Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 08 Mayıs 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Kadir AKBAŞ

YANLIŞTA ISRAR “MUSTAFA MUĞLALI KIŞLASI”



“VAN'IN Özalp ilçesindeki jandarma sınır taburunun adı Mustafa Muğlalı Kışlası oldu.” Dört yıl önce gazetelerde yer alan bu küçük haber pek fazla dikkat çekmedi.

“Muğlalı” ismi neden önemlidir? “Türkiye’nin geçmişini bugüne bağlayan, yarınını tehdit eden” bir davranışın, refleksin örneği olduğu için… Olayı ana hatlarıyla hatırlamakta yarar var. “30 Temmuz 1943 tarihinde, Van’ın Özalp ilçesinde, İran’dan gelen bazı kişilerin Türk sınırları içindeki bir sürüyü kaçırmalarına yardım ettiklerinden şüphelenilen, ikisi askerden izine gelmiş otuz üç köylü, sırf ibret olsun diye, hiç kanıt ve yargılama olmadan sınırda elleri ve gözleri bağlanarak jandarma birlikleri tarafından kurşuna dizilir...

Olay kapatılır...

Tam beş yıl sonra, DP iktidara gelince, şikâyetler dikkate alınır ve mesele kurcalanmaya başlanır. Adalet, Savunma, İçişleri Bakanlıkları ile Genelkurmay Başkanlığı’ndan birer temsilciden oluşan bir komisyon kurulur. Komisyon olayı inceledikten, sorumlular ve tanıkları dinledikten sonra şu raporu yazar:

1943 Temmuz’unda Üçüncü Ordu Müfettişi Orgeneral Mustafa Muğlalı Özalp ilçesine gelmiş, vali ile yargıç vatandaşların, hududun öteki tarafındaki şahıslarla münasebette bulunarak emniyet ve asayişi ihlal etmekte olduklarından şikâyet etmişlerdir. Bu şikâyet üzerine Ordu Müfettişi, Tabur Komutanı Şükrü Tüter’e, ‘Bu adamları sana teslim edeceğim, icabına bakar, hepsini temizlersin’ diye emir vermiş, bu emir üzerine (....) bu şahıslar (...) gözaltına alınmış, iki müfrezeye tefrik olunmuş ve Kukur deresinde elleri kolları bağlandıktan sonra üzerlerine makineli tüfekle ateş edilmek suretiyle öldürülmüşlerdir...”

Komisyon raporunun ardından 1949’da askeri mahkemede dâvâ açılır. Olayın yakın tanıklarının ifadeleri, infazı gerçekleştiren mangaların komutanlarının itirafları üzerine, Muğlalı Paşa, önce idam cezasına çarptırılır, ardından bu ceza 20 yıl hapse çevrilir. Ancak Muğlalı cezaevine girmeden ölür.”

28 Şubat günlerinde alınan bir kararla Genelkurmay Başkanlığı, Mustafa Muğlalı’nın itibarını iade etmiş ve büstü, diğer orgeneraller yanında Genelkurmay bahçesinde yerini almıştır. Bununla da yetinilmez ve nihayet Van’ın Özalp ilçesindeki jandarma sınır taburuna Mustafa Muğlalı’nın adı verilir.

Ancak “Muğlalı” isminin çağrıştırdığı o korkunç olayda yakınlarını kaybedenler tepkilerini hukuk zeminine taşıdılar.

Ankara 6. İdare Mahkemesi, TSK’nın, Muğlalı adını kışlaya vermesinin iptali için iki yıl önce açılan dâvâda görevsizlik kararı verdi.

İdare Mahkemesinin görevsizlik kararının gerekçesiyse şöyle: “Kışlaya isim verme işlemi askeri bir eylem niteliğinde. Askerî eylemlerin de askerî kural, gerek ve geleneklerin değerlendirildiği uzmanlık mahkemelerinde incelenmesi gerekir.” Dosya Askerî Yüksek İdare Mahkemesine yollandı. Millî Savunma Bakanlığı bir hukuk devletinde asla onaylanmayacak bir tutumla “Merhum Muğlalı, işlediği suçtan dolayı cezasını çekmiş, üzerinden 60 yıldan fazla geçmiş. Merhumun cezasının süresiz devam edeceğinin iddia edilmesi hiçbir hukukî değerle bağdaştırılamaz” savunmasında bulunmuş. Savunma Bakanlığının otuz üç masum vatandaşımızın katledildiği bir olayı sıradanlaştırması ürküntü vericidir.

Olaydan yarım asrı aşkın bir süre geçtikten sonra 28 Şubat günlerinde alınan bir kararla Genelkurmay Başkanlığı tarafından Mustafa Muğlalı’nın itibarının iade edilmiş ve isminin bir kışlaya verilmiş olması nasıl anlaşılmalıydı?

‘Mustafa Muğlalı Olayı’ Türk Silahlı Kuvvetleri’nin günümüz şartlarında onayladığı ve hatırlatmak istediği bir olay mıdır?

Suç ve suçluyu övmeyi cezalandıran kanunî düzenlemeler hâlâ yürürlükte değil midir?

Bir vatandaş olarak, otuz üç masum insanın canına kasteden birinin “Millî Kahraman” olarak ilân edilemesini nasıl anlamalıyım?

Bu güne dek, katledilen masum insanların anısına hiçbir şey yapılmadı. Yakın zamana dek mezarlarının bulunduğu yer askerî yasak bölge kapsamında tutularak yakınlarının ziyaretine bile kapalı tutuldu.

Ülkemiz bu acı katliamın failini “Kahraman” olarak hatırlamayı hak etmiyor. Savunma Bakanlığı hatada ısrar etmemeli ve yargı kararını beklemeksizin Van’ın Özalp ilçesindeki jandarma sınır taburunun adını değiştirmeli ve kışlanın adını “Adnan Menderes” olarak değiştirerek olayın soruşturulması ve katillerin cezalandırılmasını sağladığı için merhum Adnan Menderes’e bölge halkınca duyulan sevgiye karşılık verilmelidir.

08.05.2008

E-Posta:




Mehmet KAPLAN

Sizde sevgi kaldı mı!



Parayı ilk bulan kavim:

Lidyalılar…

Tuhaf bir medeniyet bu Lidya!

Bilmem:

Eğer;

İnsanlığın başına para denen menem şeyi bu kavim musallat etmeseydi…

Başka türlü mü olurdu halimiz?

Sırf bizim değil..

Ülkemizin…

Diğer ülkelerin….

Tüm insanlık tarihinin hâli bir başka fasılda mı gelişirdi?!

Farklı mı olabilirdik?

Kan emici bir hâle insanlık gelmez mi idi?

Acaba:

Daha mı? Hoşgörülü olabilirdi;

İnsanoğlunun, biri; diğerine?

***

Her ne ise….

Asıl;

Çok daha farklı bir konuya temas etmek istiyoruz bu günkü yazımızda:

Bu;

Para meselesini başımıza musallat eden Lidyalı bir şairin dediklerine dikkatlerinizi çekmek istiyoruz.

Manisa, Salihli civarında yaşayan bir kavim olan Lidyalılardan bir şair şöyle diyor 2500 sene evvelinden:

Düz cümle ile aktarıyoruz:

“Ey Lidyalı! Ayağa kalk. Bu topraklar tekin değil! Peşinen insan kanı ister…

Eğer, meltemin büyüsüne kapılırsan; sence kutsal olan; paran, oğlun, kızın ve karın düşmanının ayağının çamuru olur!”

Nasıl!

Lidyalı bu koca şairin ikazı korkunç değil mi?

Bu toprakların tekin olmadığını ve peşinen insan kanı istemesine ne demeli?

İşte;

Balkan harbi.

İşte; Çanakkale..

İşte; Kurtuluş Savaşımız…

İşte; Güneydoğu’da yaşadıklarımız…!

Ve:

Son zamanlarda para dışında bir şey düşünemez hâle getirdiğimiz genç neslimiz.

Para her şeydir diye öğrendiler.

Böyle öğrettik!

“Muhabbet fedaîsi” olacaklarına mafya fedâisi olmayı tercih ediyorlar!

Sevgi ve muhabbet nere?

Bu samimiyetsizliğimiz nere?

Buyur:

Olur-olmaz dâvâlarla uğraşan benim derin devletim;

Tekin olmayan bu topraklarda, azıcık da genç nesli yok eden çarpık anlayışları ve yolları kapat!

Elinde yeni ve geçerli bir tekniğin varsa hemen harekete geç!

Çok geç kalıyorsun çooooookkk!

08.05.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Temiz olanlar, Allah’ın sevgili kulları



Lem’alar (30. Lem’a) isimli eserinde Cenâb-ı Hakkın altı İsm-i Âzam’ını anlatan Bediüzzaman Said Nursî, bu Lem’a’nın Birinci Nükte’sinde kâinattaki muazzam, harika temizliği detaylarıyla açıklıyor ve bunun İsm-i Kuddus’ün tecellîsi olduğunu söylüyor. Kuddüs ismi sayesinde kâinat güzelleşiyor, sevimlileşiyor.

Allah kâinatta sergilediği bu temizliğe inananların da ayna olmasını, onu yaşayışlarıyla yansıtmalarını istiyor. Allah’ın sevdiği insanlardır temiz insanlar. Kur’ân buyurur ki: “Muhakkak ki Allah çok tevbe edenleri ve temiz olanları sever.”1

Tevbe Sûresi’nde de Efendimizin (asm) fitne maksadıyla yapılan mescidde değil, temiz niyetli insanların bulunduğu takvâ mescidinde namaz kılması emredilir, orada bulunan ruhen, kalben ve bedenen temiz insanlar övülür. Şöyle buyurulur: “O mescidde asla namaz kılma. Senin namaz kılmana lâyık olan mescid, ilk günden beri takva üzerine kurulu bulunan mesciddir. Orada maddî ve mânevî pisliklerden temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da çokça temizlenenleri sever.”2 Evet, temizlik iki kısımdır. Biri maddî, diğeri manevî. Birinci temizlik bedenin, elbisenin, evin ve çevrenin temizliği; ikincisi de; ruhu, kalbi, aklı batıl inanç, kötü duygu ve düşüncelerden arındırmak şeklinde yapılan manevî temizliktir.

Şirkten, batıl inançlardan kalp arındırıldığı gibi maddeten de temiz olacaktır mü’min.

Demek Allah maddeten ve manen temizlenen kimseleri sevmektedir.

Hadis-i şeriflerde de temizliğe büyük önem verilmiş, Allah’ın sevdiği bu özellik, dinin temelini teşkil ettiği bildirilmiştir.

Resûl-i Ekrem (asm) İslâmın temizlik üzerine kurulduğunu bildirir.3 O kadar ki imanın yarısını teşkil eder.4 Bolluk ve bereket sebebidir aynı zamanda.5 Allah Resûlü (asm) ağız, yüz, kol ve beden temizliğine o kadar önem vermiştir ki, ağız temizliği için, “Eğer ümmetime farz olacağından korkmasaydım günde beş defa misvak kullanmalarını emrederdim”6 buyurmuştur. Gerekiyorsa günde beş defa alınan abdestte de elimizi, yüzümüzü, kollarımızı, ayaklarımızı temizlemiyor muyuz? Demek namaz kılan kişi otomatik olarak vücudunun belli bölümlerini temizlemektedir. En geç haftada bir defa da banyo yapmanın istenmesi de bedenin tümünü temizlemek noktasında büyük önem taşır. Şöyle buyurmuşlardır Resûl-i Ekrem (asm), “Her Cuma günü boy abdesti almak Cenâb-ı Hakkın kullarından istediği bir haktır.”7 Birgün de saçı sakalı karışmış, üstü başı pejmürde kıyafetli birini gördüğünde, “Saçını sakalını yıkayacak bir sabun bulamamış mı?” buyurarak uyarıda bulunmuştur.

Demek mü’minin üstü, başı, evi, barkı, işyeri, kısacası oturup kalktığı her yer pırıl pırıl olacaktır. Ne kadar temiz olursa Kuddüs, Tahir ve Mutahhir isimlerine ayna olmuş ve Allah’ın sevgisini kazanmış olur.

Dipnotlar:

1- Bakara Sûresi: 222.

2- Tevbe Sûresi: 108.

3- Keşfü’l-Hafa, 1:228.

4- Müslim, Tahare: 1.

5- Kenzü’l-Ummal, 16:128-129 (Hadis no: 44.154.)

6- İbni Mâce, Tahare: 7.

7- Buharî, Cuma: 12; Müslim, Cuma: 9.

08.05.2008

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

İşte bunu yutturamazlar



Dün, çok satan bir gazete ile çok tıklanan bir web sitesinde övgüyle yer alan "M. Kemal'in dindarlığı"na dair bir haberin peşine düştük. Değişik kaynaklardan yaptığımız araştırmalarla, konunun mahiyetini, meselenin içyüzünü öğrenmeye çalıştık. Sonunda bakıp hayretler içinde gördük ki, habere konu olan bu mesele, inandırıcı olmaktan fersah fersah uzak olduğu gibi, aynı zamanda burun direğini sızlatacak kadar da bayattır.

Efendim, "dindar görünümlü" söz konusu mevkutelerde sanki çok yeniymiş gibi yayınlanan ve güyâ M. Kemal'in ne kadar dindar olduğunu tam bir yaranma havası içinde yansıtılan bu haber, meğerse Diyanet Dergisinin Nisan (geçen ayki) sayısında çıkan "Atatürk, Din ve Din Adamları" başlıklı yazıya dayanıyor.

Üstelik, Prof. Ali Sarıkoyuncu'nun kaleminden çıkan bu yazıyı "haberler.com" sitesi de bundan tam bir ay önce haberleştirerek yayınlamış. (Bakınız: Ags, 9 Nisan 2008)

Bitmedi, meselenin daha da öncesi var. Aynı konu, aynı imza ve aynı başlıkla bundan tam dört sene evvel ayrıca kitaplaşmış. Dumlupınar Üniversitesi Rektör Yardımcısı olan Prof. Ali Sarıkoyuncu'nun bu aynı isimli kitabı, meğerse 2004 yılında Diyanet Vakfı Yayınları arasında çıkmış.

İşte, yıllardır değişik vasıtalarla takdim edilen ve sanki yeni keşfedilen bir malumatmış gibi Kemalistlere yaranırcasına gazete lisanıyla sunulan, ancak yukarıda belirttiğimiz bütün kaynaklarda aynen ve motomot şekilde yer alan söz konusu delilsiz, ispatsız bilgi kırıntısının metni şöyledir: "1930 yılında Atatürk, Fevzi Çakmak’la birlikte trenle yurt gezisine çıkıyorlar. Kompartımanda ülke sorunlarını konuşurlarken bir milletvekili içeri girip,Atatürk’ün kulağına birşeyler söylüyor. Atatürk’ün kaşları çatılıyor, Fevzi Paşaya dönerek, 'Paşam, lütfen beni takip ediniz, arkadaşlar bir haber getirdi, inceleyelim' diyor. Diğer vagondaki kompartımanda yüksek rütbeli bir subayın kanepe üzerinde namaz kıldığını görüyorlar ve Atatürk Mareşale diyor ki: 'Paşam, bu adamın biraz evvel kulağıma gizli bir şeyler söylediğini gördünüz. Bu adam yüksek rütbeli bir subayın namaz kıldığını gammazladı. Bu adam namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor, durumu size göstermek için buraya kadar zahmet ettim.' Atatürk ilk istasyonda milletvekilini trenden indiriyor ve gelecek dönem milletvekili seçilmesini engelliyor."

Bakınız, o tarihte henüz soyadı kànunu çıkmadığı için, ortada ne "Çakmak" var, ne de "Atatürk." Geçelim, namaz kılanı gammazladığı için trenden indirilen mebusun kim olduğu belirtilmiyor. Neden? Bunu bugün açıklamanın ne sakıncası var?

Ama hayır, altından başka şey çıkacak diye korkuyorlar, ya da aslında böyle bir hadisenin aslı astarı olmadığı için, isim es geçiliyor. Oysa, bir olay veya bir tarihî gerçeklik, "zaman, mekân ve şahıs" üçgenine dayanır. Bu üçgene dayandırılmayan bir anlatım, muteber değildir.

Bunu da geçelim, iki büyük paşanın hangi ayın hangi günü nereye seyahat ettikleri de belirtilmiyor. Biz erinip üşenmeden, 1930 yılına ait TTK'nin yayınladığı bütün günlük kronolojileri incelediğimiz halde, M. Kemal ile Fevzi Paşanın bir müşterek tren seyahatine rastlayamadık.

Dolayısıyla, aktarılan hadise, öncelikle uydurma olarak görülüyor. İkincisi, dindar diye bilinen Fevzi Paşa faktörü nazara alınmadan tamamen subjektif yorumlar yapılıyor. Üçüncüsü de, M. Kemal'in genel dünya görüşü ve milyonları ilgilendiren dinî meseleler üzerindeki devrim niteliğindeki tasarrufu dikkate alınmadan birtakım değerlendirmeler yapılıyor ki, bunun güvenilecek hiçbir yanı yoktur.

O halde, hiç kimse çıkıp da tarihî ve mânevî gerçeklikle bağdaşmayan böyle atmasyon kabilinden bilgileri bizlere yutturamaz. Boşuna yorulmasınlar. Kaldı ki, böyle yapmakla Kemalistlere de yaranamazlar. İki arada bir derede kalakalırlar.

Tarihin yorumu 8 Mayıs 1972

Gezmiş'in idamı İnönü'yü de bitirdi

1938'de beri CHP'nin Genel Başkanlığını yürüten İsmet Paşanın bu 33 yıllık saltanatı sona erdi. Partinin bir gün önce (7 Mayıs 1972) yapılan 5. Olağanüstü Kurultayında, biri Ecevit'e, diğeri İnönü'ye ait iki "parti meclisi listesi" yarıştı. Yapılan seçimler neticesinde, Ecevit'in listesi 709 oy alırken, İsmet Paşanın listesi ise ancak 507 oy alabildi.

Bu tablo, "İkinci Adam" İsmet İnönü'nü devrinin bitişini, tükenişini gösteriyordu. İnönü, bir gün sonra CHP Genel Başkanlık görevinden istifa etti.

Ancak, 14 Mayıs'ta ayrıca bir "genel başkanlık özel kurultayı" yapıldı. Ne var ki, İsmet Paşa burada da kaybetti. Ecevit, 913 delegeden 828'inin oyunu alarak bu partinin üçüncü genel başkanı oldu.

* * *

Bu kurultaylar maratonunda Ecevit'le İsmet Paşayı karşı karşıya getiren ve paşaya seçimi kaybettiren birden fazla sebep var. Yaşlılık, asker kökenlilik, ağır işitme gibi sebeplerin yanı sıra, ayrıca 12 Mart Muhtırasına sıcak bakması, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı edilmesine karşı çıkmaması, hatta zımnen destek vermesi gibi sebepler, İsmet Paşanın siyasî hayatını bitirdi.

Malum, Ecevit, askerî muhtıraya destek vermediği gibi, idamlara da açıkça karşı çıkmıştı. Bu da onu komünist/sosyalist kitlenin gözünde adeta bir umut, bir idol haline getirmiştir. "Umudumuz Ecevit" sloganına, o dönemde hemen her yerde rastlamak mümkündü.

Çok garip ve tuhaftır ki, Ecevit de, tıpkı halefi İnönü gibi, hayatının son bir–iki yılında büsbütün yalnızlaşan ve siyasî etkisi sırıflanan bir eski genel başkan olarak göçüp gitti dünyadan.

08.05.2008

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Humeyni’den 11 Eylül 2001’e…



Hepimiz biliyoruz ki, “ifsat komiteleri”nin işi; İslâmî gelişmeleri durdurmaktır. Hatırlayın 1970’leri, ilim ve fikir adamları, meşhur aktörler, müzikçiler (Cat Setevens vs.) akın akın İslâmiyet’e koşuyordu… Sonra Humeyni olayı patlatıldı ve İslâmiyet, kadınları ezen, asan, kesen, darağaçlarında insanları sallandıran bir insan olarak takdim edilmedi mi?

11 Eylül 2001’de, İkiz Kuleleri güya Usame bin Ladin yerle bir etti! Sonra, ortaya el-Kaide denen bir muamma; ardından Afganistan işgali ortaya çıktı! Sonra Irak işgal edildi! Milyonlarca insan öldürüldü, işkenceye uğratıldı. Zenginlik kaynakları ABD, İngiltere tarafından sömürülmeye devam ediliyor...

ABD, Irak’a demokrasi getirecekti; ne oldu? Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de her gün kaç insan ölüyor, kaçının başına bomba yağıyor, kaçı sakat kalıyor? Peki, Müslümanların başına yağan bombaları taşıyan uçaklar nereden kalkıyor; İncirlik’ten mi? Masum insanların başına yağan bombalar bize kriz, musibet, âfât (deprem vs.) olarak dönmeyecek mi? Niyazımız, bu gaflet ve vurdumduymazlığımızın bize pahalıya ödetilmemesidir! Bush ve yönetimi, eğer demokrasi ihracını çok seviyor idiyse, neden daha önceki Clinton yönetimi gibi Türkiye’nin AB’ye girişini hızlandırıp teşvik etmedi? Neden Erdoğan hükûmeti, 2005’ten beri AB’yi rolantiye aldı?

Şimdi oturup düşünme zamanı değil mi? Yüz sene sonrasının planlarını yapan; 400 milyar doları aşkın askerî bütçesi olan, iç ve dış istihbarat ağıyla dünyayı saran, teknolojinin zirvesinde bulunan, hatta uydular vasıtasıyla, yerdeki bir askerin düğmesini çekebilen ABD’yi bombalayan fistanlı Usame bin Ladin mi idi? Eğer öyle ise; ABD’ye yuuh olsun! Eğer öyle değilse, iki katı yuuh olsun! Ne oldu; Usame bin Ladin kasetleri? Yakalandı mı, yakalanamadı mı, yakalanmak istenmedi mi, yoksa, yine korkutmaca olarak bir kenarda mı saklanmaktadır?

11 Eylül tarihi, Müslümanların terörist, İslâmiyetin şiddete meyyal bir din gibi gösterilmeye başlanmasının ve bütün dünyada, medya yoluyla beyinlerin yıkanmasının dönüm noktası değil mi? Ve bunun sebebi de, İslâmî gelişmelerin engellenmek istenmesi değil mi?

1992’de Cezayir İslâmi Selâmet Cephesi’ni (FIS) iktidara ittikleri gibi; MNP-MSP-RP “sağı bölen siyasal hareket” olarak 1995’lere kadar, kontrol altında muhafaza edilip desteklenmiş. Sonra iktidara itilip, Erbakan’ın ifadesiyle “Bu adamlar bizim iktidara gelmemizi hoşgörüyle karşılıyorlarsa, bunda bir bit yeniği vardır. Anladığımız kadarıyla bu adamlar bizim iktidara gelmemize ses çıkarmama kararı aldılar. Biz iktidara geldikten sonra bizi iktidarda perişan etmeyi düşünüyorlar.”1

Ya daha sonra iktidara ittiklerinden kimi ve kimleri perişan ettiler? Bediüzzaman’ın tespiti bir kere daha tebeyyün ediyordu: Kuvvetli bir sûrette hükmeyleyen zındıka cereyanı (gizli ifsat komiteleri), birini diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde kullanıyor. Birini mağlûp ettikten sonra, o âleti de kırıp atıyordu.2

2000’li yıllarda ise, el-Kaide ve Usame bin Ladin’i kullanmadılar mı? Peki yarın kimi kullanacaklar? Bunlar, beynelmilel “ifsat komiteleri”nin oyunu değil mi? Öyle ise, başta imanımıza sarılarak, cehalete savaş açarak, ilim ve teknoloji, hak ve adalet üretmeli değil miyiz?

Dipnotlar:

1- Günaydın, 23 Aralık 1993;

2- Lem’alar, 4. Lem’a, 4. Nükte, s. 32

08.05.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Kur'ân'da sağ ve sol kavramları



Yusuf Bey: “Kur’ân’da ve hadislerde geçen sağ ve sol konusunu açıklar mısınız? Sağın iyiyi ve solun kötüyü temsil etmesinin hikmeti nedir?”

Sağ ve sol kavramları temelde birer “yön” mefhumundan ibarettir. Sağ bir taraf, sol da diğer taraftır. Ancak zamanla her iki ibare de deyimleşmiş, sırtlarına yeni mânâlar yüklemiştir. Öyle ki, sağ taraf hayrı ve hayır olan işleri, sol taraf da şerri ve şer olan işleri sembolize etmeye başlamıştır.

İnsanların konuşma dilleri üzerine nâzil olan ve beşerin anlayışına hitap eden Kur’ân, “sağ” tabirini, yönden başka, tarihî süreç içerisinde kazandığı güç, kudret, talih, saadet, hayırlı cihet, hak yön, iyi taraf, bahtiyar taraf gibi nezih mânâlarda da kullanmıştır. Bu mânâlar, gerek Kur’ân’ın nazil olduğu toplumda, gerekse günümüz toplumlarında “sağ” tabiriyle kast edilen mânâlar olduğundan, Kur’ân’ın bu tabirleri kullanmakta “anlaşılmama” gibi bir problemi yoktur.

Sağ tabiri Kur’ân’da:

a) Yön olarak kullanılmıştır: “Allah’ın yarattığı şeylerin gölgeleri sağa sola vurarak, Allah’a boyun eğerek secde etmekte olduklarını görmüyorlar mı?”1 “Sağında ve solunda onunla beraber oturan iki alıcı melek, yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü zapt ederler.”2

b) Doğrudan sağ el mânâsında kullanılmıştır: “Ey Musa! Sağ elindeki nedir?”3 “Sen daha önce bir kitaptan okumuş ve sağ elinle de onu yazmış değildin. Öyle olsaydı, bâtıl söze uyanlar şüpheye düşerlerdi.”4

c) Hayırlı yön ve hak taraf olarak kullanılmıştır: “İleri gelenlerine, ‘Doğrusu siz bize sağdan (sûret-i haktan) görünürdünüz’ derler.”5

d) Güç ve kuvvet mânâsında kullanılmıştır: “Sonunda üzerlerine yürüyüp sağ el ile (kuvvetle) vurdu.”6 “Kur’ân, âlemlerin Rabb’inden indirilmiştir. Eğer Muhammed, Bize karşı ona bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu sağ elimizle (kuvvetimizle) yakalardık. Sonra onun şah damarını koparırdık.”7

e) Mesud ve bahtiyar olanlar mânâsında kullanılmıştır: “Defterleri sağdan verilenler! Ne mutlu o sağ ehline!”8 “Kitabı sağından verilenler kolay geçireceği bir hesaba çekilirler ve yakınlarının yanına sevinçle dönerler.”9 “Defteri sağdan verilenlerden ise o, kendisine, ‘Ey sağ ehli olan kişi! Sana selâm olsun!’ denir.”10 “Defteri sağdan verilenler cennettedirler.”11

f) Sol tabiri mutsuz, bahtsız ve kaybedenler mânâsında kullanılmıştır: “Defterleri soldan verilenler!... Ne yazık o sol ehline!”12 “Fakat kitabı soldan verilen kimse, ‘Keşke kitabım bana verilmeseydi! Keşke hesabım ne olduğunu bilmeseydim! Bu iş keşke son bulmuş olsaydı! Malım bana fayda vermedi. Gücüm de kalmadı!’ der.”13

g) Sağ el tabiri kimi âyetlerde Allah’a ait müteşâbih bir sıfat olarak da zikrolunur ve tam ve kâmil kuvvet ve kudret mânâsında kullanılır: “Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Bütün yeryüzü kıyamet günü O’nun kabzasındadır (avucundadır.) Gökler de O’nun Yemin’i ile (sağ eli ile=kudreti ile) dürülmüştür.”14 Bu âyetteki “Yemîn” sıfatını Saîd Nursî Hazretleri, âyetin içinde ayrıca “Kabza” sıfatı da geçtiği cihetle “Kabza” kelimesi ile, yani tasarruf eli mânâsında tefsîr etmiştir.15

Sağ el ve sağ taraf, “O ancak kendisine vahyolunanı söyler”16 âyetinin mazharı Peygamber Efendimizin (asm) de tercihi olmuştur. Bir hadislerinde “Sizden biriniz bir şey yediği zaman sağ eli ile yesin, içtiği zaman da sağ eli ile içsin. Sol el ile ancak şeytan yer ve içer”17 buyuran Allah Resûlü (asm), bir diğer hadislerinde de, “Elbiselerinizi giydiğiniz zaman ve abdest aldığınız zaman sağdan başlayın” buyurmuştur.18

Kur’ân’ın, hak ve hayır olan olguları “sağ” kelimesi ile ifade etmesi, sağ el ve sağ taraf üzerinde bir hayır tercihi olarak yoğunlaşmamızı sağlar. Böylece her hayırlı işte sağdan başlamanın ve her temiz işte sağ eli kullanmanın sünnet oluşunu Kur’ân ile bütünleştiririz. Nitekim insanın yaratılışına uygun tercih de budur.

Dipnotlar:

1- Nahl Sûresi, 16/48; 2- Kaf Sûresi, 50/17,18; 3- Tâhâ Sûresi, 20/17; 4- Ankebût Sûresi, 29/48; 5- Sâffât Sûresi, 37/28; 6- Sâffât Sûresi, 37/93; 7- Hâkka Sûresi, 69/43, 44, 45, 46; 8- Vâkıa Sûresi, 56/27; 9- İnşikâk Sûresi, 84/7,8,9; 10- Vâkıa Sûresi, 56/90, 91; 11- Müddessir Sûresi, 74/39; 12- Vâkıa Sûresi, 56/41; 13- Hâkka Sûresi, 69/25-29; 14- Zümer Sûresi, 39/67; diğer âyet için bakınız: Hâkka Sûresi, 69/45; 15- Sözler, s. 360; 16- Necm Sûresi: 4; 17- Tâç, 3/361; 18- Tâç, 4/558

08.05.2008

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Stratejistlerin kapışması



Amerikalılar Rus askerî geçit törenlerini kastederek: “Çakar almaz, demode silâhlarla gösteri yapıyorlar” diyerekten Rusları ve silâh teknolojilerini aşağıladılar. Bu neyin göstergesi? Bu sözler ancak SSCB’nin son Başkanı Gorbaçov’un analizi ışığında anlaşılabilir. Gorbaçov, ABD’nin küresel çapta yeni bir soğuk savaş başlatmasından endişe ediyor. Amerikalılar güç kaybettikçe daha da hazımsız ve tehlikeli olabilirler. Son sıralarda İran’la yaşadıkları tırmandırma ve gerilim politikası da bunun habercisi olmalı. Zira Irak’ta başarılı olsalar da İran’a çullanacaklardı, olmasalar da. Başarısız olmaları halinde de bunun faturasını yine ona keseceklerdi. Durum bu minvalde ilerliyor. ABD onuru kırılmış bir arslana benziyor.

İngiltere’de yayımlanan Daily Telegraph gazetesine bir röportaj veren son devlet başkanı Gorbaçov, ABD’nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne füze kalkanı yerleştirmesinin, “İran gibi haydut devletlerden gelen tehditlere yönelik olduğu” açıklamasını kabul etmenin mümkün olmadığını belirterek, aksine geleneksel olarak Rusya’nın nüfuzundaki bu etki bölgesindeki Amerikan askerî varlığının, yeniden doğan Rusya’yı durdurmaya yönelik olduğunu savunuyor. Gorbaçov, ABD’nin Rusya ya da Çin ile bir savaş hali durumunda konvansiyonel kuvvetlerini güçlendirmeye dönük bir savunma ve askerî bütçe kabul ettiğini gördüklerini de belirterek, “Bazen ABD’nin bütün dünyaya savaş açacağı hissine sahip oluyorum. (Avrupa’nın doğusuna) füze kalkanı sistemi yerleştirmek, silâhlanma yarışında bir üst aşamaya geçmektir. Bu çok tehlikeli bir oyundur” ifadesini kullanıyor. Amerikalıların soğuk savaştan sonra NATO’nun Almanya’nın sınırlarını geçmeyeceğine söz verdiğini hatırlatan Gorbaçov, “ama şimdi Orta ve Doğu Avrupa’nın yarısı bu ittifaka dahildir, Amerikalıların verdiği sözler nerede kaldı? Bu, onlara güvenilmeyeceğini kanıtlıyor” dedi ve arkasından bam teline vurdu: “Amerikan hükümetinin siyasetini askerler ve sanayiciler belirliyor...” Sihirli kelime: Askerî sınaî kompleks. Şimdi Amerikan iradesi bu canavarın ipoteğine girmiş bulunuyor. Sabık Amerikan başkanlarından bazıları da bu tehlikeye dikkat çekmişti. Kimi zaman buna Amerikan askerî ve sınaî kompleksi deniliyor, kimi zamanda petrol ve silah lobisi. İsim farklı olsa da müsemma birdir.

***

Gorbaçov’un tam zıddına Kissinger ise Soğuk Savaş’ın akabinde Rusya ile ABD’nin stratejik ortaklığa yaklaştıklarını, ramak kaldığını ve bazı pürüzler kalsa da bunun mümkün ve muhtemel olduğunu söylemiştir. Bu pürüzler tam da Gorbaçov’un kastettiği esaslı pürüzlerdir. Kissinger tam tersine, iki ülke arasında stratejik ortaklık için ufkun sonuna kadar açık olduğu görüşünde. Halbuki karşı cephede yer alan Gorbaçov tam aksine ABD’nin NATO’yu genişletmesi çerçevesinde Rusya’nın altını oyduğunu düşünüyor. Bu bize bir zamanlar İhsan Sabri Çağlayangil’in sözlerini hatırlatıyor: “12 Mart’a doğru CIA bizim altımızı oymuş da haberimiz yokmuş...”

Gorbaçov, Ukrayna’nın NATO’ya sokulması çabalarını bu bağlamda değerlendiriyor ve bu girişimi stratejik oyun olarak tanımlıyor. Brzezinski’nin ifadesiyle satranç hamlesi. Gorbaçov gibi devlet adamı ve stratejist olan Zbigniew Brzezinski: ‘Ukrayna’nın olabildiğince Rusya’dan koparılması’ tezini savunuyordu. İşte bu sözler ve tezler Gorbaçov’un karşı hamleye itmiş o da bunun tehlikeli bir oyun olduğunu ifade etmişti. O da Jirinovski’nin hilafına akil adam pozisyonunda, Amerikalıları hadlerini bilmeye ve ayaklarını denk almaya davet ediyor. Stratejistlerin bu karşılıklı hamleleri sadece Brzezinski ile Gorbaçov arasında değil aynı zamanda Gulag Takımadaları romanıyla ünlenen ve Nobel alan ve 20 yılını ABD’de geçiren Soljenitsin ile Bush’u da karşı karşıya getirdi. Onlarda stratejik meseleler üzerine kapıştılar. O da Gorbaçov gibi Bush’u tehlikeli oyunlar kurmakla suçluyor. Özellikle de Ukrayna’yı Rusya’dan koparma hamlesine karşı dikkat çekti. Soljenitsin Bush’un Ukrayna tarihi üzerinde bir nevi ‘ looney fable’ kaçık hikâyesinin içine düştüğünü söyledi. Sadece Ukrayna üzerinde değil Bush Irak ve Afganistan maceralarında da bir nevi kaçık hikâyesine düşmüş olmadı mı? Soljenitsin sözlerine, Batılıların genelde kaçık hikâyelerini tasdike meyyal olduklarını da ilave ediyor.

***

Stratejistler gerçekten de bu şekilde birbirlerine düşmüş bulunuyor. Bir zamanlar İstanbul depremi üzerine depremciler de bizde amansız ve molası olmayan bir kavganın içine düşmüşlerdi. Stratejistlerin kavgası bağlamında, Londra’da ikamet eden Filistin asıllı yazar Azzam Temimi ile Ahmet Davudoğlu’nun tezlerinin de bir şekilde ters düştüğünü yazmıştım. Davudoğlu güç kullanmadan komşu ülkelerle sıfır nokta pürüzlü ilişkiler geliştirebileceğimizi tasavvur ediyor. Temimi ise bunun gayri kabil ve hayal ürünü olduğunu söylüyor. Bakalım, tarih hangisini haklı çıkaracak ve tasdik edecek? Stratejist öngörülerde bulunmak da kolay değil; işkembe-i kübradan atmaya gelmiyor.

08.05.2008

E-Posta: [email protected]




Ahmet ARICAN

Esnaf Odalarına göre Bağ-Kur’lu olunamayacak



5510 sayılı sosyal güvenlik reform yasası yürürlüğe girerse mevcut yasalarda Bağ-Kur’lu olarak adlandırılan kişilerin adları artık 4/b sigortalısı olacak. Hali hazırda uygulamada olan Bağ-Kur mevzuatına göre, gelir vergisinden muaf kişilerin eğer esnaf ve sanatkâr sicili ile birlikte meslek odalarına da kayıtları varsa ancak o zaman Bağ-Kur’lu olabilmektedirler. Ancak, yine günümüzdeki Bağ-Kur uygulamalarına göre, gelir vergisinden muaf bir mesleği yapmayan kişilerin esnaf ve sanatkâr sicilindeki ve meslek odalarındaki kayıtlara göre Bağ-Kur’lu olmaları mümkün değildir.

İşte eğer, sosyal güvenlik reform yasası yürürlüğe girerse 4/b sigortalılarının (Bağ-Kur’luların) sigortalılığa esas kayıtları arasında hiçbir şekilde esnaf odalarındaki (şoförler odası, berberler odası, pastacılar odası, vb.) kayıtlara itibar edilmeyecektir. Yani yeni dönemde örneğin bir kişi seyyar satıcılık yapsa ve bundan dolayı seyyar satıcılar odasına kayıtlı olsa bile, bu kişinin Bağ-Kur’lu olabilmesi için seyyar satıcılar odasındaki kayıtlarına sigortalılığı açısından itibar edilmeyecektir. Örnekte belirtilen kişinin 4/b sigortalısı olması için mutlaka esnaf ve sanatkârlar siciline kayıtlı olması zorunluluğu aranılacak ve esnaf ve sanatkâr siciline kaydı yoksa 4/b kapsamında sigortalı olamayacaktır.

Özetle, şimdiki uygulamada olduğu gibi yeni dönemde de Bağ-Kur (4/b) sigortalılığında esas alınan asıl kayıt türü vergi mükellefiyet kayıtları olacaktır. Ancak, seyyar satıcılık, seyyar piyango bileti satıcılığı ve tablacılar gibi vergiden muaf meslekleri yapan kişiler yeni dönemde 4/b sigortalısı olmak istediklerinde, meslekleriyle ilgili esnaf odalarındaki (meslek odaları) kayıtlarına itibar edilmeyecek ve bu kişilerin mutlaka esnaf ve sanatkârlar siciline kayıtlı olmaları gerekecektir. Esnaf odalarındaki genel olarak görülen kayıt düzensizliği göz önünde bulundurulduğunda, reform yasası ile getirilen bu düzenlemenin vatandaşlar açısından son derece faydalı olduğunu belirtmek gerekir.

nSosyal Güvenlik Reform Yasası Cumhurbaşkanınca veto mu edilecek?

Ülkemizdeki hemen hemen herkesi kapsayan ve yakından ilgilendiren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası hukuksal açıdan temellendirilmeye çalışılmaktadır. Sosyal güvenlik reform yasasının en önemli ayağı olan 5510 sayılı sosyal güvenlik reform yasası, toplumdaki tüm kesimleri ilgilendirdiği için herkes tarafından bir yönü eleştirilmiş ve yasa üzerinde tam bir mutabakat sağlanamamıştır. Yasanın ilk halinden şimdiye kadar olan geçirdiği safahatı bir kez daha hatırlamak yararlı olacaktır. Bilindiği üzere, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasasının ilk hali olan 5489 sayılı Kanun 19.04.2006 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş, ancak 10.05.2006 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından yeniden görüşülmek üzere TBMM’ye iade edilmişti. Cumhurbaşkanınca Meclise iade edilen 5489 sayılı Kanun TBMM’de bir kez daha görüşülüp 31.05.2006 tarihinde TBMM’de kabul edilmesinin ardından kanun numarası 5510 olarak değiştirildi ve Cumhurbaşkanı tarafından kanunun bu son hali onaylandı. Cumhurbaşkanı tarafından onaylanan kanun 16.06.2006 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yasalaştı. Ancak bu sefer, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve CHP milletvekilleri tarafından Anayasa Mahkemesine götürüldü. Anayasa Mahkemesi ise, 2007 yılının Ocak ayında yürürlüğe girmesi öngörülen yasanın 2006 yılı Aralık ayında 22 maddesini iptal, 6 maddesinin de yürürlüğünün durdurulmasına karar verdi.

Anayasa Mahkemesinin bu iptal kararından sonra 5510 sayılı reform yasasında Anayasa Mahkemesinin iptal kararındaki hususlar da göz önünde bulundurularak 5754 sayılı Kanunla sözü edilen kanuna yeni eklemeler ve değişiklikler yapıldı. Yapılan değişikliklerden sonra anılan yasa 17 Nisan 2008 tarihinde TBMM tarafından kabul edildi ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e gönderildi. TBMM tarafından kabul edilip de Cumhurbaşkanlığı makamına gönderilen yasaların 15 gün içinde onaylanması gerekmektedir. Bahse konu bu 15 günlük süre 2 Mayıs 2008 tarihinde dolmasına rağmen, bu yazının kaleme alındığı zamanda hâlâ 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmadı.

nAnılan yasa Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmayınca hepimizin aklına acaba bu yasa Cumhurbaşkanı tarafından veto mu edilecek sorusu geliyor. Bakalım zaman neyi gösterecek?

1 Mayıs’tan önce sigortalı olamadıysanız umudunuzu yitirmeyin

5510 Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (SS ve GSS) eğer Cumhurbaşkanı tarafından onaylanırsa, anılan yasanın emeklilik yaşı ve hizmet süresi ile ilgili hükümleri 1 Mayıs 2008 tarihinde yürürlüğe girecek. Daha önceki yazılarımızda da açıkladığımız üzere, 1 Mayıs 2008’den önce sigortalı olan kişiler daha küçük yaşta emeklilik imkânını ve de hem emekli aylığı alıp, hem de emeklilikten sonra çalışmalarına devam edebilme gibi birçok avantajı elde etmiş oldular.

Ancak, 1 Mayıs 2008’den önce sigortalı olamadığı için üzülen ve emeklilikle ilgili birçok avantajı kaybettiğini düşünen kişiler için henüz vakit bitmiş değil. Çünkü 506 sayılı Kanunun 9’uncu maddesine göre, işverenler çalıştıracağı kimseleri, işe başlatmadan önce örneği kurumca hazırlanacak işe giriş bildirgeleriyle SSK’ya (SGK) doğrudan bildirmekle veya bu belgeleri iadeli-taahhütlü olarak göndermekle yükümlüdürler. Yine 506 sayılı Kanunun 140/b maddesine göre, 506 sayılı kanunun 9’uncu maddesinde belirtilen bildirgeyi yasal süresi içinde Kuruma (SGK) vermeyenlere, her bir sigortalı için aylık asgari ücret tutarında idarî para cezası verilmektedir. Günümüzde brüt asgari ücret tutarı ise 608 YTL’dir. Örnek olarak, sigortalı olarak işe girişi 29.04.2008 olan bir kişinin işe giriş bildirgesi SSK’ya en geç bir gün öncesi (28.04.2008) itibariyle verilmesi gerekmektedir. Verilmediği takdirde işverenlere SSK tarafından 608 YTL tutarında idari para cezası verilmektedir. 608 YTL idari para cezasını göze alan kişilerin eğer işe girişleri 1 Mayıs 2008’den önceki bir tarihte ise, bu kişilerin işe giriş bildirgeleri şimdi bile SSK’ya verildiği takdirde sigortalılık başlangıçları 1 Mayıs 2008’den önceki bir tarih olarak belirlenecek ve bu kişiler de aynen 1 Mayıs 2008’den önce işe giren sigortalılar ile aynı erken emeklilik ve yaş hükümlerine tabi olacaklardır.

Özetle, okurlarımızın kendileri veya yakınları eğer reform yasasında mevcut olan yüksek yaş şartlarından etkilenmek istemiyorlarsa ve 608 YTL’lik bir idarî para cezası ödemesini göze alıyorlarsa, SSK’ya işe giriş bildirgelerini 1 Mayıs 2008’den önceki bir tarihi ihtiva edecek şekilde verip işe giriş tarihlerini 1 Mayıs 2008’den önceki bir tarih olarak belirleyebilirler. Ancak burada sahte sigortalılık girişlerine tevessül edilmemesi büyük önem arz etmektedir.

Okur sorularına kısa cevaplar

Mustafa Çelik/Samsun; 12.09.1964 doğumluyum. 01.02.1984 tarihinde SSK’da sigortalılık başlangıcım var. SSK’ya 3400 gün prim ödedikten sonra Bağ-Kur isteğe bağlı sigortalısı oldum. Bağ-Kur isteğe bağlı sigortalılığında da 2300 gün prim ödedim. Daha sonra ise, 2006 yılı Aralık ayından itibaren SSK’da isteğe bağlı sigortalı oldum ve 550 gündür SSK isteğe bağlı sigortalılığına prim ödemeye devam ediyorum. Toplam 6250 gün prim ödemem bulunmaktadır. Son üç buçuk yılı SSK’dan tamamlamaya çalışıyorum. Ne zaman emekli olacağımı biliyorum. Reform yasasının yürürlük tarihi olan 1 Ekim 2008’den sonra isteğe bağlılıkta üç buçuk yıldan fazla kalanların Bağ-Kur’a göre emekli olacakları söyleniyor. Bu durum beni etkiler mi?

Sayın okurum; 5510 sayılı sosyal güvenlik reform yasası yürürlüğe girerse 1 Ekim 2008’den sonra isteğe bağlı sigortalı olarak geçirilen süreler Bağ-Kur isteğe bağlı sigortalılığı gibi değerlendirilecek ve emeklilik hakları da 9000 gün üzerinden hesap edilecektir. Bunun için 1 Ekim 2008’den sonra isteğe bağlı sigortalılıkta 3,5 yıldan fazla kalmamak gerekiyor. Ancak vermiş olduğunuz bilgilere göre, siz SSK’da 3,5 yılınızı (1261 gün) reform yasası yürürlüğe girse bile, yeni kanun kapsamında üç buçuk yıldan fazla kalmadan dolduruyorsunuz. Bu bakımdan siz bu durumdan olumsuz etkilenmiyorsunuz. SSK isteğe bağlılığında primlerinizi ödemeye devam edin ve 1261 günü doldurunca prim ödemenize son verin.

İsmi mahfuz; Ölen babasından kalan sigorta aylığını alan evlenmemiş yetim bir kız çocuğunun ablası hem ölen kocasından kalan Bağ-Kur maaşını, hem de babasından kalan sigorta maaşını kız kardeşiyle paylaşarak iki maaş almaktadır. Yeni çıkan Sosyal Güvenlik Yasasında bununla ilgili hüküm nedir? 

Sayın okurum; soruda belirttiğiniz kişinin ablası dul kalıp evlenmediği sürece ve herhangi bir sosyal güvenlik kanunu kapsamında sigortalı olarak çalışmadığı müddetçe, hem Bağ-Kur’lu ölen kocasından dul aylığını, hem SSK’lı olup ölen babasından yetim aylığını birlikte ve aynı zamanda alabilir. Bunun kanuni bir sakıncası yok. Yeni sosyal güvenlik reform yasası yürürlüğe girse bile, soruda belirttiğiniz kişi her iki aylığını almaya devam edecek. Ancak bu kişinin reform yasası yürürlüğe girdikten sonra durumunda bir değişiklik olup da, yeniden SGK’dan eşi veya babası üzerinden aylık talep etmesi halinde iki aylıktan yalnızca birisi kendisine verilecektir. Örnek olarak, sorudaki bayan eğer sigortalı olarak çalışmaya başlarsa ya da Bağ-Kur’lu olursa babasından dolayı aldığı aylık kesilecektir. Bu kişi daha sonradan çalışmasını bırakıp SGK’dan babasından dolayı aylık talep ederse ve aylık talep tarihinde de reform yasası yürürlükte ise eşi ya da babası üzerinden almaya hak kazandığı aylıktan birisini tercih etmek durumunda kalacak.

NOT: Sosyal güvenlik reformu neler getiriyor? Neler götürüyor? Bağ-Kur, SSK ve Emekli Sandığı konularında bilmek istediğiniz her şey için her hafta Perşembe günleri bu köşede buluşalım. Faks ve e-postalarınızı bekliyoruz. E-posta: [email protected] Faks: 0212 515 67 62

08.05.2008

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

“Dünyevileşme” vurgusu



Üzerinden bir hafta geçtiği halde bol olaylı, çatışmalı, direnişli ve gaz bombalı 1 Mayıs tartışması, bütün hararetiyle sürüyor. Önceki gün Meclis’te grupların gündeminde bu vardı. Diğer yandan “kapatma iddianâmesi”nde iktidar partisinin “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” iddiasına karşı partinin “savunması”nın da “laiklik odaklı!” olması, enteresan.

Zira AKP’nin “cevapları”nda da her fırsatta “laikliğe” vurgu yapılıyor; tıpkı daha kapatılmadan önce Erbakan’ın, “Atatürk yaşasaydı Refah Partili olurdu” iddiası gibi, sık sık “Atatürkçülüğe” atıfta bulunuluyor…

Son beş yılda okul ders kitaplarında “Atatürkçülüğün yüzde 40 artması”nın savunmada kullanılıp kullanılmadığını bilmiyoruz. Lâkin “AKP’nin Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırmaya uğraşan bir parti olduğu” Başbakan’ın “laiklik” vurgulu sözleriyle bolca “belgeleniyor.”

“Savunma”, AKP’nin laiklik karşıtı bir odak olmadığı, aksine “laikliği odaklaştıran bir hareket” olduğunun açıklamasıyla kalmıyor; Demirel’den Baykal’a, eski-yeni siyasetçilerin yaptığı konuşmalardaki “dinî terminoloji” örnekleri veriliyor.

Bu arada daha önce binbir bühtanda bulundukları ve karalama kampanyası açtıkları Demirel’in yıllar önce, Köprü dergisine verdiği mülâkatta ve Yeni Asya Yayınları arasında yayınlanan “İslâm, Demokrasi, Laiklik” kitabında yer alan “Kişi laik olmaz ki, devlet laik olur. Kişi ya inanç sahibi olur ya da inançsız olur. Kişinin laikliği diye bir kavram yok... Türkiye laikliği dinsizlik olarak anlamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır” beyânlarına sığınılması, ibret verici…

Keza Demirel’in aynı kitaptaki “İmam-hatip okullarının gayesi sadece din adamı yetiştirmek değildir. Dini bilen Türk vatandaşları doktor, mühendis, hakim olsa daha iyi değil mi?” sözlerinin mesned edilmesi de dikkate değer. Yine Demirel’den Özal’a önceki cumhurbaşkanlarından, başbakanlardan kuvvet komutanlarına kadar 24 devlet ve siyaset adamının yurtdışındaki “Türk okulları”nı ziyaret ettiğinin emsal gösterilmesi, siyasetin bir diğer cilvesi…

İşin bir başka ilginç yönü, “cumhurbaşkanının parti ile beraber yargılanmayacağı” görüşüyle Gül’ü savunulduğu “savunma”da, Bülent Arınç’ın “Meclis Başkanı olarak yaptığı konuşmaların parti aleyhinde bir delil olamayacağı”nın yüksünmeden yazılması. Belli ki keskin salvolarıyla bazı mahfilleri kızdıran Arınç’a sahip çıkmamakla âdeta “mesaj” veriliyor; “radikaller bizi bağlamaz” diye…

“Gizli bir gündemimiz olmadı, bundan sonra da olmayacak” denilen “savunma”nın önemli bir bölümünün, bu süreç içinde Başbakan’ın “ulemaya sorun” ve “velev ki siyasî simge de olsa” benzerî “çıkışları”nın tashihine ayrılması da, bir başka garabet. Başbakan’ın neredeyse her konuşmasının “yanlış anlaşıldığı”nın izâhı, siyasî özensizliği açığa çıkarıyor.

“Savunma”da ayrıca “dindar cumhurbaşkanı” söylemiyle cumhurbaşkanlığı seçimini ve 27 Nisan e-muhtırasını genel seçimlerde diğer partilere karşı alabildiğine kullanıp siyasî ranta dönüştüren AKP’nin “laikliğe hizmet eden eylemleri” tek tek sıralanması da, kaderin bir başka ibret verici hadisesi olarak karşımıza çıkıyor.

Aslında “Savunma”daki laiklik vurgusu, bir bakıma doğru. Doğrusu, 28 Şubat “postmodern darbe”den kalma başörtüsü yasağını kaldırmayan, Kur’ân kurslarını yaşla yasaklayan yönetmeliği ve katsayı mağduriyetini düzeltmeyen, yeni YÖK yasasını çıkarmayan, subay ve astsubayların “irtica”dan dolayı ihracını önleyemeyen AKP iktidarı, dindarları dünyevileştirmekle “laikliğe hizmet etti.”

İsrail Dışişleri Bakanlığı eski Müsteşarı Alon Liel’in, “Erdoğanizm, Kemalizmin bir versiyonu; ‘ılımlı İslâm’la AKP, İslâmı ve Kemalizmi barıştıracak” övgüsünün anlamı bu idi. Zira AKP’li belediyelerin tertiplediği halka açık sazlı-sözlü karma eğlence partilerinin, fitnes ve bowling salonlarının dünyevileştirmeyi özendirip “dünyevileşmeye hizmet”te istimal edildiğini aslında herkes biliyor.

Hükûmet sözcüsü Cemil Çiçek, AKP’nin çekirdeğini oluşturan eski “Millî Görüşçüler”in geçmişlerinin altında çok sular aktığını belirtip, “Hepimiz değiştik” diyor. Ne var ki AKP’nin değişimi, “zihniyet değişimi”yle kalmadı; değişip dönüşürken toplumu da değiştirdi; dinî hassasiyetleri de törpüledi, dindarları dünyevileştirdi. Özellikle muhâfazakâr kitleyi “kapitalizmle uyuşturdu.” Yeri ve yabancı medyada bunun bir matahmışçasına methedilmesi bundan…

Newsweek dergisine “İslâm, demokrasi, laiklik ve modernite arasındaki denge”yi anlatan Başbakan’ın, “En çok kadın milletvekili bizde; dinî kurallar değişmedi ama Türkiye’de insanların dine ilişkin tutumlarında değişiklik oldu” demesi, herhalde bunun ifâdesi. “Ülkenin kentleşmesinin, artan zenginlik ve yaşamın farklı bir anlayışı getirdiğini” söylemesi, bunun örtülü bir itirafı oluyor. Doğrusu ibretlik...

08.05.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

‘Cunta’lar, daha fazla zarar verir!



Myanmar; budist rahiplerle askerî cuntanın kavgası sebebiyle dünya gündemine gelmişti. Demokrasi ve hürriyetlerin olmadığı her yer gibi Myanmar’da da vatandaş her türlü sıkıntı içerisinde hayatını devam ettirmek istiyor. Son günlerde de büyük bir felâkete maruz kalmış durumdalar.

Ülkede hürriyet, adalet ve ‘hak’ kavramı gelişmediği için; yaşanan büyük felâketten ‘dünya’nın haberi bile olmuyor. Haberi olduğunda ise yardıma koşmak isteyen ‘insanlık’a yine cunta yönetimi engel oluyor. Yine tekrarlayalım; bu durum sadece Myanmar için değil, benzeri belki onlarca devlet için geçerli! Bu devletlerin, bu yönetimlerin ortak özelliği, ‘demokrasi’yi düşman bilmeleri. Demokrasi olmayınca, insanlık yardıma da koşamıyor...

Myanmar’ı harabeye çeviren ‘Nargis kasırgası’nda ölenlerin sayısının 22 bini aştığı ifade ediliyor ki, bu rakamlar her geçen gün artabilir. “Damdan düşenin halini, damdan düşen anlar” misâli, 17 Ağustos 1999’da benzer bir felâketi Türkiye de yaşamıştı. “Marmara Depremi” ile resmî rakamlara göre 20 bine yakın insan vefat etmişti. Myanmar’da da on binlerce ölünün yanında, 50 bine yakın kişinin de ‘kayıp’ olduğu ifade ediliyor ki gerçek rakamın daha fazla olması ihtimal dalilindedir.

Deprem, kasırga ve benzeri felâketler her ülkenin başına gelebilir. Burada sözkonusu olan, bu felâketten sonra yardıma koşmak isteyen ‘insanlık’ âlemine engel olunmasıdır. Peki, ‘cunta’ yöneticileri niçin engel olmaya çalışıyor? Mutlaka ülkelerine bir şekilde ‘demokrasi’nin gelmesinden ürktükleri ve korktukları için! Belki, “Ülkemize gelen yardım ekipleri, halkın kafasını karıştırır ve sonra ‘hak, hukuk ve adalet’ talepleri artar, bizim de koltuğumuz elden gider” diye endişe ediyor olabilirler.

Birçok yardım kuruluşu kasırganın, tsunamiden sonra Asya’nın gördüğü en büyük felâket olduğunu söylüyor. Bu arada kasırga, felâketle mücadeledeki yöntemiyle, ülkeyi 46 yıldır yöneten askerî cuntaya eleştirileri de gündeme getirdi. Tekrarlayalım: Askerî cunta, yarım asra yakın bir zamandır Myanmar’ı yönetiyor... Aslında bu durum, ülkeye maddî zarar veren ‘kasırga’lardan daha yıkıcı olsa gerek...

Zaman zaman ifade etmeye çalışıyoruz: Hür dünya, her hangi bir ülkeyi ‘kasırga’lar vurmadan, ‘cunta’ların vurmasına karşı harekete geçmeli, mümkünse buna engel olmalı. Haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, demokrasi yokluğu ‘kasırga’lar kadar ülkelere zarar verir. Maddî menfaatleri için ülkelerin, ‘komşu’ların, zulme uğramasına ses çıkarmayan ‘büyük ülke’lerin, ‘demokrasi merkezleri’nin kulakları çınlasın! Maddî menfaatlerini korumak uğruna harcadıkları enerjinin onda birini bu uğurda harcamış olsalar, dünya üzerinde belki de ‘cunta’ ile yönetilen hiç bir ülke kalmayacak. Ne yazık ki, önce menfaatlerini düşündükleri için, ‘komşu’larının zulme maruz kalması karşısında sessiz kalıyorlar...

Büyük felâketler ‘masum’lara da zarar verir. Bu ve benzeri bütün felâketlerden korunmak için Mevlâ’ya yalvaralım ve bütün dünyanın ‘cunta’lardan kurtulması için de duâ edelim.

Unutmayalım: ‘Cunta’lar, ‘kasırga’lardan daha fazla zarar verir!

08.05.2008

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

“STK lideri Erdoğan”



Başbakanlık, Erdoğan’ın Can Paker organizatörlüğünde bazı gazetecilerle buluşmasında söylediği belirtilen sözlerle ilgili haberleri yalanladı. Ama diğer katılımcılardan böyle bir tekzip gelmedi. Aksine haberleri doğrulayan yayınlar aralıksız devam ediyor.

Haberin niye tekzip edildiğini anlamak zor.

Netice itibarıyla Başbakan, partisinin kapatılması halinde takip edeceği stratejiyi anlatıyor.

Bunun bu şekilde açığa çıkmış olması, Erdoğan’ın evvelce açıktan söylediği “Partimin kapatılacağına inanmıyorum” sözüyle çeliştiği için mi onu rahatsız etti? Yoksa başka şeyler mi var?

Acaba bu tedirgin tavrın altında, söz konusu buluşmanın, Türkiye’de Soros’la en çok bağlantılı isimlerden biri olarak bilinen Paker’in davetinde gerçekleştiğinin açığa çıkması mı yatıyor?

Pek sanmıyoruz. Çünkü zamanında Soros’la görüşüp “Türkiye’nin açık toplumcuları biziz, beraber çalışalım” diyen oydu. Paker’e partisinden milletvekili olması teklifinde bulunan da.

Ama şimdiki konjonktürde bu ilişkinin bu kadar aleniyet kazanmasını sakıncalı bulmuş olabilir. Çünkü CHP ve MHP, Soros meselesini kendisine karşı yeni bir koz olarak kullanabilir!

İyi de, o zaman niye böyle kritik bir dönemde Paker’in davetine gidip gazetecilerle buluştu?

Bu tarz birlikteliklerin, ne kadar itina gösterilirse gösterilsin, gizli kalamayacağını ve mutlaka bir şekilde dışarı sızacağını düşünemedi mi?

Dikkat edilirse, özellikle kapatma dâvâsının açılmasıyla başlayan süreçte herşey Erdoğan’ın ve AKP’nin hanesine olumsuz puan olarak yazılacak şekilde gelişiyor. Veya öyle kullanılıyor.

Son örneği 1 Mayıs. Hükümet konuya “Provokatörlere fırsat vermedik ve ülkeyi büyük bir belâdan kurtardık” şeklinde yaklaşıyor, ama İstanbul’daki görüntüler tam tersi bir algılamaya yol açtı. Ve “Polis terörü”yle kendisini gösteren bir “militarist polis devleti” imajı ortaya çıktı.

Sonuç olarak 1 Mayıs’ı bayram ilân edip de tatil yapmayan ve göz göre göre büyüyen krizi yönetmeyi başaramayan hükümet ağır yara aldı.

En sıkı savunucuları bile bu hadisede AKP’yi “tarihî bir fırsatı kaçırmak”la eleştirdiler. Kapatma dâvâsıyla bir defa daha devletin gadrine uğramış olan partiyi böyle bir durumdayken bile devletçi reflekslerle hareket etmekle suçladılar.

AKP şimdi de Erdoğan’ın gizli buluşması üzerinden açılan tartışmalarla yıpratılmak isteniyor.

Aslında ona aften çıkan sözlerin fazla üzerinde durulacak bir orijinalliği yok. Ama sert bir dille yalanlanınca daha çok dikkat çekti. Geçiştirilmiş olsaydı bu kadar gündem oluşturmazdı.

Erdoğan’ın orada söylediği belirtilen sözlerden biri, partisi kapatılır ve kendisine siyaset yasağı getirilirse, bu yasağı bağımsız adaylık yoluyla aşmayı düşündüğü ve yaptırdığı araştırmaya göre buna herhangi bir engel bulunmadığı.

Ancak Yavuz Donat’ın yazdığına göre, partisi kapatılıp kendisine siyaset yasağı konulan Erbakan da aynı yolu denemiş, ama bağımsız adaylığı YSK tarafından engellenmiş. (Sabah, 2.5.08)

Erdoğan böyle bir durumla karşılaşması halinde ne yapacağını da anlatmış. Mevcut sivil toplum kuruluşlarından birinin başına geçip veya yeni bir sivil toplum kuruluşu oluşturup ülkeyi dolaşarak bir sivil mücadele yürütecekmiş.

Ülkeyi yönetmeye talip bir parti lideri kimliğiyle şimdiye kadar halktan gördüğü ilgiyi STK lideri olarak yine toplar mı? Şu anda kestirmek zor. Ama çok ilginç bir tecrübe olacağı kesin.

Esasen, işler bu noktaya geldikten sonra, geriye dönüp bakarak şunu söylemek yanlış olmaz:

Keşke Erdoğan ve arkadaşları siyaset için harcadıkları mesai, enerji ve kaynakları, daha baştan itibaren böyle bir sivil mücadeleye hasr ve tahsis etmiş olsalardı... Bugün hem kendileri, hem de ülke için durum çok daha farklı olurdu.

Bizim hep savunageldiğimiz şey bu. Ve bunun idraki için illâ tekrar tekrar bir yerlere toslamak zorunda kalınmasını izlemek çok hazin...

08.05.2008

E-Posta: [email protected]




İsmail TEZER

Hz. İsa’nın (as) mu’cizesini gerçekleştirmeye doğru



“İngiliz bilimadamları, doğuştan gelen göz hastalıklarının tedavisinde devrim niteliğinde bir operasyona imza attı. Uzmanlar, gen tedavisine dayanan yöntem sayesinde körlüğün tarihe karışmasının mümkün olabileceği müjdesini veriyor. Yöntem, gözdeki sorunlu genlerin sağlıklılarıyla değiştirilmesi esasına dayanıyor. Böylece renkleri ya da ışığı seçme konusunda başarısız olan sorunlu genler, retina içine enjekte edilen sağlıklı genlerle tedavi ediliyor. Gün ışığında nesnelerin sadece silüetlerini görebilen, geceyse görüşü tamamen kaybolan hasta, operasyonun ardından hızla iyileşiyor.” (aa)

Haber, Hz. İsa’nın (as) bir mucizesini hatırlattı. O (as), Allah’ın izniyle doğuştan körleri iyileştiriyordu.

Bu husus, Kur’ân’da şöyle zikredilir:

“İsa: ‘Allah’ın izniyle anadan doğma körleri iyileştiririm.’” (Âl-i İmrân Sûresi: 49.)

Bediüzzaman Hazretleri, 1928’de telif ettiği, “Mu’cizât-ı enbiyâ yüzünde parlayan bir lem’a-i i’câz-ı Kur’ân” başlıklı 20. Söz Risâlesinde, bu âyetin işaretini şöyle ifade eder:

“İşte şu âyet işaret ediyor ki: ‘En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve musîbetzede benîâdem! Me’yus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun, dermânı mümkündür; arayınız, bulunuz. Hattâ, ölüme de muvakkat (geçici) bir hayat rengi vermek mümkündür.’

“Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisân-ı işaretiyle mânen diyor ki: ‘Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime (kuluma) iki hediye verdim: Biri mânevî dertlerin dermânı, biri de maddî dertlerin ilâcı. İşte, ölmüş kalbler nur-u hidâyetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, onun nefesiyle ve ilâcıyla şifâ buluyor. Sen de benim eczahâne-i hikmetimde her derdine devâ bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette, ararsan bulursun.’

“İşte beşerin tıp cihetindeki şimdiki terakkiyâtından (ilerlemelerinden / gelişmelerinden) çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işaret ediyor ve teşvik yapıyor.” (Sözler, 20. Söz, 2. Makam, s. 403, 2004)

Evet, âyetin işaret ettiği gibi, insanlık, çalışıp araştırdığı takdirde, en müzmin dertlere de çare bulabilir. Nitekim İngiliz bilimadamlarının gen tedavisinde kaydettikleri gelişmeler, körlüğe de çare bulunabileceği müjdesini veriyor.

Aslından bu gelişme, insanlık adına Hz. İsa’nın (as) mucizesini gerçekleştirmeye doğru atılan büyük bir adım niteliğindedir. Ve yine başka mucizeler de, insanlık adına gerçekleştirilmeyi bekliyor.

Dolayısıyla, bütün bilimsel çalışmalar da, aslından, yüzyıllar önce peygamberler tarafından—‘mucize’ olarak—atılan terakkiyât tohumlarının yeşertilme çabası olarak değerlendirilebilir. İnsanlığın asırlardır bilgi birikimiyle kaydettiği gelişmeler, hep bu peygamberî tohumların açılımına hizmettir.

Bu anlamda peygamber mucizelerinin, insanoğlunu bilimsel ve teknolojik gelişmelerde cesaretlendirici ve teşvik edici bir rolü olduğu da söylenebilir.

Aslında sürekli bir model arayışı içerisinde olan günümüz insanı, hem maddî, hem de mânevî sahada model olmuş peygamberleri hakkıyla örnek alabilse, pek çok sorunun üstesinden gelebilecek, dünya ve ahiret saadetini de kavuşacaktır.

Ne var ki, vahye kulağını kapamış sefih medeniyetin telkinâtının tesirinde kalan insanlık, gözü önündeki bu muhteşem modelden çoğu zaman gaflet etmektedir.

Kur’ân’ın, peygamberler vasıtasıyla insanlığa getirdiği ana mesajla birlikte onların mucizelerini de zikretmesinin hikmetini, bu mânâlar çerçevesinde bir kez daha düşününce, Kur’ân’ın ezelî kelâm oluşu ve kıyamete kadar bütün beşerin dünya ve ahiret saadetini temin edebilecek evrensel hakikatleri ihtivâ edişi de, daha iyi anlaşılmaktadır.

Evet, peygamber mu’cizeleri, mânen ölmüş kalpleri imanla dirilttiği gibi; insanlığı maddî sahada da ihyâ etmiş ve etmeye devam etmektedir.

Bu anlamda, medeniyetin gerçek üstadları, peygamberlerdir.

Ne mutlu, onları, her sahada örnek alabilenlere!

08.05.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT