansızlıktan, ya da îmanın zayıflığından ileri geldiğini, ikisinin karanlık ve ışık gibi gerçek anlamda bir arada bulunamayacaklarını öğreniriz.

O halde bir mü’min için geriye onun kötüye kullanılmasından kurtulmaktan başka çare kalmaz.

Hasan-ı Basrî, kıskanç birini kıskançlığın kıskacından şöyle kurtarmaya çalışmıştı: “Ey insanoğlu! Kardeşine niye hased ediyorsun? Eğer o verilene lâyıksa, Allah’ın ihsanda bulunduğu kimseye kızmaya ne hakkın var? Yok lâyık değilse Cehenneme gidecek bir insanın neyini çekemiyorsun?”

Düşmanlığın hasedden geldiğinde bütün bütün azap olduğunu, kıskanç kimsenin kendine zarar verdiğine dikkat çeken Bediüzzaman, Uhuvvet, yani Kardeşlik Risâlesi adını verdiği eserinde kardeşlikte yaralar açan hasetten kurtulmanın çarelerini gösterirken hasetçi kimsenin haset ettiği şeylerin âkibetini düşünmesini ister. Anlayacaktır ki rakibindeki dünyevî güzellik, kuvvet, mertebe ve servet fanidir. Faydası az, zahmeti çoktur. Uhrevî meziyetlerde kıskançlık ederse zaten onlarda haset olamaz. Eğer onlarda haset yapsa, ya kendisi riyakârdır, ahiret malını dünyada mahvetmek ister; veyahut haset ettiği kimseyi riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.

Kıskanç kişi hasmına gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olur, yaptığı iyiliklerden dolayı Kader ve rahmet-i İlâhiyeye küser. Âdetâ Kaderi tenkit ve rahmete itiraz eder. Kaderi tenkit eden ise başını örse vurur kırar, rahmete itiraz eden de rahmetten mahrum kalır.

Hasedden korunan kimse ise Cennetle müjdelenir. Peygamberimiz (asm) bir toplulukta üç gün üst üste Cennetlik bir adamın geleceğinden bahsetmişti. Üç gün de aynı adam çıkageldi. Abdullah bin Amr’da merak uyanmış, gitmiş, araştırmış.

Ne meziyeti vardı ki Cennetlikti bu kimse? Sebebini sorduğunda adam, “Ben,” demiş, “Hiçbir Müslümanı aldatmayı düşünmem ve Allah’ın takdir ettiği bir maldan dolayı da kimseye hased etmem.”

Azmî ne güzel özetlemiş:

Nimetine kimsenin etme hased

Kadir isen kıl hased bâbını sed [hased kapısını kapa].

21.03.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Muhtelif konular



Bekir Bey: “Tecvit kurallarını belirleyen kimlerdir?”

Tecvid, Kur’ân’ı okurken harflerin hakkını vermek, harfleri mahreç ve aslına uygun olarak okumak demektir. Tecvid kuralları, Hazret-i Cebrail’in (as) Peygamber Efendimiz’e (asm) Kur’ân’ı nazil buyurduğu–tâbir caizse—şivedir. Yani Cebrail (as) Kur’ân’ı âyet âyet indirirken nasıl okumuşsa, harflerin boğazdan çıkış biçimlerini nasıl göstermişse, harfleri hangi gırtlak, hançere, boğaz ve ağız sesi ile okumuşsa, Peygamber Efendimiz’e (asm) Kur’ân’ı vahy ederken nasıl kıraat etmişse, bütün bu okuyuş ve kıraat biçimleri Tecvid kuralları olarak tesbit edilmiş ve bir araya toplanmıştır. Yani “Tecvid” adı altında öğretilen okuyuş kuralları Hazret-i Cebrail’den (as) Peygamber Efendimiz’e (asm) intikal eden okuyuş biçimlerinden ve kurallarından başka bir şey değildir.

Kur’ân’ın tecvid kuralları ile nazil olduğunu yine Kur’ân’dan öğreniyoruz: “Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık. Onu tertil üzere indirdik.”1 Bir diğer âyette Cenâb-ı Hak, Kur’ân’ı tecvid üzere okumayı şöyle emreder: “Kur’ân’ı açık açık, tâne tâne, tertil ile oku.”2

Âyetlerde geçen tertilin ne olduğu sorulduğunda Hazret-i Ali (ra) şöyle cevap vermiştir: “Tertil, harflerin tecvidini, sıfatlarını, okuyuş biçimlerini, mahreç özelliklerini ve vakıfları bilmek demektir.”

Kur’ân’ı hatasız okuyacak kadar tecvid bilmek her Müslüman için farzdır.

Ancak Allah hiç kimseye güç yetiremediği bir teklif yüklememiştir. Kişi, gerek dilindeki bir konuşma ârızasından dolayı, gerekse kendisine öğretecek bir kimse veya imkân bulamadığından dolayı tecvidi öğrenmemişse Allah katında mâzurdur, mes’ûl değildir.

Fakat elinde öğrenme ve uygulama imkânı olduğu halde sırf ihmalkârlıktan dolayı öğrenmeyen veya öğrenip unutan, ya da öğrendiği halde Kur’ân’ı tecvid üzere okumayan mes’ûldür.

***

Mustafa Bey: “Evin içinde veya terasta köpek beslemenin mahzurları var mıdır? Varsa nelerdir? Nelere dikkat etmeliyiz? Köpeğin temas ettiği elbiseyle namaz kılınır mı?”

Allah Resûlü (asm) faydalanma amacı olmaksızın köpek barındırmayı, bilhassa köpeklerin evlerin içine alınmasını yasaklamıştır.3 Fakat bunun dışında; koyun, ziraat, koruma, bekçilik veya av köpeği olarak köpeklerden faydalanmaya izin vermiştir.4

Evin yeri ve konumu itibariyle ihtiyaç duyulduğunda, hırsızlara, arsızlara veya güvensiz kişilere karşı evi koruması ya da caydırıcı bir tedbir olması amacıyla evin terasında veya bahçesinde (mümkünse özel kulübesinde olması daha evlâdır) köpek barındırmakta bir sakınca yoktur. Bu durumda şu hususlara dikkat edilmelidir:

1- Bakımına ve beslenmesine özen gösterilmeli, hayvana eziyet edilmemelidir.

2- Evin içine alınmamalıdır.

3- Aşısı zamanında yaptırılmalı, periyodik aralıklarla sıhhî kontrolden geçirilmelidir.

4- Beslenme kabı kendine özgü olmalı, evin mutfağının kaplarına karıştırılmamalıdır.

5- Köpeğin salyası, idrârı, dışkısı ve diğer sıvılarından sakınmalıdır. Köpeğe ait sıvılar ağır necistir. El ayasından fazla miktarı elbiseye bulaşması halinde iyice yıkanmadan namazın sıhhatine manidir. Fakat köpeğin kuru vücudunun elbiseye temasında bir sakınca yoktur; namaza mani değildir.

Bu şartlara riayet etmek kaydıyla, köpeklerin keşfedilen muhtelif kabiliyetlerinden veya eğitimle ortaya çıkarılan çeşitli yeteneklerinden faydalanmak mubahtır; bir sakınca yoktur.

Dipnotlar:

1- Furkan Sûresi, 25/32

2- Müzemmil Sûresi, 73/4

3- Buhârî, Hars, 1046

4- Buhârî, Hars, 1047, 1048

21.03.2008

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Neden hak ve hürriyetlerde ilerleme sağlayamıyoruz?



Bir okuyucumuz sordu: Dindar ve güçlü bir iktidara rağmen başörtüsü, meslek liseleri katsayısı meselesi, Kur’ân kursu yaşı yasağı, anayasa, 301. madde gibi yasakların aşılamaması; insan hak ve hürriyetleri konusunda mesafe alınamamasının sebebi ne olabilir? AB konusunda neden ilerleme sağlanamıyor?

Siyaset dünyasındaki şaşaaya rağmen, maneviyât âleminde hazin hallere düştüğümüz açık. Bunun sebeplerinden birisi; hak ve hürriyetler için değil, makam ve mevki için mücadele vermemiz; hak ve hürriyetler konusunda ise, siperimizi terk etmemizdir. Uhud harbindeki ihmalin yansıması sanki!

Bilindiği gibi, putperest Kureyşliler Mekke dışındaki Arap kabilelerinin de katılmasıyla 3000 kişilik bir askerî kuvvet hazırlar. Peygamberimiz de (asm) bir savaş meclisi kurarak ashabıyla meşveret eder. Allah’ın Elçisi (asm), şehir içinde kalıp savunma taraftarıydı. Fakat özellikle Bedir Savaşına katılan gaziler hakkında nâzil olan övücü âyetlerin etkisinde kalan gençler, meydan savaşı taraftarıydı. Meşveret kararı bu yönde çıkar…

Mukteda-yı küll olan Resûlullah (asm), karara uyarak zırhını giyer. 700 Müslümanla Uhud dağına ulaşır. Sırtını dağa verir. Düşmanın sızıp kuşatma yapabileceği geçitlere; özellikle ordunun solundaki vadiye Abdullah b. Cübeyr kumandasında 50 kişilik okçu birliği yerleştirerek; “Düşman yense de, yenilse de kesinlikle yerlerinizden ayrılmayınız” şeklinde kesin talimat verir.

Ne var ki, savaşın ilk anlarında düşman bozguna uğrar ve dağılır. Bunu gören okçuların büyük bir çoğunluğu, komutanlarını dinlemeyerek, ganimet toplamak için yerlerini terk eder. Bu durumu fark eden müşrikler, Müslümanları o geçitten sarar ve malum mağlubiyet durumu ortaya çıkar.

Acaba, bugün de Uhud harbinin yansımalarını mı yaşıyoruz? Bugünkü mücadelemiz mânevîdir. Ehl-i imanın bir kısmı, “İşte iktidarı kazandık!” diyerek, makam, mevki, maaş ganimeti toplamaya gidip siperini mi terk etti? Hak ve hürriyetlerin karşıtı olanlar da onları, bu hubb-u câh damarından mı yakalayarak çepeçevre sardı? Hatta, makam ve mevki uğruna dinin direği namazın yanında tesettür ve başka değerler gitmedi mi?

Bediüzzaman, vehham ve zarardan sakınmak için bizden uzaklaşan bâzı dostların, hizmetimizden bâzı maksatlarla çekilen ve siperini bırakıp kaçanların daha ziyâde yaralanacaklarına ve maksatlarının aksiyle tokat yiyeceklerine dikkat çeker ve ikazını şöyle sürdürür:

“Ey kardeşlerim, çoğunuz askerlik etmişsiniz. Etmeyenler de elbette işitmişlerdir. İşitmeyenler de benden işitsinler ki, en ziyade yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır. En az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir. ‘De ki: Kaçtığınız ölüm mutlaka gelip size kavuşacaktır’ (Cuma Sûresi: 8. âyet) mânâ-yı işarîsiyle gösteriyor ki, firar edenler, kaçmalarıyla ölümü daha ziyade karşılıyorlar.”2

“Ben bir mânevî âlemde İslâm Deccalını gördüm”3 der ve ehl-i imanı onun tahribatından korumak için 5. Şuâ’yı yazar. Hatta, onun mahiyetini Risâle-i Nur’da ispat eder. Bunun okunmasıyla ilgili olarak da “öyle bir hadisedir ki, bizler gibi binler adam hapse girse, hattâ idam olsalar, din-i İslâm cihetiyle yine ucuzdur”4 der.

Hayfa ki, burada da korku ile hubb-u câh (makam-mevki, şöhret sevgisi) devreye girip, siperler terk edilmiş. Mütedeyyin insanlar, hatta, “Şeriatı getireceğiz!” diyenler, şeriattan ayrılıp; deccalı övme yarışına; yamaklarıyla işbirliğine gitti! Oysa, ikaz kesin:

“Evet, ehl-i dünya, hususan ehl-i dalalet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrip etmeye bazen vesile olur. O pis hırsla, gazab-ı İlâhîyi kendine celb eder ve ehl-i dalaletin rızasını celbe çalışır.”5

Kesin tedbir, şu sese kulak vermektir: “Ey ehl-i iman! Bu müthiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur’ân tezgâhında yapılan takvâdır. Ve siperiniz, Resûl-i Ekrem’in (asm) Sünnet-i Seniyyesidir. Ve silâhınız, istiâze ve istiğfar ve hıfz-ı İlâhiyeye ilticadır.”6

Dipnotlar:

1- Mektûbât, s. 492.; 2- Mektûbât, s. 406.; 3- Şuâlar, s. 514.; 4- Şuâlar, s. 298-299.; 5- Mektûbât, s. 406-407.; 6- Lem’alar, s. 76.

21.03.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Kim daha Kemalist?



Siyasî partilerle ideolojik gruplar arasında sık sık gündeme gelen bir tartışma var: "Kim daha Kemalist, kim daha Atatürkçü?"

Hem öylesine büyük bir tartışma konusu ki, Taha Akyol bile bu işe ciddî ciddî kafa yordu ve sonunda "İyi Ama Hangi Atatürk?" sorusunun cevabını bir kitap hacminde aramaya koyuldu.

Âşikâr belli ki, zıt kutuplarda göründükleri halde, "Ben daha Kemalistim, ben daha Atatürkçüyüm" diye iddiaya tutuşan şahıs ve gruplar var.

Ne var ki, bu tür söz ve iddialar bazılarına yarıyor ve yaraşıyor olsa da (Halk Partililer gibi), bir kısmına, hele hele dindar geçinenlere hiç mi, hiç yakışmıyor. Dahası, hiç yaramıyor; aksine zarar veriyor.

"İslâmcıların lideri" olma iddiasıyla siyasete atılan Necmettin Erbakan, "Atatürkçülük"te rakip tanımaz bir edâ ile konuşuyordu.

Hatta Anıtkabir'e gidip ruhuna Fâtihalar okuduğu ve "Sağ olsaydı, bizim partiden olurdu" diyecek kadar ileri gittiği halde, yine de inandırıcı olmadı, olamadı.

Üstelik, tam aksi yöndeki tepkilere, reaksiyonlara hedef oldu.

Demek ki, bu tarz söylemler ona ve onun gibilere yaramıyor ve de yakıştırılamıyor.

Gariptir ki, Erbakan'ın inişe ve finişe geçmesine paralel şekilde siyaset sahnesinde boy göstermeye başlayan muhafazakâr AKP'lilerden de, hemen her fırsatta "Kemalist" olduklarını, hatta kendilerinin "CHP'lilerden daha çok Atatürkçü olduklarını" söyleyip duranlar var.

Ancak, diğeri gibi bunların yaptığı da işe yaramadı. Yaramaz da.

Evet, Kemalistlik iddiası Halk Partisinin kurmaylarına yarıyor ve de yakışıyor. Üstelik, onlara avantaj da sağlıyor. (Ortada 85 yıllık bir realite var.)

Fakat, onların dışında kalanların hiçbirine ne bir fayda sağlıyor, ne de yakışık alıyor.

Bu vâdide ne yapsalar nâfile.

Boşuna yorulmasınlar. Kaldı ki, hiç yaranamazlar; şimdiye kadar yaranamadıkları gibi...

Son dakika

Meclis (nasıl da) çalışıyor

Millet Meclis'i zor günler geçiriyor. Sebepler mâlum...

Ama, yine de boş durmuyor. Çalışıyor ve güzel bazı gelişmelerin kapısını aralıyor.

Bir önceki dönemin sonunda "Cumhurbakanının halk tarafından seçilmesi kànunu"nu çıkartan Meclis, şimdi de "Siyasî partilerin kapatılma(ma)sı" meselesi üzerinde çalışıyor.

Bunlar hoş, güzel şeyler elbet...

Hoş ve şık olmayan ise, bu tarz ciddî çalışmaların tam da "yumurtanın gelip kapıya dayandığı" esnada yapılmasıdır.

Tarihin Yorumu 21 Mart

Bir tazelenmektir Nevrûz

Her yılın 21 Mart'ında çeşitli şenlikler ve etkinliklerle idrak edilen Nevrûz Bayramı, temelde "İlkbaharın başlangıcı" ve "mahlûkatın bayramı" olarak bilinir.

Bu fıtrî bayramın mânâ ve mahiyetinin bir takım siyasî veya ideolojik maksatlarla gölgelenmeye, yahut rayından saptırılmaya çalışılması, bizleri menfî yönde etkilememeli ve reaksiyoner tavırlar takınmaya sürüklememeli.

Zira, işin içinde siyasî ve ideolojik kaygıların hiç olmadığı zamanlarda da Nevrûz Bayramı hem çok geniş bir coğrafyada idrak ediliyor, hem de bu bayrama sosyo–kültürel hayatta ayrışma yerine kaynaşmanın sıcak bir vesilesi nazarıyla bakılıyordu.

Nevrûz–u Sultânî

Bediüzzaman Hazretlerinin "Nevrûz–u Sultânî" diyerek "mahlûkatın bayramı" mânâsıyla baktığı Nevrûz günü hakkında, birçok edib ve şairin de methiye ve güzelleme tarzındaki eserlerine şahit olmaktayız.

İşte nice şiirlere ve türkülere de konu olan Nevrûz Bayramı ile ilgili eserlerden birkaç örnek:

Sultan Nevrûz günü canlar uyanır

Hâl ehli olanlar nura boyanır

Muhib olan bu gün ceme dolanır

Himmeti erince Nevrûz sultanın

Âşık olan canlar bugün gelirler

Sultan Nevrûz günü birlik olurlar

Hallâk–ı Cihan'dan ziyâ bulurlar

Himmeti erince Nevrûz sultanın

(Anonim bir "Nevrûziyye"den)

* * *

Dağlar, taşlar selâm durur bugüne,

Sular çağlar hurûş eyler bugüne,

Nebat coşar, kıyâm eder bugüne,

Hoş geldin baharın sultanı Nevrûz.

Kırklar, üçler, beşler ile derilir,

Hızır–İlyas dahi onda görülür,

Derviş olanlara berat verilir,

Hoş geldin baharın sultanı Nevrûz.

Sevinç gözyaşını döker mevcudat,

Geniş sahrâlardan kopar bir feryât,

Yeryüzünde bayram ediyor nebat,

Hoş geldin baharın sultanı Nevrûz.

(Yoksul Derviş’ten)

* * *

Son olarak, yine bir Nevrûz gününde (21 Mart 1973) vefat eden son yüz yılın en güçlü halk ozanlarından Âşık Veysel'in konuyla bağlantılı bir türküsünü paylaşalım sizinle:

Çiğdem der ki ben alâyım

Yiğit başına belâyım

Hepisinden ben alâyım

Benden alâ çiçek var mı

Al baharlı mavi dağlar

Yârim gurbet elde ağlar

Lâle der ki behey Tanrı

Neden benim boynum eğri

Yârdan ayrı düştüm gayrı

Benden alâ çiçek var mı

Nevrûz der ki ben nazlıyım

Sarp kayalarda gizliyim

Mavi donlu gökyüzlüyüm

Benden alâ çiçek var mı

Sümbül der ki boynum uzun

Yapraklarım düzüm düzüm

Beni ak gerdana dizin

Benden alâ çiçek var mı

21.03.2008

E-Posta: [email protected]




Halil USLU

Nerede “Medresetü’z-Zehra” projesi!



Mevlevîlerin tâbiriyle “Hakka vuslatının, şeb-i arusunun” 48. sene-i devriyesinde, çağımızın Mevlânâ’sı Hz. Bediüzzaman Said Nursî, başta Türkiye ve dış âlemde bütün haşmetiyle anılmaktadır. Büyük Üstadın bazı sözleri kesin, öz ve bir defa söylemiştir. Benim yıllardır dikkatimi çeken ve âlem-i İslâm, Türkiye ve balkanların mukadderâtını alâkadar eden “Medresetü’z-Zehra” projesi, yani şark üniversitesi, yani medeniyetlerin ve milletlerin buluştuğu üniversite...1 Bediüzzaman diyor ki: “Risâle-i Nur’un neşrine çalıştığım gibi, elli beş sene bu üniversite için çalıştım”. Risâle-i Nur gibi Kur’ân’ın bir mucize-i maneviyesi olan bir külliyata değer verdiği gibi, ona da değer vermiş. Çok merakaver bir hadise ve keskin bir söz.

Çünkü hadisât-ı âlemi, dünyanın gidişatını uzaklardan temâşâ ve tefekkür ediyor. Bediüzzaman’ın bu projesinin iki istinad duvarı var: Biri Van, ikincisi Balkanlarda Kosova. 24 milyon km²’lik Osmanlı devlet-i âliyesi parçalanınca Van Türkiye’de kaldı. Takriben 550 yıl civarında Osmanlı mührü ve terbiyesi altında yaşayan Balkanlar da malum güçler tarafından parçalandı. Osmanlıdan 35 devlet çıktı. Şimdi ise Balkanlarda her 2 ilâ 4 milyon arasında bir devlet kuruluyor. Bir mânâda parçalanmalar, kavgalar devam etmektedir. Âlem-i İslâm ise başta Irak olmak üzere Filistin ve Pakistan’a kadar giden acı ve hüzün tablolarıyla dolmaktadır. Türkiye’nin güneydoğusu ise, vatanımızın ayrı bir çare bulmaz kanayan yarası halindedir.

Biz bunu bugün tesbit ederken Hz. Bediüzzaman 100 yıl önce proje üretiyor ve devrin devlet ricâline usanmadan, bıkmadan, yorulmadan ulaşmaya çalışıyor. Hünkâr Abdülhamid Handan Sultan Reşad’a, Celâl Bayar’dan Adnan Menderes’e ve emsâli zevâta kadar... Bu projede temel unsurların bugün ne kadar elzem olduğu tekrar ortaya çıkmıştır. Diyor ki; bu üniversitede üç lisan, yani Arapça, Türkçe ve Kürtçe olsun. Üniversite senatosu? Etrak ve Ekrad ulemasından, yani Türk ve Kürt âlimlerinden. Mektep ve medrese ittifak etsin. Yeni ilimler ile din ilimleri birbiriyle barışsın. Çünkü “Vicdanın ziyası ulum-u diniye, aklın nuru funun-u medeniyedir.”2 Bu, eğitimde esas olmalı. Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan ve şarktaki diğer milletleri, ırkçılık ifsad etmemesi için, Hucurat Sûresi 10. âyeti rehber kılınmalı. Zira 623 yıllık Osmanlıda 200 etnik grup mevcuttu. Projenin bir dalında Hz. Bediüzzaman diyor ki: “Milliyetimiz bir vücuddur. Ruhu İslâmiyet, aklı iman ve Kur’ân’dır.”3

2008 itibarıyla 7 milyarlık dünya ailesi 2 milyarı okuyor. 20 yıl sonraki dünyanın ve mezkûr mekânların idarecileri onlar, her şeyi onlar.

Osmanlı toprağında Asya ve Avrupa’yı birbirine her cihetle bağlayan bu iki üniversitede, ırkçılığın ortadan kalkması ve gerçek ittihadın husûle gelmesi ve meşrûtiyetin oturması için 16 Haziran 1911’de Balkanlara üç haftalık bir seyahat içinde Kosova’da Osmanlı hünkârı Sultan Reşad ile birlikte bir üniversitenin temelini atarlar. Eğer bunun önemini idrak etmeseydi Sultan Reşad buralara kadar gelmezdi.

Bu tarzdaki üniversitenin hayata geçmesiyle meşrûtiyetin, hürriyetin, ittihadın hayata geçeceğini ve o zaman müjdelerin tahakkuk edeceğini ifade eder ve der ki: “Bu kuvvetli Asya ve Rumeli tarlası, çok şübban-ı vatan mahsulü vereceğinden kaviyen ümitvârız.”

Onun için bütün zerrâtımla bir efrad-ı ve evlâd-ı vatan olarak, mezkûr bölgeleri, bugünkü ve dünkü iktidarlara soruyorum? Nerede “Medresetü’z-Zehra” projesi, temeli ve üniversitesi? Bekamız ve bekanız bununla kâimdir. Yoksa hüsrandır, acıdır ve elemdir. Evet Bediüzzaman Haftasında, Türkiye’nin yollarında, hep bunları tefekkür ediyorum…

Pazar günü Konya’da “Meşrutiyet” konferansında buluşmak ümidiyle...

Dipnotlar:

1- Emirdağ Lâhikası, BSN, s. 437

2- Münâzarât, BSN, s. 127

3- Münâzarât, BSN.

21.03.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri